İNSANIN DÖRT ZİNDANI / Dr. Ali ŞERİATİ

Posted: 16 Mart 2011 in Ali Şeriati, İktibaslar

Benim savımın (tezimin) özü şudur: İnsan dört zorlayıcının (cebrin) etkisindedir; insan dört zindanın tutsağıdır. Bu dört zorlayıcı gücün etkisinden özünü kurtarınca özde insan olabilir ve gerçek anlamıyla insan olmak bu dört zindandan kurtularak özgürlüğün elde edilmesine bağlıdır.

Savın açıklanabilmesi için önce bu Dört Zorlayıcının ne olduğunu bilmek gerekir. İkinci olarak insan bu dört zindandan diğer değişle bu dört zorlayıcı gücün etkisinden nasıl kurtulabilir? Bundan da önce: insan dediğimizde neyi kastediyoruz? Bu sorunu göz önünde tutmak gerekiyor. Çünkü ancak insanın özel bir tanımlamasıyla birlikte ‘bu insan dört zindanın tutsağıdır‘ diyebiliriz. Şimdi bu özel tanımı sunuyorum: Dostlarımdan Kur’an üzerinde araştırma ve incelemeler yapan biri söylerdi: Kuran’da ‘insan’a ilişkin iki sözcük vardır. Bu sözcüklerden birisi ‘beşer’ diğeri ‘insan’dır. Kimi zaman beşer kullanılır De ki, ben sadece sizin gibi bir beşerim (fussulet, 6) kimi zaman da insan denir. Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa, 28)

Beşer ve insan kelimesi arasındaki fark şudur: Beşer denildiğinde kastedilen, varlıkların gelişim süreci sonucunda yeryüzüne gelmiş bulunan, bugün de yaşamakta olan ve bu türden dört milyar bireyin şimdi de yeryüzünde eylemde bulunduğu iki ayaklı canlı varlıktır. İnsan denildiğinde ise olağan-dışı, üstün ve bilmecemsi gerçek anlaşılır ki özel bir tanımlamam vardır bu tanıma tabiatın diğer görünüş ve belirtileri girmez. Şu halde iki insan kavramı vardır: Birisi biyoloji konusu olan insan, diğeri ise şairin üzerinde konuştuğu, feylesofun söz söylediği ilgilendiği insan.

İlk tür, türün bütün bireyleri arasında ortak fizyoloji, biyoloji ve psikoloji özellikleri –kara, ak, sarı, kuzeyli, güneyli, doğulu, batılı, dindar, dinsiz hepsini kapsamak üzere –olan belirli özel canlı türüdür. Bu ortak temel kanunlar dolayısıyla tıp, eczacılık, farmakoloji, anatomi, teşhis, patoloji, biyoloji ve psikoloji oluşmuştur. Fakat insan ikinci anlamıyla, insan kimliğinde bulunmak gerçeğidir. Ve bu özellikler beşer türünün bir bireyin belirli bir ölçüde insan kimliğinde bulunmasına yol açar.

Demek oluyor ki insan dediğimizde şu anda dört milyar bireyin yeryüzünde var olduğu türün bireylerini birlikte kapsamına alan tanımı kastetmiyoruz. Bu türün bütün bireyleri beşerdirler. Fakat bu bireylerin tümü de insan değildir. Her birey bir ölçüde ve bir dereceye kadar insan olabilmiştir. Şu halde şu tanıma ulaşmış oluyoruz: Bütün türün tümü de beşer olan ve tümü de diğeri ölçü ve oranında beşer olan bireyleri arasında öyleleri vardır ki ‘insan imek’ veya ‘insan olmak’ aşamasında üstün veya daha aşağıdaki derecelere ulaşabilmişlerdir. Demek ki beşer tür, değişim ve gelişim süreci içinde ‘insan olma’ya doğru adım atmaktadır.

Beşer bir ‘imek’tir (sevin). Buna karşın insan bir ‘olmaktır. (werden). İnsan’ın ‘beşer’den ve tüm diğer tabiat olgularından farkı şuradadır: Doğanın bütün diğer görünüşleri birer ‘imek’tir, yalnızca insan yukarıda belirtilen özel anlamı ile bir ‘olmak’tır. Ne demektir bu? Mesela akkarıncayı (termit) göz önüne alırsak; 15 milyon yıl öncesinden kalan akkarınca yuvası izlerine Afrika’da rastlanır. Görürüz ki bugün nasılsa o dönemde yaşayış biçimini ve yuvasını aynı biçimde düzenlemekte ve kurmaktaydı. Şu halde akkarınca ‘imek’ konusu olan bir varlıktır. Var olduğu her dönemde, bulunduğu her yerde ve türünün bir bireyi, durağan ve değişmez bir varlığa sahiptir. Her zaman belirli ve değişmez bir tanımı vardır. Dağ, yıldız, su hayvan, at, aslan, kuş ve ‘beşer’de böyle. İnsanın değişmez bir tanımı vardır; iki ayağı üzerinde yürüyen bir varlık söz konusudur. Değişmez tanımın, fantezi tarzında olarak bir yazar –Merih gezegenine giden büyük bir bilginin dilinden – kitabında belirtmektedir. Gezgin olarak yeryüzünden giden Merih’e giden bu bilgin, Merih’te inerek caddelerde dolaşmakta iken bir fakültede verilecek bir konferans ilanı görür. Merih bilginlerinden birisi yeryüzüne yaptıkları son sefer ve dünya canlıları hakkında konuşacaktır. Dünya’dan gelen bu bilgin de konferansa katılır. Merih gezegeni bilginlerinden birinin kürsüye çıktığına ve şöyle konuştuğuna tanık olur.

“—Evet, sonunda Dünya’da hayat olduğunu ileri süren bilginlerin görüşleri doğrulandı. Son araştırmalar hayat açısından çok ileri aşamada bulunan varlıların orada var olduklarını gösterdi. Bunlardan bir tür ‘beşer’ adını taşımaktadır. Sizin bu varlık hakkında zihninizde bir tasavvur bile olmadığı için bu ‘beşer’ in niteliğini size iyice açıklayamam elbette, ancak özet olarak söyleyebilirim ki iki deliği, dört tutamağı olan bir yaratıktır. Beşer diye adlandırılan bu canlılar dünya yüzünde o yandan bu yana, garip ve hiçbir gezegenler topluluğunda benzeri olmayan biçimde harekete geçerler. Bu canlılarda özel bir ‘birbirini öldürme’ deliliği vardır. Zaman olur, birbiriyle hiç bağlantısı olmayan uzak noktalardan harekete geçen ve birbirini hiç tanımayan bu canlılardan büyük topluluklar bir tasarım, düzen, heyecan ve dürtü ile kuşanır, donanır ve son derece modern silah ve üst düzeyde donanımla yola düşerler. İşlerini ve ailelerini bırakırlar, karşılıklı saf bağlarlar sonra kıyasıya savaşırlar. Önce yiyecek sağlamak için buna ihtiyaçlarının olduğunu sanıyordum. Fakat sonra gördüm ki birbirlerini şaşılası çabalarla ve yığınla öldürüyor, ardından kalkıp evlerine dönüyorlar. Sonra biri yine çıkıp öne düşüyor, yine bir topluluğu diğerine karşı kışkırtıyor, yine başka bir topluluğa çullanıyorlar. Kısaca, ‘beşer’ adını alan bu canlı türünün kendine eziyet etme ve öldürme ile dolu bir tarihi var. Bütün donanımlarını birbirlerini öldürme araçları uğruna harcarlar, üstelik birbirlerine karşı gerçekten bir kin duymaları da gerekmez. Sonra yine büyük çapta yığınla öldürmeler başlar. Hiç biri de öldürdüğünü yemez ki hiç değilse bu sebeple birbirlerini öldürüyor diyelim. Besinlerini başka yollardan sağlarlar. Birbirleriyle boğuşma, vuruşma, yığınla öldürmelerden ve birbirlerinin evlerini yakıp yıkmalardan sonra bunları öylesine bir gurur ve böbürlenme alır ki, bunun nasıl ruhsal bir durum olduğunu biz anlayamadık. Sonra destanlar düzer- koşarlar. Yiyeceklerine gelince, şiddetli bir hırsla yan taraflarındaki tutamaklarla toplarlar. Fakat bu çok latif yiyecekleri, hoş kokulu ve tatlı meyveleri, yeryüzünde biten çok güzel bitki ve çiçekleri toplarlarsa da bu şekilde yemezler – bu da bu varlığın deliliklerinden biridir ki sebebini biz anlayamadık – zahmetle doğadan topladıkları bu sağlığa uygun yiyecekleri, et ve ürünleri eve götürür, ateş yakar, özel kaplara doldurur, kötü renkli, keskin ve kötü tatlı baharlar katar, kaynatırlar, yakarlar, sonra yerler. Ardından da hastalanır, doktordan, yediklerini midelerinden teknik araçlarla çıkarmalarını rica ederler. Doktorlar bu sebeple onların toplumda saygın ve çok kazanan kişilerdir. Bu hastalıklar, dünyadaki ‘beşer’ türünün hastalıklarıdır. Aynı zamanda çok ileri gitmiş ve yeryüzüne ileri düzeyde egemen olmuş bulunmasına karşın, öylesine delilikleri vardır ki şimdiye kadar hiçbir hayvan bu deliliklere tutulmuş değildir.”

