Archive for the ‘Seyfullah Demir’ Category

Diğer yazılarımda açık olarak bahsetmediğim bir konuyla başlamak istiyorum. İçinde yaşadığımız evrenin bir simülasyon programı olduğunu açıkça söylüyorum. Bir pilot, uçak kullanmasını öğrenmeden önce araçlarda simüle uçuşlar yaparak uçmayı öğrenir. Gerçek uçağa çıktığında epey şeyler öğrenmiş olur. İşte bizde öte dünyada bulunan bir cihaza bağlanıyoruz. Bu cihaz içinde, öte dünyanın yapısı temel alınarak bir dünya yaratılmış.  Fakat bu dünya öte dünyaya göre daha basit yaşanabilecek bir şekilde dizayn edilmiş. Biz bu dünyada yaşıyor gibi yapıyoruz ve bir simülasyonda olduğumuzu anlayamıyoruz. Tam olarak Matrix filmindeki gibi bir dünyada yaşıyoruz. Yani şu anda bizler ruh olarak öte dünyada bir cihaza bağlıyız. Aslında cihaz diyorum ama nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Fakat günümüzdeki simülasyon aletlerinden çok daha iyi bir durum yaşadığımız kesindir. Yani çok daha gerçeğe yakın bir durum yaşıyoruz. Simülasyon olayı bizim bildiğimiz gibi değil çok daha komplikedir. Daha önce anlattığım doğum ve ölüm olayını da yaşıyoruz. Aslında ruhun bedene girmesine gerek yoktur ama giriyormuş gibi de algılanması gerekir.  Ölüm durumunda ruh bedenden çıkmış gibi algılanıyor ve bu durumu ruhumuz simülasyon dünyasındaymış gibi algılıyor. Onun için bizim bilemediğimiz simülasyon olduğunu söylüyorum. Yani çok daha ileri bir teknoloji geçerlidir. Simülasyonun içinde var olabiliyorsun. Bu durum; bizim var olan kayıtlarımız, bir astral bedene yükleniyor ve astral beden bir madde bedenin beynine monte ediliyor. Yaşantımız boyunca elde ettiğimiz tüm verileri astral bedene yüklüyoruz. Astral beden bizim ulaştığımız tekâmül seviyesini taşıyor ama geçmiş hayatlarımızdan bilgiler taşımıyor. Öldüğümüzde bu kayıtlar asıl ruhumuza yüklenerek daha çok gelişmesi sağlanıyor. Bir programın içinde bir elektrik akımı olmak gibi bir şey.

Michael Newton’un kitaplarında bu konuları anlatan ruh, yaşayacağı hayatı seçmek için birkaç alternatifi incelerken sunulan hayatları ister dışarıdan seyreder isterse içine girip yaşar demişti. Oradaki anlatımdan epey ileri bir teknolojinin var olduğu anlaşılmaktadır.

Bir simülasyonda yaşıyoruz ama genel bir yapımız var. Öte dünyada ruh olarak gelişmekteyiz. Ara ara dünyayı deneyimliyor ve sürekli gelişiyoruz. Sonunda bu sistemin dışına çıkacağız. Öte dünya bu dünyaya göre daha gerçek ama oda tam gerçek değildir. Orada ruhlara oluşturulan ortamlar sanal olarak oluşturulmaktadır. Dünyamız gibi hepten bilgisayar programı değildir. Şimdi bu durumu anlamaya çalışalım. Şekil 1’i madde madde açıklamaya çalışayım.

-Astral dünya düzeyi öte dünyanın sonudur. Öte dünya gerçek olan dünyadır ve atom ve atomaltı parçacıklardan oluşur. Atomdan oluşan ruh tekâmül ettikçe atom altı parçacıklara doğru gelişir. Böylece öte dünyada arşa doğru yükselir. Aslında atom dediğimiz yapı madde dünyasındadır. Öte dünyada atom tamamen enerji yapısındadır ama kütlesi olan enerjidir.

-Astral dünya üzerinde olan dünyalar öte dünyadır ve her kat arasında boyut farkı bardır. Ruh tekâmül edip yükselirken her kuantum dünyası sonunda sıçrama yapar. Yani 4 boyutlu uzaydan 5 boyutlu bir dünyaya geçer. Geçtiği ortamda ışık hızı değişir.

-Işık hızının değişmesi Kuantum dünyalarının yoğunluğunun değişmesi sonucu olur. Yani her kuantum katı bir önceki kuantum katından 1 boyut fazladır. Bu durumda hacmi fazla boyut sebebiyle artmak zorundadır. Her kattaki kütle sabit olduğunda aralarında muazzam yoğunluk farkı olur. (bu konu M kuramı anlatılırken daha detaylı incelendi.)

-İlk ruh astral düzeyde yaratılır ve en alt insan mekânına eğitime gönderilir. Ruh doğum ile “atom” düzeyinden “insan” düzeyine ve ölüm halleri ile “insan” düzeyinden “gök katlarına” sıçrar. Şekilde daha açık tonla gösterdiğim durumları deneyimlemez. Yani o aralıkta yaşamaz. Kesikli çizgi ile gösterdiğim ve “insan” ile tanımladığım çizgiye öte dünyadan gelip gelip döner. Beden olarak her bedenlenme hep orada olur. Fakat “atom” düzeyinden başlayan ruh geliştikçe öte dünyada yükselir. Aslen var olmayan “insan” düzeyi sadece simüle edilir. (Matrix filmindeki gibi matriksin içine girip çıkmak gibi.)

Şekil 1 Öte dünyanın yapısı ve dünyamızla olan benzerliği.

-Şekilde insanın deneyimlemediği alanın gösterimi sadece öte dünyada ruhun yapısı ile insanın beden yapısının özdeşliğini göstermek içindir. İnsan bedeni öte dünyadaki ruh halinin çok altındadır ve Kuran bu yere “aşağıların aşağısı” demektedir. Bu söz çok harika bir anlatımdır. Normalde atom düzeyi yani astral dünya öte dünyanın en altıdır. İnsan bedeni ise onunda aşağısındadır. Aslında astral dünyadan daha aşağısı yoktur ama bir bilgisayar dünyası içinde her şey yapılabilir.

-m ile gösterilen kütledir. Gök katlarında ruhun, “insan” düzeyinde ise insanın kütlesine karşılık gelir. Ruh astral düzeyde atomdan yapılır ve geliştikçe atom altı parçacıklara doğru küçülür. Ruh tekâmül edebilmek için dünya ortamında insan bedenine enkarne olur. Bu deneyimi defalarca yaşar. Her gelip gitmede tekâmülü yükselir.

-Şekilde v ile gösterilen ise gök katlarının ışık hızıdır. Ruh tekâmül ettikçe daha üst dünyalara doğru yükselir. Tanrı katındaki hıza eriştiğinde tanrı ile bir olur.

-R ile ruhun kudreti anlatılmaktadır. Ruh tekamül ettikçe dalga titreşimini artırmaktadır. Dalga titreşimi arttıkça ruhun “ol” diyerek yaptırma gücü artmaktadır. Ruh kudreti maksimuma ulaştığında tanrıyla bir olacaktır. Ruh kudretini biz zekâ ya da bilinç olarak tanımaktayız.

-t ile gösterilen ise zaman genişlemesidir. Zaman genişlemesi öte dünyada yok ve dünyamızda maksimumdur. Zaman genişlemesi dünyamızda zamanın geçmişten geleceğe akmasını ve mesafeyi sağlayan mekanizmadır. Bu konu daha etraflıca zaman konusunda anlatılmıştır.

-Dikkat edilirse insan boyutunda kütle en fazla ve ruh kudreti en azdır. Aslında bizde ruhumuzun yapısına sahibiz ama yeteneklerin çok düşük olmasından ruhun yeteneklerinden yoksunuz.

-Simülasyon dünyası dediğim dünyamız öte dünyanın yapısındadır ama çok alt seviyededir. Dünyamız öte dünyanın yaşam olarak basitleştirilmiş halidir. Yani öte dünyada aklı olmayan yaşayamazken dünyamızda içgüdüler ile yaşanabilmektedir.

-Öte dünya imajinasyon dünyasıdır. Orada ruh düşünme becerisiyle her şeyi yapabilir. Atom altı dünya düşünceyle şekillenecek özelliktedir. Oysa dünyamız kaba maddeden yapılmıştır ve düşünceyle şekillenmez. Fakat hiç şekillenmez demek doğru değildir. Kısıtlı olmasına rağmen düşünce yine de çok az etki edebilmektedir.

Şekil 1’deki gösterim ruhun ve insanın yapısını anlatmaktadır. Başka yazılarımda tüm memelilerin ve kuşların zekâ geliştirdiğini söylemiştim. O zaman her türün bu şekilde geliştiğini düşünmek gerekir. Eğer bu düşünceyi kabul edersek karşımıza çok farklı bir yapı çıkmaktadır. Şimdi o yapıyı inceleyeceğiz.

Şekildeki astral düzeyin altında kalan kısım yapaydır. Şekilden de anlaşılacağı gibi simülasyon dünyası öte dünyanın basitleştirilmiş devamı olduğu görülür. Şekilde çok net olarak belli olmaktadır. Kütle, ruh kudreti ve dalga titreşim hızları öte dünyanın devamıdır. Zaman genişlemesi ise sadece simülasyon dünyasına özgüdür. Aslında öte dünyanın basitleştirilmiş hali olarak düşündüğüm durum tam öyle değildir. Basitlik yaşam açısındandır. Yani içinde yaşamak basittir. Simülasyonu oluşturmak açısından ise sadece bir zekâ ve teknoloji işidir. Sanırım böyle bir programı yapacak kadar zeki birilerinin olduğu görülmektedir. Yaratılan bu simülasyon ortamını hep beraber yaşamaktayız. Bu birçok bilgisayardan aynı oyuna bağlanıp aynı ortamı paylaşmaya benzer. Ya da matrix filminde makineye bağlananların matrixin içine girmesine benzer. Bize olmayan şeyler varmış gibi hissettiriliyor. Aslında atomların yan yana gelerek bir kütle oluşturdukları durum (evren, güneş veya beden) gördüğümüz gibi değildir. Fakat bizde var olan tüm fizik, kimya, biyoloji ve matematik kurallarının olduğu bir bilgisayar programı içinde yaşamaktayız. Bu program içinde canlılar enerji alabilmek için yemek zorundadırlar. Bir yere gidebilmek için yürümelidirler. Ya da hastalanıp ölmek zorundadırlar. Yani hayatlarımızda yaptığımız her şey sanal ama bu simülasyonda var olabilmek için zorunludur. Yani “nasıl olsa simülasyondur, yemek yemeden de yaşayabilirim” diyemeyiz. Fakat simülasyon programı, içinde yaşayanların düşüncelerinden azda olsa etkilenmeye programlı olduğu için bir miktar başarılı oluruz. Şimdi size bu düzenin çalışma sistemini anlatmak istiyorum.

Şekil 2 Maymundan insana ruh ve beden gelişimi.

Şekil 2’de bir ruhun ara ara bedene bağlanarak tekamül etmesinin gösterimidir. Ruh A noktasında oluşturulur ve dünya simülasyonunda bir hayvan bedeninde eğitime gönderilir. Ben maymunu örnek alarak anlatacağım. Şekilde 50 bin yıl süren bu otomatik dönem tamamen hayvan bedeninde geçer. Ruh 50 bin yıl otomatik olarak maymun bedenine gidip döner ve gittikçe akıllanır. Ruhun tekâmül etmesinin akıllanmak olduğunu daha önce söylemiştim. Aynı zamanda bu durum gök katlarında olunması gereken seviyeyi belirler. Yani tekâmül edince hem akıllanmış hem de tanrıya doğru yükselmiş olunur. İşte A noktasında tamamen bilinçsiz olan ruh B noktasında çok az bir bilinç seviyesine ulaşır. Henüz otomatik dönemlerini bitirmemiş olan şempanzenin zekâsını düşünerek bir fikir sahibi olunabilinir. Fakat onların henüz 15 bin yıl daha yaşayacak olmaları epey daha zekâ geliştirecekleri anlamına gelir.

Otomatik dönem bittiğinde çok önemli olaylar olur. Dinler bu duruma NUH TUFANI der. Bu olay tufandan çok daha önemlidir. Bu dönemde ruhlar bir üst simülasyona atlar. Bu dönemi Nuh tufanı diye adlandıracağım. Şekilde “yarı bilinçli dönem” ile gösterdiğim ortam bir üst simülasyon ortamıdır. Bu dönemin ilk zamanları, insan olmaya atılan ilk adımdır. Bu dönem medeniyetlerin ortaya fırladığı döneme denk gelir. Ruhlar otomatik dönemlerinde içine girdikleri bedeni terk ederler. Bir üst simülasyonda ve insan bedeninde doğmaya başlarlar. Bize bu durum Nuh’un bedeninin büyük değişiklikler geçirdiği durum olarak anlatılır. Yeni bedeni tanrı diye tanımladığım bir önceki tür genlerle uğraşarak oluşturur. Neandertalların neslinin tükenmesi otomatik dönemlerini bitiren ruhların bir üst yaşama geçmelerindendir. Üst yaşamda bedenleri Cro Mangon olarak karşımıza çıkmaktadır. Üst yaşamda devam eden ruhlar Nuh tufanı öncesi değişime uğramamış bedenleri daha kullanmazlar. O bedenler simülasyondan silinir. Elbette, bedenleri silinmeden önce ölen neandertalların fosillerinin dünyada oluşu normaldir. Fakat toplu bir yok oluş görmememizin nedeni kademe çıkan türün geride kalan bedenlerinin silinmesindendir. Ben olayları maymun üzerinden anlatmaya devam edeyim.

Otomatik dönemde maymun bedeniyle uğraşılmaya devam edilir ve gittikçe insana doğru evrimleştirilir. En büyük değişiklik Nuh tufanında olur. O zaman beden gelişiminde bir sıçrama yapılır ve insanın bedeni hemen hemen gelişimini tamamlamış olarak karşımıza çıkar. Bundan sonra çok az bir değişiklik olacaktır. Bu değişiklikte normal evrim içinde olacak değişikliklerdir. Fakat zekâ gelişiminde ise patlama olacaktır. Zekâ B noktasından 10-15 bin senede G noktasına çıkacaktır. Zekânın bu kadar artışı yardımla ancak mümkündür. Sümerlere yardım eden tanrıların, İnsanlığa yardım eden tanrı veya tanrılar olarak tanıdığımız Atlantisliler olduğunu söylemiştim. Onların sayesinde dünyada Sümer, İndus, Olmek, Mısır, İnka, Yunan, Roma v.b. medeniyetlerini kurulmuştur. İnsanlara tarımı, avcılığı, yiyecekleri, kanunları, sanatı yani kısacası insan olmayı, medeniyet kurmayı öğretmişlerdir. Geçmiş hazırlığı olmadan Sümerlerin çıkışını Atlantislilere borçluyuz. 10 bin senede uzaya insan gönderebilmeyi onlara borçluyuz. Bu konuya en önemli kanıt Afrika ya da Avustralya yerlilerinin teknoloji geliştirememesi gösterilebilir. O insanlar zekâ olarak diğer insanlardan daha geri olmamalarına rağmen binlerce yıldır ok ve yayla yaşamaktadırlar. Eğer Atlantisliler uğraşıp medeniyet geliştirmemizi sağlamasaydı bizde aynı durumda olacaktık. O insanlara niye yardım etmiyorlar? Diye düşünebiliriz. Bunun sebebi dünyada deneyimlenmesi gereken farklı farklı yaşantıların olması içindir. Yani o insanların yaşadığı hayatı yaşayıp tekâmül edecek insanlar da var demektir.

Yarı bilinçli dönem adını verdiğim dönemde insan bilinçlidir ama tekâmül etmesi gerektiğini bilmediğinden o adı uygun gördüm. İnsan dünyayı tek alternatifsiz ve devamlı olarak düşünür. Bu düşünce onu dünyanın hakimi ve sahibi gibi davranmaya iter. Egemenlik isteği insanların gelişmesine itici güç sağlar.

Şekil 3 Ruhların bedenden başlayarak tanrıya gidişleri.

Şekillerdeki G noktası ise kıyamet zamanıdır. Bizim için çok yakında yaşanacak olan bir süreçtir. Kıyametten sonra bedenlerimiz dünyadan silinecektir ama fosillerimizi gelecek kuşaklar bulabilir. Öte dünyada bilinçli tekâmül dönemine başlayacağız ve Atlantislilerden görevi devralacağız. Onlar ise tekâmül işini bitirip Tanrı ile bir olacaklardır.

Şekil 3 bu anlattıklarıma diğer canlıların da katılmış halidir. Her tür maymun, fil, balina, karga veya diğerleri otomatik dönemlerini aynı simülasyon ortamı içinde geçirirler. Yani Şekildeki en altta bulunan “hayvan bedeninde otomatik dönem” tüm türlerin geliştirildikleri yerdir. Burada bilinçli değillerdir. Bu gün şempanze veya kargaların olduğu gibi… Fakat yarı bilinçli döneme geçildiği an kademe yükselir.

Durumu daha iyi anlaşılması açısından biraz daha açmaya çalışayım. Daha önce sadece maymunlar için anlattığım süreç otomatik dönemde şempanze, karga, mürekkep balığı, ahtapot, fil, yunus balığı, köpek, balina, saksağan, papağan, kedi, kırlangıç, fare v.s. türler için de geçerli olacaktır. Tüm saydığım bu hayvanların hepsi aynı seviyededirler. Aynı anda otomatik dönemlerini bitireceklerdir. Fakat sadece şempanze Nuh tufanını yaşayacaktır. Diğer türlerin bedenlerinin devam etmesi gerektiğinden onlar tufandan etkilenmeyecek ama onları kullanan ruhlar son bedenlenmelerini yaşayacaklardır. Tufandan sonra yukarıda saydığım türlerin yavrularına tamamen yeni oluşturulan ruh üflenecektir. O arada ölenler ise tufandan sonra artık insan bedeninde doğacaktır. Böylece otomatik dönemi bitirmiş olacaklardır. Yani birdenbire değil de normal süreç içinde tufanı yaşamış olacaklardır. Ayrıca içlerinden sadece şempanzenin genleri ile uğraşılarak insana dönüştürülecektir. Şempanze haricinde diğer hayvanlar Nuh tufanında bir değişikliğe uğramazlar. Sadece içlerine giren ruhlar değişir. Daha önceki ruhlar geliştikleri için artık üst kademeye geçtiklerinden hayvan bedenlerine girmezler. Onlar insan bedeninde bedenlenmeye devam eder ama hayvanlarda ise yeni oluşturulan ruhlar bedenlenir. Belli bir akıl seviyesine çıkan karga birden akılsız hale döner. Yeterli bilince sahip tür olmadığından kimse durumun farkında olmaz. Farkında olanlar ise zaten bu işlemi gerçekleştirenlerdir. Neandertalların yok oluşunu homo sapiens anlamamıştır.  Cro Magnon olarak devam etmelerini de homo sapiens anlamamıştır. Daha önce de bahsettiğim gibi bu süreç arka arkaya tekrarlanır. Şempanzelerin bizim gidişimizden haberleri olamayacağı gibi…

Atlantislilerden birkaç ekip seçilmiş olan Nuh veya Utnapiştim gibi insanları Nuh tufanı ismi altında yeni bir yaşam düzeyine almıştır. Fakat seçilmişlerin bedenlerinin çok fazla değişikliğe uğratıldığı kesindir. Bazılarınız bilebilir; Nuh, baba veya annesine benzemediği için babası tarafından kabul edilmekte çok zorlanılmıştı. (Hanokun kitabı) İşte bu hikâyedeki vurgu Nuh’un beden olarak büyük değişikliklere uğratılmasıdır. Nuh’un çağdaşları yok edilerek genlerin geri gitmesine engel olunmuştur. Ruhları ise öte dünyada Nuh’un neslinin artmasını beklemiştir. (Aslında eşzamanlılık dolayısıyla beklemezler)

Şekil 3’de bizden sonra Nuh tufanını yaşayacak türleri aldım. Elbette onlar benim tahmin ettiklerimin bir kısmıdır. O hayvan isimlerine çok daha eklenecektir. Akıllanan tüm türler toplu olarak Nuh tufanını yaşarlar. Yanlış anlaşılmasın aslında maymundan başka tufanı yaşayan hayvan bedeni yoktur. Tufanı yaşayan ruhlardır. Bedensel olarak sadece insana dönüştürülecek tür tufan yaşar. Çünkü beden olarak maymun bedeni devam edecektir. Tüm otomatik dönemi yaşayan ruhlar hangi hayvanda eğitilirse eğitilsin hiçbir farklılıkları yoktur. Yani ruhun gelişmesinin, içine girdiği bedenin türü ile bir ilişkisi yoktur. Bir keresinde maymun bedeninde bedenlenen ruh bir sonrakini karga bedeninde yapabilir. Fakat yarı bilinçli dönemde ise tek bir türün bedeni kullanılır. Yarı bilinçli dönemde sadece maymun bedeni gerekli olduğundan sadece onun evrimi ile uğraşılmıştır. Diğer türler oldukları gibi bırakılmıştır. Onun için kargaların ya da diğer akıllanan türlerin bedenleri yok edilmez. Akıllanan ruh Nuh tufanından sonra o bedenlerde bir daha enkarne olmaz ama yeni oluşturulan ruhlar o bedenleri kullanılmaya devam eder.

Şekil 3’de “hayvan bedeninde otomatik dönem” dediğim yer tüm hayvanların beraber otomatik tekâmül yer ve zamanını anlatmaktadır. Burada tüm hayvanlar zekâ geliştirir ama yeterli bilince sahip değillerdir. Gelişen ve Nuh Tufanını yaşayan türlerin ruhları alt dünyadan üst dünyaya geçer. Üst dünya dediğim yer ise “insan bedeninde yarı bilinçli dönem”dir. Bu dünyada tek bir türün bedeni kullanılmaktadır. Bu dünya şu anda içinde yaşadığımız dünyadır. Biz Nuh tufanını yaşayarak bulunduğumuz dünyaya geldik ve yarı bilinçli dönemimizi bitirmekteyiz. Şekil 3’de Nuh tufanı sonrası ruh B noktasında olur. Dünyada 1 konumunda ilk bedenlenmesini yapar ve öldüğünde C noktasında olur. C noktası B noktasından daha yukardadır. Yani ruh bir miktar tekâmül etmiş demektir. Ölüm ve doğumu yaşayarak 5 noktasına kadar gelir. Ruh geliştikçe her bedenlenmesinde çok daha fazla yükselmektedir ve gelişim eğrisi bir paraboldür. Bu noktada kıyamet zamanı gelmiş demektir. İşte bizde 2000 yıllarında kıyameti yaşayarak gerçek olan öte dünyaya gideceğiz. Şekilde gideceğimiz yer G noktası olarak gösterilmiştir ama aslında G noktası da tahmini bir noktadır. Gerçek gideceğimiz yeri ancak gidince öğreneceğiz. Dikkat edilmesi gereken bir nokta benim anlatımımda sanki iki ayrı dünya varmış gibi algılanabilir. Böyle bir şey yoktur. Tek dünya vardır ve ayrımı, dönemleri anlatabilmek için yaptım. Ayrıca şekilde 5 bedenlenme ile kıyamet gösterimi vardır ama bu rakam tamamen rastgeledir. Gerçekte bedenlenme sayısı çok daha fazladır.

Yarı bilinçli dönemin en önemli özelliği tek bir türün yani maymunun bedeni yarı bilinçli tekâmüle alınmış olmasıdır. Üst kademeye alınan maymunun alt kademedeki bedenleri de silinir ama daha önce onların yerini dolduracak maymun oluşturulur. İnsan yarı bilinçli dönemde hangi türden gelirse gelsin kendini maymundan geliyormuş gibi algılar. Onun için her hasatta mutlaka bir maymun türü bulunur.  Nuh tufanında bedenleri silindiği için her zaman mevcut maymun türünden bir tür ayrılır. Bizi oluşturan maymun türünü bilmiyoruz ama bizden sonrakileri şempanzelerin ve daha sonrasını da bonoboların oluşturacağı kesindir.

Tahminime göre şempanzelerin Nuh tufanını yaşamalarına yaklaşık 15 bin yıl daha var. Bizler kıyametimizi yaşayıp gittikten sonra kalan ekipler şempanzenin evrimi ile uğraşacaklar. Onu gittikçe insana doğru evrimleştirecekler. 15 bin yıl sonra tufan olduğunda şempanzenin bedenini tam olarak insan bedenine çevirecekler. Ondan sonra insan bedeninde çok küçük değişiklikler olacaktır.

Her 25 bin yılda bir, şempanze gibi maymun türü oluşturuluyor ve insana dönüşerek yok oluyor. Her tufandan sonra ruh taşıyan hayvanların yarısı zekâ olarak sıfırlanıyor. Bu durumda şu sonuca varıyorum, zekâ olarak iki seviye hayvan türü olmalıdır. Bu demektir ki akıl yönünden tüm hayvanlar üç kademededir. Birinci kademedekiler ikinci kademede olanlardan daha zekidirler. Eğer dünyada ruh taşıyan hayvan sayısı 1000 ise 500 hayvan diğer 500 hayvandan daha zekidir. Fakat Her iki kademedekiler kendi aralarında yaklaşık aynı düzeye yakındırlar.  En altta ise ruh taşımayan böcek, sürüngenler ve balıklar yer almaktadır.

Bu bahsettiğim hayvanların hepsi içgüdüleri ile yaşamaktadırlar. En üst kademede olanlar zekâlarını çok az kullanmaktadırlar. Onlara örnek olarak kullandığım karga veya köpek gibi hayvanları vermiştim. İnsana dönüştürülecek maymun cinsi hariç diğer türler için şöyle bir durum söz konusudur. Hayvan bedenleri arasında fark olmadığı için her ruh tesadüfen bir hayvan bedenine enkarne olur. Yani ruhlar beden seçmezler. O anda denk geldikleri bedeni kullanırlar. O zaman çok akıllı karga veya köpek varken aynı zamanda aptal karga ve köpekte dünyada yaşamaktadır. İşte dünyada yaşadığımız gerçek durum böyledir ve verdiğim isimler ve örnekler tamamen durumu anlayabilmek içindir. Sözünü ettiğim hayvanlara ruh taşımayan balık ve sürüngenler dahil değildir. Rüya görmeyen türler sadece içgüdüleri ile yaşarlar. Onlarda zekâ belirtileri olmaz. Onlar çok uzun süreler değişmeden kalabilirler. Fakat değişenler de olur. Eğer düzende bir dengesizlik oluşacaksa önüne geçmek için mevcut bir hayvan gen değişikliğine uğratılarak sorun çözülebilir. Hiçbir zaman sıfırdan bir hayvan yaratılmaz. Her zaman başka bir hayvanın genleriyle uğraşılarak dönüştürülür. Onun için ara fosil diye yarısı birine yarısı başkasına benzeyen bir hayvan olmaz. Oluşan canlı her dönemde kendine yeten bir beceriye sahip olur.

Nuh tufanında Nuh’un çağdaşlarının bedenlerinin silinmesi ile Nuh’un gemisi arasında bir ilişki olabilir. Nuh’un gemisi bir şekilde koruma altına alınıyordur. Sistemden otomatik olarak silinen diğer bedenler gibi Nuh’un bedeninin de silinmesi beklenirdi. Demek ki gemi bir şekilde bu otomatik süreçten korunmuştur. Sümer kayıtlarındaki anlatıma göre bu işi organize edenler bile kendilerini korumak zorunda kalmıştır. Gılgamış destanında “Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı. Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı. İstar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu. Tanrıların ecesi, güzel sesiyle âh ediyordu” diye yazmaktadır.

Diğer yazılarımda dinlerde yazan şeylerin birebir yaşanmadığını, sırf bize bilgi ve inanış oluşturulmak için söylendiğini anlatmıştım. İşte Nuh tufanı da tam olarak böyledir. Gerçekler bize şifreli verilmektedir. Ayrıca bizim tam olarak yönlendirildiğimizi de söylemiştim. Nasıl düşünmemiz isteniyorsa o düşünceyi destekleyen verilere ulaşmamızı sağlanıyor. Sadece o verilere ulaşmamızla kalınmıyor yorumlamamız da istenilen gibi olması sağlanıyor. Böylece dünyada tam olarak onların istediği gibi düşünüyoruz.

Yaşayacağımız kıyametten sonra altın çağı yaşayacaklara beden gerekecektir. Kıyamette tüm bedenler silinirse, yeni beden yapmak mümkün değildir. O zaman tufanda olduğu gibi sonraya kalacakların bedenleri korunacaktır. Sadece altın çağı yaşayacaklar değil geriye kalacak olan ekiplerin de bedenleri korunacaktır. Altın çağı yaşayacakların hepsi dünyada yaşamaktadır. İşte kıyamette açılacak olan amel defterleri sayesinde kimin düzeyi tutturamadığı görülecek ve onlar cennete gitmek için dünyada bırakılacaktır. Onlara altın çağda makro felsefe ve açık tekâmül öğretilecektir. Ölüp dirilmeye devam edecekler ama bedenlerine hükmetmeyi öğrendiklerinde artık ölmelerine gerek kalmayacaktır. O zaman Ankor ketindeki insan heykelleri gibi kusursuz ölçülerde bedenlere sahip olacaklar. M.S.2150 kitabında yazdığı gibi bellerine bir tunik giyecekler ve o tunik kişinin tekâmül seviyesini belli edecektir.