Çarpıcı ve ağır olmasına karşın ‘beşer’in bu tür tanımlamasında gerçek vardır. Beşerin tarihini okuduğumuz da görürsünüz ki Beşer Budalalıkları Tarihi, Beşer Bilinci Tarihinden daha zengin ve daha ilgi çekicidir. Her zaman böyle olmuştur ve bugün de böyledir. Bu anlamda ‘beşer’ doğanın bir mensubudur, değişmez bir tanımı vardır. Tanımı, yeryüzünde elli bin yıl önce ortaya çıkan bir maymundan bugüne kadar değişmiş değildir. Silahları değişmiş, yiyecekleri değişmiş, ancak türü ve özellikleri olduğu gibi kalmıştır. Vahşi ve bedevi bir kavmin başında olan Cengiz, geçmişte oldukça uygar toplumları yöneten büyük imparatorlar, bugünkü uygarlığı çekip çeviren büyük iktisat düzenlerinin, büyük ve güçlü yönetimlerinin başında olan kimselerden hiç ama hiç farklı değillerdir. Fark sadece şuradadır: Öncekinin donanımı bugünkü ölçüde değildir, bugünkü uygarlık düzeni içinde eğitim de görmediğinden gelir ve açıkça, ‘öldürmeye geldim’ der. Konuşma, yalan söyleme ve kitabına uydurma yöntemleri gelişmiş, ilerlemiştir, yoksa nifak (bozgunculuk), yalan, adam öldürme, başkasının öldürüp varını yoğunu yağmalama zevki olduğu gibi kalmış, belki daha da güçlenmiştir. İşte bu anlamda insan, değişmez tanımı olan ‘beşer’dir.

Fakat biz ‘beşer’lerin sürekli ulaşma çabasında olmamız ve ‘olmak’ için uğraşmamız gereken yüce gerçeklik anlamında ‘insan’ ise, ülküsel (ideal) özellikler olarak elde etmemiz gereken yüce özelliklerden ibarettir – bizde olmayan, fakat olması gereken özelliklerden ibarettir – Demek oluyor ki beşerin amacı, ülküsü insan olmaktır. Tekrar edelim ki ‘insan olmak’, erişildiğinde bir ‘imek’ (sein, etre, bûden) durumuna varıldığını gösteren durağan bir aşama değildir. İnsan sürekli ‘olmak’ (werden, şoden) sürecindedir, sonsuza doğru sürekli ve ebedi bir gelişim süre içindedir.

İnna lillahi ve inna ileyhi râciun (Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na dönücüleriz) (Bakara, 156) bu ayette insanlık felsefesinin özü vardır. ‘ileyhi raciun’; yani insan Tanrı’ya yönelip döner. Buradaki ‘ileyhi’ kelimesi, üzerinde durduğumuz konuyu belirlemektedir. İnsanın Tanrı’ya erişebildiğini mesela Hallac’ın Tanrı’ya eriştiğini iler süren Tasavvuf görüşünden ayrılıyoruz. Tasavvuf görüşü, Tanrı7ya erişebilmeyi kabul ettiğine göre O’na durağan bir yer tanınmış olur. İnsan da oraya erişince Tanrı varlığında durmuş demektir. Buna karşılık ‘ileyhi’, ‘O’na doğru, O’na yönelik’ demektir. ‘O’nda’ değil, ‘O’na değil, ‘O’na doğru’, ‘ O’na yönelik’! O kimdir? Tanrı! ‘Tanrı’ya doğru’ ne demektir? Tanrı değişmez ve durağan, belirli bir yerde değildir ki insan oraya erişince bu erişme hareketinin sonu olsun ve orada dursun. Tanrı sonsuzluktur, ebediyettir, mutlaktır. Demek oluyor ki insanın Tanrı’ya yönelik yolculuğu (hareketi), ebedi ve sürekli, duruşu olmayan, sonsuz tekâmüle ve sonsuz aşkına (trans cendens, müteal) yolculuktur. Bu; ‘olmak’ ve insan olmak sürecini ifade eder.

Bu insanın üç özelliği vardır: olması gereken ve olma ürecine girmesi gereken bu insanın üç özelliği vardı: ilk olarak bilinçli, öz varlığının bilincinde olan bir varlıktır. İkinci olarak seçme yeteneği vardır. Üçüncü olarak yaratıcı özelliği vardır. (Mutlak anlamda yaratıcı yalnız ‘Hallâk’ olan Allah’tır. Fakat Allah ve ‘ilah’ gibi yalnız tek kolan ve ilah olan Allah’a özgü olarak kullanılması gereken isimler dışında, Allah’ın bazı sıfatlarına ilişkin fiiller, nispi ve izafi anlamları ile insan fiilleri hakkında da kullanabilirler. Kanaatimce Kuran’da 23/14 ve 37/125’de ‘Halik’ kelimesini çoğul olarak inzal buyuran Allah; ‘Hallak’ ismini zatına tahsis etmekte birlikte, ‘yaratma’ fiilinin nispi ve izafi anlamı ile insanlar içinde kullanılmasına müsaade buyurmuştur. Yaratma eylemi, sanat alanında olduğu gibi, ilahi alana saygı göstermeye dikkat edilerek insan eylemlerinde de kullanabilir. İnsan eylemlerinde söz konusu olan ‘yaratma’ yine Allah’ın yaratmış olduğu temel maddelerin biçimlendirilmesi demektir. Gerçekte mutlak ve asli yaratıcı Allah’tır. Bu anlamda Allah’tan başka yaratıcı olmadığı Kur’an-ı Kerim’de (Fatır/3) belirtilmiştir.) insanın bütün diğer özellikleri bu üç ana özellikten kaynaklanır. Şu halde içimizden her biri öz benliğinin bilincine varabildiği ölçüde, gerçekten seçim yapabilme aşamasında ulaşabildiği ölçüde, sonra oluşmayanı ve doğada bulunmayanı meydana getirebildiğimiz ölçüde, sonra oluşmayanı ve doğada bulunmayanı meydana getirebildiğimiz ölçüde ‘insan’ olabilmiştir. Böylece olması gereken insanın özellikleri açıklanmış ve aydınlanmış oldu. Şimdi de insanı bu oluşum süreci üzerinde engelleyen etkenleri tanımalıyız ki onları bertaraf ederek öz hareketimizi, yaratılışımıza dayanan ve bize özgü (fıtri ve zati) hicretimizi (göç ve şerefimizi) olgunlaşma, gelişme ve insanlaşma süreci içinde sürdürebilirim.

‘Düşünüyorum, demek ki varım.’ Bu cümle aynı zamanda Descartes’in şüphesini de gösterir. Önce her şeyden şüphe etmiş, sonra ‘—Fakat şüphe etmekte oluşumdan da şüphe edemem. Demek ben varım ki şüphe ediyorum, şu halde ben varım!’ demiştir. Sonra da ‘düşünüyorum demek ki varım’ cümlesi üzerine büyük öğretisini temellendirmiştir.

İkinci söz Gide’ındır. ‘Duyumsuyorum, demek ki varım. ‘Üçüncü söz de Albert Camus’undur: ‘Başkaldırıyorum, demek ki varım!’ Bu üçüncü daha doğrudur. Aslında varoluşun bu üç ölçütü de doğrudur. Düşünen vardır ki düşünür; duyumsayan vardır ki duyumsar; başkaldıran, isyan eden vardır ki başkaldırır. Fakat burada üç tür ‘imek’ söz konusudur ve insana özgü üç varoluşun en üstünü ‘başkaldırıyorum, demek ki varım’dır.

Âdem Cennet’te olduğu ve başkaldırmadığı sürece adam değil bir melek (gibi) idi. Fakat insan Cennet’te ve Cennet’in tüketime yönelik hayatı içinde isyan eder ve o meyveyi yedikten sonra (akıl, uzgörüş ve başkaldırma meyvesi) vaat edilen Cennet değil keyif çatma ve hayvanlara yaraşır tüketim Cenneti olan Cennet’ten çıkarılır. (Ödül olarak vaat edilen Cennet Âdem’in tard edildiği Cennet’in karşıtıdır.) Sonra yeryüzüne gelir ve uğraşı çaba, savaşma ve keşmekeş içinde kendi hayatını üstlenme ödevini yüklenir. Ana ve baba, kendilerine başkaldıran çocuklarını evden uzaklaştırdıklarında kendi hayatının sorumluluğunu da kedisine bırakmışlar demektir. Bu doğrudan doğruya Sartre’ın ‘delaissement’ teriminin; egzistansiyalizmin özü olan kavramın çevirisidir. Yani insan ‘kendine bırakılmış, terk edilmiş bir varlıktır.’

Tabiat içinde kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmiştir. Diğer bütün canlılardan bu bakımdan farklıdır. Hayvanlar doğadan gelen içgüdülere sahiptir ve bunlarla güdülürler. Kendi yaşama biçimlerini seçemezler. Özünün bilincine varan, Cennet’e, hatta Tanrı’nın iradesine başkaldıran insan, evrende yaratılmış yeni bir varlıktır. Aynı insan sonra ibadet ve itaat ile – ki yine de bu ibadet ve itaat onun tarafından seçilmiştir – kurtuluşa erişebilir. Başlangıçtan beri bilinçsiz bir kul olarak ibadet eden insanın ibadeti değersizdir. Başkaldırma bilincine ulaştıktan sonra itaat eden insanın itaati ise, istenmiş, iradi bir itaattir. Şu halde insan tabiat içinde seçebilen tek varlıktır. Camus’un ‘başkaldırıyorum (re’volte), benliğime egemen düzene, doğaya, topluma karşı ayaklanıyorum ve bir şeyi yadsıyıp yerine başka bir şey seçebiliyorum’ demesi de aynı anlama gelir. Bunu yapan ‘var olan insandır. Buna karşılık Descartes’in ‘düşünüyorum demek ki varım’ veya Gide’ın ‘duyumsuyorum demek ki varım’ sözleri, ‘var’ olmayı (imek’i, insanlık aşamasına erişmiş bulunmayı) henüz kanıtlamış değildir. (*)

(*) bazı İslam düşünürlerinin belirttikleri gibi, İslam’ın temeli olan tevhit kelimesi de önce ‘başkaldırma’, yâdsıma bilinci Allah’tan başka tüm sahte tanrıları açıkça itiraf edilmese bile bu makama çıkarılmış olan gölge varlıkları geçici ve yalan değerleri bertaraf eden ‘Lâ…’ ile başlar. Bununlar insanlık süreci başlar, sona ermiş olmaz. Bundan sonra ‘illallah’ aşamasına ulaşmak gerekir. ‘Lailahe….’ çerçevesi içinde kalan başkaldırmanın İslam’da büyük bir değeri vardır. Ancak bunu ‘illlallah’ alanına taşımak gerekir. Âdem (as) iblisin sözüne uyarak, belki zamandan önce bir eyleme girişti, fakat onun Cennet’te bulunduğu aşamada henüz bu anlamda ‘insan olma süreci’ harekete geçirilmemişti. Bu sürecin Âdem yeryüzüne ayak bastıktan sonra ve Âdem gibi seçilmişlerden olan bir resul için değil, Âdem’in uyardığı ve ‘insan’ haline getirmeye çalıştığı ilk ‘beşer’ nesli için ilk kez başladığını ve bugüne kadar da her beşer için ayrı ayrı söz konusu olduğunu sanıyorum. Ayrıca tanrıtanımaz varoluşçulardan farklı olarak; İslam düşüncesi, yalnız ‘akıl hüccetini’ değil, aynı zamanda yol göstericileri ve kitaplarını tanır. Ne var ki, ‘beşer’ insan olma sürecine girmeye kendisi karar verip bu süreci harekete geçirmedikçe,

İnsan kendi bilincine sahip bir varlıktır. Şu anlamda ki: Bütün doğada yalnız bu varlık öz benliğinin bilincine varabilmiştir. Benlik bilincinin yapısını, Evren’in niteliğini ve öz yapısını, kendisi ile evren arasındaki ilişkinin niteliğini ve niceliğini algılama (idrak).

İnsan bu üç temelde ne denli bilinçlenirse o ölçüde insan olabilir.
İkinci olarak, insan seçebilen varlıktır. Yani insan doğada ve doğaya karşı, üzerinde egemen olan düzene karşı, hatta bedeni ihtiyaç ve ruhi ihtiyaç ve zorunluluklarına, doğal gereksinimlerine, güdülmelerine karşı başkaldırabilen ve ne doğanın onu zorladığı, ne de bedenin ve fizyolojisinin seçmesini gerektirdiği şeyi seçebilir. Bu, insan olma sürecinin en üstün aşamasıdır.

Bu, Tanrı’ya özgü bir şeydir. (külli irade sahibi olan Allah doğada yalnız ‘insan’a, ‘yeryüzünde bir halife yaratacağım’ ifadesinin sonucu olarak, cüz’i irade lütfetmiştir.) Diğer hayvanlar içlerinde yaratılıp yerleştirilen içgüdülerin etkisinde oraya-buraya çekilen aygıtlar gibidir. Koyun türünde yılda bir kez cinsi istek belirir o dönemde cinsel içgüdüsüne hâkim de olamaz. Engelleyemez. Bu dönemden sonra da cinsel sorununu tamamen unutur. Cinsel istek koyunda belirir, açıklanır, yatışır. Bu husus koyunun bünyesinde Doğadan zorunlu olarak gelen bir özelliktir. Yaratılışından istek ve gereksinme gelince uyanır, yatışması gerekince yatışır.

İnsana gelince yalnız doğaya karşı değil, kendi doğasına (bünyesine, maddi varlığına, yapısına) da başkaldırabilir. Kendini sevme ve koruma içgüdüsüne karşı gelerek intihara kalkışabilir. Kendini koruma, kendi kendini ve yaşamını gözetme içgüdüsüne aykırı olarak özveri davranışlarına girişir, özünü bir düşünce uğruna veya başkaları uğruna feda eder. O, seçimini yapmıştır. Ve kendisini refaha yaşamaya, yeme, içme ve giyinip- kuşanmaya ve tüketimi seçmeye çağıran tüm
Kitap ve Hadis’in varlığının ona yararı olmaz. ‘Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen/ Kırk yıl orda durursa kendi dolası değil.’ (Yunus Emre)

Doğal özelliklerine aykırı olarak itiraz edebilecek ve başkaldırabilecek durumdadır, erdemli ve ahlaken düzenli (zahitçe) bir hayat sürebilir. Bu da yalnız insanın seçebilen bir varlık olduğunu gösterir; onu, seçtiğinden başkasını seçmeye çağıran tüm sebeplere karşın!

Üçüncü olarak, insan yaratıcılık özelliği olan bir varlıktır. En küçük şekillerden en büyük sanayi ve güzel sanatlar ürünlerine kadar insanın yaratılışında bulunan bu yaratıcılık özelliği insanın fıtratında yaratıcılık kudretinin belirmesi ve yansımasıdır (Tecelli). Yalnız insandır ki biçimler, düzer-koşar ve kurar. Bu sebeple bazı tanımlamalar ’insan alet yapan hayvandır’ şeklindedir. Ne var ki insan yalnız alet yapabilen değil bundan öteye geçebilen bir yapıcı-kurucudur.
İnsanın yapılacağı şu anlamdadır: Gereksinimler, doğada bulunmayan şeyleri de isteyecek ölçüde gelişmiştir. Bu da ‘insan’ın oluştuğunu gösteren bir belirtidir. İnsan, çevresinde bulunan onun için yeterli kaldığı sürece doğal bir hayvandır. Doğanın kendisi için günlük olarak hazırladığı besini aramakla yetinir. Doğal gereksinimlerinden fazla gereksinimlerinin o’nu uğraş, çaba ve eyleme yönelttiğini ve gereksindiği şeyi doğada bulamadığını gördüğü noktada, gelişim çizgisinde kendisinden önce gelen hayvandan ayrılmış demektir. Böylece bu insan tabiat imkânları bütününden daha öteye geçecek bir olgunlaşma ve gelişim göstermiş olur. İmkânları ve gereksinim duyuşları maddi tabiatın güç ve yaratıcılığı ötesinde bir gelişme ve genişleme kazanmıştır. Bu noktada insan yalnızlık ve tek başınalık aşamasına – Heidegger’in söylediği gibi – ulaşmış olur. İnsan kendi türünün doğadan olmadığını, ‘buralı’ olmadığını, onun yaratılış ve yapısının diğer hayvanlardan farklı olduğunu duyumsadığı, doğada bulunmayan bazı ülkelerin (ideallerin) onu kendisine çektiğini sezdiği anda (yalnızlık’ (tek başınalık) aşamasına erişir. Önce küçükten başlar: dama çıkmayı istemektedir, uçmayı istemektedir, ne var ki doğa ona kanat vermiş değildir. Önce merdiven yapar ve dama çıkabilir. Böylece alet yapma işine girişmiş olur. Gemi, uçak, uzak mekiği, giderek bunun gibi sanayi eserlerine kadar varır.

Sanayi, doğayı hükmü altına almak isteyen insan yaratıcılık girişimlerinin tümüdür. Böylece insan doğada olan fakat kolayca elde edemediği nesneleri, yaratıcılık özelliğinin ona sağladığı imkânlarla elde ederek daha büyük başarılara ulaşır. Petrol toprak altındadır, fakat doğanın ona verdiği imkânlarla petrolden yararlanamamaktadır. Petrol sanayi veya tarım teknikleri ona doğanın vermediği yeni imkânları sağlar.
İkinci ve başka bir türden insan yaratıcılığı da vardır. Bu sanatçı yaratıcılığıdır ve bu alanda artık ‘insan alet yapan hayvandır’ tam olarak tanımı yetersiz kalır. Burada insan ruhundaki ilahi bir tecelli söz konusudur. Güzel sanatlarda sınaî beceriler gibi insanın yaratıcılık yeteneğinin doğada belirmesi, ortaya çıkmasıdır (Tecelli). Sanayi alanındaki etkinlikler insanı yine doğada olana ulaştıran yaratıcı insan etkinlikleridir. Buna karşılık güzel sanatlar alanında ise, insan ihtiyaç duyduğu şeylerle karşılaşmaktadır ki, aslında bunlar doğada yoktur. Şu halde güzel sanatlar sanayi-öteki bir faaliyet ifade eder ve bu eylem ve girişimleri ile insan, doğayı, özlem duyup istediği ne var ki doğada olmayan şey ile süsleyip bezemiş, zenginleştirmiş olur. Böylece insan doğada araştırdığı eksikliği ve ruhunun ve gereksiniminin gelişim süreci boyunca doğada sezdiği noksanı kedi sanatçı yaratıcılığı ile giderir, telafi eder. Demek oluyor ki güzel sanatlar, doğada insan için bulunması gereken gelgelelim bulunmayan şeyi doğaya bağışlamak üzere doğanın işinin sürdürülmesidir. Sonuç olarak; kuruculuk ve yapıcılık ile sanatçılık insan ruhunun üçüncü boyutunun (yaratıcılık) yansıması ve belirmesi demek olan insanlık özelliklerinden birisidir.

Sonunda şu tanıma ulaştık: Söz konusu edilen insan, yani biz, olabildiği kadar ve her gün daha ileri ölçüde insan olma sürecinde gelişim sağlamalıyız. Bu konu, eğitim ve öğretimde, toplumda, kültür yaşayışımızda, toplumsal ilişkilerimizde ne yapmamız gerektiğini belirlemektedir. İnsan üç boyutlu üç yetenekli bir varlıktır. Bu yetenekler önce öz benliğinin, Evren’in ve öz benliği ile Evren’in ilişkilerinin bilincine varma yeteneği (özünü ve Evreni duyumsamak, kendi yerini ve konumunu Evren içinde belirleyebilmek: ancak insan denen varlık bu bilince sahiptir), özgür olmak özelliği, üçüncüsü de sanayi veya güzel sanatlar alanında yaratıcılık niteliğidir.