Öte dünya ile yaşadığımızı sandığımız simüle dünyası arasındaki farkı biraz daha detaylı anlatmaya çalışayım. Öte dünya enerji ortamı olduğunu söylemiştik. Enerji ortamında beslenmek gibi enerji gerektiren bir şeye gerek yoktur. Bizlere reva görülen beden bir sürü ihtiyaçları olan ve zayıf bir bedendir. Bizler sahip olduğumuz bedenle övünür ve mucize olduğunu sanırız. Oysa bedenimiz diye simüle ettiğimiz şey sürekli beslenmesi ve bakımı yapılması gerekir. Eğer beden beslenilmezse güçsüz düşer. Kaza durumunda çok kırılgandır. En önemlisi de ölümlüdür. Bu kadar kırılgan bir bedeni bilgisizliğimiz yüzünden çok harika sanıyoruz. En basitinden dişlerimiz bile çürüyor. Yani bedenin belli bir süre dünyada kalması için her şey düşünülmüş. Ölüm olması istenen bir şey olduğu açıktır. Fakat bu bedenin öyle hemen ölmesi de istenmez. Bir müddet bedeni deneyimleyip ölmesi için program yapılmıştır. Beden ruhun yeteneklerinden hiçbirini taşımaz. Onun için çok büyük mücadele etmek zorundadır. Ona sunulan hayat hiç kolay değildir. Birbiri ile mücadele eden canlıların arasında yaşamak için çok uğraş vermek zorunda bırakılmıştır. İşte bu uğraşı onun düşünme yeteneğini geliştirmek zorunda bırakmıştır. Ruhun bu ihtiyaçlardan hiçbirine gereksinimi yoktur. Yemez,  içmez, uyumaz ve ölmez. Onun tek ihtiyacı tekâmül etmektir. Bedenin ölebilmesi için gerekli genetik kot içine yerleştirilmiştir. Bu rakam Tevrat’ında vurguladığı gibi 120 yıldır. Fakat bu zaman bile çok fazladır. O kadar süre dünyada kalmak tekâmül için gereksizdir. Onun için dünyada savaşlar ve hastalıklar kutsal mekânlar tarafından çıkarılmaktadır. Hitler’in kendisinin korunduğunu hissetmesi, gerçekten korunduğundandı. Planlanan süreçlerin yaşanabilmesi için gerektiği kadar sağ kalmasını sağladılar. Özellikle kurtulduğu suikastlardan birinde bomba çantasının masanın ayağının arkasına itilmesiyle kurtulması tesadüfle açıklanabilecek bir şey değildir.

Öte dünyada enerjinin boyutlarının olmadığını söylemiştim. Enerji için uzunluk ya da boyut gereksizdir ama bilinçsiz olan ruh için boyut yani uzaklık gereklidir. Çünkü öte dünyada bir yere gidebilmek için düşünce gücü kullanılır.  Oysa düşünemeyen ruha, ya da içinde eğitilecek olan hayvana, basit düşünmeye gerek kalmayan bir ortam gereklidir. İşte bu simülasyon dünyası bu işi görmektedir. Simülasyon sadece içgüdüler ile yaşanabilecek bir ortam oluşturmak içindir.

Zaman konusu da aynıdır. Öte dünyanın eşzamanlı olduğunu söylemiştim. Bu cama atılan bir taşın camı kırması şeklinde olan olayların hepsinin aynı anda olmasına karşılık gelir. Bilinçsiz bir şeyin anlaması zor bir durumdur. Gerçi şimdiki bilincimizle de bu durumu anlayamıyoruz. Onun için bize anlayabileceğimiz ortamlar oluşturuldu. Böylece basit olan bu ortamları anlayıp çözümler oluşturarak zekâmızı geliştireceğimiz bir durum yaratılmış oldu.

Kıyameti anlatmak için bahsedilen “Zamanın Sonu” sözünün de ne anlama geldiği anlaşılır olmuştur. Gerçekten bizim için kıyamet zamanın sonudur. Bizler kıyametten sonra zamana tabi olmayacağız. Daha doğrusu zamanın ilerlemesine tabi olmayacağız. Artık eşzamanlılık olacak ve her anı yaşayabileceğiz. “Zamanın sonu” gerçekten kıyameti anlatan güzel bir tanımdır.

Dünya denilen bu ortamda zekâya sahip olmayan canlılar yaşayabilirler ama onlara da bazı yardımcı unsurlar gereklidir. İşte o yardımcı unsurlara içgüdü diyoruz. Bir balık ya da hayvan hayatta kalabilmek için gerekli donanıma sahiptir. Yaşama ve üreme içgüdüsü hayvanların varlıklarını sürdürmelerini sağlar. Bir hayvanın yaşadıklarını, onunla birebir yaşayan ruh da dünyada yeteri kadar kalarak eğitim alması sağlanmıştır.

Dünyadaki bu basit yapı öte dünyada da kullanılır. İnsan ölünce hâlâ zekâ özürlülüğü devam eder. Öte dünyada da dünyamıza benzer ortamlar oluşturularak ruhların anlamaları sağlanır. Michael Newton’un kitaplarından ruhlar için dünya benzeri ortamlar oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Orada da binalar, okullar, kitaplar, masa ve sandalyeler vardır. Oysa ruhların böyle bir şeye gereksinimi yoktur. Fakat yeteri seviyeye gelemeyen ruhlar bu ortamlarda ancak yaşayabilmektedir. Gelişmekte olan bir ruhun anlatımından “bir merdivene ihtiyacı olmadığı halde ikinci kata merdivenle çıkmasının zihnindeki bir geçiş aracını temsil ettiğini” söylemesi o ortamın gerekliliğini anlatmaktadır. Yani gelişen ruhlar sadece dünyadaki simülasyonunda değil öte dünyada da simülasyon benzeri ortamlarda yaşamaktadır. Yalnız, dünya gibi ortamlarda yaşayan ruhlar yarı bilinçli dönemini yaşayan ruhlardır. Otomatik dönemlerini yaşayan öte dünyada çok az kalırlar. Ancak yeterli oranda gelişen ruh gerçek ortamı algılar. Yönlendirilen değil yönlendiren olur.

Öte dünya düşünceyle şekillendiği için ruhlara dünya gibi ortamlar oluşturulur. İmajinasyon dünyasını düşünceyle şekillendiren gelişmiş ruhlar masa sandalye gibi şeyler yaparak o ortamları anlaşılır kılmışlardır. Yani dünya gibi sanal değildir fakat düşünceyle şekillenebilme özelliğinden yararlanılarak dünyaya benzetilmiştir. Dünyamıza benzer ama çok önemli bir fark vardır. Gerçekte yaşadığımız bu evren yoktur ama öte dünyadaki her şey gerçektir. Sürekli değişikliğe uğrar ama sonuçta oluşturulan sandalye gibi şeyler ihtiyaç duyulduğu sürece var olmaya devam eder.

Michael Newton’un kitaplarındaki anlatımlarda bir zaman geçmesi söz konusu ama biraz gelişen ruhlar için zaman anlamsız denmektedir. Demek ki öte dünyada acemi ruhlar için masa sandalye yapıldığı gibi zaman da taklit edilmektedir. En altta bulunan bazı ruhların gelişmekte çok inatçı olduğunu ve rehberlerini yorduğunu söylemektedir. Rehberler de o tür ruhları serbest bıraktıklarını ve onlar bıkana kadar onlarla ilgilenmediklerini söylemektedir. Yazarın bu tavra şaşırmasını denek şöyle cevaplıyor. “Zaman anlamsız olduğu için öğretmenlerin de sınırsız bir sabrı olduğundan anlaman gerek. Onlar öğrenci dik durmaktan bıkana kadar beklemekten hoşnut olurlar ve daha sıkı çalışmak gerektiğini söylerler.” Bu durum tam olarak eşzamanlılığı anlatır. Acemi ruh öte dünyada dünya yılıyla milyarlarla yıl geçirse bile dünyada bedenlenmeye tam zamanında tekrar gidecektir. Milyarlarla yıl geçiren ruh sanki zamanda geri giderek öldüğü zamana daha yakın bir zamanda tekrar bedenlenir. Bu zaman yolculuğu değil eşzamanlılığın getirdiği bir durumdur. Böylece hiçbir ruh zayi edilmez. Zaman genişlemesinin olmaması geçmiş, şimdi, gelecek kavramlarını anlamsızlaştırmaktadır. Onun için öte dünyada eşzamanlılık vardır diye anlatmaya çalışıyorum. Her “an” iç içe gibidir. Ruh her istediği anı deneyimleyebilir. Bu zaman yolculuğu değildir. Her “an”ın bir arada olmasından kaynaklanan bir durumdur. Daha önce acemi ruhlar öteki dünyada yaşayamaz demiştim. Eğer düşünme yeteneğiniz yoksa öte dünyada kilitlenip kalırsınız. Orada her şeyi düşünme eylemi ile yapmak zorundasınız.

NOT: Elimden geldiğince anlaşılır yazmaya çalıştım ama eğer anlaşılmayan bir yön olursa sorulduğu takdirde elimden geldiğince açıklamaya çalışırım.

Yazdığım makalelerin mevcut İslami görüşe pek uymadığı bilinen gerçektir.  Birkaç örnek vermem gerekirse;

  1. Yeniden doğuş, mevcut İslami görüşe uymaz.
  2. Tekâmül, birçok kişi tarafından kabul görse bile önemsiz bir ayrıntı gibi üzerinde durulmaz. Tekâmülün ne olduğu, önemi gibi konulara değer verilmez. Varsa yoksa ibadet ön plana çıkarılır.
  3. Ruhun varlığını gösteren astral seyahat birçok uzman tarafından bilinmesine rağmen, sanki sadece ileri düzeyde din eğitimi almış olanların bilmesi gereken bir şeymiş gibi davranılır.
  4. Yine ruhun varlığını gösteren ÖYD (ölüme yakın deneyim) yaşayanların bu işi pek anlatmadığı, anlatanların da çekindiği bilinmektedir. Bilimin her şeyi beden ve beyin aracılığı ile açıklama uğraşısı böyle durum yaşayanlara iyi gözle bakılmamasına sebep olmaktadır.

            1. Yaşar Nuri Öztürk ve Süleyman Ateş yeniden doğuşun, Kuran tarafından reddedilmediği konusunda hemfikirdir. Yaşar Nuri Öztürk’ün 16.12.2011 tarihinde ShowTV‘de “Saba Tümer İle Bugün” programında reenkarnasyon hakkında bakın neler diyor:

Reenkarnasyon, dünya boyutunda, dünya planında tekamülünü tamamlamamış ruhun veya benliğin taşıdığı bedenden ayrıldıktan, öldükten sonra tekrar başka bir bedende tekamülünü tamamlamak üzere dünya planına gelmesi, gönderilmesi inancıdır.

http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon/ linkinden geniş bilgi alabilirsiniz. Orada İslam düşünürleri arasındaki farklar da inceleniyor.

           2. Tekâmül konusunda da Yaşar Nuri Öztürk düşüncelerini açıkça söylemektedir. Hatta bir programda düşüncelerini beğenmediği insanların tekâmüllerini tamamlayabilmeleri için 4-5 defa daha gelmeleri gerektiğini söyleyerek bu işin yeniden doğuşla ilişkisine de dikkat çekmektedir.

Hem Tekâmül hem de yeniden doğuş konusunda Yaşar Nuri Öztürk’le birebir örtüşmüyoruz. O tek bir hayatta bile tekâmülün zirvesine varılabileceğini düşünmektedir. Oysa bana göre bu pek mümkün değildir. Ayrıca o tekâmülü kâmil insan olma konusunda ilerleme olarak görmektedir. Bana göre ise hem matematik zekâ olan IQ, hem de sosyal zekâ olan SQ yönünde olmaktadır. Günümüzde SQ daha önde gözükmesine rağmen geçmişte IQ daha öndeydi.

       3.Yaşar Nuri Öztürk’ün 10.02.2012 tarihinde ShowTV‘de “Saba Tümer İle Bugün” programında astral seyahat hakkında bakın neler diyor:

Astral yolculuk bu âlemde de olur. Buna tayyi mekân denir. Tayyi mekân, tayyi zaman tasavvufta. Aynı bedende bir insan, aynı anda birçok kişi tarafından görülecek şekilde değişik mekânlarda ispatı vücut edebilir. Bu çok olur. Babamda vardı bu. Babamda biz bunu defalarca müşaade ettik, yaşadık, gördük. Vardı. Yani, umur-u adiyeden gibi vardı. Bu kadar vardı. Ahmet Kayhan dede vardı. Onda vardı, mesela.

 http://tvarsivi.com/saba-tumer-ile-bugun-konuk-yasar-nuri-ozturk-10-02-2012-izle-e_38275.html

Ayrıca Yaşar Nuri Öztürk geçmişte yaşamış birinin daha sonra dünyaya bedenlenerek geldiğini söylemektedir. 9. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur’un, kendisini iki kere ziyaret ettiğini ve bilgi verdiğini söylemektedir. Bu astral seyahat değildir ama öte dünya varlıklarının çokça kullandıkları yollardan biridir.

Yaşar Nuri Öztürk yaptığı çalışmalar konusunda öte dünyadan bilgiler almıştır. Fakat bu tür çok fazla bağlantı vardır. Örneğin bizzat görüştüğüm Vedia Hanım da bizzat uzaylıların alfa kanalıyla kendisine bilgi verdiğini söylemektedir. Bizzat uzay araçlarına bindiğini iddia etmektedir. Uzaylı örnekleri çok fazladır ama ben bizzat görüştüklerimi aldıklarımı örnek vereceğim.

Nette kendisinin Hz. Ali’nin enkarnesi olduğunu söyleyen Ahmet Ari, bizzat peygamberi gördüğünü ve Hızır ile konuştuğunu söylemektedir. Kendisinin Hatemül Veli olduğunu ve insanlığı uyarmak için görevli olduğunu iddia etmektedir. İnsanlığı küçük kıyamet (ne demekse) için uyarmak için çırpınıp durmaktadır.

Bir başkası ise Burak Özdemir… Kendisiyle iletişime geçemedim. Yazdığı kitaptaki iddiaya göre Tanrının; kendisini, bozulan imajını düzeltmek için tuttuğunu söylemektedir. Kendisine ulaşmaya çalıştım ama cevap alamadım. Acaba bu söylediklerini gerçekten yaşadı mı? Yoksa her şey bir senaryo mu? Eğer senaryo ise bir lafım yok. Değilse, işte size bir bağlantı daha…

Gördüğünüz gibi dünyanın başka yerlerine gitmeye gerek olmadan sadece İstanbul’dan bu kadar örnek çıkabiliyor. Bunu dünyaya yayarsanız insanlığın nasıl yönlendirildiğini daha iyi anlarsınız.

Ben bu bağlantıları üç guruba ayırmayı uygun görüyorum.

· Birinci guruptakileri “CİN” bağlantıları olarak adlandırabiliriz. Bunlar düşük seviyedeki ruhların bağlantılarıdır. Bilgiler yalan yanlıştır. Elbette doğru bilgiler de vardır. Ruh, o doğru bilgiler sayesinde saygınlık kazanır. Dünyada var olan bilgileri kullanır. Birazda ispatlanamayacak bilim kurgu sayesinde üstünlüğünü kabul ettirip insanları parmaklarında oynatırlar. Ana tema insanlığı uyarmaktır. Fakat şimdiye kadar yapılan bir sürü uyarı fos çıkmıştır. Üstelik uyarılarını, etkisi olmayacak insanlara yapıp etkisiz kalırlar. Birçok uzaylı bağlantısı (örneğin; Ra Bilgiler benzeri kitaplar, Bilgi kitabı, Ahmet Ari v.b.) bu kategoridedir Bu tür bağlantıları yaşayanlar çoğunlukla üstün teknolojiye sahip ya da üstün ruhsal kişilerle irtibat kurduğuna inanır.

· İkinci bağlantılar daha ciddi bağlantılardır. Onlar insanlığın yönlendirilmesinde etkin olurlar. Bunlar da ikiye ayrılırlar. Bazısının bilgilendirildiğini biliriz, bazısını bilmeyiz. Bu tür bağlantılar belli bir toplumu istenen doğrultuda yönlendirmek gerektiğinde kullanılır.

Örneğin; Bediüzzaman Said Nursî v.b.; Müslümanlığı yönlendirmek için kullanılmışlardır.

Atatürk; Türk milletini yönlendirmek için kullanılmıştır.

Havari Pavlos; Hıristiyanlığı yönlendirmek için kullanılmıştır.

Einstein v.b.; Bilimi yönlendirmek için kullanılmıştır.

Yaşar Nuri Öztürk; Dini yönlendirmek için kullanılmaktadır. İnsanlığı özellikle Müslümanları kıyamete hazırlamakta görev alacağını sanıyorum.

Bağlantıyı yaşayan ruhsal bir bağlantı yaşadığını anlar ama çevresine anlatmayabilir.

· Üçüncü tür bağlantılar ise din oluşturmak için kullanılır. En çok bilinen bağlantı türüdür. Tanrı tarafından yönlendirildiğine kesin inanılır. Bu tür bağlantılar birçok kişi ile gerçekleştirilir. Yani ana kişi direk bağlantıda olur ve çevresindekiler ise yönlendirildiklerinin farkında olmazlar.

İsa peygamber ve havarileri ile Muhammet peygamber ile yakın çevresi bu kategoridedir.

Bu bağlantıların hemen hepsinin küçüklü büyüklü amaçları var. İnsanları kıyamete hazırlamak… Yalnızca cin bağlantılarında durum biraz farklıdır. Çünkü bazı bağlantılar o kadar bilgisiz ruhlar tarafından yapılır ki sadece o ruhun tatmin olmasına yöneliktir. Onda bile farklı türlerin varlığına destek verdiği için yine de faydası var. Uzaylı bağlantılar biraz daha ileri düzeyde ruhlar tarafından yapılır. Bu ruhlar insanlar düzeyindedirler. Ve o ruhlar deneğin düşüncelerini okuyabildiği için kendisine avantaj sağlar. Cin bağlantıları haricindeki bağlantıların dışındaki bağlantılar Kuran’ın Yüksek Melekler Topluluğu diye adlandırdığı melekler tarafından yapılır. Onlar dünyada olmayan bilgiler verirler. Kişileri yönlendirir ve hedeflerine giderler. Çoğunda sezgi şeklinde bir bağlantı vardır. Fakat bir kısmında fiziksel görünüm de kullanılır. Dünyayı veya amaçlanan toplumu yönlendirme için hedef alınan kişiyle başlarda fiziksel bağlantı yapılırken sonradan rüya ve sezgi kullanılır. Fakat kişi sezginin veya rüyanın kimden geldiğinden emindir.

Ben insanlığın yarı bilinçli dönemini yaşadığını düşünüyorum. Bu durumu daha detaylı olarak bu yazımda inceledim. Bu dönem kıyamet ile bitecek. İnsanlık bedensiz yaşama geçebilecek kadar gelişti. Onun için kıyamete hazırlanıyoruz. Birçok insan bilinçli veya bilinçsiz olarak bu duruma hizmet etmektedir.

          4. Show Tv’de yayınlanan programda Yaşar Nuri Öztürk’ün değindiği önemli bir konu daha vardı. Saba Tümer’in ‘ameliyat sırasında ne oldu’ diye sorduğunda Yaşar Nuri Öztürk’ün cevabı:

Sınıra gittim. Sınırda teslimiyetimi arz ettim. (Saba Hanımın tepkisi üzerine) Yoo! Bir şey yok. Gayet normal. Kuran imanı, olan insanların, herkesin yaşayacağı, anlayacağı bir şey… Burada söylüyorum. Sınıra gittim, bir tül. Arka tarafı öbür âlem, bu tarafı bu âlem… Bu kadar basit… Gittik sınıra, ben atmış yaşını devirmiş bir insanım. Ben öbür taraftan da korkmuyorum. Allah’ın affı, -tabi bizi himaye etmesi şartıyla- ben öbür taraf için, hayatımı yaşadım. O hazırlığım var. Onun için dehşete düşmeme gerek filan yok. Tamam dedim ‘geldim’. Lebbeyk. Buyurun. Ha! Dendi ki; 

-Tamam, hoş geldin. Ama sınırın bu tarafına geçmeyeceksin.

-Ne yapacağız?

-Eski yerine dön ve devam et.

Bizde döndük ve devam ediyoruz…

Yaşar Nuri Öztürk yıllardır kafasında olan 18 sorunun cevabını aldığını anlatmaya devam etti. Ayrıca orada zaman mefhumunun olmadığını söylemesi de önemli bir ayrıntıydı. Dünya değerlerine değer veren insanlar Yaşar Nuri Öztürk gibi rahat olamayacakları kesin. Fakat herkesin rahatlaması için her türlü çare vardır. Kimsenin o kapıya giderken korkmasına gerek yoktur.

Görüldüğü gibi Yaşar Nuri Öztürk ÖYD (ölüme yakın deneyim) yaşadı. Bu olay, ölüm zamanı gelmeyen insanların ölüme bir adım kala, geri gönderilmeleri olayıdır. Bu konuyu burada daha detaylı inceledim. Fakat bu konuda çok kitap yazıldı ve nette bir sürü şey bulunabilir.

 

 

 

Beyin cerrahı Eben Alexander geçirdiği bir rahatsızlık sonucu ÖYD (Ölüme yakın deneyim) geçirmiş. Kendi dalı olmasına rağmen ÖYD sırasında yaşadıklarını nörofizyolojik olarak açıklayamayacağına karar vermiş. Dünyada böyle durumlar yaşayan çok insan var. ÖYD (Ölüme yakın deneyim) yaşayanların ortak görüşü öldükten sonra insanın bilinçli varlığının devam ettiği yönündedir. Dünyada milyonlarca vaka olmuş olması bilim insanlarında kafasını karıştırmaktadır. Fakat, kimi bilim insanları bazı uyuşturucuların yada bazı deneylerin aynı etkiyi yaptığından dolayı, bu durum, beyin sapının insana oynadığı bir oyun olarak görmektedir. Bu konuda nette bir çok yazı bulunmaktadır. ÖYD’in varlığına inanan insanlar dünya çapında konferanslar düzenleyip insanları aydınlatmaya çalışmaktadır.

ÖYD yaşayanlara göre ölümden geri dönüşün sebebi ölüm zamanının gelmeyişidir. Yani o insanın geçirdiği bir hastalık veya kaza sonrası ölüm yaşadığı fakat henüz dünyadaki yaşam deneyimini bitirmediği için tekrar dünyaya geri dönmektedir. Bence asıl sebep bu sayede dünya insanına ruhun varlığının anlatılmaya çalışılmasıdır.

Yukarda linkini verdiğim röportajdan bir pasaj almak istiyorum. Bu satırlar benim vermeye çalıştığım görüşü özetliyor.

Ölüme Yakın Deneyim yaşayanlar, deneyim sonrasında ‘Ölüm yok, yaşam sonsuz,’ diyorlar. Ben de farklı değilim. Şöyle bir noktaya geliyorsunuz: ‘Yaşam sonsuzsa…. Ölümden sonrasından veya doğumdan öncesinden söz etmek niye? Belki de yeniden tanımlamamız gereken şey ölüm değil, yaşamdır!

-  Ölüm, benim için artık içinden geçtiğim bir ‘kapı’ veya bir ‘bilinç değişimi’ haline geldi. Ben de diğer milyonlarca insan gibi bu deneyimler sırasında ve sonrasında, bir bedenden ibaret olmadığımı, yaşayan bir ruh olduğumu, yani ebedi olduğumu fark ettim. Ölümden korkum yok, çünkü ölmekte korku yok, devamlılık var. Son duraklar yok. Yalnızca büyüme, kendimizi yetkinleştirme ve Yaratıcı ile birlikte oluşturma potansiyelimizi gerçekleştirme söz konusu.

 

Görüldüğü gibi ÖYD yaşayanlar için yaşam ve ölüm anlamını değiştirmektedir. Üstelik bu insan sıradan insan değildir. Bir üniversitede profesörlük yapmaktadır.

ÖYD yaşamayan ve insanı doğanın eseri gören uzmanlara göre ise ÖYD bir yanılsamadır. Bu konuda en büyük delilleri bazı uyuşturucuların ÖYD yaşarken hissedilen duyguların etkilerini verdiği, dolayısıyla beyin sapının bir sonucu olduğu yönünde olmaktadır. Karşı görüştekilerin sunduğu en önemli argüman ise makinelere bağlı insanın en küçük bir beyin faaliyetinin olmamasıdır. Kişinin kesin olarak beyin ve beyin sapının faaliyetlerinin durmuş olduğunun tespit edilmiş olması o kişinin beyin veya beyin sapından kaynaklanan bir halisünasyon yaşayamayacakları aksi halde cihazların böyle bir faaliyeti tespit edeceği yönünde olmaktadır.

Görüldüğü gibi konu tam olarak aydınlığı kavuşmuş olmamasına rağmen bilimin gelişmesiyle yeni yeni verilerin ortaya çıkmasıyla sis perdesinin azaldığı yönündedir. Fakat şunu söylemeliyim. ÖYD yaşayanlar için bu işin kesinlikle tereddüt edilen bir yanı yoktur. Onlar için kesinlikle ölümden sonra bilinç devam etmektedir.

Bilim, ruhun varlığını kabul etmediği için olayları beyinsel faaliyet olarak görmektedir. Santrifüj etkisiyle beyinlerine oksijen gitmeyen askerlerin yada uyuşturucu alarak aynı şeyleri yaşayan insanların da ruhlarıyla beyinleri arasındaki bağ azalıyor. Ruh beyine bağlanmakta zorlanıyor. Böylece ruh bir miktar serbest kalıyor. Bu da onların kısmi ÖYD yaşamalarına sebep oluyor. Gerçek ÖYD yaşayanlar ile aralarında önemli bir fark, ruh hiçbir zaman  öte dünyaya doğru gitmez. Bedeninin çevresinde kalarak yakın çevresini görür. Geri çevrilecek kadar uzaklaşamaz.

Bu konuda bilimin bulduğu ve ruhun (dolayısıyla bilincin) devam ettiği yönündeki dolaylı gelişmelerden biri M kuramıdır. M kuramının oluşumuna büyük katkılarda bulunan Hawking paralel evrenlerin olduğunu söylemektedir. Hatta bu paralel evrenlerde eşizlerimizin olması gerektiğini söylemektedir. Eğer böyle bir evren varsa orada olan eşizlerimiz biz değilde bizden önce ölen büyüklerimiz olma durumu da söz konusudur. Çünkü bunun böyle olduğunu Amerikali bilim insanı Robert Lanza söylemektedir. Önemli olduğu için 2009’da Milliyette yazılan haberin tümünü alıyorum.

Bilim Adamından Şok Teori: Ölüm Yok!

ABD’li bilim adamı Robert Lanza yayınladığı bir hipotez ile ölümün aslında var olmadığını iddia etti.

09:03 | 11 Aralık 2009

Lanza’nın bilim dünyasını ikiye bölen şok iddiasını dayandırdığı nokta ise bilim ve felsefeyi buluşturuyor.

Lanza, ölümün insanlar için bir yok oluş değil, sınırsız sayıda Evren içerisinde bir diğerine geçiş olarak tanımlıyor. Bu geçiş senaryolarının hiç birinde ise bugün anladığımız anlamda bir ölüm gerçekleşmiyor sadece enerji şekil değiştiriyor.

Lanza, insan bedeninin zaman içerisinde işlevini yitiriyor olmasının “Ben kimim?” diye sorma becerisini gösteren yanımız ile aynı şey olmadığını iddia ediyor. Lanza’ya göre insan beyninde bulunan enerji kaynağı, bedenin ölümü ile birlikte yok olmuyor.

Doğadan enerjinin asla ölmediği veya yok edilemediği gerçeğinden yola çıkan Lanza, bu enerjinin bizi biz yapan en önemli öğe olduğunu ve bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürdüğünü iddia ediyor.

Zaman ve uzay kavramlarının aslında bizim bazı şeyleri tanımlayabilmek için uydurduğumuz kavramlar olduğunu da söyleyen Lanza, bahsettiği ölümsüzlüğün bizim anladığımız anlamdaki zaman içerisinde bir son olmadığını, bu zaman kavramı dışında var olmaya devam etmek olduğunu da söylüyor.

Görüldüğü gibi “ölümün insanlar için bir yok oluş değil, sınırsız sayıda Evren içerisinde bir diğerine geçiş” olarak söylenmesi bir ruhun daha doğrusu bilincin varolmasının delilidir. Bir bilim insanının “ruh vardır” anlamına gelecek açıklamalar yapması risktir. Çünkü bu tür söylemlere, diğer bilim insanları tarafından acımasızca saldırılmaktadır. Dinlerin öngördüğü bir şeyi, bilimin kabul etmesi inançsız bilim insanları için çok zordur. Bu açıklamayı yapan sayın Lanza ciddi veriler bulmasaydı bu söylemi yapmaya cesaret edemezdi.

Hawking’in iddia ettiği paralel evrenler düşüncesi 1900 yıllarından beri vardır. Fakat cinlerin perilerin yaşadığı dünyaları çağrıştırıyor diye bilim tarafından sumen altı edildi. Son zamanlarda gündeme gelmelerinin asıl sebebi ruhun varlığının artık bilinmesinin gerektiği içindir. Kutsal mekanlar bu bilginin dünyada gündeme gelmesini istemiş olmalıdır. Kıyamete beş kala bu bilginin insanlara aktarılması ve kıyamette olacakları kolay anlama ve kabul etmek yönünden gereklidir.

ÖYD yaşayan insanların ortak noktalarından biri huzur ve sevgi ortamıdır. Ayrıca kişinin özel karşılanma ritüelleri vardır. Bu karşılanma şekli kişiye ve inançlarına göre değişiklik göstermektedir. Bir Hıristiyan genelde İsa veya Meryem ana tarafından karşılanır. İnançsızlar ise akraba motifleriyle karşılanır. Bir çocuğun anlatımında ondan önce ölen çok sevdiği köpeği tarafından karşılandığı şeklindeydi. Yani kutsal mekanlar öte dünyaya uyum problemini en aza indirebilmek için en uygun karşılama törenini hazırlarlar. Bu konuda bir çok kaynak olmasına rağmen öte dünyanın da yapısını anlattığı için Michael Newton’un Ruhların Yolculuğu adlı kitabının okunması gerekir. Bence ölüme hazırlanmak isteyen herkesin bu kitabı okuması gerekir. Budistler bu konuda bizlerden çok ilerdedir. Onlar ölen insana öte dünyada karşılaşacağı şeyler konusunda uyarılır ve ölmeden hazırlanırlar. Bizim gibi ölmemek için hayata tutunmaya çalışıp gereksiz acı çekmezler.