Demek oluyor ki bu özün bilincine erişmiş, özgür ve yaratıcı varlık, insandır. Yine görülüyor ki bu üç nitelik tanrısal sıfat ile ilgilidir. Tanrı Zat’ının bilincine sahip, irade sahibi, kurucu- yaratıcıdır. Şu halde söz konusu olan üç özelliğe sahip ‘insan’da bu açıdan tanrısal özellikleri andırmaktadır. ‘Tanrısal benzeri’ deyimini ‘şirk’ olacak, Allah’a eş ve ortak koşulması anlamına gelecek şekilde kullanmak istemiyorum. Demek istediğim şudur: İnsan bütün doğadan farklı olan o varlıktır ki Tanrı’nın yüce sıfatlarını kendi varlığında ekip yetiştirebilir, böylece gelişme ve olgunlaşma yoluna girmiş olur. ‘Ve tahalluku bi ahlakillah’; ‘Allah’ın ahlakı ile ahlaklanınız’ demektir ki, insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu gösterir. ‘insan’; ‘beşer’ değil! Allah’ın halifesi olmayan ‘beşer’, maymunun halifesi olur, onun ardından onun gelişimin ardından gelişmiştir. ‘Kur’an-ı Kerim 2/65, 5/60, 7/166). İnsan ise bütün tabiat varlıklarından ayrı olarak öyle bir varlık olur ki başkaldırabilir, seçebilir, bilinçlenebilir, doğaya karşı yaratıcılık yeteneğini kullanabilir. Tüm bunları Tanrı mutlak olarak yaparken, insan kendi nispi haddinde gerçekleştirebilir, imdi, bu bilinçli, seçebilen ve yaratıcı varlık, dört zorlayıcı gücün, dört zindanın baskısı adlındadır ki, bu güçler, insanı öz benliğinin bilincine varmaktan, yaşamı çevresindeki seçim yeteneğini kullanmadan ve yaratıcılık yeteneğinden yararlanmadan alıkoymaktadır. Maalesef çağımız insanının büyük trajedisi buradadır: Bir ölçüde insan gereksinimlerinin birçoğunu ona sağlayabilen ideolojiler bile, insana nispi bilinç ve uyanıklık verebilmekte, beşer toplumuna gelişme ve güçlenme yolunu açarken insanın özünü unutmaktadırlar. Bu büyük çapta bir trajik sorundur. Nasıl oluyor da ideolojiler beşerin kendisini unutuyorlar?

Avrupa’da ‘Abdulkadir Malik’ adında bir kimse vardır ve Cezayir’in tanınmış mücahidi Abdulkadir’in soyundandır. Ne var ki bu adam bayağı bir kişidir. ‘Colle’ge de France’—1530 yıllarında Paris’te kral François 1 Tarafından kurulan ve üniversite dışında kurulmuş olmakla beraber her bilim alanında öğretim yapan bir kurum—da ‘İslam Fanatizmi (Bağnazlığı)’ adı altında bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmasında İslam öğretisi ve İslam inancı çerçevesinde insanın horlanması üzerinde duruyordu. O’na göre bu çerçeve içinde insan bayağı ve aşağılık görülür ve yozlaşıp soysuzlaşır. Meşiyyet’e (İlahi iradenin cüz’i iradeye hiçbir alan tanımayarak her şeyi yönetişi.) ve kaza ve kadere ancak ibadet ile insanın kurtuluşa (necat) erişebileceğine ilişkin inanç, ona göre insanı horluğa (zillet) sürüklüyordu.

Konuşmasından sonra ben itiraz ileri sürdüm ve dedim ki:

‘—Sözünü ettiğin bu İslami fanatizmin yalnız senin hakkında doğrudur. Çünkü gerçekten burada söylediğin tüm sıfatlara kendin tam olarak sahip ve mazharsın. Ancak sorunu mantıksal olarak ele alırsak, insan, yukarıda naklettiğim tanımı ile ‘Yüce Tanrı’nın halifesi’ olmaktadır. Yine bu tanım içindeki insan yüce Tanrı’nın sıfatlarını benimsemeye uğraşma buyruğunu almaktadır. Yine bu tanımla insan, evren içinde öz benliğinin bilincine erebilen, seçebilen, yaratıcılık yeteneğini kullanabilen, bir varlık olmaya çağırılmaktadır. Bu ideoloji mi insanı aşağılıyor, horluyor, yoksa ilerici ve mantıki boyutlara rağmen sonunda yine insanı harcayan, feda eden çağdaş ideolojiler mi?’

Maddecilik (materyalizm, özdekçilik) insanın yapısını ve özünü maddenin yapısı ve özünden bilir. Daha başlangıçta yaptığı tanımla, onu, maddeden olmakla sınırlı gelişiminin çerçevesi içine hapseder. İnsan sadece madde yapısından olan bir varlıktan başka bir şey değilse, madde yapısında olmanın boyutlarından öteye gelişmesine imkân yoktur. Bu da insanın gelişim sürecinin maddi olgu ve görünüşleri içinde, madde yapısından olmanın boyutları içinde, sınırlanması ve engellenmesi demektir.

Doğalcılık (natüralizm) da insanı harcayan, feda eden bir başka görüştür ki 18. Yüzyıldan 19. Yüzyıl başlarına kadar oldukça yaygınlaşmıştır. Doğalcılık şu görüştedir: Asıl olan, ‘Tabiat’ adlı canlı, fakat öz bilincine sahip olmayan bir varlıktır. İnsan da bu canlı ve bilinçsiz doğanın bir ürünüdür. İnsan sonradan oluşmuş bir varlıktır ve onu meydana getiren doğadır. Ben özgür isem, duyumsuyorsam, seçiyorsam, bir şey yapıyorsam, doğa benim kavrayışımı, seçim ve yaratıcılık yeteneğimi yapmış ise ben de öylesine yapıyor, seçiyor, kavrıyorum. Şu halde insan özgürlüğü, doğanın onun yaratılış ve yeteneğine bağışladığı ölçüdeki imkânlarla sınırlanmıştır. Böylece insan; bu görüş içinde tabiat görgülerinden (fenomen) biri olarak ele alınmaktadır. Doğada gelişmiş ve diğerlerinden daha fazla gelişmiş bir yapıya sahip olmuştur. Bu açıdan diğer görüngülerden ayrılır. Bu görü de ‘ben’i, istediğimi düşünebilen, istediğimi seçebilen ve yapıp-kurabilen bir varlık olarak feda etmektedir.

Heidegger, Kierkegaard ve Sartre’ın varoluşçuluk akımına gelince –Kierkegaard dışında – bu feylesoflar tanrıtanımaz olmalarına ve metafizik inanca karşı bulunmalarına rağmen, Sartre, insanın bütün doğadaki varlıklarından ayrı bir yapıya ve yaradılışa sahip olduğunu niçin söylemektedir? Sartre, Tanrı’ya ve metafizik’e inanmazken, aynı zamanda insanı bütün doğadaki varlıklardan başka olarak kabul etmektedir. Yalnızca tabiat varlıklarından başka olarak kalmayıp ayrıca tabiat varlıklarına karşı olarak kabul etmektedir. Yalnızca tabiat varlıklarından başka olarak kalmayıp ayrıca tabiat varlıklarına karşı olarak kabul etmektedir. Diyor ki, Doğadaki tüm varlıkların önce özleri, sonra varoluşları, varlıkları belirlenmiş, oluşmuştur. İnsan ise önce varlık kazanır, sonra özü mahiyeti belirlenir. Niçin böyle söyleniyor? Çünkü kendi değişiyle: ‘Tanrı’yı kabul etmediğimize göre, insanı ister istemez madde alanına, tabii ve maddi doğaya yerleştirmek zorundayız. ‘Böylece yine insanı feda etmiş, harcamış, insana kıymış oluyoruz. Sartre ister istemez şöyle bir kurama varıyor: bütün varlıklarda, mahiyetleri varlıklarından öncedir. İnsanda aksine varoluş mahiyetten önce gelir. Şu anlamda ki; marangoza ne yapmak istediğini sordunuz diyelim, ‘—Sandalye’ diyecektir.’ –Sandalye nedir? ‘diye sorduğunuzda ‘—Sandalye işte şöyle bir şey, dört ayağı ve bir arkalığı var, tahtası, rengi de şöyle…’ diye cevap verecektir. Bunu söylediğinizde sandalyenin mahiyeti üzerinde konuşmuş olur, ne var ki, sandalye henüz varlık kazanmış değildir.

Fakat insanda durum farklıdır. İlkin varlığı meydana gelir. Şu anda var olan beşer nedir? Henüz belli değil! Ama vardır, varlığı vardır. Nasıl? Niteliği sonra bilinecektir! Ne yoldan? Sonra bilinecek. Niteliği, kendi kendini nasıl biçimleyip yapacağına bağlıdır.

Şu halde önce ne oldukları bilinen ve sonra varlık kazanan diğer varlıkların aksine olarak insan ne olduğu ne olacağı bilinmeden önce varlık kazanır, ne var ki kendi şekilsiz hamurunu sonradan istediği gibi biçimleyecek, renk vuracak, şeklini ve yapısını belirleyecek bir iradesi vardır. Demek oluyor ki mahiyetini kendisi varlığından sonra belirler. Şu halde doğa veya Tanrı varlığımızı bize vermiştir, fakat mahiyetini kendimiz ve kendimiz ve kendi irademiz ile belirlemeliyiz. Çünkü Sartre’ın sözüyle: İradeyi ve seçim yeteneğini insandan alırsak insanı insandan almış oluruz. Sonrada her şeyini yitirmiş olur. Sartre—yerinde olarak—şuradan bakmaktadır: Bugün temel alındığı gibi maddecilik veya doğalcılık görüşlerini temel alırsak insanı taşlamış ve dar çerçeveler içine hapsetmiş oluruz. Kim insan gelişiminin ve olgunlaşmasının bir sınırda durduğunu kabul ederse insanlık kavramına (insan imek) karşı büyük bir suç işlemiş olur.

‘Vahdet-i Vucudçular’ (tüm tanrıcılar, pantheistler) da tanrısı (theiste) bir idealizm (ülkücülük) demek olmasına rağmen insana kıymaktadırlar. Vahdet-i Vucudçu görüş ilahi cebr (fatalizm, determinizm) ile birlikte İslam’da Cebriyye akımına mensup bazı kimseler tarafından da benimsenmiştir. Bu fatalist düşünce Hint felsefesinde, bazı tasavvuf fırkalarında ve yine Katolik mezhebinde yer alır. Tanrı, zat’ının ve varlığının gerektirdiği biçimde herkesi yaratmış, mahiyetini, iradesini, hayrını ve şerrini önceden belirlemiş ve alnına yazmıştır. İnsan dünyaya geldiğinde ilahi iradenin belirlediği şeyin dışında başka bir şey yapamaz ve başka bir şey de olamaz. Bundan da insan kendinden önce var olan bir cebre, zorunluluğa feda edilmiştir.

Hafız şöyle der:

Çu kısmet-i ezeli bi huzur-i ma kerdend
Ger endeki ne be-vefı-ı rizast, harde me-gir!
(Ezeli kısmeti paylaştırmayı; bizim yokluğumuzda yaptıklarına göre/
Azıcık da rızaya uygun değil diye sızlanıp yakınma!)
Yani sana ‘—Efendi, böyle mi istersin, şöyle mi?’ diye seslenmediler. Tanrı bizi dilediği gibi yarattı, yeryüzüne saldı. Şimdi her nasılsa öyledir işte, bizden nasıl olacağımıza dair izin alınmadı, bize seçimi bırakılmadı. Başka bir şair de bu şiiri kendine göre düzeltiyor ki, bu düşünce doğru ise bu ikinci öncekinden doğru demektir: ‘Tümü rızaya uygun değil diye sızlanıp yakınma!’ Çünkü cebr söz konusudur. ‘Cebr’ karşısında ne yapılabilir ki? Hatta itirazcı durumunda olmakta yanlıştır, itiraz etmek hatadır. Camus’un itirazı gibi: ‘Ben itiraz ediyorum’ diyor. ‘Kime?’ diye soruyorlar, ‘Tanrı’ya mı?’, Tanrı’yı kabul mü ediyorsun yoksa? ‘Hayır’ diyor. ‘Öyleyse kime itiraz ediyorsun?’ diye soruyorlar. ‘—Bilinçsiz bir doğa varsa, biz de bilinçsiz olarak oluşmuşuz ve gelişmişiz demektir.’ İtirazın kime senin? Yalnızca sorumlu bir kişiye, bir sorumluluk makamına karşı itiraz edilebilir, sen Evren’de bu sorumluluğu kabul etmiyorsun ki? Bu durumda nasıl itiraz edebilirsin? Bunun üzerine daha anlamsızca bir şey söylüyor: ‘—itiraz ediyorum.’ Soruyorlar ‘Niçin ve kime karşı?’ Diyor ki ‘Hiç kimseye!’ Yani havaya yumruk sallayan birine benziyor. Sonra diyor ki, ‘—itiraz ediyorum, çünkü itiraz etmemem imkânsız; itiraz etmeden yapamam.’

‘İlahi Meşiyyet’ (ilahi iradenin her şeyi yönetmesi) insanın irade ve seçimi hiç söz konusu olmaksızın hükmünü yürütüyorsa, insan ‘sorumlu’ değildir. Ve sorumlu olmayan insan da insan değildir.
19. yüzyıl, maddecilik ve natüralizm görüşlerinin egemen olduğu çağdı. Ortaçağ ise Hıristiyanlığın vazettiği determinizm görüşünün, ilahi meşiyyet anlayışının egemen oldu çağdı. Sonra maddeciliğe ve doğacılığa dayanan determinist görüş ortaya çıktı. Hıristiyanlığın determinist görüşü yerine başka bir determinizmi geçirdi. Tanrı’nın dilediği gibi kendimize özgü irademiz olmaksızın yaratıldık’ derken, 19. yüzyılda Tanrı yerine tabiat ve madde kondu. Böylece sadece bize hükmeden ve hiçbir özgür alan tanımayan güç aşağı derecede bir efendi ile değiştirilmiş, temel görüş aynı kalmış oldu. Efendimiz ‘Tabiat ve Medde’ oldu artık! 20. Yüzyılda ise artık maddecilik tümüyle yetersiz ve sakattır. Bilimsel açıdan bir dayanak da bulamaz. Doğalcılık ise, 18. Yüzyılda ait bir görüş olarak esasen tümüyle yıkılmış bulunuyordu.

İnsanı öz bilinçli ve seçme yeteneği olan bir varlık olarak yadsıyan üç başka öğreti de vardır ki, bu üç öğretinin en yenisi biyolojizm (dirimbilimcilik), ondan önce geleni sosyolojizm (toplumbilimcilik, ondan önce geleni de historizm (tarihselcilik) dir.

Historizm şu anlamdadır: insan; insanlığın tüm bireyleri, herkes ve her ‘ben’ tarihinin meydana getirdiği bir dokudur. Nasıl? Her birey tarihinin gerektirdiği biçimde oluşmuştur. Benim şu özelliklerim var ise geçmişimde başlangıçtan bugüne kadar süregelen Tarih dolayısı iledir. Türk Tarihi, İslam Tarihi birbiri ile örülüp dokunmuş, benim geçmişimin tarihini meydana getirmiş, bu yüzyıla kadar gelmiş ve bu Tarih’in sonunda dünyaya gelen ve büyüyüp yetişen ‘Ben’, tümünü tarihimin bana verdiği özelliklere sahip olmuşum. Türk- İslam Tarihinin sonucunda duracak yerde Büyük Fransız ihtilalı, Rönesans, Ortaçağ veya bugünkü Batı Dünyasında yer alsaydım, başka bir dilim, başka düşünce ve duygularım, başka ahlak ve gidişimin olacak idi. Şu halde bu ‘ben’ ile o ‘ben’ iki ayrı tarihe sahip oldukları için iki ayrı insan olmuşlardır. Şu halde yine benim özelliklerim Tarih’in temel belirleyici olduğu görüşü yolu ile benim elimden çıkmış ve Tarih’in temel belirleyici olduğu görüşü yolu ile benim elimden çıkmış ve Tarih’in iradesine teslim edilmiş oluyor. Şu halde nasıl seçebilirim? Kendi istediğim gibi mi? Hayır, Tarih’in benim için seçtiği gibi! Şimdi ben Türkçe konuşuyor ve yazıyorum ve siz de Türkçeyi seçtiniz, ne ben seçtim. Tarih’imiz bu dili bize verdi, getirdi, gözümüzü açtığımızda bu dili tarihi bir zorunluluk olarak kabul ettik ve bunu reddedemezdik. İslam’ı benimsedik ise de biz seçmedik, Tarih seçti, bizim bu seçimde katkımız, katılmamız yoktu. Bir çevrede doğuyoruz, yetişiyoruz, erginleşiyoruz ki, Tarih tarafından seçilip şartları düzenlenmiş oluyor. Cildimizin rengini biz seçmiyoruz; doğa veriyor. Bunun gibi ruhumuzun rengini de Tarih veriyor, yoksa biz seçmiş değiliz.
İkinci bir cebr (zorlayıcı güç) sosyolojizmdir. Bu görüş de ‘societe’nin (toplum) veya sosyoloji (toplum bilim) in temel belirleyici olduğunu kabul eden görüştür. Sosyolojizm, doğanın etkisini bir dereceye kadar Tarih’in etkisi olmakla birlikte, gerçekten ‘ben’i ortaya getiren, benim üzerimde egemen olan toplumsal çevre ve toplumsal düzendir.’

Ben eğer cömert isem, ya da çok gayretli ve kahraman isem, ‘feodalite’ (derebeylik) düzeni içinde büyüyüp olgunlaştığım içindir. Paragözün biri isem, burjuvazi (kentsoylu düzeni) içinde doğduğum içindir. Ata binip kılıç sallayan biri isem aşiret (boy) düzeni içinde yaşadığımdan dolayıdır. Başka türlü isem, başka tür düzen içinde olduğumdan dolayıdır. Toplumsal ilişkiler, üretim ilişkileri, mülkiyet düzeni ve üretim araçlarının toplumdaki konumu, bütünü ile sınıfsal ilişkiler ve topluma egemen olan biçim benim toplumumu oluşturmakta ve bireyin benliğini onun dışında belirleyen etkenler durumunda olarak bu benliği de oluşturmaktadır.

Demek ki ben kötü olmuş isem, bende kötülüğü yaratan veya seçen toplumsal çevredir, iyi olmuş isem bende iyilik durumunu yaratan ve beni buna çağıran yine toplumsal çevredir. Sosyolojizmde birey (fert) yoktur. İnsan seçebilen bir ‘ben’ olarak var olmaz. Her birey toplumun onu ortaya getirdiği gibidir. Şu halde bu ‘kimseler’, ‘insan’ değildir, çünkü artık seçim yetenekleri yoktur. İnsan! ‘ben’, ‘benliğim’ diyebilen, ‘ben bunu şu kanıtlar dolayısı ile seçtim’ diyebilen, seçmeyebilir olmasına karşın seçen kimsedir. Bu aşama, insan- imek aşamasıdır.

Mevlana der ki:

İnke gûyi in konem ya an konem
Hod delil-i ihtiyârest ey sanem!
(şunu mu yapayım, bunu mu yapayım deyişin var ya – işte bu ihtiyarın -seçme yeteneğinin- varlığına delildir. Güzelim!)