Ortak nokta huzur ortamıdır dedim ama bu konuyla ilgilenenler huzursuz ortamların da olduğunu söylemektedir. O durumları yaşayanların konudan haberlerinin olamaması sağlanmaktadır. Budist inancına göre böyle kötü durumlarla karşılaşılanların hafızası silinmektedir diye kabul edilmektedir. Yani dünyada kötülük yapan yani cehennemliklerin öte dünyada cezalarını çekecek olmaları kabul edildiğinden böyle düşünülmektedir. Oysa gerçek öyle değildir. Öte dünyada hiçbir kul kötülük görmeyecektir. Bu dünya bir eğitim yeridir ve eğitim alan insanın yaptıklar yada yapacakları bilindiği için ceza diye bir şey yoktur.

Durumu bir örnekle anlatmaya çalışayım. Bir köyde zalim bir ağa var ve kendi marabalarına kötülük edip sömürmektedir. Genel inanışa göre ağanın cehennemde ceza görmesi gerekir. Oysa gerçek şöyledir. Bedenlenme zamanı gelen ağaya birkaç hayat alternatifi sunulur. Bunlar içinden bir alternatifte bir köyde ağa olarak insanlara eziyet etmesi vardır. Eğer ruh ağa olmayı seçerse yanlış yapmış olmaz. Çünkü dünyadaki eğitim alması gereken yaşam deneyimini seçmiş olur. Büyük bir ihtimalle ona sunulan diğer hayatlarda bu ağanın yaşamına benziyordur. Bu ruh dünyaya gelip yapması gerekenleri yapar ve öldüğünde başarılı bir hayat yaşadığı için takdir edilir, cezalandırılmaz.

Bunun mantığı şudur. Ağanın tebaası olan insanlar için öyle eziyetli bir hayat yaşamaları gerekiyordu. Onların tekâmülleri en iyi o şartlarda sonuç verebilirdi. İşte ağanın eziyet ettiği her ruh öte dünyada bu ağaya teşekkür eder. Kesinlikle onu yermez veya kızmazlar. Ağa ise daha önce ezilen bir ruh konumunda idi. İşte böyle zıt hayatlar tercih edilerek denge korunmaya çalışılır. Aslında tekâmül için tercih edilmeyen hayatların başında rahat hayatlar gelir. Özellikle orta çağda prens veya prenses konumunda yaşayan ruhların bu dünyadaki rahatlıklarını terk etmek istememesi onların astral dünyalarda sıkışıp kalmasına sebep olabilmekteydi. Öldüğünü kabul etmeyen ruh dünya ile öte dünya arasında geçiş kapısı olan astral dünyada sıkışabiliyor. Kendini dünyada gibi kabul edip hayalet, cin, peri hikâyelerine sebep olabilmekteydiler.

Günümüzde rahat hayat yaşayan Avrupalılar için aynı şey söz konusu değil. Çünkü tekâmül etmenin en önemli etkisi düşünme eylemini yapmaktan geçer. İnsanlar geliştiği için hem düşünme eylemini yapmakta hem de eskiden olduğu gibi astral dünyaya sıkışmazlar. Onun için gelişmiş ülkelerde cin peri hikâyeleri çok azalmıştır. Oysa gelişmemiş ülkelerde cin, peri, hayalet, büyü gibi olgular hâlâ gündemini korumaya devam eder. Bu durum gelişmiş ruhlarla gelişmemiş ruhların farklı yerlerde yani kendi gelişmişliğine uygun ortamlarda bedenlendiğini göstermektedir. İşte dünyada da gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkelerin neden var olduğunu göstermektedir. Gelişmemiş ruh kısır döngüler ve küçük çıkarlar içine sıkışıp kalırken, gelişmiş olanlar daha evrensel olabilirler.

Amerika’da yayınlanan “Heaven is for Real” adlı kitap, küçük bir çocuğa ait ÖYD anıları içeriyor ve en çok satanlar listesine girmiş. Çocuk ameliyatta ÖYD yaşamış ve ölen kız kardeşiyle dedesini gördüğünü anlatmaktadır. Tarih boyunca her zaman karşılaşılan bu durumun popüler olması gereksiz değildir. Bir çok kişi, inançlarına uymadığı için bu durumu hayal ürünü görür.

Benzer bir durumu, Prof. Yaşar Nuri Öztürk yaşamış. O da ameliyatı sırasında ÖYD yaşamış. Zamanı gelmediği için geri gönderilmiş. Sizce Yaşar Nuri Öztürk yalan mı söylüyor? O kendinden çok emin. Müslüman olduğu için doğru yolda olduğunu düşünüyor. Her dinden insan böyle şeyler yaşadı ve yaşıyor ama kimse, böyle bir şey yaşadı diye din değiştirmedi. Demek ki! öte dünya için bağlı olunan din önemli değil. Önemli olsaydı, geri dönenlerin bir kısmı din değiştirmesi gerekirdi… Kimse din değiştirmedi ama huzurun ve sevginin orada olduğundan eminler… Ve çoğunluğu tanrı diye tanımladığı bir gücün varlığına kesinlikle inanıyor…

 

 

 

 

Diğer yazılarımda bir illüzyonda yaşadığımızı anlatmaya çalıştım. Bu yazımda da bu durumu daha detaylandıracağım. Ruh dünyası, bizi bilgilendirir ama bu ihtiyaca göre değişiklik gösterir. Budistlere verilen bilgiyle Hıristiyan’a verilen bilgi çok başkadır. Yani dinler insanlara doğru bilgi vermek için değil onları yetiştirebilmek içindir. Fakat içlerinde doğruya ulaşmayı sağlayan ipuçları da vardır. Fakat ancak belli seviyede olanların anlayabileceği bilgilerdirler. Dinlerin haricinde bizlere başka kaynaklarda sunulmuştur. İşte bu yazımda bu kaynakların en önemlisi olan Michael Newton’un Ruhların Yolculuğu ve Ruhların Kaderi isimli eserlerini inceleyeceğim.

Michael Newton deneklerini hipnozla doğum öncesine götürerek öte dünya yaşamlarını sorgulayabilmektedir. Ben bu kitapların bu yöntemle insanlığın hizmetine sunulan bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Yani bu kitapların kıyamete beş kala insanlığın hizmetine sunulması gerekiyordu. Kitaplarda ancak bize verilmesi gereken kadar bilgi vardır. Din kitaplarından çok daha doğru ve etraflı kaynaktırlar.

Öncelikle Thece isimli üst bir ruhla yaptığı ve evrenin yapısını anlatan satırlarla başlamak istiyorum.

Dr. N: Thece, sana kaynak hakkında biraz daha soru sorarak bitirmek istiyorum. Ruh olarak uzun bir geçmişin var, buna göre daha önce söz ettiğin yaratılışın birliğine nispetle kendini nasıl görüyorsun?

D: (uzun bir ara) Yol katetme duyumları ile. Başlangıçta ruh enerjimizin kaynaktan dışa doğru göçü vardı. Sonrasında hayatlarımız içe doğru… kavuşma ve birleşmeye doğru yol alarak geçer.

Dr. N: Bu süreci sanki canlı bir organizmanın genişlemesi ve daralması gibi gösterdin.

D: …Patlama şeklindeki bir serbest kalma vardır… sonra da geri dönme… evet, kaynak nabız gibi atar.

Dr. N: Ve sen bu enerji kaynağının merkezine doğru mu ilerliyorsun?

D: Gerçekten merkez yoktur. Kaynak her tarafımızdadır, sanki… atan bir kalbin içindeymişiz gibidir.

Dr. N: Ama, ruhun bilgide ilerledikçe bir köken noktasına doğru gittiğini söylemiştin?

D: Evet, dışarı fırlatıldığım zaman bir çocuktum. Şimdi gençliğim silindikçe geriye doğru çekiliyorum.

Dr. N: Geri, nereye?

D: Kaynağın daha çok içine.

Dr. N: Acaba bu enerji kaynağını renkleri kullanmak vasıtasıyla ve ruhun mesafe katetmesini ve yaratıcı alanı açıklayacak bir şekilde tanımlayabilir misin?

D: (içini çekerek) Sanki bütün ruhların… bir hale etkisi üreten… yekpare elektriksel bir patlamanın parçası olmaları gibidir. Bunun içinde… dairesel hale koyu mor bir ışıktır ki yayılarak… kenarlara doğru rengi açılır. Ve beyazlaşır. Bizim farkındalığımız yayılan ışığın kenarlarında başlar ve büyüdükçe… daha koyu ışığın içine doğru çekiliriz.

Dr. N: Yaratılışın tanrısını soğuk, karanlık ışık olarak gözümüzün önüne getirmekte zorlanıyorum.

D: Çünkü ben birleşmeye onu iyi bir şekilde tanımlayacak kadar yakın değilim. Karanlık ışığın kendi de bir… örtüdür ve onun ardında biz yoğun bir sıcaklık hissederiz… bizim için her yerde olan… ve canlı… varlığı tanımakla dopdoluyuzdur.

Dr. N: Bu halenin ucuna ittirildikten sonra bir ruh olarak kimliğinin ilk farkındalığı nasıl bir şeydi?

D: Olmak… ilkbaharın ilk çiçeğinin açmasını seyretmek gibidir ve çiçek sensindir. Ve o giderek açıldıkça, muhteşem bir bahçede başka çiçeklerin de farkına varırsın ve orada… kayıtsız şartsız bir memnuniyet vardır.

Dr. N. Eğer, bu patlayıcı, çok renkli enerji kaynağı kendi içine çökerse, sonunda bütün çiçekler ölecek mi?

D: Çöken bir şey yoktur… kaynak sonsuzdur. Ruh olarak bizler asla ölmeyiz… bunu bir şekilde biliyoruz. Birleştikçe artan bilgeliğimiz kaynağı daha güçlü yapar.

Dr n: Kaynağın bu uygulamayı icra ettiğinin nedeni bu mudur?

D: Evet, bir mükemmellik durumuna ulaşabilmemiz için bize hayat vermek.

Dr. N: Zaten mutlak anlamda mükemmel olan bir kaynak, niçin mükemmelden daha eksik ek zekâ yaratmaya ihtiyaç duysun.

D: Yaratıcının yaratmasına yardımcı olsun diye. Bu yolda, benliğin dönüşümüyle ve olgunlaşmasının daha yüksek planlarına yükselerek hayatın binasına bir tuğla da biz ekleriz.

Dr. N: Ruhlar bir çeşit ilk günah yüzünden kaynaktan koparak yeryüzü gibi yerlere gelmeye zorlanmışlar mıydı veya ruh dünyasının rahmetinden düşmüşler miydi?

D: Bu saçmalık. Biz… yaratılışın güzel çeşitliliği içinde… övülmek için geldik.

Dr. N: Thece, beni dikkatle dinlemeni istiyorum. Eğer kaynağın övgüye değer bir hal alacağını umut ettiği daha düşük zekâ yaratmak üzere kendi ilahi enerjisinin bir bölümünü kullanması suretiyle daha güçlü veya daha bilge olmaya ihtiyacı varsa, bu onun tam mükemmellikte olmadığını ortaya koymaz mı?

D: (ara) Kaynak kendisini tamam etmek için yaratır.

Dr. N: İşte bende bunu söylüyorum. Mutlak olan şey nasıl daha mutlak olabilir, bir eksikliği söz konusu olmadığı takdirde?

D: (tereddütle) Bizim… kaynağımız olarak gördüğümüz şey hakkında bütün bilebildiğimiz bu ve yaratıcının arzusunun bizim vasıtamızla kendisini ifade etmek olduğunu düşünüyoruz… doğurarak.

Dr. N: Ve kaynağın ruhlar olarak bizlerin mevcudiyetiyle kendisini fiilen daha güçlü kıldığı kanısında mısın?

D: Ben yaratıcının mükemmelliğinin beslendiğini ve zenginleştiğini görüyorum… bizimle mükemmelleşme imkânını paylaşması sayesinde… ve bu kendisinin en nihai genişlemesidir.

Dr. N: O halde kaynak iradi olarak mükemmel olmayan ruhlar ve bu ruhlar için mükemmel olmayan hayat formları yaratarak başlıyor ve kendisini genişletmek üzere neler olduğunu seyrediyor.

D: Evet ve bizim bu karara iman etmemiz ve hayatın kökenine geri dönüş sürecine güvenmemiz gerekir. Bir kişinin yiyeceğin değerini takdir etmek için aç kalmaya, sıcaklığın nasıl bir nimet olduğunu anlamak için soğuğa ve ana babanın değerini görmek için çocuk olmaya ihtiyacı vardır. Dönüşüm bize amaç verir.

Dr. N: Ruhlar için ebeveyn mi olmak istiyorsun?

D: …Kendimizin oluşumuna katılmak… benim hayalim budur.

Dr. N: Eğer ruhlarımız fiziksel hayatı deneyimlememiş olsaydı, bana anlattığın bu şeyleri yine bilebilir miydik?

D: Bunları bilirdik ama yakından bilemezdik. Sanki ruhsal enerjine yalnızca tek bir nota ile piyano gamlarını çalmasını söylemek gibi olurdu.

Dr. N: Eğer kaynak besleyeceği ve büyüteceği ruhları yaratmasaydı, yüce enerjisi sence kendini ifade edememekten dolayı içine çekilir ve büzülür müydü?

D: (içini çekerek) Belki de amacı budur. (sayfa 25-258)

 

Bu yazıda insanlığa verilmesi gereken bilginin sınırlarını da görüyoruz. Dinlerle oluşturulan sisteme de çağrışım yaparken, bilime de vurgu vardır. Özellikle “Başlangıçta ruh enerjimizin kaynaktan dışa doğru göçü vardı. Sonrasında hayatlarımız içe doğru… kavuşma ve birleşmeye doğru yol alarak geçer.” cümleleri ruh dünyasının büyük patlamayla başladığını ve tekamülle geri döndüğünü ima etmektedir. Bu dinlerdeki O’ndan geldik O’na döneceğiz sözünün bir başka versiyonudur. Satırlarda zekâ gelişimine vurgu vardır ama kökenimizin bilinçsiz enerji olduğu bilgisi çok açık değildir. Gerçi deneğe sorulan Bu halenin ucuna ittirildikten sonra bir ruh olarak kimliğinin ilk farkındalığı nasıl bir şeydi?” sorusu olayı biraz aydınlatır niteliktedir ama sanki büyük patlamadan hemen sonra ruhlar bilinçliymiş gibi de algılanabilir. Oysa bilinç tamamen geri dönüşün meyvesidir. Kusurlu olan ruhlar gittikçe kusurlarından arınarak kaynağa doğru ilerler. Patlamayı tarifleyen denek bir halenin ucuna doğru gitmek gibi çok güzel bir tanım yapmıştır. Aslında durumu tam olarak anlatmaz ama bizim anlamamıza yardımcı olur. M kuramını anlattığım yazımı da düşünerek değerlendirildiğinde durumu bir nebze anlamak mümkün olabilir. Büyük patlamada oluşan boyutların en dış halkasındayız. Fakat sadece vakıf olduğumuz boyutlar açıktır. Diğerleri kapalıdır. Örneğin 3 boyutlu dünyamızda sadece 3 boyut açıktır.(Zaman mekan boyutu değildir) Fakat biz gelişip de boyut atladığımızda örneğin 5 boyutlu uzaya geçtiğimizde 5 boyutu algılıyor olacağız. Diğer boyutlar kapalı olacak. Bu böyle 10. boyuta kadar devam edecek. Kaynak ise 11. boyutta. Fakat bizler ruh olarak bu süreçleri yaşayacağız. Bedenimiz ise bu dünyada geçici bir süre kullandığımız yardımcı unsurdur. Sıfır zekâdan, kendi kendine yeten zekâya gelene kadar beden kullanılır. Ondan sonrası için beden gerekmez.

10. boyuta gelene kadar bizler hem IQ hem de SQ olarak gelişeceğiz fakat kütlemiz azalacak. Yani kütle olarak atom boyutundan başlayıp 10. boyutta sicim olacağız. 10. boyutun sonunda kaynağa ulaşmak üzereyken bile hala küçük bir kütleye sahip olmaya devam edeceğiz. Oysa kaynakta hiç kütle yoktur. İşte tam o noktada tüm evrende yaşayabileceğimiz en büyük hazzı ve mutluluğu yaşayacağız. Çünkü o noktada ruh ikizimizle birleşeceğiz. Ruh ikizimiz, anti evrenden bizim paralelimiz bir gelişme göstererek aynı anda aynı noktaya gelmiş olacağız. Ruh ikizimiz ise büyük patlamada ikiye ayrılan enerjimizin diğer yarısıdır. Bir madde ve antimadde birleşerek enerjiye dönüşme işlemini gerçekleştireceğiz ama zaten büyük patlamada bunun tersini yaşamıştık. Uzun bit tekâmül döneminden sonra çıktığımız kaynağa geri döneceğiz ama ilk çıktığımız andan çok daha bilinçli olarak.

Yazar kaynaktan ayrılmanın bir günah yüzünden olup olmadığını sorduğunda denek “saçmalık” dedi. Aslında birçok kaynakta kaynaktan ayrılmanın gerekçesi günah olarak sunulmaktadır ama günah diye bir şey yoktur. Bizim yapmamamız gereken bir şeyi yapmamız söz konusu değildir. Bizim günah diye adlandıracağımız bir çocuğun yaramazlıklarından ileri değildir. Eğer çocuk gaddar bir ebeveynin elindeyse yaramazlığından dolayı ceza görebilir ama işi bilen ebeveynler çocuğu cezalandırmaz. Çünkü yaramazlık diye söylenen şeyler çocuğun gelişimi için çok önemlidir.

Yukarıdaki seansta tekâmülden direk bahsedilmez. Yazarın “Ama, ruhun bilgide ilerledikçe bir köken noktasına doğru gittiğini söylemiştin?” sözü bize durumu açıklar.  Köken noktası dediği kaynak ya da tanrıdır.

Yazarın sorgusu sonucu dinlerde tanrı diye nitelenen ama deneğin kaynak olarak nitelediği gücün mutlak olmadığı sonucuna varıldı. Her ne kadar denek itiraz ettiyse de mantıklı bir çözüm getiremedi. Bu benimde savunduğum bir sonuçtur. Bu düzeni kim kurduysa bir amacı vardır. Bir yarar ummaktadır. O’na dönecek olmamız bu yararın bizim üzerimizden geçtiğini göstermektedir. Yani dinlerde anlatılan sonsuz veya mükemmel tanrı kavramları doğru değildir. İçinde bulunduğumuz düzen bu durumun delilidir. Tanrı ya da kaynak mükemmel olsaydı bizim varlığımız gereksiz olurdu. Üstelik mevcut inanışta biz zaten zekiydik ve daha zeki olmayacağız. Bu zekiliğimizle tanrıyı ya da kaynağı kirletiyor olmamız gerekir. Çünkü biz mükemmelden çok uzağız. Dünyada bir sürü sapık, sadist ya da kan döken insan var. Normal dediğimiz insanlar bile mükemmel olmaktan çok uzaktır. Nasıl olurda mükemmel bir şey kusurlu şeyleri yaratıp kendine katarak kendini kirletir. Bu mantıklı değildir.

Dediğim gibi verilmesi gereken bilgiler kadarını veren kitaplarda öte dünyanın yapısını anlatan güzel anlatımlar var. Ölmeden önce herkesin mutlaka okuması gerekir. Elbette dini inançlarla paralellik olmasına rağmen aynı değildir. Onun içinde birçok kişiye göre saçmalıktan öteye gitmez. Ayrıca bilgilerin elde ediliş biçimi herkes tarafından çok kabul görmez. Onun için güvenilir gözükmez. Fak           at, ben bu kitapları okuduğumda bir hazinenin içine düştüğümü hemen anlamıştım. O zamandan beri benim için öte dünyanın yapısını anlatan en iyi kaynaklardan biri olmuştur.

Kitapları okumanızı öneririm ama ben içlerinden bazı seansları almak istiyorum. İnsan ölünce neyle karşılaşabileceği konusunda fikir vermesi için. Herkes için aynı şartlar geçerli değildir ama yaklaşık benzerdir.

Vaka 3

Dr. N: Şimdi bedeninden ayrılıyorsun. Kendini öldüğün yerden, yeryüzü planından giderek daha uzaklaşırken gör. Ne deneyimlediğini bana bildir.

D: Önce… çok aydınlıktı… yeryüzüne yakın… şimdi biraz daha karanlıktı çünkü tünele girdim.

Dr. N: Tüneli bana tarif et.

D: İçi boş … loş bir delik… ve karşı uçta küçük bir ışık halkası var.

Dr. N: Peki, bundan sonra ne oluyor?

D: Bir çekilme… hafif bir çekilme hissediyorum… Kendimi bu çekime bırakarak tünelden süzülmemin gerektiğini düşünüyorum… ve öyle yapıyorum. Şimdi karanlık azaldı, çünkü parlak halka önümde genişliyor. Sanki… (duraksama…)

Dr. N: Devam et.

D: İleri doğru çağrılıyorum…

Dr. N: Tünelin ucundaki ışık önünde genişlesin ve sen sana neler olduğunu açıklamaya devam et.

D: Işık halkası çok genişliyor ve… tünelin dışındayım. Bulutumsu bir parlaklık var. Işıktan bir sis. İçinden süzülüyorum.

Dr. N: Tüneli terk ederken, görsel olarak tam bir netlik olmaması dışında zihninde başka ne var?

D: (sesini alçaltarak) Öyle… dingin… öyle sessiz yer ki… Ruhların mekanındayım…

Dr. N: Bu anda bir ruh olarak başka izlenimlerin var mı?

D: Düşünceler! Her tarafımda… düşünce gücünü hissediyorum. Ben…

Dr. N: Şimdi iyice gevşe ve izlenimlerinin kolayca açığa çıkmasına izin ver ve bir yandan da neler olduğunu tam olarak bana bildirmeye devam et.

D: Peki, ama kelimelerle anlatmak zor. Hissettiklerim… sevgi düşünceleri… arkadaşlık… empati… ve hepsi de… önceden beklemeyle karışık… sanki oradakiler… beni bekliyorlarmış gibi.

Dr. N: Güvenlikte olduğun duygusu var mı, yoksa bir parça korkuyor musun?

D: Korkmuyorum. Tünelin içinde olduğum sırada daha… şaşkındım. Evet, kendimi güvende hissediyorum… benimle ilgilenen… bana özen gösteren düşüncelerin geldiğini fark ediyorum. Garip, fakat etrafımdakiler kim olduğum ve şimdi niçin burada olduğumla ilgili bir anlayışa sahip.

Dr. N: Bu etrafındakilere dair herhangi bir ipucu görüyor musun?

D: (fısıltı bir tonla) Hayır, bunu hissediyorum… her yerde bir düşünce ahengi var.

Dr. N: Tünelden çıktıktan hemen sonra çevrende buluta benzer oluşumlardan bahsettin. Yeryüzünün tepesindeki bir gökyüzünde misin?

D: (duraksama) Hayır, öyle değil… fakat yeryüzündekinden değişik bu bulutumsu maddenin arasında yüzüyorum gibi görünüyor.

Dr. N: Peki herhangi bir şekilde yeryüzünü görebiliyor musun? Senin altında mı?

D: Belki öyledir, fakat tünele girdiğimden bu yana onu görmedim.

Dr. N: Hâlâ yeryüzüyle bağlantın olduğu duygusunda mısın? Örneğin belki başka bir boyut aracılığıyla.

D: Bu bir olasılık, evet. Zihnimde yeryüzü yakın görünüyor… ve hala yeryüzüyle bağlantım olduğunu hissediyorum… fakat başka bir yerde olduğumu biliyorum.

Dr. N: İçinde bulunduğun mekan hakkında başka neler anlatabilirsin?

D: Hâlâ biraz… bulanık… fakat dışına çıkıyorum. (sayfa 31)

 

Bu satırlar ruhun öte dünyaya geçişini anlatıyor. Fakat hemen ölüm anından başlamıyor. Aslında hemen ölüm anında kişi kendini bedeni dışında bulur. Bu istemsiz olur. Bedenindeyken çektiği acılar ve korkular sona erer. Sonsuz bir huzur ve sükûnet hisseder. Ölüm anının nasıl olduğunu merak edenler Ölüme yakın deneyim yaşayanların anlattıklarını okumalıdır. Ölümden hemen sora ruh kendini ve yakınlarını görür. Bir miktar dünya ortamında kalır. Fakat zamanı geldiğini hissettiği anda öte dünyaya çekildiğini hisseder. İnsanlar genelde dini inançlarına veya dünyadayken ona hâkim olan ana düşüncelere göre karşılaşırlar. Yani Hıristiyan birini İsa veya Meryem Ana karşılayabilir. İnançsızlar için ise daha çok akraba motifleri kullanılır. Fakat bu karşılama tamamen öleni rahatlatmak ve kolay uyum sağlamasını temin içindir ve kısa sürer. Ruh hemen gerçeğe vakıf olur.

Vaka 6

Dr. N: Etrafında ne görüyorsun?

D: Sanki… çevremde kayan… tertemiz beyaz bir kumla beraber… sürükleniyormuş gibiyim… ve dev bir plaj şemsiyesinin altındayım… parlak renkte uzunlamasına parçaları var… hepsi de buharlaşmış ama yine de birbirine tutturulmuş halde…

Dr. N: Yalnız olduğumu sanıyordum… fakat… (uzun bir tereddüt) uzakta… oo… ışık var… hızla bana doğru geliyor… hey, şuraya bak!

Dr. N: Nedir o?

D: (heyecanlı) Charlie Amca, (bağırarak) Charlie Amca, buradayım!

Dr. N: Niçin seni karşılamağa bu kişi geliyor?

D: (başka bir şeyle meşgul uzak bir sesle) Charlie Amca, seni öyle özledim ki.

Dr. N: (Soruyu tekrarlıyorum)

D: Çünkü akrabalarımın içinde en çok onu severdim. Ben çocukken ölmüştü ve onu asla unutmamıştım (bu deneğin en son geçmiş hayatında, Nebraska’daki bir çiftlikte).

Dr. N: Onun Charlie Amcan olduğunu nasıl biliyorsun? Tanıyabileceğin belirli özelliklere mi sahip?

D: (Denek koltuğunda heyecanla kıpırdanıyor) Tabii, tabii… Tıpkı onu hatırladığım gibi, neşeli, nazik, sevecen artık yanımda. (kıkırdıyor)

Dr. N: Nedir komik olan?

D: Charlie Amca eskisi gibi şişman.

Dr. N: Ve gelince ne yapıyor?

D: Gülüyor ve elini bana uzatıyor…

Dr N: Bu onun elleri olan bir çeşit bedene sahip olduğu anlamına mı geliyor?

D: (gülüyor) Eh, hem evet hem de hayır. Etrafta yüzüyorum ve o da. O… benim zihnimde… her yanını bana gösteriyor… ve en çok fark ettiğim şey… bana uzattığı eli.

Dr. N: Niçin elini maddeleşmiş bir biçimde sana uzatıyor?

D: (ara) Beni… rahatlatmak için… yönlendirmek için… ışığın daha ilerisine doğru.

Dr. N: Ve sen ne yapıyorsun?

D: Onunla birlikte gidiyorum ve çiftlikte samanların üzerinde oynayarak geçirdiğimiz güzel zamanları düşünüyoruz.

Dr. N: Ve onu tanıman için mi bunları zihninde görmene olanak sağlıyor.

D: Evet… son hayatımdaki halini… ki korkmayayım. Hâlâ ölümümden dolayı bir parça şokta olduğumu biliyor. (denek bir araba kazasında aniden hayatını kaybetmiştir).

Dr. N: O halde, ölümden hemen sonra, başka hayatlarda kaç kere ölümünü deneyimlersek deneyimleyelim, ruh dünyasına alışana kadar bir parça korkabiliyor muyuz?

D: Gerçekte korku değil –hayır değil- daha çok kaygı, belki. Benim için her seferinde değişiyor. (Arabayla) çarpışma beni hazırlıksız yakaladı. Hâlâ biraz karışığım.

Dr. N: Peki, biraz daha ilerleyelim. Şimdi Charlie Amca ne yapıyor.

D: Beni… gitmem gereken yere götürüyor.

Dr. N: Üçe kadar sayalım ve o yere gidelim. Bir-iki-üç! Ne oluyor, anlat.

D: (uzun bir ara) Etrafta… başka kişiler… var… ve… dost… görünüyorlar… ben yaklaşırken… onlara katılmamı ister gibi görünüyorlar.

Dr. N: Onlara doğru gitmeye devam et. Acaba seni beklemekte oldukları gibi bir izlenim alıyor musun?

D: (hatırlayarak) Evet! Gerçekten de daha önce onlarla birlikte olduğumu fark ediyorum… (ara) Hayır, gitme!

Dr. N: Şimdi ne oluyor.

D: (çok tedirgin) Charlie Amca beni bırakıyor. Niçin gidiyor?

Dr. N: (Böyle koşullarda kullandığım standart yatıştırma tekniklerini uygulamak için diyaloğa ara veriyorum, sonra yine devam ediyoruz.) Zihninin içlerine derinlemesine bak. Charlie Amca’nın niçin bu noktada senden ayrıldığını anlamak gerek.

D: (daha rahat, fakat üzüntüyle) Evet… o benden… daha farklı bir yerde kalıyor… yalnızca beni karşılamak için… beni buraya getirmek için gelmiş.

Dr. N: Anladım galiba. Charlie Amca’nın işi ölümünden sonra seni karşılayan ilk kişi olmak ve iyi misin diye bakmak. Şimdi şunu bilmek istiyorum, acaba kendini biraz daha iyi ve evinde gibi hissediyor musun?

D: Evet, öyleyim. Charlie Amca’nın beni diğerleriyle bırakıp gitmesinin nedeni bu. (sayfa 44)

 

Bu vakada akraba motifiyle karşılanan bir deneğin anlatımlarını görüyorsunuz. Kısa süre sonra olaylara vakıf olan ruh yapması gerekenler için hazırlanır. Bu anlatımlarda gördüğüm bir nokta da şudur. Öte dünya tamamen madde dünyası düşünülerek dizayn edildiğidir. Deneklerin havada süzülmeleri dışında bina, okul, kitap gibi şeyleri tarifledikleri görülür. Yani orası tam olarak gelişmemiş ruhun yaşayabilmesi için dizayn edilmiştir. Dünyada yaşadığı hayatının ona getirisini orada ruhuna yükleyecektir. Bunun için bir okul ya da ibadethane gibi bir yerlerin varlığından bahsederler. Fakat bu görüntüler her ruh için özeldir. Onlar için en uygun ortam oluşturulur. Bu taklit edilen mekânın yanında zamanında benzer şekilde taklit edildiği görülür. Üst ruhlar için zamanın farklı olduğu ama yeni yetmeler için ise dünya benzeri olduğu gözükmektedir.

Dinlerin tam doğruyu söylemediğini anlattım. Özellikle Cennet ve Cehennem kavramlarının çok uçuk olduğunu söyleyip duruyorum. Büyük suç sayılacak bir cürüm işleyen ruhun durumu bizi aydınlatabilir.

Vaka 10

Dr. N: Ruhlar, yeryüzü hayatında başkalarını inciten kusurlu yaşam sürmekten sorumlu tutulurlar mı?

D: Evet, hayatta iken bir başkasına gaddarca yanlış yapanlar, böyle ruhlardan birini tanıyorum.

Dr. N: Bu varlık hakkında neler biliyorsun? Söz konusu hayatın ardından ruh dünyasına döndükten sonra bu ruhun başına neler geldi.

D: O… bir kızı incitmişti… korkunç bir şekilde… ve grubumuza katılamadı. Onu daha geniş bir çalışma bekliyordu çünkü o bedendeyken başarısız olmuştu.

Dr. N: Cezasının kapsamı neydi?

D: Ceza demek… yanlış bir yorumdur… doğrusu yenilemedir. Bunun öğretmenle ilgili bir nokta olduğunu anlamalısın. Öğretmenler zulme bulaşanlara karşı daha serttirler.

Dr. N: Ruh dünyasında “daha sert” ne anlama gelir?

D: Yani o kıza zarar verdiği o üzüntü verici hayattan sonra bizim aramıza… arkadaşlarının arasına geri gelemedi.

Dr. N: O öldüğü zaman seninkiyle ayrı ruhsal giriş kapısından mı geldi?

D: Evet, fakat hiç kimseyle buluşmadı… dosdoğru öğretmenle beraber yalnız olduğu yere gitti.

Dr. N: Ona daha sonra ne oldu?

D: Bir süre… çok uzun olmayan bir süre sonra… bir kadın olarak yeniden yeryüzüne döndü… İnsanların zalim olduğu… fiziksel olarak kötü davrandıkları bir yere… bu onun özgürce yaptığı bir seçimdi… bunu deneyimlemeye ihtiyacı vardı…

Dr. N: Sence bu ruh, kızı incitmesinin faturasını ona evsahipliği eden eski bedendeki insan beynine mi çıkartmıştı?

D: Hayır, kabahati üstlendi… kusuru insani zayıflıkların üstesinden gelmeyi becerememesinde buldu. Anlayış kazanmak için bir sonraki hayatında tacize uğrayan bir kadın olmayı talep etti… kıza verdiği zararı takdir edilmesi için.

Dr. N: Eğer bu arkadaşın anlayış kazanamasaydı ve yanlış eylemlerin içinde yer almaya devam etseydi, bir ruh olarak ruh dünyasındaki birisi tarafından yok edilebilir miydi?

D: (uzun bir ara) Enerjiyi tam olarak yok edemezsin… fakat yeniden işlenebilir… pek çok hayattaki… başa çıkılamayan negatiflik… yeniden düzenlenebilir.

Dr. N: Nasıl?

D: (belirsizce)… Yok ederek değil… yeniden biçimlendirerek… (sayfa 71)

 

Gördüğünüz gibi cehennemde ilelebet yanmak gibi bir şey yoktur. Öte dünyada hayvansal duygular olmadığı için ruh yaptığı kötü davranıştan dolayı büyük buhranlar yaşar. Bu durumu dengeleyebilmek için mazlum rolü ile tekrar bedenlenir. Böylece onun için yüzkarası olan durum bir miktar tolore edilir.

Eğer ruh tekâmül etmeyi başaramayacaksa zaten bilinir. Öyle ruhlar yok edilmezler. Enerjileri başka ruhların enerjileriyle karıştırılır ve yeni farklı bireyler olarak devam ederler. Her ruh oluşturulduğu ana kaynağa geri dönmek zorundadır. Bu süreç ruhların tercihine bırakılmaz. Hiçbir zerre enerjide zayi edilmez. Özellikle insan bedenine girecek kadar gelişen ruh otomatik süreci bitirdi demektir. Otomatik süreci bitiren ruh epey akıllandı demektir. Öyle bir enerjinin zayi olması hiç düşünülemez.

 

 

 

Evrenimizin madde yapısı hakkında epey bilgimiz olmasına rağmen kuantum dünyaları hakkında çok az şey biliyoruz. Kuantum dünyaları fiziksel bir terim ama biz bu dünyaları “öte dünya” olarak tanıyoruz. Yani öldüğümüzde gideceğimiz bu yer hakkında dinlerin söylediği ve gerçekte ne anlama geldiği anlaşılmayan bilgilerden daha fazlası yok. Bilimsel olarak da kuantum dünyası hakkında birkaç sağduyuya uymayan veri var ve onlarda kafamızı daha çok karıştırmaktan öteye gitmiyor.

Şekil 1 Dalga titreşimi baz alındığında dünya ve öte dünyanın yapısı.

Bu yazımda, bu farklı iki kaynaktaki verilerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalışacağım. Bunu ilk defa benim yaptığım gibi bir izlenim edinmeyin sakın. Nette birçok bilgi bulabilirsiniz. Yalnız bu bilgilerin doğru olanlarının yanında bir sürü de hatalı olanı var ki! İnsanları yanıltmaktadır. İnsan doğruyla yanlışı ayıramadığında ulaştığı sonuçta yanlış oluyor.

İnsan, ruh ve beden birleşiminden oluşmaktadır. Ruh enerji, beden ise madde yapısına sahiptir. İkisinin yaşamaları gereken ortamlar çok başkadır. Şekil 1’de astral dünya dediğim çizginin üstünde kalan bölge ruhun yaşayabileceği enerji ortamıdır. Orada madde gibi büyük yapılar var olamaz. En büyük yapı atomdur ve oda en alt astral seviyesindedir. Büyük kütleye sahip maddelerin var olabilmeleri için ise çok farklı bir ortam gereklidir. Bunun için öncelikle üç mekân boyutu şarttır. Ayrıca dalga titreşimi sıfıra çok yakın olmalıdır. Atomları, insan gibi kararlı bir nesne (yani dağılmadan bir arada duran yapı) yapmaya zorlamak için dalga titreşiminin sıfıra yakınlaştırılması gerekir. Yoksa büyük cisimler oluşturulamaz. Bu yapı kuantum dünyasında da aynıdır. Kuantum dünyasında en küçük kütle sicim, en büyük kütleyse atomdur. Sicim ile atom arasındaki büyüklük farkı güneş sistemiyle atom arasındaki büyüklük farkına hemen hemen eşittir. Sicim 10 boyutlu, atom ise 4 boyutlu uzayın elemanıdır. Atomdan sicime kadar arada bir sürü daha parçacık bulunmaktadır. Atomdan sicime doğru giderken her kuantum dünyasındaki parçacık kütle olarak azalırken dalga titreşimi olarak artmaktadır.

Atom; proton, nötron ve elektronların çeşitli dizilimlerinden oluşur ve onlarda kuarkların çeşitli diziliminden oluşurlar. Bu dizilim sicime kadar gider. Yani tüm evrenin temel yapı taşı sicimdir. Her şey sicimlerin çeşitli sayı ve oranda dizilimlerinden oluşmaktadır. Sicimlerin kütlesi tespit edilemeyecek kadar küçüktür. Zaten kendileri de ancak matematiksel olarak bulunabilmektedir. Yoksa teknolojik olarak elde edebildiğimiz en küçük parçacık kuarktır. (aslında kuark bile tek başına elde edilememiştir.) Bilim şu anda kuarkları maddenin yapı taşı olarak kabul etmektedir. Kuarkları bir arada tutan kuvvete renk kuvveti denilmektedir. Bu o kadar güçlü bir yapıdır ki evrende tek başına bir kuark bulunamayacağı düşünülmektedir.

Neden maddenin yapısının detaylarına girdiğimi merak edenler vardır. Çünkü ruh dediğim şey bu maddenin alt parçacıklarının tamda kendisidir. Bir ruh ilk olarak kuantum dünyasının en alt düzeyindeki eleman olan “atom”dan oluşturulur. Atomdan oluşan ruh bilinçsiz bir enerjidir. Bu ruh, suni olarak oluşturulan dünya gibi ortamlarda eğitime gönderilir. Eğitimin amacı aklı olmayan bu enerjiye akıl kazandırmaktır. Ruh tam olarak boş bir cd gibidir. Yaşamı boyunca bağlı olduğu beyinlerdeki bilgileri depolar. Elde ettiği tüm yaşam deneyimleri ona bilinci kazandırır.

Şekil 2 Beyaz bölge evrenimize, yeşil bölge kuantum dünyalarına karşılık gelir.

Tekrar olacak ama b ilinçsiz olan ruh ilk olarak bir hayvan beynine monte edilir. Çünkü hayvan ruh olmadan da içgüdüleriyle yaşamayı başarabilen bir canlıdır. İşte var olma mücadelesi veren hayvanın tüm yaşadıkları beynine monte edilen bir kayıt cihazında depolanır. Bu cihazın bilgileri değerlendirip sonuç çıkarabilme özelliği de vardır. Yavaş yavaş gelişen ruh belli bir zaman sonra içinde yaşadığı canlıyı yönlendirmeye başlar. Problemlere çözümler oluşturur. Yani biz bu yönlendirmeleri akıl emaresi olarak görebilmekteyiz.

Neden ille de dünya gibi bir ortamın gerekliliğini anlamak zor değildir. Enerji ortamı olan kuantum dünyasında yaşamak tamamen bilinçli olmaya bağlıdır. Orada her şey düşünceye endekslidir. Düşünemeyen ruhun oralarda yaşayabilmesi mümkün değildir. Üstelik akıl seviyesi belli bir miktara gelmeden de oralarda kendi başına yaşayamaz. Onun için her ruh rehberler tarafından korunup kollanır ve onların anlayabileceği ortamlar oluşturulur.

Bilim teknik dergisinde yayınlanan “Çok yaşa dört boyutlu evren” adlı yazıda ille de evrenimizin mutlaka bu günkü halde olması gerektiğini yazmaktadır. “Bizim evrenimizin dışında varolabilecek bütün evrenler, kararsız ve önceden kestirilemez olurdu.” Diyerek ancak üç mekân boyutlu ortamda var olabileceğimizi Bu olası evrenler içinde, kuramsal olarak, yalnız takyonların (ışıktan daha hızlı parçacıklar) var olduğu bir evren devam edebilirdi.” Diyerek de diğer ortamlarda sadece ışıktan hızlı parçacıkların var olabileceğini söylemektedir. Işıktan hızlı parçacıkların bir madde oluşturamayacağı düşünüldüğünden Evren’imiz dört boyutlu (3 mekân, 1 zaman) olduğu için mutlu olmalıyız. Bu, varoluşa, kararlılığa, düzenliliğie ve yaşamın ve zenginliğine elverişli olan tek evrendir.”denilerek durum özetlemektedir.

Yaşadığımız evren gibi gerçek bir evren yapabilmek imkânsız olmasına rağmen onu sanal olarak üretmek çok kolaydır. Eğer iyi bir bilgisayar programcısıysanız çok kolaylıkla evrenimizin bir benzerini üretebilirsiniz. Var olan tüm kural ve kanunları içine koyabilirsiniz. Hatta evrende olmayan kural ve kanunları bile içine yerleştirebilirsiniz. Diyelim ki o dünyada üreme olmasın ve insanlarda mitoz bölünme gibi ikiye bölünerek çoğalsın. 100 kiloyu aşan bir insan bölünerek iki tane insana dönüşsün. Size saçma gelebilir ama bilgisayarın içinde yapılabileceklerin sınırı tamamen hayal gücüdür.

İşte bizler tam olarak böyle bir dünyada yaşıyoruz. Aslında bir parçacığın dalga titreşimi ışık hızı altında olamaz ama sırf yaşadığımız program içinde bu durum delinerek büyük kütlelerin oluşmasına izin verilmiştir. Bizim ışık hızı diye algıladığımız şeyin takyon karşılığı frekanstır. Tamamen enerjiden oluşan ruhlarımız bir dalgadan ibarettir. Bir simülatör aleti gibi bir şeyle ruhlarımız bedenlerimizi deneyimleyerek sürekli gelişir.

Kuantum dünyalarıyla evrenimiz arasındaki farkları söyle sıralayabiliriz.

 

— Evrenimizde parçacıkların birleşerek oluşturdukları büyük kütleler vardır ama kuantum dünyasında en büyük kütle atomdur. Evrenimizdeki en küçük kütle atomdur. Elde ettiğimiz atomaltı parçacıklar (proton, kuark v.b.) evrenimize ait değildir. Proton 5 boyutlu, kuark ise 6 boyutlu kuantum dünyasının elemanıdır. Biz onları çeşitli düzeneklerde kısa süreli elde edebiliyoruz.

— Evrenimiz büyük kütleli maddelerden oluşur. Büyük kütlelerin de bir dalga frekansı vardır ama etkisi ihmal edilebilecek düzeye yakındır. Oysa kuantum dünyalarında madde yapısı hiç yoktur ve her şey enerji dalgası halindedir. Daha teknik terimle olasılık dalgası halindedir. Olasılık dalgaları sabit değildir ve düşünceden etkilenirler. Oysa madde sabittir ve düşünceden çok az etkilenir.

— Evrenimiz 3 mekân 1 zaman boyutludur. Biz mekân içinde serbestçe hareket ederiz. Yani sağa sola yukarı aşağı gideriz fakat zaman üzerinde bir tasarrufumuz yoktur. Zaman bizim isteğimiz dışında sürekli ileri doğru akar. Kuantum dünyalarında ise çok farklı boyutlar var. Fakat anlaşılması çok zor olacak ama mesafe yoktur. Yani bir yerden bir yere gitmek anlamlı değildir. Mekân üzerinde bir tasarrufumuz yoktur ama zamanda ileri ve geri gidebiliriz. Aslında orada eşzamanlılık denen bir durum yaşarız. Orada zaman an denilen planck zamanlarına bölünmüştür ve bilinç istediğini anı deneyimler. Bilinç isterse tüm anları birden bile deneyimleyebilir.

Mekân ise evrenimizdeki zaman gibi tek yöne akar. Mekânın akışı tıpkı zaman gibi bizim tasarrufumuzda değildir. Bu mekânın akışı aynı zamanda ruhun tekâmülüyle paraleldir. Bizde zaman akışı insanın yaşlanmasını getirirken orda mekânın akışı ruhun tekâmülünü getirir. İşte bu mekânın akışına etki edilemeyişi yüzünden kıyamet zamanı ertelenemez. Yaşadığımız evrende zaman ve mekân öte tarafta yer değiştirmiştir. İşte dört boyutlu veya beş boyutlu kuantum dünyaları mekânda değil zamanda çok boyutludur. Mekân ise tek boyutludur ve tek yöne akar.

Bu durumun bize getirdiği çok önemli bir durum daha var. Öte dünya dediğimiz kuantum dünyaları aslında bir karadeliktir. Zaten bilim insanları da evrenimizdeki karadeliklerin tekillikten oluştuğunu ve zamanla mekânın yer değiştirmiş olabileceğini söylemektedir. Yani bizler bir karadelikte yaşayan ruhlarız. Evrenimizi bu kadar büyük görebilmemizin sebebi matrix filmindeki karakterlerin makineleri bağlanarak bilgisayarın içine girmeleri gibi bir durum dolayısıyladır. Zaten atomaltı dünyayla ilgilenen birçok bilim insanı da karadeliklere ulaşmış ama durumu tam anlayamamaktadır. Maddesel yapımız nedeniyle bu durumu anlamakta zorlanıyoruz.

Şekil 2’de beyaz yer evrenimizi temsil etmektedir. Bilim insanlarına göre tek yaşamın olacağı yer orasıdır. Bize suni olarak oluşturulan o yerin asıl kaynağı yeşil ile işaretlenen bölgedir. Şekilde kararsız atomların olacağı yer olarak gösterilen o bölgede gerçekten atomlar karasız olur ve parçalanırlar. Zaman boyutu eklendikçe parçalanan atomaltı parçacıklar daha da parçalanarak sicime kadar gider. İşte sicim boyut olarak tek boyutlu olmasına rağmen zaman olarak 10 boyutlu bir uzayda yaşar. Şekil 1’de gösterdiğim boyutlarda tamamen zaman boyutudur ve bunun ne anlama geldiğini sanırım bilim insanları daha iyi anlayacaklardır.

 

Şekil 1’de ışığın frekansını kuantum dünyalarına paralel kullandım. Bu bize öte dünyadaki kuantum dünyaları arasında titreşim farkları hakkında bir fikir vermesi amaçlıdır. Evrenimiz programlanırken öte dünyanın yapısından yararlanılmıştır. İşte ışığın frekansı bize öte dünyanın dalga titreşimi hakkında epey ipucu vermektedir. Frekansı ışık hızından başlayan dalga titreşimi en yüksek değeri gama ışınlarında son bulur. Gama ışınları frekansına ulaşan bir ruh kuantum dünyalarının sonuna gelmiş demektir. Artık ruh ikiziyle birleşip 11. boyuta sıçraması gerekir. Evrenimizde ise bu dalga titreşimi sıfıra yakın olduğundan stabil bir yapı hakimdir. Bu konular daha geniş olarak “M kuramı ve kütle çekim üzerine bir söyleşi” adlı yazıda incelenmiştir.

 

 

 

Soru: Kıyametin yakında yaşanacağına dair düşünceniz, insanların teknolojik olarak gelişmişliğinden mi, maya takviminden mi, yoksa insanların bilinç olarak yeterli seviyeye ulaştığını düşünmenizde mi? Çünkü benim izlenimlerime göre, bilinç seviyesi yeterli olan insanların sayısı yetersiz olanların sayısından oldukça az olduğunu düşünüyorum. Şöyle söylemek gerekirse “bu yazılar evet mantıklı olabilir” diyenler ve ” daha okuyup anlamadan bunlar saçmalık hepsi uydurma” diyenler. Sizce hangisi daha fazladır? O yüzden soruyorum insanlığın genel bilinç seviyesi somut bir şeyler görmeden kıyamete hazır mı?

Cevap: Benim en büyük argümanım insanların bilinç seviyesinin yeterliliğidir ama bize sunulan bilgilerdeki argümanları da hesaba katıyorum. Bu aralar moda olan ve tüm dünyada kıyamet tarihi olan 2012, “boşuna bir hezeyan değildir”. Bizi organize edenler bu tür dedikodular üreterek bizleri hazırlayabilirler. Dinlerin yayılmasında da benzer argümanlar kullandılar.

Öyle sanıyorum ki! Sorduğun soru birçok kişinin kafasını karıştırıyordur. Çünkü genel insan profiline baktığımızda hâlâ daha birbirini yemeye çalışan, kendinden başkasını düşünmeyen, geri insan profili dünyaya hâkim. Fakat öte dünyada yaşamak için bunların önemi yok. Ortalama insan bilincinin hatta en geri olanların bile rahatlıkla yaşayabileceklerini düşünüyorum. Ya da orada nasıl yaşanacağını kolaylıkla öğrenebilecek seviyedeler. Daha ilerde olanlar durumu daha erken kavrayıp diğerlerine yardımcı olacaktır. Benim yazılarımı saçma bulması onun bilinç seviyesinin yetersiz olduğunu göstermez. Birçok bilim insanı kıyamete inanmaz, bu onların yetersiz bilinç düzeyine sahip olduğundan değildir. Fakat zamanı geldiğinde herkes inanmak zorunda kalacaktır. Çünkü çok ciddi ve kimsenin itiraz edemeyeceği veriler olacak.

Bizler, kıyameti yaşadığımızda dünyadaki ortamın bir benzeriyle karşılaşacağız. Yetersiz diye gördüğümüz insanlar tıpkı dünyadaki gibi yaşamaya devam edecek ve öğrendikçe dünyadaki gibi yaşamdan ruh gibi yaşamaya geçiş yapacaktır. Kimileri hemen geçerken kimiler daha fazla zaman harcayacak. Fakat istisnasız herkes orada yaşayabilecektir. Zaten yaşayamayacak olanlar öte dünyaya gitmeyecekler. Onlar dünyada yaşamaya devam edecekler. Fakat artık açıkça tekâmül etmeleri gerektiğini bilip onun şartlarına göre yaşayacaklar ve onun için 1000 yıllık altın çağ döneminde bizim 10 bin senede ulaştığımız seviyeye ulaşacaklar.

Başka bir durumda insanları bencil ya da başkalarını düşünmez yapan şey hayvansal içgüdüleridir. Yani egomuza yenildikçe geri insan profili çizeriz. Kıyametten sonra ise hayvansal dürtülerimiz olmayacağı için bu tür insan profili olmayacak ve herkes tekâmülün farkına varacak. O zaman insanlar yeni düzene ayak uyduracak ve bilinçli tekâmül edebilmek için gerekeni gönüllü yapacaktır.

Soru: Şimdi evrenin büyüklüğünü düşündüğümüzde bu evrendeki milyarlarca galaksiyi ve bu galaksilerdeki trilyonlarca (bizim yaşam koşullarımızda) gezegeni düşünüyorum. Bu gezegenlerde de milyarlarca yıldır bizim gibi tekâmül eden ruhların varlığını düşünüyorum. (Çünkü bu sistemi kuran kaynağın sadece bir gezegende tekâmül olayını yaşatması bence çok yetersiz ve saçma) Sonuç inanılmaz sayıda bilinçli ruh demek. Yani kaynağın bu kadar bilinçlendirilmiş ruh ile ne yapacağı ya da kendini bu kadar geliştirme isteğinin sebebinin ne olabileceği kafamı kurcalıyor. Aklıma ister istemez en kötü senaryo geliyor. Acaba 11. boyutta kaynaklar arası bir savaş mı var? Gibi tuhaf düşünceler aklıma geliyor. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum?

Cevap: Bu konu benim kafamı uzun süredir kurcalıyor. Fakat 11. boyut hakkında ancak hayal gücünü kullanarak bir şeyler söyleyebilirim. Çünkü gerçekten orası hakkında hiçbir verimiz yok. Ben bu konuyu düşünürken aklıma bir bebeğin anne karnına düşmesi ve doğumu arasındaki süreç geldi. Çok benzer gördüm ve belki de “kaynak” bebek olarak yeni bir dünyada doğmak demektir.

Büyük patlama anı yumurtanın döllenmesine denk gelir. Zaman içinde milyarlarca ruhun kaynağa ulaşması fetusun hücre bölünmesi şeklinde gelişmesi ve büyümesi. Tüm enerji kaynağa döndüğünde doğum gerçekleşir ve bir bebek olarak yeni bir dünyada ortak bilinç şeklinde var oluruz… Kim bilir…

Elbette çok fazla ruhun tekâmülü söz konusu ama aynı zamanda bizim evrenimizden ayrı, çok fazla da büyük patlama olması gerekir. İşte her büyük patlama ayrı bir birey oluşturabilir. Çokluktan oluşan muazzam bireyler… Fakat inan bana savaşlar tamamen geri zekâlı işidir. Oralarda olumsuzluk olamaz… Çünkü kaynak sadece sevgi ve vicdandan oluşur.

Soru: Şimdi kuantum dünyasında eşzamanlılık ilkesi var dolayısıyla zaman sorun olmayan bir kavram. Bizim dünyamızda zaman kavramı var. Şimdi yaşadığımız dünyada neden kısıtlı bir zamanda tekâmülümüzü gerçekleştirmemiz gerekli? Şunun için soruyorum dünyada geçen zaman öbür taraflarda etkili değilse neden tekâmülün tamamlanmasını hızlandırmak için müdahalede bulunuyorlar? Acaba bizim içinde yaşadığımız evrenin ömrünün sınırlı olmasından mı kaynaklanıyor?

Cevap: Tekâmül etmeyi şöyle tanımlarsam durum daha iyi kavranır sanırım. Yedi katlı bir apartman düşünelim. Bizler tekâmül ettikçe bu katları çıkabiliyoruz ve bizim en büyük hedefimiz ise çatı katına çıkmak. Çünkü orada bizi en büyük mükâfat bekliyor. (Çatı katı dediğim 8. kat oluyor ve tanrı ile birleşmeyi temsil ediyor.) Bir üst kata çıkmak merdivenle olmuyor. Bu iş için dünyaya eğitime geliyoruz. Frekansımızı artırıp ancak yükselebiliyoruz. Buraya kadar sanırım bildiğimiz şeyler.

Bizim bulunduğumuz katta aynı zamanda bizim tekâmül olarak ulaştığımız yere kadar geçen zamanların kapalı halkaları da var. Bu halkaların her noktasına istediğimiz gibi gidebiliyoruz ama bizim henüz ulaşmadığımız mertebeye ait zamana gidemiyoruz. Biz dünyada her yöne gidebildiğimiz gibi düşünmek gerek. Öte dünyada zamanda istediğimiz gibi dolaşıyoruz ama tekâmül seviyemiz bizi sınırlar. Diyelim ki 6. gök katına ulaşmış olalım. Fakat zaman olarak 7. gök katına ait bir zamana gitmek isteyelim. İşte bu zaman bize kapalı… Fakat 5. gök katındaki ya da diğerlerinin her anına gidebiliyoruz.

Biz bir bilgisayar ortamında yaşıyoruz ve burada zaman bizim kontrolümüzde değil. Burada zamanın akışına uymak zorundayız. Öte dünyada ise bu zorunluluk yok. Eğer ruh tekâmülünü yavaş yapıyorsa belki aynı dönem (örneğin ortaçağ) birkaç kere bedenlenebilir. Michael Newton’un Ruhların Yolculuğu kitabında bir denek şöyle bir örnek vermişti. Yeni gelişmekte olan bir ruh dünyada bedenlenmek istemiyordu. (Zorlukları sebebiyle)

Newton: -onu rehberi sıkıştırmıyor mu? Diye sordu.

Denek: -Hayır, öğrenci dik durmaktan vazgeçene kadar milyarlarca yıl geçebilir. Öğretmenlerin sabrı sınırsızdır. Demişti.

Bu durum oradaki zamansızlığın işaretidir. Öğrenci hiçbir şey yapmadan durmaktan sıkıldığında öğretmen onu cesaretlendirir. Ve zaman içinde her istenen noktada bedenlenebilir. Bir ruh kıyamete yakın bir zamanda bedenlendikten sonra ortaçağdaki bir zamanda da bedenlenebilir. Zamanı ruhun ihtiyaçları belirler. Sıra izlenmeyebilir.

Yazılarımda kuantum dünyasında akıp gidenin zaman değil de mekân olduğunu vurgulamaya çalıştım. Aslında mekân bildiğimiz gibi değildir. Yani 3 boyutlu değil tek boyutludur ve tek yöne akar. Fakat evrenimizde tam karşılığı yok. Sıcağın soğuğa doğru akmasına benzer ama kendiliğinden olmaz. Bu akış bir cazibe oluşturur. Fakat bu cazibeye ayak uydurmak ruhun (bir miktar) elindedir. Eğer tekâmül ederse bu cazibeye uymuş olur. Etmezse, ruhun doğasına karşı gelmiş olur. Yani tekâmül etmek ruhun arzu ettiği bir şeydir ama mecbur değildir. Daha açıklayıcı olması için başka bir örnek daha vereyim. İnsanların beslenmesiyle tekâmülü özdeş düşünelim. Yemek yiyerek gelişim, tekâmüle karşılık gelsin. İstersek yemek yemeyiz ve gelişmemizi engelleyebiliriz. Fakat bu durum doğamıza aykırıdır. Kişi yemek, yemek zorundadır. İşte öte dünyadaki tekâmülde aynıdır. Kişi isterse tekâmül etmeyebilir ama bu onun doğasına aykırıdır.

Bir bebek de; dünyadaki tekâmüle karşılık gelir. Bebek kendisi beslenemez onu birileri beslemek zorundadır. İşte dünyadaki bizlerde kendiliğimizden tekâmül edemeyiz, birileri bizi mecbur bırakıyor.

Dünya bir program olduğu için zaman sürekli akar ve zamanı geldiğinde kıyamet olmak zorundadır. Bizi organize edenler bu süreci organize ederler ve kesinlikle tek bir ruhu bile zayi etmezler. Herkesi bu zamana kavuştururlar. Geri olduğunu düşündüklerini, istedikleri zamanda tekrar bedenlendirerek eksikliğini giderirler. Dünyada yaşanan 10 bin yıl içinde, tekâmül sonuçlandırılıyor. Fakat bu kadar zamandan daha az bir zamanda bile, bu iş yapılabilir. Fakat bilincin gelişme hızı bu zamanı belirler. Aslında sadece bilinç değil, teknoloji ve bilimin gelişmesi de etken. Bilim daha hızlı gelişse insanın bilinci kavuşamayabilir. Yani en optimum çözüm bu olsa gerek. Aslında telaş diye bir şey yok. Her şey istendiği gibi gidiyor…

Önemli bir durumda şudur, dünya hayatı iyi bir hayat olmadığından, dünya hayatından ne kadar az yararlanılırsa o kadar iyi. Sisteme bu durum esas alınmış olmalı. Çünkü altın çağda tekâmül edecekler aynı süreci 1000 yıl yaşayarak aşacaklar. Aslında onlarda diğerleriyle aynı süreçleri yaşayarak tekâmül edebilirlerdi. Fakat onların bu zorlukları görmeden tekâmül edebilecek olmaları, onları diğerlerinden ayırdı. Kimse de bu kadar az kişi (3 milyon kadar olacaklarını düşünüyorum) için altın çağı organize etmeyelim demiyor. Görevli herkes üzerine düşeni, severek yapıyor.