Ne var ki sosyolojizm, bu duraksama ve kararsızlığın da Toplum’dan birey’e yansıdığı görüşündedir. Toplumsal ve toplumbilimsel etkenlerden bazıları seni şunu seçmeye çağırırken bazı diğer etkenler de başka bir şeyi seçmeye zorlar. Şu anda iki ayrı bölük toplumsal etkenin baskısı altında olduğun için duraksama ve kararsızlığa düşersin. Diyelim ki bazı kimseler, dindar veya dinsiz olma konusunda kararsızdırlar. Hangisini seçmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Sosyolojinin görüşünü savunanlar derler ki; bu kararsızlık insanın dini veya dinsizliği seçme imkânına sahip oluşundan değil şundan ileri gelir: Batı toplumsal etkenler senin dindar olmanı, Batı’dan gelen toplumsal düzenimize giren ve sende de bulunan bazı etkenler ise senin dinden uzak bulunmanı isterler. Demek oluyor ki sen bu etkenler elinde oyuncaksın, dini seçtiysen dini-toplumsal etkenlerin sende üstünlük sağladığı, dinsizliği seçtiysen dıştan gelen etkenlerin geleneksel etkenlere üstünlük sağladığı anlaşılır. Şu halde sen toplumsal düzenin belirleyici gücü elinde oyuncak gibisin. Sonuç olarak ‘sen’ ve ‘ben’ diye bir şey yoktur.

Sonra zorlayıcı güç ‘biyolojizm’ (dirimbilimcilik) dir. Bu görüş de biyolojiyi temel alan görüştür. İnsanı kuru ve taşlaşmış materyalizm kalıplarından bir ölçüde yükseltmeye uğraşır. Bu da gösteriyor ki 20. Yüzyıl bilginleri artık 19, 18 ve 17. Yüzyılların kuru ve dar tanımı içinde insanı ele almıyorlar ve anlayıp anlamlandırmıyorlar. Biyolojizm, insanın fizyolojik ve psikolojik özellikleri bütününün temel belirleyici olduğunu ileri sürer. Bu özellikler bütünü çok gelişmiş ve karmaşık bir doku içinde insanı oluşturur ve her birey biyoloji kanunları içinde ve bu konulara göre yaşar.

Biyolojizm’in düzeyinin hem materyalizmden hem natüralizmden üstün olduğu doğrudur. İnsanı da doğanın veya maddenin olağan bir görüngüsünden (fenomen) daha üstün tutmaktadır. Ne var ki insanı yine öz bilinçli ve özgür bir varlık olarak yadsımaktadır. ‘Ben’ dediğimde, ben yine bilinçsiz ve kendi biyolojik özelliklerime bağımlı bir oyuncak demek oluyorum. Şu halde ‘ben’ yokum. Bu görüş, örneğin zayıf kimselerin akıllı, şişmanların sevecen olduğunu ileri sürer.

Demek oluyor ki akıllılık gösterenin bu işte payı yoktur, bu iş beden ağırlığının işidir. Sevecen ve cömert davranan bir kimseye de minnettar olmamız gerekmez, bu da onun midesinin işidir. Kendi insan benliğinin işi olmayıp, biyolojik yapısının biçimi böyle gerektirmiştir. Esasen bize şefkat ve iyilikle davranmamak elinde değildir. Görüyorsunuz ki, biyolojizm 19. Yüzyıla özgü görüşlerden farklı olarak insanı çok yüksek bir düzeyde ele aldığını ileri sürmesine rağmen Din’in amaçladığı, ‘Allah’ın ahlakı ile ahlaklanan’ ve başlangıçta özelliklerini belirttiğimiz insanı yadsımaktadır.

Böylece, sözünü ettiğimiz dört zindanın neler olduğunu açıklanmış oluyor. Bu çeşitli öğretiler topluluğunu dört zorlayıcı güç olarak özetleyebiliriz.

İlk olarak, irade sahibi, bilinçli ve yaratıcı insan ilk zorlayıcı gücün, Doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, Tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır, oldukça önemli bir ölçüde de gerçeklik payı vardır.

İkinci zorlayıcı güç, Tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna bu temele dayanmaktadır. Emerson’a (Amerikalı feylesof ve şair) ‘Tarih nedir?’ diye sorulunca, ‘—Nedir Tarih olmayan ki?’ diye karşılık vermiştir. Var olan her şey, Tarih’in ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, insan olarak benliğimin özü, mahiyeti, benim Tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim.

Üçüncüsü Sosyolojizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.

Aslında ben ne Natüralizm’i ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan –ki asıl onu anlatmak istiyorum –, seçebilir, seçme yeteneği ve imkânı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumunun biçimlediği bir görüngü, bir bakıma da Tarih’in biçimlediği bir görüngüdür. Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebeler durumunda kılmıştır. Tabii şartlarda bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı bayların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık özelliklerinin, ilişkilerinin, gelenek, ahlak ve ruhiyatlarının değişmesini sağlar. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’in onu biçimlemekte olduğu gibidir. Çevresi değişen bireyde de değişiklikler olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkâr olan Tahran sanatlarından birisi anlatıyordu: ‘Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağırılırdım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz. İnsan üzerinde dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğretirsem ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik, gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokunmasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbiriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin tasavvufi şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşa süzülmeye başlıyordu.’
O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyla onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu sosyolojizmdir ve bir ölçüde doğrudur da!

Fakat benim söylemek istediğim şudur: Sosyolojizm’i Materyalizm’i, Natüralizm’i veya Historizm’i bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat sözüm şudur ki insan, oluşum süreci içinde, bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir.

Örneğin, Coğrafyanın İklimin temel etken olduğu görüşü 19. Yüzyıl toplum biliminde büyük bir önem kazanmış idi. İbn-i Haldun da her toplumun doğal coğrafyasının gerektirdiği bir yaşayış biçimine sahip olduğunu söylüyordu. Yanlış da değildi. Fakat bugün, insan gelişimde ilerlediği ölçüde bu zorlayıcı güçlerin baskısından kendisini kurtarabilir. Bu zorlayıcı güçlerin varlığını yadsımak istemiyorum. Ya da bunların hiç etkisi olmamıştır. İnsan bütün tarihsel süreci boyunca nasıl istediyse, seçtiyse ve ne düzenlediyse öyle yaşamış demek de istemiyorum. Yalnızca söylemek istiyorum ki bir hayvan türü olarak insan Sosyolojizmin Natüralizmin Historizmin esiridir. İnan olma sürecine girmiş ise, giderek ve aşamalı olarak bu baskılardan kurtulur ve özgür olur.

Pekâlâ, natüralizmden kendisini nasıl kurtaracaktır? Bunu diğerlerinden daha açık olarak kavrayabiliriz. Çünkü natüralizmden kurtulma çağında bulunuyoruz. Doğa’nın bizim üzerimizdeki baskılardan birisi su ve hava yolu ile olmakta idi. Çölde yaşıyorduk, çölün havası ve suyu bizi bağlıyor, baskı altında tutuyordu. Deniz kenarında başka koşullar içinde başka türlü olabilirdik. Bunun gibi doğuda başka ve batıda başka. Dağlık yerlerin koşulları ile ova ve çöl koşulları farklı idi, farklı durumlar yaratıyordu. Fakat bugün sanayi ve çağdaş uygarlık, insanı her gün doğa güçlerinin ve görüngülerinin (fenomen) zorlayıcı baskısından ve kendilerini zorla kabul ettirme etkilerinden giderek daha çok kurtarmaktadır. Bugün Afrika çöl ve sahrasında yaşayan insan, doğal koşulların elverişsizliğine karşın kendi yaşamı için başka koşullar hazırlayabilir, çağdaş ölçülere uygun kentler kurabilir. Kuzey Amerika’da yaşayan biri Amerikalı gibi yaşayabilir. Bu da gösteriyor ki insanın, coğrafi durumun veya genel anlamı ile Doğa’nın baskısından kurtulması mümkündür. İnsanın etkisi altında kaldığı güçlerden birisi yerçekimi gücüdür. Yerçekimi bizim için o kadar doğal ki biz bu çekimi gövdemize ilişkin bir şey sanıyorduk. Sanıyorduk ki ağırlığımız dolayısıyla yeryüzünde duruyoruz. Ağırlığı da özümüzün bir gereği biliyorduk. Fakat bugün havalanmak imkânımızı üç dört metre ile sınırlayan duvarın ne kadar kolayca yıkıldığını görmüş bulunuyoruz. Yer çekimi gücünün çektiği duvar her an biraz daha yıkılıyor ve artık eskisi gibi bu gücün tutsağı olmaktan kurtuluyoruz. İklimin etkilediği tarım üretiminin de baskısından kurtuluyoruz. Bu duvarlar birbiri ardına yıkıldıkça ve gelişim ve uygarlık ilerledikçe, biz de bu zorlayıcı güçlerin baskısından o ölçüde kurtulabilmiş oluyoruz.

Yalnızca ırmak kıyısında, orman yöresinde ve buna benzer yerlerde su ve diğer yaşama koşulları bulunduğu takdirde yaşayabilen, bu koşullar bulunmadığında ölen, bugün otun bile bitmeye korktuğu bir çölde büyük bir sanayi uygarlığı kurulabiliyor. Doğanın bu zorlayıcı gücünü ve doğaya hâkim kanunları bu tabi ve zorlayıcı kanunların insana etkisini bilmek ve kavramak yolu ile bunları bilmenin yolu bilimdir. Doğayı tanıma veya bilim, insana, bilimin önderliği ve yaratıcı gücü sayesinde Teknoloji meydana getirme imkânını sağlamıştır. Teknolojinin yalnızca bir ödevi vardır: İnsanı doğanın baskısından kurtarmak! Teknoloji ve Teknik’e (Fen) hücumlar yöneltilmekte, insana kıydığı ve insanı harcadığı, insanı çarpıtıp bozduğu ileri sürmektedir. Doğrudur da! Ancak yine bu teknik insana kurtuluşta sağlayabilir. İnsan gıdasını, giyeceğini, barınağını sağlayabilmek için günde 10-12 saat çalışmalı idi, bu ilk zor, ilk baskı idi; Doğanın zoru ve baskısı! Teknoloji üretimi yükseliyor ve insanın çalışma süresini 10-12 saatten 1 saate indirgeyerek 11 saatini özgür kılmış oluyor. Ne var ki bugün insanın bugünkü teknoloji düzeyine karşın Teknik’ten yoksun insandan daha fazla çalışmak zorunda olduğunu görüyorsak, bu sanayi düzeni dolayısı ile Burjuvazi (Kentsoylu) düzeni dolayısı iledir ki, tüketim sanayi üretiminden öne geçirerek kamçılamakta ve ardından da insanı sistemli olarak üretimi arttırma boyunduruğuna koşmaktadır.