Evrenin ömrü, içindeki maddelerin varlığına bağlı. İçindeki maddeler bitmezse evren yaşamaya devam eder. Evrenin sonu tüm enerjinin tekâmül ederek tanrıya varmasına bağlı. Bizi kısa zamanda kıyamete kavuşturmak tamamen bizim içinde bulunduğumuz program gereğidir. Fakat bir telaş yoktur. Acelede etmezler. Her şey planlar gereği tıkır tıkır işler. Fakat dediğim gibi vahşetin kol gezdiği bir ortamı -dünyamızı- az kullanmak istemeleri, telaş gibi gözükmüş olabilir.

Soru: Ruh bedene girmeden önce hangi hayati yaşayacağını biliyor. Peki, ruh planlanmış hayatin dışına çıkarsa ne olur? Bilim adamları paralel evrenlerden bahsediyor. Yani sonsuz sayıda evren var. Biz de sonsuz sayıda mıyız? Her âlemde biz değişik bir hayat mı yaşıyoruz?

Bir teoriye göre, ruh bedene girmeden önce yaşayacağı hayati biliyor ve kabul ederek vücuda üfleniyor. Bedene girmeden önce, ruha verilen bütün bilgiler siliniyor. Yani ruh nasıl bir hayat yaşayacağını bilmiyor. Ölmeden az önce yine silinmiş bilgiler ruha geri veriliyor.  Sizin görüşünüz nedir? Böylece ruhun daha iyi eğitileceği düşünülmüş olabilir mi?

Cevap: Ruh, ona sunulan hayatları tek tek inceliyor ve (rehber ruhuyla) bir tanesini seçiyor. Aslında ona sunulan hayatların hepsi onun ihtiyaçlarına göre planlanıyor. Alması gereken eğitimi ona verecek şekilde planlanıyor. Böylece her ruh yaşadığı her hayatında en iyi verimi alıyor.

Bir ruh planlanan süreci yaşamazsa planlar tam gerçekleşmediği için tekrar bir bedenlenme daha yaparak eksiklerini giderir. Her ruh kıyamete kadar tekâmülünü belli bir seviyeye çıkarmak zorundadır. Bunun için kaç kere bedenlenmesi gerekirse o kadar bedenlenir. Kıyametten sonra bilinçli tekâmül dönemi başladığı için artık bedenlenmesine gerek yoktur.

Her ruh bedenlenmeden önce hafızası sıfırlanır. Daha doğrusu boş bir cd ile dünyaya gönderilir. Dünyada o boş cd’yi doldurur. Berzah hayatında doldurduğu cd’nin getirisi ruhuna yüklenir. Böylece daha zeki ve kâmil insan olur. Ruh bedenlendiğinde bilgi ve becerisi sıfırlanır ama daha önceki yaşamlarından kazandığı zekâ ve kâmil insan olma yetenekleriyle doğar. Çünkü amaç kazandıklarının üzerine yenilerini eklemektir. Tekâmül denilen şey “düşünceyle”, “zekâyla”, “insanlıkla” aynı şeydir. Bizler tekâmül ettikçe daha iyi ve daha zeki oluyoruz. Ruh berzah hayatında kazandığı yeteneklerini bir daha kaybetmez. Bir sonraki hayatına kaldığı yerden devam eder.

Her ruh bedenlenmeden önce hangi hayatı hangi şartlarda yaşayacağını bilir. Bu kaderimizi biliyoruz gibi bir sonuç doğurabilir ama sadece kadercilik bakış açısından bakamamamız gerekir. Bakış açımız tekâmül açısından olmalıdır. Her şey planlar gereği işler. Bedenlenmeden önce bize en iyi tekâmül ettirecek hayatı seçeriz. Bedenlendiğimizde de seçtiğimiz hayatı yaşarız. Onun için kiminle evleneceğimiz gibi şeyler bellidir.

Bunun asıl sebebi zaman konusudur. Hayat planlarımızı yapanlar zaman tabi olmadığı için bizim her olay karşısında ne karar vereceğimizi bilirler. Bizler o kararları özgür irademizle veririz. Fakat zaten vereceğimiz karar bilindiğinden planlar ona uygun yapılır. Onun içinde sanki robotvari canlılarmışız gibi izlenim uyandırıyoruz.

Elbette kişi isterse bu planlara uymaz ama o zamanda planlara uyulmadığı için planlanan tekâmül sürecine ulaşamaz. Onun için sanki iradesiz canlılar gibi algılanmak doğru değildir. Biz yaşayacağımız hayatı seçtiğimizde önemli dönüm noktalarını da ezberleriz. Tıpkı bir pilotun simülasyon aletindeki gibi ön çalışma yaparız. Onun için planlara harfiyen uyarız. Çünkü zaten önceden aldığımız kararı da biz aldık. O kararı verende biziz. Hatırlamıyoruz ama iç sesimiz bizi yönlendirir. İç sesimizin kaynağı ise rehber ruhumuzdur.

Soru: Tekâmülümüzü tamamladık, defalarca dünyaya geldik ve yüce bir ruh olarak sonsuza kadar öbür âlemde mi kalacağız?

Cevap: Elimizdeki verilere göre ruh Kaynak ile bir olacak. Ondan sonrası için bir verimiz yok  Kaynak ise öte dünyada değildir. Bilime göre 11. boyutta, Kuran’a göre arşta. Orası hakkında ise bir yorum yapabilme imkânımız çok kısıtlı. (Örneğin zamanın ve mekânın olmadığını biliyorum ama onlar olmadan nasıl bir yer olur bilmiyorum.)

Soru: Hayatımızdaki her şey planlar gereği akıp gidiyor. Diyelim ki sabah kalktık. Önceden otobüsle işe gitmeye karar vermiştik, fakat sonradan kendi arabamıza binip işe gittik. Eğer otobüsle işe gitseydik, olacak olaylar zinciri zaten planlanmıştı. Arabayla ise gittik, yine olacak olaylar zinciri önceden planlanmış. Biz o zaman aslında hangi yolu seçersek seçelim o gün yaşayacağımız olaylar belirlenmiş. Sadece olaylar zinciri farklı sonuçta alacağımız eğitim ayni düzeyde. o zaman şunu söyleyebilir miyiz: Biz o gün evde kalmayı tercih edemezdik çünkü bizim o günkü olacaklar listesinde evde kalmak gibi bir seçenek yok. Yani içimizdeki software bize evde kalma seçeneğini sunmuyor.

Cevap: Hayatımız planlanmıştır diyoruz ama otobüsle ya da otomobille gitmek değişiklik yapmayacaksa sorun olmaz. Fakat biz otomobille gidip bir kaza yapmamız planlanmış ise o zaman otobüsle gidemeyiz. Yani ufak tefek konular bizim seçeneğimize bırakılmıştır. Buna Külli irade ve cüzi irade denir. Bizim için yapılan ana planları değiştirmediği sürece biz istediğimiz seçeneği yapmakta özgür bırakılırız. Fakat dediğim gibi eğer kaza yapmamız gerekiyorsa rehber ruhumuz bizi etkileyerek otomobille gitmemizi sağlar. Hatta kaza yapmamız içinde bizi yönlendirir. Bazen öyle hatalar yaparız ki kendimize şaşarız. İşte o hatayı yapmamız rehber ruhumuz tarafından sağlanır. Hayatımızdaki önemli virajları bedenlenmeden önce ezberleriz. Zamanı geldiğinde de uygularız. Eğer uygulamazsak rehber ruhumuz bizi uyarır. Fakat ısrarla uygulamamak istersek uygulamayız.

Kendi başımdan geçen bir olayı örnek verirsem sanırım daha iyi anlaşılır. Bir masa üstü elektrikli hızar ile marangozluk işleri yapıyordum. Aletin altına eğildim ve yükseklik ayarını yaparken mutlaka hızarın durdurulması gerektiğine karar verdim. Çünkü oraya el sokulursa en küçük temasta hızar parmakları koparıverir diye düşündüm. Bunu düşündüğümden bir dakika bile geçmeden hızarı ayarlamam gerektiğini gördüm. Elimi ayar düğmesine uzatmak için hızara doğru uzattım ve parmağımı kaptırdım.

Bu olayı yaşadım ve rehber ruhun neler yaptırabileceğini anladım. Bana tehlikeyi gösterdi ve akabinde unutturarak parmağımı kaptırmamı sağladı. Yani rehber ruh isterse insanları bu kadar etkileyebiliyor.

Fakat herkes böyle etkilenmez. Benimki bir mesaj amaçlıydı. Onun için normal süreçlerde iç ses olarak uyarılırız o kadar.

Kuran’ın dediği gibi “sizin için hayır olduğunu düşündüğünüz şer olabilir. Şer olduğunu sandığınız hayır olabilir.”

Örneğin; Bir işadamı iflas ettiğinde kendisi için şer olan bir durum yaşadığını sanır. Oysa onun iflas durumunu yaşaması daha iyi tekâmül etmesini sağlayacaktır. Çünkü planlanan süreçte bu durumu yaşaması gerekmektedir. Şer sandığı şey onun en iyi tekâmülünü sağlayacağından, aksine onun için hayırdır.

Soru: Altın oran olarak ta bilinen 1,6 sayısı her yerde karsımıza çıkıyor. İnsan vücudundan, Kâbe’ye kadar her yerde… Aslında bu sayının her yerde karşımıza çıkması hiç tesadüf değil. Sizce bunun anlamı ne? Hayatımızı planlayan ve yaratan ileri derecede bir matematik mi kullanmış? Yaradılış ile matematik yani sayılar neden birbiri ile iç içe? Evrenin sonsuz olduğu varsayılıyor. Tıpkı sayılar gibi. 4. boyuta geçtiğimizde de sayılar hayatimizin bir parçası olacak mı?

Cevap: Evrenin yaratılışının matematik üzerine olduğu doğrudur. Bunun en önemli kanıtı karadeliklerdir. Karadelikler matematik olarak bulunduktan çok sonra ispatlanabilmişlerdir. Hâlâ daha ispatlanamayan akdelik, solucan delikleri ve boyutlar bir fenomen olarak düşünülmektedir. Fakat matematik olarak var olmaları gerekir. Bilim ispatlamadığı sürece bir olguyu kesinleşmiş kabul etmiyor.

Evren, matematik üzerine kuruludur ama örnek verdiğiniz altın oranın Kâbe’ye uygulanması gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Böyle şeyler biraz yakıştırmadır. Kuran’da ki veya Tevrat’ta ki matematik gibi şeyler zorlamadır. Eğer isterseniz herhangi bir kitabı alıp üzerinde böyle şeyler bulabilirsiniz… Bunlar inananların hoşuna giden ve reklam kokan şeylerdir. Benim kastettiğim matematik evrenin kanunlarını belirleyen kurallardır…
Eğer evreni bir bilgisayar yazılımı olarak düşünürsek, yazılımın kuralları olmak zorundadır. İşte evrenin kuralları matematiktir. Sadece görünen evrende değil tüm boyutlarda geçerlidir. Fakat boyutlara ait matematik sanal sayılar içerdiği için henüz tam olarak çözebilecek seviyeye gelmedik.

Soru: Peki, tekâmül etmekten kasıt ne? Yani gelişim nasıl oluyor? İnsanin bencilliğini kontrol altına mı alması kasıt? Yoksa daha farklı şeyler mi yapması gerekiyor? İyi bir insan olması mı gerekli? Yoksa evrenin nasıl çalıştığını anlayabilmesi mi?

Cevap: Tekâmülün tam karşılığı bilinçtir. Bilinç ise SQ ve IQ zekâlarının toplamıdır. Her insan yaşadığı her hayatında bu iki zekâsını geliştirir. Defalarca çeşitli ortamlarda bedenlenerek tekâmül eder. Tekâmül ettikçe bencilliğini dizginler ve aynı zamanda gerçeğe daha çok vakıf olur. Yani bu süreçler doğal süreçlerdir. Yaşayarak öğrenilir…

Soru: Allah insanı yaratırken, melekler diyor ki: Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan akıtacak insan mı yaratıyorsun. Peki, melekler bunları nereden biliyor? İnsanın kan akıtacağını nasıl biliyorlar?

Cevap: Kuran, bir tarih kitabı değildir. Yani bu ayet yaşanmış değildir. Bu senaryo bilgi aktarma yoludur. Bu ayette insanın kötü olacağı bilindiği halde dünyaya getirilmesi gereken bir varlık olarak anlatılmıştır. Bunun sebebi biraz gizlidir ama çokta gizli değildir. Bana göre tekâmül etmenin tek yolu hayvansal içgüdülere sahip bir beden ile dünyada yaşamaktır. Hayvansal dürtüler insanı kötü yapar ama varlığını da sürdürmesini sağlar. Böylece insan tekâmül ederek melek statüsüne çıkar. Yani melek olmanın yolu, önce şeytan olmaktan geçiyor…

Soru: Peki, ilk yaratılan varlığın rehber ruhları kimlerdi onların hayatını tek başına mı tekâmül etiler?

Cevap: Michael Newton’un deneklerinin söylediğine göre evrenin oluşumu sırasında sadece bilinçsiz enerji kullanılmamış. Çok az olsa da bir miktar bilinçli enerji de kullanılmış. İşte o ilksel bilinçli enerji sistemin başlangıcını başlatmış ve hâlâ daha sistemin denetlemesini yapmaya devam ediyormuş. Çok yüksek seviyede olduklarını söyleyen denekler. Kendilerini hiç görmemelerine rağmen varlıklarını hissederlermiş. Michael Newton alt seviyede ruhlarla muhatap olduğu için, bu üst seviye ruhlarla muhatap ruh bulamamış olması doğaldır. http://www.seyfullahdemir.com/insandan-tanriya-giden-yo/

Soru: Bir köpek beni ısırınca neden canım yanar? Çocuğa tokat atınca neden ağlar? Niye acıkırız?

Cevap: Bu sorular basit dünyasal yapıların getirisi olan sorulardır. Bir doktor kolaylıkla detaylarını açıklar ve bu sorulara ek olarak NEDEN ÖLÜRÜZ? Gibi çok daha temel bir soru eklemek isterim. Cevap vermeden önce insanın ruh ve beden olarak iki yapısının olduğunu anlamak gerekir. Bu sorular bedeni ilgilendiren sorulardır ve canımızın yanması gibi şeyler bedenin belli bir süre dünyada kalmasını sağlamasına yöneliktir. Asıl amaç ruhun beden içinde alması gereken eğitimin, zamanından önce kesilmesini engellemektir. Eğer acıkmasaydık, beden erken ölecek ve ruh yeterli eğitimi alamayacaktı. Eğer beden çok uzun sürelerle dünyada kalacak olsaydı bu seferde ruh dünyada gereksiz sürelerle kalacaktı. İşte “yaşama sevinci” ile “ölüm” bizim dünyada kalma süremizi ayarlar. Elbette istatistiksel olarak erken ölümlerde, geç ölümlerde olur. Fakat her ne olursa olsun ruh yeterli süre dünyada kalmayı başarır. Bedensiz yaşamayı başarabilmesi için kaç kere dünyaya gelmesi gerekirse gelir. Dünya hayatının amacı: RUH’un bedene ihtiyaç hissetmeden, saf bilinç olarak (ruh=bilinç) yaşamayı başarabilmesini sağlamaktır. Ruhun dünyada bedenlenmesinin finali kıyamettir. Ölüm; ruhun çeşitli yaşam alanlarında yaşayarak en iyi tekâmülü almasını sağlar. Onun için ölüm, yaşam kadar gerekli ve önemlidir.

Soru: Sevgi nedir? Nasıl bu kadar güçlü bir histir? Ve tabii ki neden Maneviyata ihtiyaç duyarız? Bu hayatın Anlamı ne? Amacı değil anlamı ne?

Cevap: Bu sorularda da “Sevgi Nedir?” sorusunu ayırmak gerekir ve ona “Vicdan Nedir?” sorusunu da eklemek gerekir. Sevgi ve Vicdan ruhumuzun özelliğidir. Ego, Üreme, Annelik, Yaşama İsteği v.b. güdülerimiz gibidirler ama Sevgi ve vicdan ruhumuzun yapısından gelir. Diğer tüm güdülerimiz bedenin güdüleridir. Yani hayvanlarla belirgin bir şekilde ortak olan güdülerimiz bedenseldir. Ruhumuzdan gelen sevgi ve vicdan tanrısaldır. Müsaade edersen Tanrı yerine Kaynak demeyi tercih edeceğim. Çünkü insan ruhunun çıktığı ve döneceği yer “KAYNAK”tır. Onun için sevgi ve vicdan bizim ana yapımızdır. Yani Kaynak sevgi ve vicdandan oluşur.

İnsan; “hayvansal dürtüleriyle”, “ruhsal dürtüleri” toplamından oluşur. Geliştikçe Ruhsal dürtüleri artar. Hayvansal dürtüleri stabildir. Zamana bağlı değildir. Onun için geliştikçe ruhsal dürtüleri ona daha çok hâkim olur. Yani insan ne kadar gelişkinse o kadar kâmil insan olur. İnsan öldüğünde hayvansal güdülerini de bedeniyle bırakır. Öte dünyaya sevgi ve vicdanıyla gider. Ve insanın geliştikçe ruhsal yönü güçlendiği için maneviyat onu daha çok etkiler. Gelişkin insanda sevgi daha ön plandadır ve güçlü duygular oluşturur. Yalnız anne sevgisini bu işle karıştırmamak gerekir. Annelik hayvansal dürtüdür ve çok güçlüdür. İnsandaki annelik duygusu her ikisini de içerir. Yani bir insan annesi, bir hayvanın annesinden daha güçlü annelik hislerine sahiptir. Bir insan annesi yavrusu için ölüme kolaylıkla gidebilir ama hayvan annesi kendi canı tehlikeye girince yavrusunu terk eder.

Eğer kişi manen güçlüyse, bu onun ruhsal duygularını daha iyi algıladığını gösterir. Yani ruhunun öz yapısını hissettiğinden bedenini de güçlendirir. Ruhu dinç olan bedenini de dinç tutar. Aslında ruh her zaman dinç olur ama onun hayata daha çok hükmetmesi için kişinin gelişmiş olması gerekir. Yani kişi ne kadar gelişkin bir ruha sahipse maneviyatı o kadar güçlü olur ve bedenine de hükmeder.

Dünyada şu anda yaşayan 7 milyar insan, ruhsal olarak belli bir gelişmişlik aralığındadır. Çok büyük uçurumlar yoktur ama her ruhun belli bir gelişme hızı vardır. Bazısı daha hızlı gelişir onun için farklılıklar vardır…

Soru: “Demek ki insan iki ana unsurdan oluşmaktadır. Biri madde beden diğer ise Ruh… İşte kuran bu madde bedene “insan” ruh’a ise “cin” demektedir.”

Yukarıda alıntıladığım ifadenizde Kuran, ruh’a “cin” diyorsa, yine bu makalenizde yayınladığınız; Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”ayetin de ki bahsedilen ruh’un ne olduğunu anlamış değilim. Bu konuyu biraz daha açarsanız sevinirim.

Cevap: Her ikisi de aynı şeydir. Aslında Kuran, öte dünyadaki ruhları ayırmak için cin sözünü kullanır. Kuran Ruh ile bir kayıt cihazı veya bilgi veren ya da öğrenen bir şeyden bahseder. Bazıları ruhun vahiy olduğunu iddia eder. Bazıları ruhu Cebrail olarak düşünür. Bana göre öte dünyadaki varlıkların hepsine ruh denir. Fakat kendi içinde ayrılırlar.

Öte dünyada iki gurup ruh var. Bunlardan üstte olanlar melek altta olanlar cin denir. Üstte olanlarda ikiye ayrılır. Yüksek melekler topluluğunu oluşturan gelişkin ruhlar ve diğer melekler. Altta olanlar da iki kategoridedir. İlki çok az bilince sahip ve pek bir şeyden haberi olmayanlar. Bunlar hayvan bedenlerinde otomatik dönemlerini yaşamaktadırlar. Diğerleri ise varlıklarından haberdar ama niçin var olduklarını bilmeyen bizleriz. Kuran bizim dönem ruhlara özel isim verir ve cin der. Fakat tümü ruhtur ve yukarıda saydığım statüdedir. Yıllarca cinleri başka tür varlıklar olarak düşündük. Yani Kuran’da cinlerin özelliklerini anlatan ayetler aynı zamanda ruhun yapısını da anlatmış oluyor.

Kuran yazılışı gereği birçok bilgiyi gizleyebiliyor. Bazı ayetlerden ruhun bir kayıt cihazı olduğu imajı var. Bu da amel defteriyle çok güzel örtüşüyor. Ruhun bu öğrenebilme ve kayıt tutabilme özelliği onun tekâmül ettiğini gösterir. Onun için Kuran’daki; “meleklerin Allah’ın çocukları değil ikram olunmuş kul oldukları” söylemi önemlidir. Ruh konusunun gizlenmesi yüzünden tekâmül konusu da biraz gizlenmiştir. Tekâmül ettiler de melek oldular demiyor, ikram olundu diyor.

Birçok kişi, cin ile insanın aynı olduğu konusunda tereddüdü var. Oysa Kuran cinlerin insanın gözeneklerinden geçebilecek bir yapısı olduğunu söyler. Ayrıca cinlerin ateşten yani enerjiden yapılı olduğunu da söyler. Zaten ruh da aynı özelliklere sahiptir. İnsana üflenmiştir ve enerji kökenlidir. Yalnız ruh ile bedeni karıştırmamak gerekir. İnsanın bedeni, topraktan (yani elementlerden) yaratılmıştır, ruhu değil…

Soru: Zihin sanki bir mikro-prösesör gibi çalışıyor, gündelik hayatı yönetirken diğerleri ile de bilinçaltında iletişime geçiyor, böylece birbirimizin ne düşündüğünü hiç konuşmadan bilebiliyoruz, iletişim sağlıyoruz. Umuyorum ki, gen fonksiyonlarımız tamamen ortaya çıkar ve zihnin bu sorumlu genini bulurlar. Acaba ruhun varlığı zihnin bu özelliği ile açıklanabilir mi?

Cevap: Ruh dediğimiz şey zaten bilinçtir. Bilinç beynimizin eseri değildir. Bilinç ruhtur. Fakat beynimizi kullanarak bedenimizi kumanda eder. Yani bedenin kulaklarıyla duyar, gözleriyle görür ve ona göre bedeni yönlendirir. Bana göre bilincin ruh olduğunun göstergesinden biri rüya görmektir. Eğer bilinç beynin ürünü olsaydı onunda diğer uzuvlar gibi dinlenmesi ve uyuması gerekirdi. İkinci gösterge de anestezi altında da insanın bir şeyler görmesidir. Oysa anestezi tüm vücudu uyuşturduğu için hastada hiçbir beyin faaliyetinin olmaması gerekir. Benim görüşüme göre ruh tıpkı Matrix filmindeki gibi bedene bağlanır. Bir enerji olduğu için yorulmaz. Onun için de uyumaz. Uyumadığı için beden uyurken faaliyete devam eder. Fakat gerçeklikten koptuğu için tamamen sanal bir ortam deneyimler. (Benim gibi düşünen kimilerine göre, gerçek dünya orasıdır) Aynı şekilde anestezi altında da beyin uyuşur fakat ruh faaliyetine devam eder.

Soru: Legolarıyla bir dünya kuran çocuk oyunun içine kendisi giremez… Ama zihniyle girer… Farklı tipleri konuşturur.. Her birisi olur.. Ve hepside odur.. Ama ellerindekiler lego markadır. Her oynayışında çocuk izlenirse hem hikâye hem diyaloglar hem oyun zenginleşir. Orada hem ölen hem öldürendir. Böylece geliştirdiği oyunla kendini deneyimlemiş olur, yine kendisiyle… Bilemiyorum böyle geldi… Bu bir gerçek varoluş olmadığından her şeyi de olabilir.

Cevap: Bir çocuğun kurduğu hayal dünyası, tıpkı gerçek yaşantımızın bir yansımasıdır. Çocuğun dünyasını hayal bizimkini gerçek yapan bizleriz. Oysa ikisi de hayaldir. Gerçek şimdilik ulaşmamamız gereken bir durumdur. Hayallerle oluşturduğumuz yaşantımız bizim gelişimimiz için çok önemlidir. Daha üst boyutlardan bakan biri bizi tıpkı çocuğumuzu seyrettiğimiz gibi seyreder. Biz onlara melek ya da tanrı deriz. Oysa onlar bizim ebeveynlerimizdir. Bir çocuk için anne baba neyse onlarda bizim için aynıdır.

Ebeveyn çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek ister. Onu bazen güzellikle, bazen zorlayarak eğitir. Okula gitmek istemese de zorlar. Bizim ebeveynlerimizde bizi güzellikle eğitir. Bazen dünya okuluna gelmek istemeyiz o zamanda bizi biraz zorlarlar. Bu zorlamalarda çok dikkat ederler. Biz çocuğumuzu gerekirse döveriz ama onlar kesinlikle zor kullanmazlar. Hatta bu işi öyle ustalıkla yaparlar ki biz kendimiz seçmişiz gibi hissettirirler. Örneğin her bedenlenecek ruha birkaç hayat alternatifi sunulur. Ruh bedenlenmeden bu hayatları deneyimler. İçlerinden birini seçer. Oysa bu hayatların hepsi bize aynı tekâmülü sağlayacaktır. Ve bizim hangisini seçeceğimizi bilirler. Fakat biz sanki özgürce seçim yapıyormuşuz gibi seçer ve başımıza gelenleri kendi seçimimiz olarak düşünürüz.

Hatta birçok ruh, öte dünyanın huzur ve dinginliğini bırakıp dünyaya bedenlenmeye gelmeye rıza göstermez. Dünyada başına gelecek birçok olumsuzluğu yaşamak istemez. Çünkü o olumsuzlukların onun gelişiminin anahtarı olduğunu idrak edemez. O zaman ruh dürtüklenir. Her fırsatta bedenlenmesi gerektiği anlatılır. Ayrıca zaman sorunu olmadığı için sonsuza kadar bile beklenilebilir. Bir noktadan sonra hiçbir şey olmamasından ruh sıkılır. Sırf bir şeyler değişsin diye ruh bedenlenmeye razı olur. Fakat bu durum en arkada olan ruhlar için geçerlidir. Biraz ilerleyen ruh üstatlarını görür ve onlar gibi olmaya özenir. Onlar dünyadaki zorlukları gönüllü kabul eder ve diğerlerinin her zaman önünde olurlar. Aynı dönem ruhları arasında bu sebeple bir miktar tekâmül farkı oluşur. Fakat dediğim gibi öte dünyada zaman sorunu olmadığı için her ruh kıyamete kadar alması gereken eğitimi mutlaka alır. Her ruh bir enerjidir ve en küçük bir enerji parçacığı dahi zayi edilmez. Onun için sapıklar yok edilmez tedavi edilir ve kazanılır. Onun için ceza diye bir şey yoktur. Amaç üzüm yemektir.

Zaman konusu karmaşık bir durum olduğu için küçük bir not düşmek istiyorum. Öte dünya ile dünyamız arasında zaman 1 güne 1000 yıl gibidir. Dünyada 1000 yıl geçtiğinde öte dünyada (dünyadaki) 1 gün kadar zaman geçmiş olur. Bunu anlamak için İNCEPSİON filmini seyretmek lazım. Orada rüya içinde rüya gören kişiler her katmanda çok daha uzun zamanlar geçirebiliyorlar. Buna göre Kaynak (Tanrı) katında hiç zaman geçmez.
Yalnız şöyle bir durum var. Öte dünyada zaman, 1 güne 1000 yıl gibi oranla geçer ama aynı zamanda, “zaman” an denilen halkalardan oluşur. Bu halkalardan birine giren ruh sonsuza kadar orada kalır. Zaman onun için geçmez. İşte bazı ruhlar bu halkalara konularak dirençleri kırılır.

Bedenlenmeyi anlatması açısından bir örnek daha vereyim. Genellikle ruh gurup arkadaşları aynı ortamlarda bedenlenir. Bir yaşantıda eş bir yaşantıda kardeş, çocuk ya da arkadaş olurlar. Eğer bedenlenmekten imtina eden ruh varsa, onu diğer ruhlar kullanılarak ikna edilir. Örneğin “ruh arkadaşının tekâmül etmesi için sana ihtiyacı var” gibi argümanlar kullanılır. Bazen rehber ruh öğrencisiyle bedenlenir. Onu korur ama bu arada kendisinin tekâmül etmesi de sağlanır.

Rehber ruhlar en gelişmiş ruhlar değildir. Bir üst sınıfta olanlar alt sınıftakilere rehber olur. Fakat rehber ruh olabilmek için belli bir seviyeye gelmek şarttır ve her ruh gelişkin olsa bile rehber ruh olamaz. Rehber ruh olma özelliğini taşıması gerekir. Fakat onlara da başka işler verilir. Herkesin yapacak bir şeyi vardır ama olumsuzluklar, negatiflikler ve kötülükler yoktur.

Soru: 21 aralık 2012 tarihinden sonra bir şeylerin değişeceğine inanıyor musunuz?

Sıklaşan Güneş patlamalarının insan DNA’sında mutasyona yol açacağı söyleniyor. Böyle bir şey mümkün mü?

Cevap: Evet, bu yıl sonuna doğru büyük değişikliklerin olacağına inanıyorum. Kendimce sebeplerimi burada ve burada sıraladım. Fakat bu değişikliklerin hiç biri maddesel olmayacak. Yani DNA’mızda bir değişiklik olmayacak. İki sarmaldan 12 sarmala çıkacakmış gibi şeyler fiziksel olgulara terstir. Güneşin etkisi DNA’yı değiştirebilir ama bu hep yıkıcı yönde olur. Ayrıca en yüksek radyasyonda dahi insanın tüm hücrelerindeki DNA’lar zarar görmez. Trilyonlarca hücre var ve her hücrede bir DNA var. Kaç hücredeki DNA değişebilir. 7 milyar insanın trilyonlarca hücresinin tüm DNA’larının birden bire değişmesi diye bir şey mümkün değildir.

Ayrıca böyle bir şey olduğunda bizim yapımız değişemez. Çünkü DNA sıfırdan büyüyen bir canlıyı organize edebilir. Ve tamamen madde bedene hükmeder. Diyelim ki bir şekilde yetişkin bir ayının tüm DNA’larını insan DNA’sıyla değiştik, ne olur? Ayı, insana döner mi? Bence dönmez. Kıllar, kuyruk birden bire yok mu olacak? Bence Ayı hemen ölür. Çünkü DNA’ları ile organları aynı olmadığı için uyum sağlayamayan hücreler ayıyı öldürür. Yani ben maddesel bir değişim değil, RUHSAL bir değişim bekliyorum…

Soru: Düşünceleriniz bana çok mantıklı geliyor ve cevap aradığım şeylere cevap bulabiliyorum. Fakat sizin görüşünüze göre yaratıcının sonsuz güce sahip olmadığını düşünüyorsunuz. Eğer sonsuz güce sahip olsaydı kötülüğün olmayacağını söylüyorsunuz. Benim aklım bunu kabul edemiyor. Kötülük aslında var olmayan bir kavram ve bu kavram sadece iyiliğin eksikliği olamaz mı? Yani yaratıcı kötülüğü yaratmadı ya da kötülük olan bir yol seçmedi, kötülük sadece iyiliğin eksikliğidir. Karanlığın; ışığın eksikliği veya soğuğun; ısının eksikliği olması gibi. Araştırmacı bir insan olarak bu cümleler size tanıdık geliyordur. Yaratıcının ol deyince bir şeyin olmadığını da düşünmüyorum, yaratıcı ol deyince belki de ruhlar tekâmül ediyorlardır ve bu bize göre zaman alıyor olabilir, çünkü yaratıcının zaman kavramına ihtiyacı yoktur. Ama öğrenmek için bizim zamana ihtiyacımız var. Görüşlerinize katılıyorum fakat yaratıcının sonsuz gücü olmadığı görüşüne katılmıyorum.

Cevap: Tanrının sınırlı güce sahip olması ne hikmetse kimsenin kabul etmek istemediği bir şey… Bir sürü insan aynı şeye itiraz ediyor. Ben savunma refleksi olarak görüyorum. İnanılan yaratıcının ya da dini olarak anlatılanın, doğru olmamasının kabul edilememesi diye düşünüyorum.

Başka bir şeyde tanrı kötülüğü yaratmadı fikri İslami değildir. Yani İslam’a göre hayır da, şer de Allah’tandır. Onun için kötülük iyiliğin olmadığı yerde var düşüncesi doğru değildir. Ayrıca iyiliğin olmadığı yerde kötülük yoktur. Çünkü kötülük yapılırsa vardır. İyiliğin zıddı gibi görünse de birinin olmadığı yerde ötekide yok olabilir. Çünkü bunlar eylemlerin sonuçlarıdır. Bir kişi ya iyilik ya kötülük yapacak diye bir şey yok. Her ikisini de yapmayabilir. Suya sabuna dokunmadan yaşayabilir.

Fakat zaman konusunda haklısınız. Yaratıcı ben daha çok Kaynak demek isterim, çünkü her şeyin kaynağı odur ve tüm evren ona dönecektir.

Kaynak için zaman geçmesi diye bir şey yoktur. Onun katında tüm her şey olmuş bitmiştir. Yani o, ol deyince her şey olmuştur. İncepsion filmindeki gibi bizler zaman genişlemesine uğradığımız için zaman hâlâ tükenmedi. Fakat o istediği sonucu aldı. Benim itirazım dünya gibi kötülüklerin olduğu bir yol seçmek zorunda olmasınadır. Eğer böyle bir yol seçtiyse buna mecbur olduğundandır. Bu düşüncemi Kuran’da destekler. Bir ayette “dünyada bir halife yaratacağım” dediğinde melekler itiraz eder. “Biz sana itaat ederken bozguncu insanı niye yaratıyorsun?” diye. Oda “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diyerek bunun zorunlu olduğunu anlatmaya çalışır.

Hep söylüyorum ben Tanrı sınırsız güçlere sahip değil ama dinlerin söylediğinin çok üzerinde güçlere sahiptir diye. Dinler onun sınırsız güçlere sahip olduğunu lâfla söyler. Eylemlere bakarsan, hiçte öyle değil. Örneğin; peygamberine ulaşmak için aracılar kullanıyor (İnsanlara ulaşmak için peygamber kullanması da bir ayrı garabet) . Yani ona yardım eden melekler ordusu var. Kendi işlerini kendisi göremiyor. Başka örnek; Adem’i cennette şeytan nasıl kandırdı. O sırada Tanrı uyuyor muydu? Niye fark etmedi. Başka bir örmek ise; şeytan ayetleridir. Peygambere şeytan, Cebrail’in yerine geçerek ayet indirdi. Allah durumu sonra anladı ve o ayetleri Kuran’dan çıkardı. Peki, sizce Allah o sırada ne yapıyordu da bu durumu fark etmedi. Sınırsız güçlere sahip bir güç şeytan tarafından aldatılıp duruyor. O zaman Tanrının fark etmediği şeyleri şeytan hayata geçirmiş olamaz mı? Böyle bir sürü daha detay tanrının gücünün sınırsız olmadığını zaten gösteriyor. Fakat ben bunu çok başka bir sebeple dile getirdiğimde insanlar kabul edemiyor.
Ayrıca merak etmeyin Tanrı böyle şeylerden gocunmaz. Aksine, düşünen kullarını sever. Çünkü o zaten düşünceden oluşmaktadır. Daha doğrusu bilinçten…

Soru: Tüm bu söylediklerinin gerçekliğini oluşturabilecek bilimsel altyapısı var mı? Yani bir bilim insanı size nasıl inanacak?

Cevap: En önemli konu bence de burasıdır. Anlattığım şeylerin bilimsel temelleri olması gerekir. Yazılarımda buna çok dikkat ettim. Fakat bilimsel makaleleri anlamak bir miktar fizik bilgisine ihtiyaç duyar. Onun için herkes bilimsel yönü anlayamamaktadır.  Zaten ben bu sistemi çözerken her türlü veriden yararlandım ama ilk çıkış noktam hep bilimsel veriler olmuştur.

Soru: Bilimsel verileri daha detaylandırabilir misin?

Cevap: Öncelikle sistemin çalışma prensibini anlamak gerek. Çünkü onu anlayan herkes diğerlerini kolaylıkla anlayabilir. Şu anda içinde yaşadığımız yere, görünen evren diyeceğim ve bizi asıl ilgilendiren yer ise kuantum evrendir. Hep iç içe olduğumuz halde frekans ve boyut farkından birbirimizi algılamıyoruz.

Yani evrende var olan şeyleri birbirinden ayıran üç durum var. Biri boyutlar, faz farkı  ve frekans farkı. Boyutlar hemen herkes tarafından bilinir 3 mekân ve 1 zaman boyutunda yaşıyoruz fakat kuantum dünyaları ise 1 mekân ve 4 den başlayarak 10 a kadar giden zaman boyutuna tabiler. Aslında ileri düzeyde bilim insanları bir karadelik içinde yaşamamız gerektiğini bilirler. Çünkü elde ettikleri veriler evrenin bir karadelik olması gerektiği yönündedir. Fakat uçsuz bucaksız evrene bakınca öyle görmüyoruz.

Asıl sorun bilim bu iki ayrı evrenleri tek olarak düşünüyor. Oysa asıl evren kuantum dünyalarıdır ve tek mekân boyutludurlar. Yani orası tam olarak bir karadeliktir. Karadeliktir diyorum ama 7 katmandan oluşur. Mekân olarak tek boyutlu olmasına rağmen zaman boyutları artarak gider. En altı 4 den başlayarak 5,6,7,8,9,10 boyuta kadar gider.

İçinde yaşadığımız görünen evren tüm verilerini en alt katmandan alır. Yani görünen evren, 1 mekân ve 4 zaman boyutunun hologramıdır. Bir bilgisayar programı içinde yaşıyoruz. Aslında görünen evren, verilerini 1. Kuantum katından alan bir bilgisayar programıdır. Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için “M kuramı üzerine bir söyleşi ve Bir bilgisayar içinde yaşıyoruz adlı makaleleri okumanız gerekir.

Bizler de aslında bu kuantum katlarında yaşayan canlılarız. Bilim bu dünyalara paralel evrenler demektedir.

Görünen evrende gördüğümüz madde aslında olasılık dalgasının hologramıdır. Yani madde dediğimiz şey aslında saf dalgadır ama yaşadığımız madde dünyasının oluşumunu sağlayabilmek için onu bilgisayar programında katı bilardo topu olarak algılarız. Benzer durum zaman içinde vardır.

Kuantum dünyalarında zaman an denilen kendi üzerine kapalı halkalardan oluşur. Bilinçli biri bu halkalarda istediği gibi hareket edebilir. İleri, geri gidebileceği gibi birinde durarak zamanı durdurabilir. Görünen evrende ise zaman genişlemeye uğrar ve zaman üzerinde bir tasarrufumuz yoktur. Ona etki edemeyiz, kendiliğinden akıp durur. Aynı şekilde Kuantum evrende de mekân üzerinde tasarrufumuz yoktur.

Görünen evrende bu kadar uzak mesafeler olmasının sebebi odur. Kuantum dünyasındaki zamanın mekân olarak yansıması… Oradaki zaman büyüklükleri uzaklık olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bilim insanları kuantum dünyalarına paralel evrenler demektedir. Orası ruhlar dünyasıdır. Fakat onları iki sebepten algılayamıyoruz. Biri boyut, diğeri frekans farkından dolayı… Faz farkı ise bizi anti evrenden ayırır. Aslında en kolay şey, anti evrenin varlığını ispatlamaktır. Fakat bilim o yöne yönelmediği için o dalda araştırma yapılmamaktadır.

Görünen evrenin bu şekilde dizayn edilmesi sebepsiz değildir. İnsan denen canlının yaşayabileceği yaşam alanı oluşturulmak istenmiştir.

Soru: Sanırım işin can alıcı noktası da buradadır.

Cevap: Doğru! İşin can alıcı noktası burasıdır. Tüm bu sistem insanın özünü oluşturan enerjinin gelişmesi içindir. Bu enerjiye dinler “ruh” gelişmeye de “tekâmül” demektedir. (Tekâmül: hem zekâ hem de kâmil insan olma yönündeki gelişmenin adıdır.)

Tüm dinler ve evrendeki her şey insanı oluşturan enerjinin gelişimi içindir. Ben bu enerjiye ruh demeyi tercih ediyorum. Yeni bir isim vermeye gerek yok. Dindar olmayanlar böyle şeylere alerji duyar ama artık dinlerin hepten boş olmadığını öğrenme zamanıdır.

Ruhun gelişebilmesi için çok karmaşık bir sistem uygulanmaktadır. Çünkü ruh başlangıçta sıfır bilince sahiptir. Daha anlaşılır olması için şöyle söylemeliyim. Ruh başlangıçta bildiğimiz atomdan oluşmuştur. Bir hidrojen veya oksijen atomunun enerjisi bir ruhu oluşturur. Fakat evrende kararlı olan atomlardan ruh oluşur. Aslında ruh olasılık dalgasıdır ve bir frekansa sahiptir. İşte gelişmesi bu frekansını artırmakla yapabilmektedir. Yani tekâmül edebilmesi için frekansını artırması gerekir.

Sistem şöyle çalışmaktadır. 1. Kuantum katının en altında bulunan bir atom görünen evrende bir canlıya monte edilir. Bu monte işlemi bir simülasyon aletine benzerdir. Ruh kuantum katında olmasına rağmen monte edildiği canlının tüm duyularını algılar. Onunla görür, onunla acıkır, onunla korkar. Yani bağlandığı canlıyı kendisi sanır. Bu sistem o kadar başarılıdır ki kimse bedeninden oluşmadığını anlayamaz. Bilim bile bu kadar gelişmesine rağmen, sadece bedenden oluşmadığımızı henüz keşfedememiştir. Bu konularda ancak dinler farklı şeyler söylemektedir.

Ruh, o canlının tüm deneyimlerinden etkilenir. Acıktığında o da acıkmış olur ve yiyecek bulmak ister. Hayati tehlikeye girdiğinde oda korkar ve kendisini korumak ister. Ruh otomatik dönem dediğim bu dönemi uzun zaman yaşar. Bir bedeni kaybedince başka bedene bağlanır. Ruh başlarda bedenin bu isteklerini hisseder ama katılamaz. Fakat katılma isteği yaşar. Zaman içinde etki etmeye başlar. Ruh geliştiği için yeni çareler arar ve buldukça uygular.

Araya girerek söyle örneklemeye çalışayım. Ruh taşımayan bir canlı yüzbinlerce yıl hiç değişime uğramadan kalabilir. Binlerce yıl ne yapmışsa onları yapar. Bunlarda içgüdüleriyle sınırlıdır. Oysa ruh taşıyan canlı değişir, Çünkü çevre değişikliklerinden etkilenerek yeni şartlara uyum sağlar böylece evrimleşir.  Daha kolay anlaşılması için şöyle örnekleyeyim. Bir timsah ruh taşımaz onun için binlerce yıl değişmeden kalmıştır. Yüz bin yıl önce ne yapıyorsa bu günde aynısını yapar. Bir köpek gibi eğitilemez. Oysa köpek, karga, fil v.b. gibi hayvanlar ruh taşıdığı için sürekli gelişirler. Eğitilebildikleri gibi çevre şartlarına da uyum sağlarlar. Bir aslan ile kaplan bir zamanlar aynı kökene sahipti. Çevre şartları onları farklılaştırdı. Timsahlarda da farklılıklar var ama onlar evrimle farklılaşmadı. O konuda farklı bir mekanizma işlemektedir ama uzun bir konu olduğu için değinmeyeceğim.

Kaldığımız yerden devam edersek, bedenden bedene gezen ruh 50 bin yıl dünyada hayvan bedenlerinde dolaşır. Bir noktadan sonra ruhun gelişmesine yeterli etkiyi yapamayacağı için, yeni bir sistem oluşturulur. Buna “yarı bilinçli dönem” adını veriyorum. Daha detaylı anlayabilmek için “ruhun gelişebilmesi için oluşturulan düzen” adlı makaleyi okumak gerekir. Bu durumda teknoloji geliştirebilen bir beden gerekmektedir. Onun için insan bedenleri oluşturulmuştur. Böylece ruh çok daha hızlı bir gelişime uğrayabilmektedir. Çünkü ona yardım edilebilir bilinç seviyesine ulaşmıştır.

Soru: Neden dünya gibi bir ortam oluşturulması gerekmiştir. Her şey kuantum dünyasında oluşturulamaz mıydı?

Cevap: Dinlerdeki gibi her şeye kadir bir güç olmadığı için her şey planlanarak yapılmaktadır. Her şeye kadir bir güç olsaydı zaten insana da ihtiyaç olmazdı.

Her şey Ruh’un geliştirebilmesi içindir. Başlangıçta sıfır bilince sahip olduğu için onu gelişmeye mecbur etmek gerekir. Ruh, öğrenme kapasitesine sahip ama onu mecbur bırakmayınca hiçbir şey öğrenemiyor. İşte başlangıçta hayvan bedenlerinde yaşamaya çalışması sayesinde bir miktar gelişir. Sonra insan bedenlerinde geliştirilir. İnsanlara rahat olmayan hayatlar sunulur. Böylece zorluklarla baş edebilme uğraşısı onun gelişimini sağlar. Tüm bu gelişmelerin içinde din ve bilim en büyük yeri tutar. Dinler toplumların bir arada olmasını ve aynı zamanda savaşları sağlar… Savaşlar ise zor hayatların oluşmasını ve bilimin gelişmesini sağlar. Böylece sistem birbirine bağlı devam eder.

Kuantum dünyalarında katı ve stabil bir şey yoktur. Her şey dalgadır ve düşünceden etkilenir. Orada yaşayanlar düşünceyle her şeyi gerçekleştirirler. Fakat düşünemeyen bir şeyin ise orada yapabileceği hiçbir şey yoktur. Oysa ruhların bilinçsiz dönemlerinde gelişebilecekleri bir mekân gerekir. Bilincin çok az olduğu hayvan döneminde bağlandığı canlı kendi başına yaşayabilecek kapasiteye sahiptir. Daha sonra ise bağlandığı insan bedeni ruh olmayınca yaşayamaz. Fakat bedenin sahip olduğu içgüdüler sayesinde hayatta kalır. Yani insan bedeni hem ruhun hem de bedenin güdülerini ortak kullanarak yaşar ve gelişir.

Yeterli bilinç seviyesine sahip olmayan bir canlı öte dünyada yaşayamaz ama dünyada rahatlıkla yaşar. Örneğin; orada bir yerden bir yere gitmek için düşünce gücünü kullanmak gerekir. Oysa dünyada bu işi kendisi yapabilen canlılar var. Sırf ruhun bu eksiklerini kapatabilsinler diye organize edilmişlerdir. İşte Kuran’da Ademin yaratılmasında anlatılan budur. Beden topraktan yani elementlerden oluşturulmuştur. İçine ruh üflenmiştir. Yani bağlanmıştır.

Dünyada yaşamak zordur. Çünkü çok vahşi bir düzen kurulmuştur. Birbirleriyle beslenen canlılar birbirlerinin gelişmesini etkiler. Bir aslan av bulmazsa ölür. Eğer bulursa başkası ölmüş demektir. Yani her iki durumda da ölüm kaçınılmaz. Oysa hayvanlarda yaşama içgüdüsü oluşturulmuştur. Her şartta yaşamaya çalışır. Ölüm hiç istenmeyen bir durumdur. İşte bu istenmeyen durum ruhu tetikler. Böylece ölümden kurtulmaya çalışmak veya yiyecek bulabilmek uğraşısı ruhun gelişimini sağlar. İnsanlar da benzer şekilde gelişir. Örneğin zengin olma isteği gelişmeyi tetikler.

Ruh taşımayan hayvanlar ise, yiyeceğe çok daha az bağımlıdır. Bir timsah veya yılan aylarca yemek yemeden yaşayabilir oysa hiçbir memeli veya kuşlar onlar gibi dayanamaz. Fakat onlarda diğer hayvanlarda olan içgüdüleriyle hayatta kalmaya çalışırlar.

Soru: Delil olabilecek ciddi veriler var. Fakat bilim insanları neden bu verileri gündeme getirmiyor?

Cevap: Öncelikle elimizde var olan ciddi verileri tekrarlamak isterim. Çünkü yazılarımda varlar ama başka başka makalelerdedirler.

1-     Fosilleşmiş bir kayanın içinde bir çekiç bulundu. Demirden olan çekicin sapı ahşaptan ve ahşapta fosilleşerek kayalaştı ama çok net olarak ayrım gözükmektedir. Bu fosil kanada da bir müzede bulunmaktadır ve yapılan araştırmalarda gerçek olduğu anlaşılmıştır. Zaten bir araştırma yapmadan da çok ciddi bir veri olduğu anlaşılır. Çünkü tortul kayaçların oluşabilmesi için en az 100 milyon yıl geçmesi gerekir. Fosilde deniz kabukluları da fosilleşti. Buradan, bir göle düşen çekicin, orada basınç altında fosilleştiği anlaşılmaktadır. Ayrıca çekicin oluştuğu demir bile başka teknolojiyle yapılmış. Çünkü çekici bulanlar fosili ayırırken demir kısmını çizmişti. Onlarca yıldır paslanmayan çizik bizdeki demirlerden olmadığını gösterir. İnsansı için en erken 8 milyon yıl veren bilim bu fosil için hiçbir şey demez.

Bu ve bunun gibi verileri burada daha detaylı okuyabilirsiniz.

2-     Başka bir veri ise antik dönem insanlarının taş duvar işçilikleri. Bilim insanları bu duvarları geçmişteki insanların yaptığını ispatlamak için çırpınıp duruyor ama konuyla ilgilenen biri olarak hiç inandırıcı olmadıklarını söyleyebilirim. Örneğin Peru’daki Sacsayhuaman veya Machi-Pichudaki duvarları ele alalım. Bu duvarlardaki işçilik birçok belgesele konu olmuştur. Uzmanlar o tür işçiliğin çok ama çok zor olduğunu söylemeleri bile kimseyi şüphelendirmemektedir. Oysa bir belgeselde çok kaba bir taş bile yapamamışlardı. Duvarların en önemli özelliği; hiçbir taşın düz kesilmediği, hiçbir köşenin dik olmadığı ve iki birleşim yeri arasına bir bıçak dahi girmediği gözükür. Oysa günümüzde bile böyle bir duvar yapamayız. Böyle bir işçilikle yapılan duvar için çok uzun zaman gerekir. Sadece bir taşın sanatçılar tarafından aylarca deneme yanılma yaparak kesilmesi gerekir. Üstelik İnkaların demir türü aletleri de yokmuş. Bu durumda keskin köşelerin taşı taşa vurarak yapılamayacağı kesindir. Ama yinede bu duvarların İnkalar tarafından yapıldığına inanılır. Oysa Machi-Pichuda iki kalitede duvar var. Sonradan yapılan ve her medeniyetin yapabileceği duvarları inkalar yapmıştır. Onlar hazır buldukları eski duvarların üzerine bir kent yapmışlardır. Eski duvarları ise kim ve hangi teknolojiyle yapmış olduğu belli değildir. Benim düşünceme göre orada önemli bir nesne saklanmıştır ve o işçiliği Atlantislilerden kalan ekipler yapmıştır.

Mısır’daki piramitleri de benzer ekipler yapmıştır. Çünkü Mısır’da da önemli şeyler gizlenmiştir. Bir başka önemli yer Kamboçya’daki Ancor Wat tapınağıdır. Orada da bir şeyler gizlenmiştir.

3-     Önemli verilerden biri de Mısır Karnak’ta bulunan bir kayadır. Bazalttan oluşan kayanın bir hızarla kesildiği kesindir. O yıllarda teknolojik bir aletin olamayacağı bellidir. Öyleyse bazaltı kesecek bir hızar var olamazdı. Çünkü günümüzde bile bazaltı çok zor kesiyoruz. Mermer kesen hızarlara %30 elmas takviyesi yaptığımız halde ancak %10 verim alabiliyoruz. Oysa Mısırlılar için bu iş bir çocuk oyuncağı gibi bir şeydi.

Başka bir mermer de Lübnan Jerah kentinde ziyaretçilere açıktır. Romalılar döneminden kalan bir mermer kesme atölyesi vardır. Dörtlü bir bıçağı olan teknolojik hızarla kesilmiş bir sütun yerde yatmaktadır. Buda Romalılara kadar Atlantisli görevlilerin insanların arasında yaşadığını gösterir. Daha detaylı bilgiyi buradan ve buradan alabilirsiniz.

4-     En önemli verilerden biri Avrupa’daki mağara resimleridir. Bu resimlerin 3 önemli özelliği var.

Birincisi direk Atlantislilerden kalmadır. Yani ne onlardan kalan görevlilerin eserleridir ne de onlardan öncekilerden kalmadır.

İkincisi ise resimlerin sanatsal değeri…

Üçüncüsü ise boyaların yapımı ve kalitesi…

Avrupa’da birçok bu türden mağara var. Örneğin Altamira, Chauvet veya Lascaux gibi. Hepsindeki resimlerin sanatsal kalitesi günümüzle boy ölçüşecek seviyededir. Öyle ki bazı resimler taşın doğal çıkıntısını esere uyarlayarak bir bütünlük oluşturmuştur. Bu çok ileri düzeyde bir yaratıcılık gerektiren bir durumdur. Oysa bu resimleri 30-35 bin yıl önceki mağara insanlarının yaptığına inanılır. Oysa yaş ortalamasının 35 olduğu o dönemlerde insanların önceliği yiyecek bulmaktır. Avcı toplayıcı kabileler yiyecek bulmak için yeni bir yöntem geliştirme yerine mağara duvarına sanat eseri yapmayı tercih etmişler gibi bir sonuç doğmaktadır. Her dönemde olağanüstü bir insan çıkar deniyor ama bu mağaraları pek çok kişinin yaptığı kesindir. Yani birçok olağanüstü insan çıkması gerekir. Bunun pek mümkün olmadığı bilinir ama ne hikmetse kimse şüphesini dile getirmez. Çok cılız bazı şeyler söylenir.

Diyelim ki böyle birileri doğdu. Yani doğuştan yetenekli biri çıktı. O zaman bu kişinin boya yapımını da doğuştan bilmesi gerekir. Bunun pek mümkün olamayacağı bilinir. Çünkü boya yapmak uzun zaman deneyimlere ve bilgiyi nesiller boyunca aktarmaya dayanır. Yani biri bir sabah kalkıp toprağı alıp boya yapamaz. Ayrıca toprak boya renkleri bir arada olan şeyler değildir. Örneğin 5 farklı renk için Türkiye’de beş ayrı ili gezmek gerekir. Böyle bir durum ilkel çağlarda mümkün değildir. Üstelik bu mağaralarda daha fazla renk kullanılmıştır.

Mağaralardaki resimler püskürtme boya şeklinde yapılmıştır. Bir belgeselde insanların tezgahlar yaparak ince boruları kullanarak ağızlarıyla bu resimleri yaptıkları anlatılmıştı. Oysa ben böyle bir çalışma yapmaya çalıştığımda pek başarılı olamadım. Özellikle duvara yaptığım boya püskürtmelerinde duvarı dibe kadar boyadım. Sadece tek bir bölgeye püskürtme yapamadım. Benim şahsi kanaatim o resimler ağza alınan boya ile yapılamaz.

Başka bir durumda bu mağaraların çok derin olmaları ve dışarıdan ışık alamayacak kadar derinde olmaları. Bu durumda bir aydınlatma aracının kullanılması gerekmektedir. Oysa yapılan çalışmalarda is lekesine rastlanmamıştır. O zaman aydınlatma için ne kullanmış olabilirler.

Başka bir muamma da bu gün Avrupa’da olmayan hayvanları ressamın görmesidir. O dönemde inek de at da yabani hayvandı. Diyelim ki at veya inek vardı ama aslan veya gergedan gibi hayvanlar bu gün Avrupa’da yaşamıyor. Buzul döneminde hiç yaşayamazdı. Ressam o hayvanları nasıl görmüş olabilir. Bu konuyu daha detaylı buradan okuyabilirsiniz.

Bence tüm bu mağara resimleri bizden 25 bin yıl önce bedensiz yaşama geçen Atlantisliler tarafından yapılmıştır. Marketten sprey boya ve el lambası alan biri hobi olarak o çalışmaları yapmıştır. Onun için sanatsal değerleri o kadar yüksektir. Onun için o kadar renk çeşitliliğine sahiptir. Ressam tüm hayvanları televizyonlarda veya dergilerde görebilirdi. Onun için buzul çağı olması bir şeyi değiştirmez.

5-     Bunlara benzer birçok şey daha var.

Örneğin; antik çağda dünyanın her tarafında yapılabilen beyin ameliyatları… Anestezinin veya çeliğin bulunmadığı bir dönemde bu ameliyatları yapmak mümkün olmamalıydı. Oysa Kızılderilerin Mısırlıların veya Anadolu’da sıradan bir operasyon olduğu görülen beyin ameliyatları bir muammadır. Bir belgeselde obsidyen bir taşla koyun kafatasına ameliyat yapıldı. Saatlerce süren böyle bir ameliyatı anestezi ve hijyen olmadan kimler katlanabilirdi. Zaten o dönemlerde mikroplardan bihaber olunduğundan hijyen kurallarına uymak söz konusu değildi. O zaman bu tür ameliyatlar yapılsa bile kişinin kısa zamanda mikrop kaparak ölmesi gerekirdi. Birde Antibiyotiğin olmadığı düşünüldüğünde binlerce vakanın iyileşmiş olması hiç mümkün gözükmez. Oysa elimizdeki kafataslarından, çok fazla iyileşme vakasının görüldüğü anlaşılmaktadır.

Bu tür birçok daha veriler var ama ben en ciddi gördüklerimi aldım. Daha fazla uzatmaya gerek yok.

Soru: Neden bu veriler görmezden gelinir.

Cevap: Bilimin acizliğinden… Çünkü verecek cevapları yok. Onun için veriler göz ardı ediliyor.

Soru: Hasattan amaç nedir. Bir çiftçi ekini eker biçer ürününü satar kazanç sağlar, kendi tüketir. Bizim hasadımızla yani bizim enerjimizin artmasıyla veya tekâmülümüzle nasıl bir yarar sağlanıyor?

 Cevap: Bu soru Tanrı insanı niye yarattı sorusuyla aynıdır. Her din kendine göre bir cevap oluşturmuştur ama gerçekten akla, bilime uyan bir açıklama yok. Bana göre insan: üst bir gücün eksiklerini tamamlama aracıdır. Büyük patlamayla bilinçsiz enerji evreni oluşturdu. Şimdi ise insan bu bilinçsiz enerjiyi bilinçlendirip kaynağa geri götürüyor. Her 25 bin yılda bir, 7 milyar insan belli bir bilinç seviyesine geldiği için bedensiz yaşama geçmektedir. Bizden önce Cro-Magnonlar bedensiz yaşama geçmişler ve şimdi bize yardım ediyorlar. Bu bir bayrak yarışı gibi. Yakın gelecekte bayrağı biz devralacağız ve bizden sonra gelecekleri organize edeceğiz.