Şu halde teknik, bilimin yardımı ile insanı, onu baskı altında tutan çevre ve tabiat kanunlarının zoruna koşan etkenlerden kurtarabilir.

Tarihin zorundan nasıl kurtulabilir? İnsan; Tarih adı altında büyük bir gücün elinde oyuncak olduğunu, Tarih-bilim ve Tarih felsefesi ile tarihin akışını, tarihin akışına egemen olan kanunları kavrayabileceğini, tarihin ne gibi etkenleri olduğunu ve bu etkenlerin insan ‘ben’inin ve insanların yapısında iradesinde duygu yapısında ne gibi etkileri olduğunu bilebilirse ikinci zindan olan tarih zindanından kendini kurtarma yolunu bulabilir. Görüyoruz ki insan bu aşamaya az çok erişmiştir. Bugün Asya’da ve Afrika’da, Latin Amerika’da, öyle toplumlar tanıyoruz ki tarihin akış süreci bakımından birkaç aşamayı bu aşamalardan geçmeksizin ve bir sırçama ile artlarında bırakmışlardır. Tarihi aşamalara uygun olmak gerekse idi geçmeleri gereken aşamalardan sırasıyla geçmeyip tarih bilincine sahip olduğu ölçüde ve o toplumdaki aydınların hangi aşamada bulunduklarını ve bu aşamanın niteliğini hangi tarihin gereğin ürünü olduğunu bilebildikleri kavrayabildikleri ölçüde, bu toplum, tarihi determinizmin üçüncü aşamasından bir sıçrama ile dördüncü ve beşinci aşamaları geçirmeksizin altıncı aşamaya geçebilir. Bu, determinist sebep-sonuç ilişkisinin sınırlarından kurtulmak demektir ki, bu determinizm o Toplumun yaşayış sürecine hâkim bulunmakta ve bütün toplumlar bu determinizm gereğince altıncı aşamaya varıncaya kadar bu aşamalardan geçmek zorunda idiler.

Tarihin akışı boyunca ve her zaman toplumlar böyle idiler ve bu tarihi akış temeline dayanan bir gelişim göstermişlerdir. Ne var ki çağdaş insan tarih bilincine varabildiği, tanıyabildiği, akışını kavrayabildiği ölçüde kendisini tarihin bu determinist akışından kurtarabilir. Ve bu aşamalar bakımından da seçim yapabilir. Bu nedenle günümüz dünyasında öyle toplumlar görüyoruz ki, göçebe boylar halinde yaşamaktayken kölelik aşamasındayken tarihe karşı görünen bir devrim ile ansızın kendilerini ileri ve burjuvazinin ötesinde yer alan bir aşamaya ulaştırabildiler. Bu tarihe karşı bir başkaldırma demektir. Bu tarihin determinizminden, tarihin determinizmini tanıyarak, tarihin akışını ve tarihin determinist yasalarını kavrayarak kurtulmak ve toplumu da kurtarmak demektir.

Üçüncüsü Sosyolojinin zorlayıcı gücü baskısıdır. Geçmişte yine tanık oluyoruz ki, her birey toplumunun gerektirdiği ölçüde gelişiyordu. Fakat bunun aksine sosyolojinin geliştiği ve yaygınlaştığı ölçüde toplumsal ilişkilerin ve sınıfsal ilişkilerin kavrandığı ölçüde Yönetim (Hükümet) ve Siyaset Felsefesinin anlaşılması ölçüsünde, bireyin toplumsal bilincine varması ölçüsünde, Karl Jaspers’in deyişi ile Toplumun ürünü olan insanlar, Toplumu biçimleme durumuna gelmektedirler. Geçmişte, bir boy toplumunu (derebeylik toplumunu) veya geri kalmış bir köy toplumunu gözlemlediğinizde bu toplum bireylerinin kendi yönetim düzenlerini din düzenlerini, inançları ve gelenekleri üzerinde en küçük bir kuşku duymadıklarını ve esasen kuşkulanmaları imkânının bulunmadığını görürdünüz. Bunları, ebedi, değişmez, silinip gitmez, zorunlu ve her şeye egemen, hava ve su gibi öğeler olarak kabul ederlerdi. ‘Belki dinleri yanlıştır, şu halde başka bir din seçebilirler, belki şu beyin veya şu beylerin (Prenslerin) düzeni ve hukuku doğru değildir, şu halde baş kaldırılabilir, şatolar ele geçirilebilir, başka türlü yaşanabilir’; bu gibi düşünceler asla zihinlerinde doğmazdı.
Çünkü toplum düzenlerinin döktüğü kalıplar içinde koşullanıp biçimlenmiş idiler ve bu kalıplar içinde düşünüyorlardı. Fakat bugünün insanı bilinçli bir şekilde dinini seçebilir ve yine bilinçli olarak yadsıyabilir. Din, toplumun bireye sunduğu ve yüklediği etken ve güçlerden biridir. Ne var ki çağdaş insan kendisine sürekli egemen olmuş bulunan din ve toplumsal düzenler karşısında seçim yeteneğine sahiptir. Yadsıyabilir ve seçebilir, benimseyebilir, kuşku duyabilir. Üretim düzenleri, sınıf ilişkileri, aile ve topluluk ayrıcalıkları, bunların tümü bilinçli çağdaş insan karşısında artık eskisi gibi güçlü değildir. Bozulup yıkılması, ebedi, değişmez, egemen, kutsal, gökten inme gerçekler olarak değil, insanın üzerinde düşünebileceği, karar verebileceği, benimseyip seçeceği veya yadsıyabileceği görüngüler olarak ele alınmaktadır. Görüyoruz ki, birey yadsımakta, başka bir seçim yapmakta, değiştirmekte, düzeltmekte, devrim yapmakta, tür-biçimleri (tip) başkalaştırıp, din değiştirmekteler. Bütün bunları çağdaş insanın, özgürlüğünü az veya çok üçüncü zindan olan Toplum zindanından kurtularak elde edilebildiğini göstermektedir. Her geçen gün de daha fazla elde edilebilecek duruma gelmektedir. İnsan kendisine egemen olan toplumsal düzen bağından toplumsal bilimler, düzenleri inceleme ve toplumsal düzenleri karşılaştırma sayesinde kurtulabilir ve kurtulabilmiştir. Görüyoruz ki üçüncü zindan dairesinden insan ilim sayesinde, toplumsal savaşım yöntemlerini bilerek kurtulabilir. Teknoloji nasıl Doğa ile savaşımın ifadesi ise, ideoloji de toplumsal düzenlerle savaşımın toplumbilim aracılığı ile elde edilen ve onda temellenen teknolojisi demektir. Özetlersek, insan ilk zindandan, ‘Doğa’ zindanından bilincini, irade ve yaratıcılığını, doğayı tanımakla yani bilimle kurtulabilir ve elde edebilir. İkinci zindan olan ‘Historizm’ zindanından tarih felsefesini ve tarihsel determinizmin nasıl yönlendirebileceğini kavramakla, tarih bilimi ile kurtulabilir. Üçüncü zindandan, ‘Sosyolosizm’den, toplumsal düzen zindanından da bireyler yine bilim ile kurtulabilir ve kendi toplumsal düzenlerinin kurucusunu olabilirler.

Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan ‘Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde sağlayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok hatta teknolojiye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bilmediği, toplumbilim ve tarih felsefesini kavrayamamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindanlardan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilemiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunamaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusunda her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, Doğaya egemen, beşeriyetin geleceğinin Tarih ve yazgısına egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresiz ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanı benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orada tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünün varlığını ve uçamayacağımı biliyordum. Bunun bilincinde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğumu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varma ve onu tanıma bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu sayrılıktan sağalmak çetindir.

Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile doğanın zindanından, tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsaklığın bilimidir. ‘Kendi’m dediğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, toplum ve tarih zindanından başlanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine düşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: bu alanda bir yasa vardır ki Hilkat-ı Âdemin başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yasayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsanın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa erişir, refaha erer. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm ve Hippilik akımı bugün böyledir. Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hint ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir Nirvana (Nirvana: Hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak. Benliğin çözülüp yok olması. Karşıtlarının kalktığı ve her şeyin teklik içinde çözüldüğü mutlak huzur aşaması.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.

İnsan onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile durak ile sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan doğaya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir. Jean İsole diyor ki: Bir yazar, baştan aşağı silaha, tepeden tırnağa gark olmuş, fakat içindeki dermansız bir dert dolayısıyla acı çeken bir şehzadeyi öyküsünün kahramanı olarak anlatıyordu. O, bugünkü Fransa’nın bu şehzadeye benzediğini söyler. Fakat bugünkü Fransa değil, çağdaş insan, her zamankinden daha çaresiz fakat silah kuşanıp altınlara gark olmuş şehzadedir.