Aslında insan bedeni bu süreçlerde çok az bir yer tutar. Ruh, Atomdan başlayarak tekâmül eder. Tekâmül etmek demek dalga titreşimini artırmak demektir. Yani atomdan oluşan ruh tekâmül ettikçe frekansını artırır. Frekans arttıkça enerjide (E=mc2 gereği) artar. Belli bir seviyeye gelen ruh bir üst uzaya sıçrar. Bu süreç atomdan sicime kadar devam eder. Sicim olduğunda ruh ikizi olan antisicim de aynı seviyeye gelmiş olur. Onunla birleşerek kaynağa dönerler. Büyük patlamada olan şeyin tersi oluşur. Sicimler var olan kütlelerini kaybederek gama ışınları olarak çıktıkları kaynağa dönerler. Böylece süreç tamamlanmış olur. Fakat bu süreç arka arkaya belirli bir miktar ruh ile tekrar edilir. Bu süreç evrendeki tüm maddelerin (daha doğrusu enerjinin) bilinçlenip kaynağa dönmesiyle sona ermiş olacak.

İnsan bu süreçte çok az bir dönemi kapsar. Tahminen 120 bin yıllık dönemin 10 bin yılı insan bedenlerinde geçer. İşte insanın yaratılması ve hasat edilmesinin gereği budur. Nietzsche’nin dediği gibi insan; hayvandan üst-insana giden bir ip üzerinde ilerlemektedir. Yani kendisi tanrılaşacaktır. Bu durum materyalist görüşteki “biz bir otuz” görüşünden çok daha akılcıdır.

Tüm bu süreçler Büyük Patlamada evreni oluşturan bilinçsiz enerjinin bilinçlenerek kaynağa geri dönmesidir. Yani kaynak bir şekilde bilincin değerine vardır ve kendisini bilinç yönünden güçlendirip duruyor. Evrenimiz ilk olmadığı gibi sonda değildir.

Bu durum sonsuz kudret sahibi tanrı kavramıyla örtüşmediği için çok itiraz alıyor. Fakat dinlerdeki gibi bir eğlencelik ya da materyalist düşüncedeki gibi bir “ot” olmaktan çok daha akılcıdır. Yani tüm bu sistemler önemli bir amaç için oluşturulmuştur. Sanırım bilinç evrenin -yada başka ne varsa hepsinin- en değerli şeyidir.

Soru: Bilim neden bizden önce yaşamış uygarlıkların izine rastlamıyor? Bizden önce yaşamış birileri varsa; şehirleri nerede?

Cevap: Daha önce onlarla ilgili olarak teknolojik aletlerin varlığından bahsetmiştik. Fakat gerçekten Atlantislilerin şehir kalıntılarına rastlamamız gerekirdi.

Bende bu sorunun cevabını düşündüğüm bir dönemde “İnsanlardan sonra yaşam” adlı belgeseli izlemiştim. Belgeselde soruma cevap vermişlerdi. Orada 10 bin yılda beton ağırlık barajları gibi yapıların kalacağını, onların da artık yıkılmaya yüz tutacaklarını söyler. 25 bin yılda hiçbir şey kalmaz. Ayrıca başka önemli bir etken daha var. Atlantislilerden kalan ekipler böyle eserleri yok eder. Sonradan gelen türün bazı şeyleri bilmesini engeller. Yani yeni gelişen türün gelişimine ters etki edecek unsurlar yok edilir. Onun için o tür eserler yok edilerek, dünyada ilk zekâ geliştiren tür olduğu yanılgısı oluşturulur.

Soru: Sanırım bedensiz yaşama geçiş ile kıyametten bahsediyorsunuz. Kıyamet nasıl olacak? Ne gibi değişiklikler yaşayacağız?

Cevap: Ben kıyametle ilgili argümanlarımı burada yazdım. Ama kıyametin nasıl olacağını bir rüyamdan esinlenerek açıklayabilirim. Kuranın da dediği gibi kıyamet anı, göz açıp kapayana kadar olacaktır. Kısa bir iç süzülmesi yaşayacağız ve bedensiz yaşama geçeceğiz. Fakat biz iki dünya arasında çok az farklılık göreceğiz. Orada da dünyadaki gibi bir yere gitmek için yürüyeceğiz bedenimiz veya evlerimiz olacak. Fakat bu durum uzun sürmeyecek. İnsanları alıştırmak için oluşturulan ortam yavaş yavaş değiştirilerek o dünyanın şartlarına geçeceğiz. Bu konularda yardımcılarımız olacak. Bize yardım edecek olanlar, Kuran’ın melek dediği Atlantisliler olacaktır. Onlar bilinç olarak bizden çok ilerde oldukları için bize ağabeylik yapacaklar. Çok şeyler yapabilme yetenekleri olduğundan bize göre tanrı özelliklerinde olacaklardır. Zaten biz o insanlara hep tanrı gözüyle baktık. Sümerleri, Mısırlıları, Kızılderilileri, Romalıları organize eden onlardan kalan ekipler olmuştu. Gelişmemiş insanoğlu da onları tanrı sanmıştı. Hatta peygamberlere vahiy verirken kendilerini tanrı olarak tanıttılar. Çünkü yetersiz bilinç seviyesindeki bir insanı yönlendirmenin en kolay yoludur. Ne derseniz sorgulamadan yapar…

Soru: İslam’da kıyamet önemli bir olaydır. Acaba Kuran bize ne gibi bilgiler veriyor.

Cevap: Kıyametle ilgili olarak İslam epey şeyler söyler. Buradan detaylı okuyabilirsiniz. Kuran çok ilginç bilgiler içerir. Bize bırakılan kütüphanelerden ve içeriğinden bahseder. Kuran Mısır’da ve Tibet’te olan iki kütüphaneyi tarifler. Elbette açıkça yazmaz ama gören gözler için ipuçları oluşturmuştur. Kütüphaneler konusunu buradan okuyabilirsiniz.

Başka hiçbir kaynak, kütüphaneler konusunda Kuran kadar detaylı bilgi vermez. Aslında ana mantığı çözen başka kaynaklarında kütüphanelerden bahsettiğini anlar ama işin anahtarı Kuran’dadır.  Örneğin Tibet söylencelerinde önemli bir yer tutan Agarta bu kütüphanelerden Tibet’te olanıdır ama kimse anlayamamıştır. Agartayı yer altında saklanmış bir medeniyet sanırlar. Teknolojinin bu kadar geliştiği günümüzde yer altında olan böyle bir medeniyetin varlığına inanırlar.

Soru: Kütüphanelerde ne gibi bilgiler vardır?

Cevap: Ezoterik kaynaklara göre kıyametten hemen önce açık bir kaynak ortaya çıkacak. İçeriği belli değil ama her şeyi ayan edecek, bir şey olacak. İşte ben bu kaynağın kütüphanelerdeki bilgiler olduğunu düşünüyorum. Bu bilgiler gerçek bilgileri içerecekler. Gerçek bilgileri zamanı geldiğinde hepimiz öğreneceğiz ama bana göre dinlerin sonu olacak. Ayrıca kıyamette ve altınçağda neler yapmamız gerektiği yazacaktır. Daha pek çok bilgi ile karşılaşacağız. Zaten kıyamet de bilgi üzerine kopacaktır. Yoksa dünyada normal düzenin dışında tek bir yaprak bile salınmayacaktır.

Ayrıca İslam’daki Sur’a üfürülme olayı da bu kütüphanelerin açılmasını işaret eder. Çünkü kütüphaneler açılıp da insanlığa duyurulduğunda yer yerinden oynayacaktır.

Soru: Hep Kaynak diye adlandırdığın gücün tanımını yapabilir misin? Dinlerdeki tanrı kavramıyla ilişkisi ne?

Cevap: Dinler Tanrıyı, kusursuz, ulaşılmaz, her şeyin üstünde, hakkında konuşulamaz, inkâr edilemez, ceza veya mükâfat veren ulu bir güç olarak tanımlar. İslam’a göre sonsuz güç yanında pek çok özelliği olan Tanrı her şeyiyle tanımlanmıştır. Oysa bana göre Tanrıyı tanımlayamayız. Belki evrene yansıttığı çok küçük bazı özelliklerini anlayabiliriz. Bu özelliklerinden biri bilinçli olduğu, biri bir çeşit enerji olduğu bir başkası ise madde ya da kütle yapısının hiç olmadığı gibi sıralayabilirim. Yalnız ne olduğu değil, ne olmadığı konusunda daha çok şey söyleyebiliriz. Çünkü fizik bir miktar ipuçları vermektedir. Her şeyin teorisini oluşturmaya çalışan bilim insanları, 11 boyutlu uzayı “tüm fizik kurallarının çöktüğü bir yer” olarak tanımlamışlardı. Aslında orasının bir uzay olduğunu dahi söyleyemeyiz. Hakkında hiçbir bilgimiz yok. Bildiğimiz tek bilgi 2 adet menbrana benzeyen bir şeylerin çarpışmış olabileceği. Menbranların ne olabileceğiyle ilgili olarak birer enerji olabileceklerini söyleyebiliriz. Fakat bu menbranlar tanrının bir elemanı mı? Ya da sırf evreni yaratmak için oluşturduğu bir şey mi? bilmiyoruz. Yani tanrıyı tanımlamamız pek mümkün değil. Dinlerin yaptığı tanımın bilimsel altyapısı yoktur.

Onun için ayrımı belirtebilmek için tanrı yerine kaynak demeyi uygun buluyorum. Çünkü Kaynak sadece evreni yarattı ve her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladı. Artık içine girip müdahale etmesi gerekmiyor. Olaylar tam olarak onun planladığı gibi gitmektedir. Bunu bir bilgisayar programına benzetebiliriz. Programı yapan doğru çalıştığından eminse programın içine bir daha girmez. Çünkü nasıl sonuç vereceğini bilir. Kaynakta programın nasıl sonuç vereceğini bildiği için içine girmez. Yani dinlerdeki gibi insanları cezalandırmaz ya da yağmur yağdırmaz. O işler tamamen planlanan süreçler şeklinde kendiliğinden devam eder. Kuran bu ana planlara Levhi-Mahfuz der.

Aslında bazı olaylara müdahale eden bir güç var. Bu gücü Yüksek Melekler Topluluğu olarak tanıyoruz. Bu güç ana planlar doğrultusunda gelişmemiş ruhları organize eder. İşte bizlere, inanmamız için “dinler”, bu güç tarafından verilmiştir. Amaçları bizi kıyamete kadar yeterli tekâmül seviyesine çıkarmaktır. Ceza ve mükâfat onların bizleri bazı şeylere zorlamak için kullandığı argümanlardır. Onun için bize verdikleri Tanrı kavramı “Kaynak” ile “Yüksek Melekler Topluluğu” karışımı bir şeydir. Amaçları pek çok yaşam alanı oluşturmaktır. Çünkü her ruhun tekâmül için yaşaması gereken ortam farklıdır. İşte bu farkları oluşturabilmek için çeşitli dinler oluşturmuşlardır. İnsan geliştikçe dinlerde gelişmiştir. Zaten dinleri oluştururken çok da bilim ve akla uymamışlardır. Eğer mantığa, bilime uygun din oluştursaydılar herkes o dine inanabilirdi. O zamanda çeşitlilik ve din savaşları engellenecekti. Buda tekâmül için olumsuz bir durum oluşturacaktı. Zaten tanrı denilen bir gücün dinlere ihtiyaç hissetmesi çok saçma bir düşüncedir. Ne kadar saçma olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Çünkü çocukluktan itibaren şartlı yetiştiriliyoruz.

Soru: Yanlış mı anladım? Dünyadaki kötülükler ve savaşlar özellikle mi oluşturuldu?

Cevap: Yanlış anlamadın. Tekâmül edebilmek için ruhun kendi rızası dışında bir şeylere zorlanması gerektiğini söylemiştik. İşte bu zorlamayı yapabilmek için ona zorlu yaşam alanları oluşturulur. Bu zorluklarla baş edebilme isteği ruhu tekâmül ettirir.

Bu zorlukları sağlayan şeylerden biride savaşlardır. Hem dünyada gereksiz sürelerle kalmayı engeller, hem de zor şartlarla baş edebilmeyi sağlar. Ayrıca bilimin gelişmesine de yardım eder. Çünkü savaş korkusu yada isteği toplumların bilimsel araştırmalara kaynak ayırmasını sağlar. Böylece savaşlar için yapılan yatırımlar bilimin gelişmesini sağlar. Bilim ile uğraşmakta tekâmül için önemli bir araçtır.

Yani hep dediğim gibi melek olmanın yolu şeytan olmaktan geçiyor…

Soru: Yazılarında o kadar bahsettiğin Altınçağı neden tüm insanlar yaşamayacak?

Cevap: Altınçağ, insanlık kıyameti yaşayıp bedensiz yaşama geçtikten sonra tekâmülü yetmeyenlerin bin yıl daha yaşayacağı dönemdir. Sadece tekamülü yetmeyip öte dünyaya gidemeyenler yaşayacaktır. Benim tahminim 3 milyon ile 300 milyon arasında bir toplam nüfus olacaktır. Dört ayrı şehir kurulacaktır. Her şehirdeki insanlar birbirlerine yakın tekâmül seviyesinde olacaktır. Fakat her şehrin ortalama tekâmül seviyeleri farklı olacaktır. Eğer dünyadaki tekamül seviyesini 1 ile 10 aralığında alırsak. (10 tekâmül seviyesi bedensiz yaşama geçebilecek demektir.) Bir şehir 1, diğeri 2, diğeri 3 ve diğeri 4 seviyesinde olanlardan oluşacaktır. Kuran’ın cennet tanımı altın çağ şehirlerini işaret eder. Ve 4 tane olacakları açıkça söyler. Ayrıca bazısının devşirmesinin diğerlerinden daha yakın olduğunu açıkça yazar. Başka bir detay ise bu insanların büyük çoğunlukla kadın olacağı yönündedir. Yani benim altınçağ şehirleri hakkındaki bilgimin asıl kaynağı Kuran’dır. Elbette başka kaynaklarda var. Örneğin M.S.2150 kitabı gibi.

Bizden kalacak ekiplerin bu şehirleri organize edeceği açıktır. Bu kalacak görevliler arasında bizlerden birileri olacaktır. Bazı konularda uzman kişiler olacak ama asıl çoğunluk bu konulara vakıf insanlar arasından olacaktır. Altınçağda Teknoloji bugünkü teknolojimizden çok daha üstün olacaktır. Enerji sorunu, ulaşım sorunu, üretim sorunu gibi sorunlar olmayacaktır.

Altınçağda din, yönetim, polis, ticaret, çalışma gibi şeyler olmayacaktır. Sadece Öğretmen öğrenci ilişkisi olacak ve herkes yapması gerekeni yapacaktır. Herkesin her ihtiyacı karşılanacağı için tek yapmaları gereken tekâmül için yaşamak olacaktır. Onun için en alttaki insan bile 1000 yılda bedensiz yaşama geçebilecektir. Oysa biz aynı süreci 10 bin yılda başarabildik.

7 milyar yanında 300 milyon kişinin lafı olmaz ama dünya hayatının zorluklarını çekmeden tekâmül edebilecek olan bu kişiler için altınçağ ayrı olarak düzenlenmiştir. Bu kadar az bir insan için altınçağı organize etmeyelim ötekiler gibi onlarda 10 bin yılı yaşasın dememişler. Yani üşengeçlik göstermemişler. Çünkü zor olan 10 bin yıllık yaşamdan ne kadar insan kurtarılabilirse kârdır, diye düşünürler.

Soru: Bir dindar açısından bakarsam şunu görüyorum. “Cennet cehennem konusu gayet açık… Ceza ve mükâfat… Ceza inkârcı ve zalimlere, mükâfat ise iman edip iyi işler yapana. Bundan daha adil ne olabilir. Zaten olmaması en büyük adaletsizlik değil mi? Zalim ol, zulüm et ama ceza alma… Sonsuz ceza adil mi? Ona da şöyle derim: Çook adil, çünkü insan birini öldürdüğünde müebbet ceza alıyor insanlığa zulüm eden zalim neden sonsuza kadar yanmasın… Son olarak ALLAH İsteseydi herkes iman ederdi. Evet, her şeyi hakkıyla bilen ALLAH, layık olana hidayet, olmayana delalet nasip eder. Ama ALLAH asla saptırmaz, sapan insandır. ALLAH DİLEDİĞİNİ hidayete erdirir, dilediğini sapıklığı içinde bırakır.”

Cevap: Merak ediyorum; Müslümanların hangi özelliklerinden ötürü Allah onlara torpil yaptı da, Avrupalıları İslam dışında bıraktı. Daha özele inersek sizin hangi özelliğiniz Prof. Stepnes Hawkingten daha üstün ki! Siz cennete gidebileceksiniz, oysa o ilelebet cehennemde yanacak.

Benim ya da sizin babanız ya da annenize Allah neden torpil yaptı da Einstein, Edison, Tesla, veya sınır tanımayan doktorlara (Müslüman olmayanlarına) torpil yapmadı. Senin düşüncene göre bu gün bir düğmeye basıp aydınlandığın ya da kullandığın tüm teknolojinin tamamına yakınını insanlığın hizmetine sunanlar ilelebet cehennemde yanacaklar. Özellikle Ateist olanları… Benim dedem insanlık için hiçbir şey yapmadı. Bol bol ibadet etti. Yani, Allah bu kadar basit düşünen bir varlık mı?

Lütfen Allah’ı küçümsemeyin… Çünkü mevcut İslam inancı farkında değil ama Allah’ı felaket halde küçümsüyor…

Ben Kuran’da yazanların arka planını görmeye çalışıyorum. Ve çok güzel mesajlar görüyorum. Aslında çokta arka plan değiller. (Görmek için sadece mevcut yorumlara bakmamak yetiyor.) Ama benim gördüklerim mevcut İslam düşüncesiyle pek örtüşmüyor. Mevcut İslam düşüncesinin çoğunluğu Emeviler döneminde uydurma hadislerle oluşturulmuştur. İslam için tek gerçek, Kuran olmalıdır. Kuran her döneme hitap edebilecek yapıdadır. Ama biz ille de 1400 yıl önceki verilen anlamda takılıp kaldık. Bunun içinde en büyük gerekçe “Kuran’ı Peygamberden daha iyi kim bilebilirdi” savunmasıdır. Oysa peygambere ne kadar bildirilmişse o kadarını bilebilirdi. Ona da ancak kendi dönemine hitap edecek bilgi verilmiştir. Kuran evrenseldir ama Peygamberin yorumları zamanına hitap eder. Bunu da hem Kuran hem de bizzat peygamber söylemişlerdir. Bu gerekçeyle hadislerin yazılması yasaklanmıştır. Bu gün yasaklanan hadislerle oluşturulan şeriat üzerine inanç oluşturduk. Yani, zaten yasaklanan şeyi yapmakla baştan yoldan çıktığımız belli değil mi? Daha detaylı bilgiyi buradan alabilirsiniz.

Soru: İnsanların Cehennemde cezalandırılmasının anlamı nedir? Neden ceza veya mükâfat vaat edilmektedir?

Cevap: Olayı Kuran açısından irdelemek istiyorum. (Zaten mükâfat veya ceza mantığı, reenkarnasyonu kabul etmeyen bütün dinlerde vardır.)

Kuran’da mantığa uymayan, hatta gençliğimde okuduğumda beni dinden uzaklaştıran ayetler var. Bu ayetlerde binlerce yıldır İslam âlimlerinin çözüm bulmakta zorlandıkları bir durumdur. Ben o durumu kullanarak konuyu anlatmaya çalışacağım.

BAKARA 6 – 7 Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.

Bu ayette “onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir” sözünün anlamı çok açık. Ayrıca bu anlamda çok fazla daha ayet var.(ARAF 101, ENFAL 63, MUHAMMED 16 ,MÜDDESSİR 56 v.b.)İnanmayan insanlar için mümin olma ümidi yok. Allah bizzat onların kalplerini mühürlemiştir.

MERYEM 71 - İçinizden hiçbiri istisna edilmemek üzere mutlaka herkes cehenneme varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. 

Bu ayete göre de herkes mutlaka Cehenneme gidecektir. Üstelik bu kesinleşmiş bir hüküm olarak kayıtsız şartsız gerçekleşecektir. Fakat Meryem 72 ayeti müminlerin oradan çekip alınacaklarını söyler. Fakat cehenneme gitmeden, hiç bir kul cennete gidemeyecektir. Meryem 71 kesinleşmiş bir hüküm olmasına rağmen Meryem 72’de bu hüküm kırılmıştır.

FATIR 36 İnkâr edenlere gelince, onlara cehennem ateşi vardır. Hüküm verilmez ki ölsünler, kendilerinden biraz azab da hafifletilmez. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız.

Bu ayet; kalpleri Allah tarafından mühürlü olan kâfirlerin, cehennemde ölemeden yanıp duracaklarını söyler.

NİSA 56 – Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr eden kâfirleri biz yarın bir ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, kendilerine başka deriler vereceğiz. Çünkü, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. 

Üstelik acıyı sürekli duysunlar diye derileri yenilenecek…

MAİDE 37 – Cehennem ateşinden çıkmak isterler. Ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır..

Bu insanlar ilelebet orada feryat figan yanacaklardır…

HUD 119 – Ancak Rabbinin rahmetle yarlığadığı kimseler başka. Onun içindir ki, onları yarattı. Ve Rabbinin “Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım” sözü böylece tamam oldu.

Üstelik Allah cehennemi doldurmaya söz vermiş ve bununda gerçekleşecek olduğu anlaşılmaktadır.

Düz anlamlarına göre bu ayetlerden ne anlaşılıyor: Kalpleri mühürlü olan insanlar gerçeği göremeyeceği halde ilelebet azap çekecekler. Acaba, Allah sadist mi? 60-80 yıl yanlış yaşamış bir kişi sırf yaratıcısını tanımadı diye on sene bin sene değil, milyar sene değil, trilyon sene değil, ilelebet yanmaya mahkum edilmiş. Bunun ne kadar orantısız bir ceza olduğu çok aşikar…

Buna karşılık Allah onun inanması için ne etmiş; hemen hemen hiçbir şey.

Hiç güvenli olmayan bir yöntemle bir kulunu seçmiş ve ona demiş ki!

-Sen peygambersin.

Peki, şahit var mı? Yok.

Mucize var mı? Oda yok.

En büyük delil; Kuran… Ama çoğu kişi için sıradan bir metin. Üstelik (düz anlamına bakarsan) birçok yeri hatalı…

Zaten kalpleri kilitli olanların görmesi de imkânsız…

Bu mantığa göre Allah Müslümanlara torpil geçmiş. Onların kalplerini mühürlememiş diğerlerininkini mühürlemiş. Böylece diğer tüm insanlar cehenneme gidecek zaten cehennem ancak dolar.

Çünkü Allah, Cehennemi dolduracağına yemin etmiş.

Kiminle dolduracak? İnsan ve cinlerle…

Bunu nasıl yapacak? Kalplerini mühürleyerek… Eğer kalpleri mühürlü olmazsa inanırlar ve Allah cehennemi doldurma sözünü yerine getiremeyebilir…

Kuran’da çok açık olan bu durum akla uymadığı için İslam âlimleri bir çıkış kapısı aramışlar ve Araf 172 ayetini bulmuşlardır.

A’râf 172-173 Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği vakit, “pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz” dediler. (Bunu) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu.” demeyesiniz diye (yapmıştık). Yahut, atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin, demeyesiniz diye (yapmıştık).

Bu ayetten çıkarılan mantığı netten aldım. Birçok sitede bulabilirsiniz.

“Allah dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratmıştır. Bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmiştir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:

- Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuştur. Ruhlar da:

-Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermişlerdir. “Ancak sana ibâdet eder, senden yardım dileriz” demişlerdir. İşte bu konuşmanın vuku’ bulduğu zamana, Kâlû Belâ denir.

Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, şu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmıştır. Ve her bir ruhu ayrı bir bedene yerleştirerek, onları belli zaman aralıklarıyla şu imtihan meydanına göndermiştir. Böylece insanın önüne iki yol açılmıştır:
Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ’daki gibi Allah’ı Rab tanımakta devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklını kötüye kullanarak Rabbini ve Allah’ını inkâr edecek, O’na kulluktan kaçacak, şeytan’ın yoluna sapacaktır.

Allah’a sonsuz şükürler olsun ki, biz Müslümanlar, Kâlû Belâ zamanında Rabbimize verdiğimiz sözde duran kimseleriz. İnşâallah son nefesimize kadar da bu sözümüzde durmaya devam edeceğiz”

İşte kalpleri kilitli olanlar bu ruhlardan (gizli) iman etmeyenlerdir denmektedir. Oysa ayetten böyle bir anlam çıkarmak epey zorlamayla olur. Bana göre ayetler “ben atalarımın dinine inandım” gibi gerekçelerin olmayacağını, herkesin bizzat arayarak doğru yolu bulması gerektiğini söylüyor. Ayrıca Kalü Bela’dan,  kıyamete kadar bir zaman ruhlar varlığını sürdürür ama bunların nerede yaşadıkları, ne yaptıkları gizli kamıştır. Bu ayetlere benim mantığımla baktığımızda daha çok anlam ifade etmektedir. Kalü Bela’da yaratılan ruhlar kıyamete kadar ölüp dirilerek tekâmül edeceklerdir. Kuran’da gizlenen tekâmül konusu burada da gizli olarak ima edilmektedir.

Önceki ayetlere bakarsak, “kalpleri mühürlü” olanların, kalplerini Allah’ın mühürlemiş olduğu çok açıktır. Hiçbir anlam karmaşası yoktur. Fakat bu açık anlam mantığa uymadığı için, düzeltme yoluna gidilmiştir. Düzeltmek için de bu ayetler kullanılmıştır. O kadar açık anlam yok sayılarak ne dediği belli olmayan anlam öne çıkarılmıştır. Yani Kuran çarpıtılmıştır.

Araf 172-173 ayetine yapılan açıklamaya göre tüm ruhlar bizzat Allah’ın huzuruna toplanmışlar ve bizzat olaya şahitlik etmişlerdir. Peki, bizzat olaya şahitlik eden ruhlar; sonra, Allah’ı neden ve nasıl inkâr ederler. Böyle bir durum saçmalığın daniskasıdır. Ya o ruhlar zekâ özürlüdür ya da kendi iradeleri dışında inkâr ettirilmişlerdir. Başka türlü Allah’ı gören birinin, sapıtması mümkün olmamalıydı. Her iki durumda da suçlu bulunamazlar…

Oysa bana göre “kalpleri mühürlüdür” sözünün çok başka anlamı vardır.

EN’ÂM – 107 Allah dileseydi, ortak koşmazlardı. Biz, seni onlar üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin!

EN’ÂM – 149 De ki: «En kesin ve üstün delil, Allah’ındır. Allah isteseydi, elbette hepinizi doğru yola iletirdi.»

Bu ayetlere göre, dünyada inançsız insanlar varsa, demek ki bu Allah’ın isteği doğrultusundadır. Yani Allah onların inançsız olmalarına cevaz vermektedir. Doğru yola getirmek elinde olduğu halde getirmemektedir. Buradan şu sonuç çıkmaktadır ya Allah insanları yakmaktan zevk alıyor, ya da başka anlamı olmalı.

Allah, tüm dünyanın Müslüman olmasını istemiyorsa, bunun mantıklı bir gerekçesi olmalı. İşte burada tekâmül devreye giriyor. Dünya, Kalü Bela’da yaratılan ruhların kıyamete kadar tekâmül etmesi için yaratılmıştır. Müslümanlıkta, diğer dinler gibi, bir yaşam deneyimi ortamı oluşturmak içindir. İnsan bedenlenirken en iyi tekâmülün sağlanacağı bir ortam gerekir. İşte bazı ruhlar Müslüman, bazısı Hıristiyan, bazısı ateist olur. Her ruh için en yararlı hayat düşünülmüştür. Ve bu hayatları planlayıp organize edenler ise “Arşı Taşıyanlar”dır (Yüksek Melekler Topluluğu). Kuran insanlara yardım ettiklerini söylemez ama daha farklı bir anlatım ile dua ettiklerini söyler. Gizlenen ruh konusu nedeniyle böyle bir yol seçilmiştir. Onlar insanlara yardım ederler. İşte “kalbi mühürlenenler” dediği insanlar  İslam inancındaki yaşam alanında tekâmül edemeyeceklerdir. Onların Müslüman olmaları engellenmiştir. Bir Müslüman’ın da kalbi diğer inançlara karşı mühürlenmiştir.

Meleklerin Adem’e secde etmeleri de aynı mantıkla değerlendirilmelidir. Buradaki secde ibadet anlamında değil yardım etme anlamındadır. Zaten Arşı taşıyanlar ile secde etmesi istenen melekler aynı şeydir.

Eğer cehennemi öte dünya olarak alırsak neden tüm insanların mutlaka cehenneme varacakları ve neden kesinleşmiş hüküm olduğu anlaşılır. Allah’ın cehennemi insan ve cinlerden doldurma yemininin de anlamı meydana çıkmış olur.

Cinlerin, bizim öte dünyadaki halimiz olduğunu anlarsak neden Kuran’ın cinlerle insanları aynı statüye koyup aynı şeymiş gibi anlattığı da anlaşılır olur. Aslında bahsettiği topluluk aynı topluluk; Ademoğulları.

Arşı taşıyanların, insanların cehennemden kurtulmaları için dua etmeleri ise, sadece bugüne kadar oluşan inancın oluşmasını sağlamaya yönelik işlevi var. Yani Kuran, birinci işlevini “cehennemi” azap yeri olarak göstererek yerine getirdi. İkinci işlevini ise önümüzdeki günler gösterecek…

Sonuçta; amaç üzüm yemekse, insanları cayır cayır yakmak için yaratmak saçma sapan bir şey olur. Fakat insanlar cehennemle korkutulmuşlardır.