Rotterdam’da kendin büyük meydanının ortasında çok ilgi çekici bir heykel vardır. Heykel taştandır, ancak bütün eklemleri birbirinden ayrılmıştır. Mesela boynu azıcık yana eğri, dirseği kolunun yanına doğru, diz ve bilekleri de böyle! Öyle ki meydanın ortasında duran bu heykele uzaktan baktığınızda, hafif bir yel eserse bu heykel yıkılıp dökülür diye içiniz oynar. Oysa heykel taştan yontulmuştur. Heykeltıraş II. Dünya Savaşından sonra insanı simgelemek istemiştir. Her zamankinden güçlü, kaya gibi, fakat her zamankinden çok mahvolacağı tasası içinde. Bu niçin böyledir? Çünkü üç zindandan kurtuluş ona şimdiye değin sahip olmadığı büyük bir güç vermiş, ancak yine aynı adam, buradan Marsı bombalama gücünde olduğu, buradan karmaşık bir makineyi Ayküresi’ne veya uçsuz bucaksız Uzaya yöneltip güdebilir durumda büyük bir bilgin olduğu halde, başka bir yerde aylığına yüz tümen (İran para birimi) zam yapılınca oraya gidecek ve buraya karşı çalışacak ölçüde zayıf olabilecektir. Köleliğin Afrika’nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. Çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı Afrika kabilelerini bulundukları bölgeden alıp başka bir bölgede sattıklarını duyardım. Fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik Batının kendisinde, Cambridge ve Sorbonne’un merkezinde idi. Kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının satıldığı değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm. Artırma masasına çekiç vuruluyordu: -Sen ne veriyorsun!- O ne veriyor! deniyordu. Çin’den, Sovyetlerden, Kuzey Amerika’dan, Avrupa’dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler. _Beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir! Ne verirsin buna?- Biz mi beyefendi? On beş bin tümen veririz. Oradan bir diğeri atılır.-Biz üstelik bir de otomobil veririz. Üçüncüsü: -Ben bir de sürücü veririm. Söz konusu olan kişi de bir o patrona bakar bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? Sonunda en çok veren birini seçer. Niçin? Çünkü tutsak, esir bir insandır. Kabul etmesi ricaları ile çağırılan ve yüz bin tümen verilmek istenen bu kimse, işte toplumu doğa zindanından kurtarabilecek insandır yahut insanı toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı tarih zindanından çıkarabilecek feylesofun ta kendisidir. Gelgelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. Bir köle insanlığı kendi tutsaklığından ötürü özgür kılamaz. Kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.
Görüyorsunuz ki bu zindandan kurtuluş bilim yolu ile mümkün değildir. Şu halde bu zindandan nasıl kurtulmalı? Aşk ile. Tasavvufi irfani aşkı veya bunun gibi diğer anlamlarını kastetmiyorum. Bunlar da başlı başına başka zindanlardır. Aşkı şu anlamda kullanıyorum: Muktedir bir güç, hesapçı ve oportünist akıldan yüce bir güç gerekir ki benim öz benliğimde, fıtratımın derinlerinde, ‘Ben’de bir güçlü iç patlama koparsın, içimden kendime karşı bir devrim kopsun, yoksa bu iş doğal yasalar ile olmuyor, içten bana karşı bir başkaldırma kopmalı! Değil mi ki dördüncü zindan benim bir iç parçam durumundadır, içten bir patlama geçirmeliyim, tutuşmalıyım. Nasıl? Niçin ateş ile? Niçin mantık kuralları içinde çalışan ve doğal kanunları ortaya çıkaran akıl ile dördüncü zindandan kurtulunmasın ki? Çünkü bu alan, mantık yolu ile çözülecek sorunlar alanı değildir. Pareto’nun terimleri ile konuyu açıklıyorum. Pareto’ya göre üç türlü sorun vardır. Bir kısmı mantıki sorunlardır. Yaşayışımız, yaptığımız iş, yazın ince, kışın kalın giyinmemiz, birine yaltaklanmamız, düşünmemiz, okumamız ve incelememiz, bütün bunlar mantık alanına girerler. Belirli davranış ile belirli sonuçlara ulaşılabilir. Bazı davranışlar ise mantığa aykırıdır. Bir aptal ya da delinin davranışları gibi. Bir bölük davranışlar ise ne mantıki ne de mantıksızdır, sadece mantık dışıdır. Bunlar mantık yargıları alanına girmezler. Mantıktan daha güçlüdürler. Mantık, ihtiyaçlarımın giderimi süresince kendisinden yararlanabileceğim sebep-sonuç ilişkilerinin kavranması demektir. Ancak kimi zaman insan bütün bunları daha yüce ve üstün bir şey için mahveder, kendini bilinçli olarak ve toplumu ateşten kurtarma uğruna yakar. Bu davranışta mantık aranmaz. Hiç bir şey ve hiçbir karşılık istenmeden yapılan bu davranışlar, bu özelliklerinden ötürü ahlakın özüne de uygundur. Aşk beni kendi yaşayışımın üzerlerine kurulmuş olduğu çıkarları ve yararları, bütün çıkarlarımı feda etmeye yönelten, hatta yaşamımı ve kendi ‘imek’imi başkalarının ‘imek’i, benim âşık olduğum ülkü uğruna feda etmeye çağıran ve benim olumlu cevaplandırdığım güçtür.

Ben sana yalan söylemiyorsam, sen de bana iş hayatında yalan söylemeyesin diyedir. Ben karşılıksız çek vermiyorsam, itibarım sürsün ve bundan sonra da çeklerim nakit para yerine piyasada kullanabileyim diyedir. Bunlar hep yarar düşüncesine dayanan ahlaki davranışlardır, akıl ve mantık içinde olagelirler. Fakat ben yalan söylememek için yalan söylemiyor ve kendi zararıma da olsa böyle davranıyorsam, hiçbir karşılık da beklemiyorsam, doğruyu, mahvoluşum pahasına da olsa söylüyor ve üstelik her şeyimi yitiriyorsam, işte burada ‘ben’i görüyoruz: ‘İnsan’ın ortaya çıkışı muştusudur bu! Hangi insanın? İçindeki korkunç dördüncü zindandan da kurtulabilen ve iman ve aşk güneşi altında insan olma yönüne doğru adım atmaya başlayan insanın!

Nietzsche deha sahibi büyük bir feylesof, çağdaş beşer düşüncesinin övünçlerinden biridir. Fakat genç Nietzsche gururlu-kibirli bir adamdır. ‘Hak zorunludur, kaba-güç, zor esastır’ kabilinden sözleri vardır. Bunlar gençlik gururundan ileri gelen sözlerdir. Ömrünün sonlarına doğru o kadar iyilik ve nezaket dolu, aşk, sevgi ve insan sevgisi sahibiydi ki, şaşılacak bir davranışta bulundu ‘Merhamet aczin ifadesidir, aciz ve zayıf kimseleri yok etmek gerekir, nitekim Eskimo’lar böyle yapıyorlar, çalışamaz duruma gelen yaşlılarını kar ve buz inde ölmeye bırakıyorlar, bu da doğrudur, bu yaşlılar artık üretici değil sırf tüketici olduklarına göre mantık onları bertaraf etmemize izin verir.! Demiş olan aynı kişi sokaktan geçerken devrilmiş ve çukura düşmüş bir araba gördü. Arabacı ata ve sakat kalması ihtimaline hiç aldırmadan her ne pahasına olursa olsun atı kaldırmaya ve yola düşürmeye çalışıyordu. Atı acımasızca kamçılıyor, kamçı darbeleri altında doğrulmaya çalışan at, ağır yükün etkisiyle tekrar çukura düşüyordu. Ayağı kırılmıştı. Durumu gören Nietzsche çok sinirlenerek arabacıdan böyle davranmamasını rica etti. Önce yükleri indirip sonra atı kaldırmalı idi. Arabacı aldırmadı. Nietzsche de sinirlenerek arabacının yakasına yapıştı ve ata kamçı vurmasına müsaade etmeyeceğini söyledi. Arabacı da bunun üzerine Nietzsche’ye vurmaya koyuldu. Attığı bir tekme, feylesofun eve döndükten bir süre sonra ölümüne yol açtı. Bu olayı dinleyen herkes, şimdi bizim duyumsamakta olduğumuz gibi, içinde çelişik duyguların varlığını sezer. Sizin her birinizin ‘ben’inde iki kişi vardır: Birincisi, Nietzsche’nin bu olaydaki ruh güzelliği ve ahlak, ruh ve duygu yüceliği, kendini bir hayvanı koruma uğruna feda edişi karşısında, bir cinayete, bir faciaya tahammül edemeyişi karşısında heyecan duyar. İkincisi bu mantıksız ve aptalca olaya, bir dâhinin bir beygir uğruna ölmesine güler. Fakat burada aptalca bir şey yoktur. Bu mantıki bir davranış veya mantıksız bir davranış değildir. Mantık dışıdır, mantıki değerlendirme ötesindedir. Ahlak ve aşk da böyledir. İhtiyaçlarımızdan birini gidermek için bir seçim yapar, bizi sevmesi için birini sever ya da gereksinmelerimizden birini giderir diye yahut onun sevgisi bize bazı imkânlar sağlar düşüncesiyle birine sevgi gösterirsek, gerçekte sadece bir alışveriş yapmışız demektir. Aşk ise her şeyi bir amaç uğruna vermek ve karşılığında hiç bir şey istememektir. Bu büyük bir seçimdir. Ne seçimi? Bir ülkünün veya başkalarının yaşaması, bir ülkünün gerçekleşmesi için kendine ölümü seçiş.

Bu dördüncü aşamada insan kendini feda eder. Başka hiçbir dilde olmayan çok zengin anlamlı bir sözcük ile ‘iysar’ aşamasına ulaşır. ‘iysar’ öyle bir aşamadır ki, bu aşamada insan başkasına kendine üstün tutabilir, kendini feda edebilir. Canını, menfaatini, şöhretini, mutluluğunu, huzurunu gelirini bir uğurda feda edebilir.

Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakârlık etmeye çağırır. Bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.

Sözlerimin özü: O özgür kılı, yaratıcı, bilinçli insan; Doğa, Tarih ve Toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrıshnan’ın dediği gibi: ‘Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için işe koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu.’

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s