Korkutma ihtiyacı, insanın yetersizliğindendir. Dünyada bedenlenmek zorunda olan her insan yeterli tekâmül seviyesine ulaşamadı demektir. Yeterli seviyede olmayanlar ise hayvansal dürtülerine engel olamazlar. Kimse görmediğinde her türlü haksızlığı yapar. Hatta yeterli gücü varsa milletin gözü önünde de çalar, çırpar, öldürür.
Cehennemin bir amacı bu tür insanları bir miktar dizginleyebilmektir. Diğer ve önemli amacı ise; ezilen, hakkı yenen insanlara teselli oluşturmasıdır. Ezilen birinin elinden bir şey gelmiyorsa tek tesellisi ona haksızlık edenin cehennemde yanacak olmasıdır. Bu düşünce onu bir nebze teselli eder ve yaşamasına yardım eder. Başka türlüsü çok adaletsiz bir dünya olurdu ve pek çok insan böyle bir dünyada yaşamaktansa ölümü tercih edebilirdi. Özellikle haksızlığın kol gezdiği eski çağlarda…

Soru: Atlantisliler bizi yönlendiriyorsa bunu nasıl yapıyorlar?

Cevap: Yönlendirme yöntemleri bizim gelişimizle paralel değişime uğramıştır. İnsanlık gelişmemiş döneminde bizzat insanların arasında onlara yardım ederek veya emirler vererek yönlendirmiştir. Örneğin antik dönemlerde oluşan dinlerin nedeni onlardır. Yani bizim pagan tanrıları diye tanıdığımız Sümer, Mısır, Yunan, Olmak, Roma tanrıları Atlantislilerden kalan görevlilerdir. Başlarda insanların arasında yaşayarak onlara bizzat öğretmenlik yapmışlardır. Öyle sanıyorum ki Tanrı kelimesi antik çağda öğretmen yerine kullanılmaktaydı. Çünkü antik insanlar neyi başarmışsa tanrılarından öğrenerek yapmışlardır.

İnsan geliştikçe öğretmenler yani tanrılar insanların arasından ayrılmaya başlamıştır. Yerlerine aracılar bırakarak insanlığı yönlendirmeye devam etmişlerdir. Kendileri yönlendirdikleri toplumlarda Tanrı-Kral olarak bulunuyordu. Sonra insanların en zekilerinden kendi yerlerine halefler bıraktılar. İlk önceleri açık destek verdikleri bu kralları yavaş yavaş terk etmişlerdir. Bu terk edişin kralda oluşturduğu otorite boşluğunu insan krallar doldurmaya çalışmışlardır. En bariz örnek Mısır firavunlarında gözükür. Firavunlarda eski tanrılar gibi kendilerinin de tanrı olduğunu ispatlamak için piramit geleneğini devam ettirmişlerdir. Fakat Atlantisli görevlilerin teknolojik cihazlarına sahip olmadıkları için hileye kaçmak zorunda kalmışlardır. Sonradan yapılan piramitlerin içleri hep kerpiçtir. Onun için hiçbiri sağlam olarak günümüze gelememiştir. Oysa bütün piramitler insalığın işi olsaydı basitten karmaşığa olmalıydı. Büyük piramit en son yapılan piramit olmalıydı. İnsanlık uzmanlık kazanarak onu yapacak seviyeye gelmeliydi. Oysa tam tersi olmuştur.

Görevliler zaman içinde tanrı-krallardan da desteklerini çekmişlerdir. Artık vahiy yöntemiyle ve peygamberler aracılığıyla insanları yönlendirmeye başlamışlardır. Tevrat’a göre her iki yöntem de kullanılmış. Görevliler bazen melek, bazen tanrı, bazen komutan olarak insanların arasında gözükmüşler. Bazen de görümlerle peygamberleri bilgilendirmişlerdir.

Atlantisli görevliler Romalılara kadar insanların arasında fiilen oldular. Daha sonra fiilen olmuşlarsa bile öne çıkmadan arka plandan yönlendirmişlerdir. Örneğin peygamberler veya Bilim insanları olarak insanlığa etki etmeye devam etmişlerdir. Bu insanlar görevli olduklarının farkında olmadan görevlerini yapmışlardır.

Burada bir paragraf açmam gerek. İnsanlığı ille de Atlantisli görevlilerin fiilen bedenlenerek yönlendirmesi gerekmeyebilir. İnsanlık vahiy veya sezgi şeklinde yönlendirilebilecek kadar gelişmiştir. Bu iki durumdan hangisinin kullanıldığını bilmiyorum. Belki her ikisi de olabilir. Fakat Kuran’a göre kıyamette o görevliler UFO’larla dünyamıza gelerek bizlere rehberlik yapacaklardır. Bu durumda vahiy ve sezgi alanların Atlantisli görevli olmaması daha kuvvetli ihtimal gibi gözüküyor.

NOT: Soruların birçoğunu okuyucu sorularından seçtim. Fakat bazı yerler eksik kaldığı için kendimde soru oluşturdum. Hâlâ daha eksik yön olduğunu düşünen okuyucuların yeni soruları sormasını bekliyorum…

 

 

 

Nuh tufanı çok geniş bir anlama sahiptir. Nuh Tufanının anlamını anlayabilmek için öncelikle insanın dünya üzerinde oluşumunu anlayabilmek gerekir. Nuh tufanı dünyanın tarla olarak kullanılabilmesinin anahtarıdır. Hasat edilen türlerin devamlılığını sağlayabilmek ancak Nuh Tufanı sayesinde olabilmektedir. Bunun nedenini daha sonra anlayacağız. Öncelikle dünyada oluşan tek bir türün incelemesini yaparak başlayalım.

Şekil 1 Ruhun Gelişim süreci.

Bunun için şekil 1’i inceleyerek anlamaya çalışalım. Şekildeki astral düzey ruh dünyası ile madde beden dünyasını ayıran düzeydir. Ruh astral düzey ve üzerinde yaşayabilmektedir. Beden ise simülasyon dünyası dediğim içinde yaşadığımız ortamdır. Bu ortam bir bilgisayar programıdır ve ruh bu ortamdaki bedene bağlanarak onunla dünya hayatını deneyimler. Bu yazıyı daha iyi anlamak için bir bilgisayar içinde yaşıyoruz ve ruhun geliştirilebilmesi için oluşturulan düzen adlı yazılarla beraber özümsenmesi gerekir.

Ruh; ilk oluşturulduğunda tamamen bilinçsizdir. Yani öte dünyanın en alt düzeyi olan astral düzeydedir. Bilinç kazandıkça gök katlarında yükselmektedir. Biz bu yükselmeyi tekâmül olarak bilmekteyiz. Şekildeki A noktası ilk ruhların yaratıldığı zamandır. Bu zamana dini literatürde Galibela denilmektedir. O dönemde hasat edilecek tüm ruhlar yaratılır. Ruhların her hasat dönemi için yaklaşık 7 milyar kadar olabileceğini düşünüyorum.

İlk yaratılan ruhlar bildiğimiz atomlardan oluşturulur. Elbette atomun enerjisini yani dalga yapısını düşünmek gerekir. Onun için insanlar guruplar halinde olmalıdır. Yani hidrojen atomundan olanlar ile karbon atomundan olanlar biraz farklılık gösterebilirler. Aralarında ne gibi farklar olacağını bilmiyorum ama belki de burçlar bu işi açıklıyor olabilir.

İlk oluşturulan ruhlar bilinçsiz olduğu için dünyada yaşayamazlar. Onun için içlerine üfürülecekleri bedenlere ihtiyaç hissederler. Fakat bu bedenler kendi başlarına yaşayabilecek türden olmalıdır. İşte dünyadaki hayat bu ihtiyaca cevap verebilmek için oluşturulmuştur. Tek hücreliden başlayarak geliştirilen hayat kompleks hayvanlara kadar geliştirildi. Ruh; memeliler ortaya çıkana kadar dünyada bedenlenememiştir. Yani sürüngenlerin beyni ruhun onunla bütünleşebilmesi için uygun değildir. Fakat memeli beyninin oluşturulabilmesi için sürüngen beyninden geçiş yapılmıştır. Memelilerin oluşumuyla bilinçsiz ruhların bilinç kazanmasının yolu açılmış oldu.

Ruhlar, belli sürelerle dünyada olan hayvanların bedenlerine enkarne oldu. Bu döneme “hayvan bedeninde otomatik dönem” adını verdim. Çünkü ölen hayvanın ruhu hemen yeni doğan bir hayvan bularak ona bağlanır. Bu süreç sürekli devam eder. Bu sürecin kendiliğinden olduğunu düşünmeyin. Tüm süreci birileri organize etmektedir.

Ruhlar bağlandıkları hayvanlara başlarda hiç etki etmezler. Fakat onların yaşamlarındaki deneyimlerinden etkilenirler. Zaman geçtikçe yavaş yavaş etki etmeye başlarlar. Bu gün çevremizde gördüğümüz akıllı hayvanların ruhları onlara etki ettiğinin delilidir. Bir yılanda ruh yoktur. Onun için çok sakin ve durgun bir hayat yaşar. Sadece beslenme ve çiftleşme zamanında bir miktar hareket eder. Beslendikten sonra durağan hayatına devam eder. Ayrıca yavrularıyla pek ilgilenmezler. Çünkü tamamen içgüdüleriyle yaşarlar. Yeni doğan bir yılan yavrusu da tamamen içgüdüleriyle yaşayarak hayatta kalır. Oysa ruh taşıyan hayvanlar çok hareketlidir. Beyinleri çok kalori harcadığı için daha çok beslenmek zorundadırlar. Yavruları bazı şeyleri öğrenmek zorundadır. Örneğin bir çıta yavrusu annesinden avlanmayı öğrenir. Oysa yılan yavrusu bunu doğuştan bilir. Annesini izleyerek öğrenmez.

Ruhun gelişmesinde öğrenmek çok önemlidir. Tekâmül etmenin tek yoludur. Onun için hayvanlara çok zor hayat şartları sunulmuştur. Hayatta kalabilmek için yaratıcı olmak durumundalar. Bir avcıdan kaçmak zorunda olmak ruhun üstesinden gelmesi gereken zorlu bir ortam oluşturur. Avcının da beslenmek zorunda olması onun için zorlu ortam oluşturur. Her iki türde bu zorlu şartlardan etkilenir ve ruhlarının daha iyiyi bulmak istemesini sağlar. Ruhun bu isteği onun gelişmesine etki eder. Böylece tekâmül eder. Fakat bu etki başlarda çok az iken gittikçe artar. Bu süreç Nuh tufanına kadar hayvan bedenlerinde sürer ve şekilde de görüldüğü gibi çok az bir gelişim sağlar. Bu süreç 50 bin yıldır.

Nuh tufanı dönüm noktasıdır. Çünkü ruh dışarıdan etkiyle çok daha süratli tekâmül edebilecek seviyeye gelmiş demektir. İşte bu zamandan sonra içgüdüleri değiştirilir. İçgüdüleriyle beraber daha savunmasız bir bedene sahip olur. Artık hayatta kalabilmek için içgüdüler yetmez. Ruhun çok daha fazla katkı sunması gerekir. O artık insan bedenlerinde doğar. Şekil 1’deki “insan bedeninde yarı bilinçli dönem”i yaşar. Bu dönemde ona dışarıdan yardım edilir. Zekâ yönünden hayvansal bedeninden daha iyidir ama yinede çok yetersizdir. Zeki varlıklar onları eğitir. Onlara sabırla dünyada yaşayabilmek için gerekli olanları öğretir. Tarım, hayvancılık gibi şeyleri öğreterek hayatta kalması sağlanır. Medeniyet kurmasına yardım edilir. Yazı, matematik, kanunlar, tekerlek gibi gerekli her şey öğretilir. Başlarda zor uyum sağlayan insan, zaman geçtikçe uyum sağlar, öğrenir ve uygular.

Kendisine öğretilenleri, öğreten kişiye öğretmen olarak bakar. Fakat bu öğretmenin kati ve kesin kuralları vardır. Söylediklerine uyulmasını ister. Uyulmazsa cezalandırır. Geçmişteki öğretmenlerimizi pagan tanrıları olarak tanıyoruz. Bizlere koydukları kuralları bizler din olarak biliyoruz.

Zaman geçip insanoğlu geliştikçe öğretmenler uzaklaşmaya başlar. Yerlerine insanların arasından daha zeki olanları seçerek bırakırlar. Onlar aracılığıyla insanları eğitmeye devam ederler. Biz bunları Tanrı krallar olarak biliyoruz. İnsanoğlu geliştikçe bu yöntemden de vazgeçilir ve sadece aracılar kullanılır. Aracılar vasıtasıyla bizlere farklı farklı dinler verirler. Bu son dönem aracıları peygamber olarak tanımaktayız.

Tüm bu sürecin sonunda ruh yeterli tekâmül seviyesine geldiği için artık bedene ihtiyaç hissetmeyecek şekilde yaşamayı becerecek düzeye gelmiştir. İşte ruhun bedeni terk ederek bedensiz yaşama geçme anı kıyamettir.

Kıyametten sonrada tekâmül devam eder. Kıyametten sonra tekâmül eden ruhları bizler melek olarak tanıyoruz. Bizden önce dünyada yaşamış ve şu anda melek statüsünde olanları Atlantisliler olarak tanımaktayız.

Şekil 2 Dünyada geliştirilen türler.

Dünya bilinç tarlası olduğu için bir sürü bilinç hasat edilmiştir. Bizden önce bildiğimiz Mu’lular ve Atlantisliler var. Bizden sonrada Şempanzelerin yerimize devam edeceklerini düşünüyorum. Şekil 2’de durumu göstermeye çalıştım. İlk tür Mulular. Mulular geliştiğinde Atlantislilere öğretmenlik yaptılar. Atlantislilerde bizi eğitti, bizde şempanzeleri eğiteceğiz.

Her tür 50 bin yıl otomatik dönemini yaşar. Sonra 10 bin yıllık insan bedeninden sonra bedensiz yaşama geçer. Her şey bir bilgisayar programı olduğu için uygulaması çok kolaydır. Fakat bu bilgisayar programı büyük patlamadan itibaren kendi kanun ve kuralları içinde gelişmektedir. Yani, evren fizik kuralları ve matematiğe uyarak gelişti. Onun için çok kararlı bir dünya oluşmadı. Örneğin her an bir gök cismi çarparak dünyanın yok olmasını sağlayabilir. Ya da başka sebeplerle dünya her an zarar görebilir. Oysa ruhların sürekli eğitilmeleri gerekir. Onun için çok daha kontrol edilebilir bir dünya gerekir. Bunu yapmanın yolu ise dünya yaşamında oluşan dönemlerden en uygunu seçilerek dünya sürekli o noktaya geri döndürülerek bulundu.

Bunu şöyle örnekleyerek açmaya çalışayım. Kullandığınız bilgisayar kullandıkça yavaşlamakta ve bir noktada daha kullanılamaz hale gelmektedir. Bunu tamir etmenin yollarından biri bilgisayarınızı geçmişte iyi çalıştığı bir zamana geri döndürmek… Windows buna imkân vermektedir. Bilgisayarınızın iyi çalıştığı bir dönemi seçerek o zamana geri döndürebilirsiniz. Bu noktaya “geri yükleme noktası” diyoruz. Bu durumun şöyle bir sakıncası var. Eğer geri yükleme noktasından sonra bilgisayarınıza bir program yüklerseniz onu da kaybedersiniz. Tekrar yüklemeniz gerekir. Fakat kişisel dosyalarınız muhafaza edilir. Onlar kaybolmaz.

Şekil 3 Nuh tufanı geri yükleme noktasıdır.

İşte evrende, bir bilgisayar işletim sistemi gibi çalışmaktadır. Ve evrenin geri yükleme zamanı NUH TUFANI’dır. Şekil 3’ü anlayabilirsek durumu kolay anlarız.

1- Büyük Patlamada oluşan evren kendi yasalarıyla gelişti. Bitkisel yaşam ve ardından hayvansal yaşam gelişerek primatların oluşumuna kadar süreç devam etti.

2- Primatların gelişimiyle ruhların dünyada yaşayabileceği bedenlerde oluşmuş oldu. İlk olarak oluşturulan ruhlar hayvan bedenlerinde gelişime tabi tutuldu.  Şekil 1’deki düzen devreye sokuldu.

3- İlk olarak Mu’luları oluşturacak tür primatlardan ayrılarak yeni bir tür olarak yaşamaya başladı. (Şempanzeler gibi) Fakat bu arada ruhlar bütünleşebileceği hayvanların beyinlerine bağlanarak gelişime devam ettiler. Bunun için kuşlar ve memeliler kullanıldı.

4- Mu’lular kendi Nuh tufanlarını yaşayıp da medeniyet oluşturmaya başladıklarında yeni bir primat türü daha oluşturuldu. Bu yeni tür Atlantislileri oluşturacak olan türdür.

5- Mu’lular Şekil 3’de lacivert bölgededir. 60 bin yılda kendi kıyametlerini yaşadılar. Ve kendilerinden sonra gelen Atlantislileri (geri kalan ekiplerle) organize etmeye başladılar.

6- Atlantislilerin ilk 50 bin yılı yani otomatik dönemleri Mu’lular gibi lacivert bölgededir.

7- Atlantisliler Nuh tufanlarını yaşadıklarında yeni bir primat türü daha oluşturularak süreç devam etti.

8- Yeşil bölge Atlantislilerin yarı bilinçli dönemidir. Ve yeşil bölgenin sonunda kıyametlerini yaşayarak bedensiz yaşama geçtiler.

9- Daha önce Mu’lu görevliler tarafından -25 bin yılında oluşturulan primat türü Atlantislilerle beraber yaşamaktaydı. Atlantisliler gittikten sonra da dünyada yaşamaya devam ettiler. Bizleri oluşturan bu tür yeşil ve kırmızı bölgeyi yaşadıktan sonra Nuh tufanını yaşadı. Mu’luları organize eden güce daha sonra değineceğim.

10- Mu’lulardan görevi devralan Atlantisliler Ademoğullarını (yani bizleri) organize etti. Nuh tufanını yaşadıktan sonra bizi insan bedenlerinde eğittiler. Kıyamete kadar gelmiş bulunmaktayız. Bizde kıyameti yaşayarak bedensiz yaşama geçeceğiz ve Atlantislilerden görevi devralacağız.

11- Ademoğullarından sonra tüm süreç döngü içinde olabilmektedir. Geri yükleme noktasına dönerek sonsuz tür geliştirebilirsiniz. Süreci anlatabilmek için verdiğim bu örneklerle durumu anlaşılır kılmaya çalıştım. Fakat bizden önce çok fazla türün dünyadan hasat edildiği bir gerçektir. Bizden sonrada devam edecektir. Hemen peşimizden gelen türün Şempanzeler olduğunu düşünüyorum.

Bu gün dünyada yaşayan hayvanların ruh taşıyanları yaklaşık 50 bin yıl dünyada kalmaları gerekmektedir.  Onun için şekil 3’de iki tur kadar dünyada kalırlar. Ondan sonra 10 bin yılda insan bedenlerinde kalarak süreci tamamlarlar. Nuh tufanı hayvan bedenlerinden insan bedenine geçişin zamanıdır. İşte Nuh tufanında bir gemi yapılması ve her tür hayvandan bir çiftin gemiye alınması bu amaçladır. Çünkü bu hayvanlar ruh taşıdıkları için bedenlerinin 25 bin yılda aldığı kazanımların korunması gerekmektedir. Fakat sadece ruh taşıyan kuşlar ve memelilerin korunması gerekir. Ruh taşımayan timsah veya böceklerin korunmasına gerek yoktur. Çünkü onlar ruh taşımadığı için bir kazanımları olmaz.

Ruh taşıyan bedenin kazanımı özellikle ruhun onunla iletişimi yönünden önemlidir. Başlangıçlarda ruhun iletişimi daha yüzeyselken sonraları gittikçe derinlere inerek bedenin tüm fonksiyonlarına hükmeder. Bu işlemde beynin yapısındaki değişimlerden gelir. İşte bu gelişimleri korumak gerekecektir. Bir gemi yapılıp bu hayvanlardan örnekler üst uzaya alınır. Böylece reset gerçekleştiğinde bu bedenler korunur. Aslında bedenler değil, içerdikleri bilgiler korunur ama kadim yazıtlarımızda durum öyle anlatılmıştır.

Reset işleminde yani Nuh tufanında yeni bir tür ortaya çıkar. İnsan diye tanıdığımız bu tür daha önce iki döngüyü tamamlamış olan ruhların yeni bedeni olur. Ruh bu bedenle çok daha iyi uyum içinde olabilecektir. Çünkü tam olarak onun için oluşturulmuştur.

Aslında Nuh tufanı aynı zamanda galibela denilen zamanla aynı zamandır. Her Nuh tufanında insan bedenine terfi eden ruhların yerine yeni ruhlar bedenlenmeye başlar. Şekil 1’de tekâmül eğrisi görülmektedir. Sıfır tekâmülle başlanır ve Nuh tufanında yani 50 bin yılda epey az bir tekâmül elde edilir. Oysa insan bedeninde ve 10 bin yılda çok daha fazla tekâmül edilir. Bunun sebebi zekânın yönlendirilebilir olmasıdır. Onun için dünya hayatı organize edilir. Her ruh, en iyi gelişmeyi sağlayabilmesi için her hayatı organize edilir.

Nuh tufanı hikâyesi bu durumun gizlenerek aktarılması içindir. Yani bir tufan durumu yoktur. Tevrat’tan akla uygun bulunmadığı için çıkarılan Hanok’un kitabına göre Nuh peygamber doğduğunda babası tarafından kabul görmez. Çünkü ne annesine nede var olan hiçbir insana benzemez. Daha çok tanrı oğullarına benzemiş olmalı ki! Eşi, bu işte tanrı oğullarının parmağı olmadığını söylemek zorunda kalmıştır. Bedensel evrim olarak çok ileri düzeyde olduğu aktarılmak istenmiştir. Aslında beden olarak insanlığın ilk atası Nuh’tur. Hatta tek Nuh yoktur. Birçok ekip çeşitli bölgelerde Nuh oluşturmuştur. Adem ilk ruhu, Nuh ise bedeni sembolize eder.

Yani Âdem insan bedenine sahip değildir. O ve onunla oluşturulan diğer ruhlar hayvan bedenlerinde 50 bin yıl otomatik olarak gelip giderler. Şekil 3’deki döngüyü iki kere tamamlayan ruh artık yeni bir atılım yapmak için yeni bir sürece başlar. Ruh olarak en zor dönemini geçirir. Çünkü çok fazla olumsuzluk vardır. Haksızlık, yolsuzluk, ölüm kol gezen bir dünyada var olmak zorundadır. Fakat artık kendi varlıklarının farkındadırlar. Kendi varlıklarının farkındadırlar ama neden var oldukları ve ne yapmak gerektikleri hakkında hiç fikirleri yoktur. Amaca ulaşabilmek için yönlendirilirler. Ve onlar için en uygun ortamlar oluşturulur. Böylece 50 bin yılda ulaşılan tekâmül seviyesi çok daha kısa zamanda kat kat aşılır.

Nuh tufanı ile kıyamet arasına “insan bedeninde yarı bilinçli dönem” adını uygun gördüm. Çünkü insan kendinin farkındadır ama neden var olduğu ile ilgili bir düşüncesi yoktur.  İlkel sayılacak zekâya sahiptir. Bu dönemde yönlendirilerek zekâ olarak büyük aşamalar kaydeder. Fakat bu dönemde hem IQ hem de SQ olarak gelişir. İlk zamanlarda ağırlıklı olarak IQ gelişirken sonraları SQ gelişimi ağırlık kazanır. Özellikle Budizm gibi dinler SQ gelişimini daha hızlı yapabilmek için oluşturulmuştur. Diğer inançlar ise her iki zekâyı da geliştirir. Böylece tekâmül etmiş olur.

Şekil 1’deki parabol ruhun tekâmülünü göstermektedir. Ok işaretleriyle simülasyon dünyasında (yaşadığımız dünya) bedenlenmesini göstermeye çalıştım. Her bedenlenme onun tekâmülünü artırmıştır. Kıyamet ise ruhun artık bir bedene ihtiyaç hissetmeden “bilinç” olarak yaşayabileceği zamandır. Yani insanın uyanacağı ve niye var olduğunun bilincine varacağı zamandır. Ruh, kıyametten sonra melek statüsünde ve öte dünyada yaşayacaktır. Ve şekil 1’deki parabol daha da dikleşeceği için tekâmülün en büyük kısmını orada yapacaktır.

Süreci kısaca özetledim ama bazı detaylara değinmem gerekir. Bizler kıyameti yaşayıp gittikten sonra ilk kademe ruhlar (bir kısmı videoda var) 15 bin yıl daha hayvan bedenlerinde yaşayacaklar. Fakat bu arada bir miktar da yönlendirilecekler. Bizden sonra oluşturulacak yeni tür için şempanzeler hazırlanacaktır. Bizden kalan ekipler onların genleriyle uğraşarak şempanzeleri gittikçe insana benzeteceklerdir. Öyle sanıyorum ki Göbeklitepe gibi yerleşim yerleri bu tür yerleşim yerleridir. Henüz yazı yoktur ama sanat başlamıştır. Başlarında Tanrı Kralları vardır. İçlerinden yetenekli olanlara resim, heykel yapmayı sabırla öğretmişlerdir. İnsan olarak evrimleri tamamlanmamıştır. Fakat dik yürümektedirler. Yaptıkları insan heykelleri Tanrılarına ait olacağı için onlardan fark anlaşılamayabilir ama iskelet yapıları insanla maymun arasında bir yerde olduklarını göstermesi gerekir. Bu konuda bir incelenmenin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.

Çatalhöyük ise hemen Nuh tufanı sonrasına ait olabilir. İnsanlar artık insan şeklindedir. Fakat tanrı krallar yine iş başındadır. Onlara medeniyeti öğretmeye devam ederler. Nuh öncesi zekâdan biraz daha yüksek bir zekâ vardır ama yinede insan ilkeldir. Güç öğrenir onun için yıllarca eğitilmeye çalışılır. Arpa, buğday, burçak, bezelye, nohut, mercimek, badem gibi yiyeceklerin tohumları verilerek tarım öğretilir. (O insanların o tohumları nereden buldukları sorusu henüz cevaplanmamıştır.) Aslında daha çok hayvansal ürünlerle besleniyorlardı. Fakat menülerinde yukarıdaki bitkilerde bulunuyordu.

Böylece bize Nuh tufanı öncesi ve sonrası iki yerleşim yeri bıraktılar. Heykeller ve resimler bize gerçek insan görünüşünü vermeyebilir. Çünkü heykeli veya resmi yapılacak olan kişi öncelikle Tanrı kraldır. Onlar da günümüz insanıyla aynıdır. Özellikle Göbeklitepe’de o zamanki insan figürü varsa maymunsu olmalıdır. Fakat Çatalhöyüktekiler insan şeklinde olacaktır. Göbeklitepe Şekil 3’de lacivert bölgede kaldığından her tür bizim yaptığımız kazıları yapacak ve aynı eserleri bulacaktır. Göbeklitepe’nin yapılışından bin yıl sonra insanlar tarafından özenle kapatılması, bugünlere kalması gereken bir eser olduğundan olabilir.

Her ruh hayvan bedeninde 50 bin yıl geçirir. Bu demektir ki bir kere Nuh tufanı ve ikide kıyamet göreceklerdir. Kıyamette hayvan bedenlerine bir şey olmaz. Onlar kıyamet sürecini anlamazlar bile. Birden bire insanlar doğadan silinecekler. Daha doğrusu direk öte dünyaya alınacaklar. Bunu yapmak içinde ruhların bedenlere bağlanabilmesi için bir çeşit makineye benzer bir şey kullanılıyordur. O makinenin fişini çekince kendimizi öte dünyada bulacağız. Fakat Nuh tufanı böyle basit değildir. O dönemde sistem geri yüklenecektir. Onun için sistem içinde yapılan değişikliklerin hayvanlara özgü kısmıyla insana dönüştürülen canlı bedenlerinin korunması gerekir. İşte gemiye alınması gereken şey onlardır. Yani ruh taşıyan hayvanlarla insanların gen bilgileri görevli ekiplerce alınıp üst uzaya geçilir ve sistem geri yüklemesinden sonra tekrar sisteme yüklenirler. Böylece her şey tekrarlanır.

Büyük bir ihtimalle dünyada böyle başka yerlerde vardır. Örneğin Tassili bölgesi de aynı özelliklerde olması gerekir. Sümerler Çatalhöyük’ten, Mısır’lılar ise Tassili bölgesinden götürülmüş olmalıdır. Mısır’a gidenlerin çölü geçmesi Tevrat’ta senaryolaştırılmıştır. Sümer’lerin nereden geldiği bilinmemektedir. Anladığım kadarıyla oluşturulan ilk medeniyetler böyle ön çalışmalar yapılıp sonra ortaya çıkmıştır. Dünyada oluşan ilk ırklar bu ekiplerin DNA üzerinde yaptıkları bağımsız çalışmalar yüzünden oluşmuştur. Bir miktar farklılıkları tercih etmişlerdir. Bu da ırklar arası farklılıkları oluşturmuştur. Sonra insanlar karışarak melez türler oluşmuştur.

Dünya üzerinde 5 sanduka ve 2 de kütüphane olduğunu yazmıştım. Sanırım 5 ekip bu sandukalardaki bilgileri kullanarak insanlar ırklarını oluşturacaklardır. Machi Pichu’da, Nemrut dağında ya da Meşe adasında olan sandukalar ekiplere rehberlik yapacak bilgileri saklıyor olmalıdır.

Aslında sistem geri yükleme olmadan da bu sistem yürüyebilirdi ama onun sakıncaları olabilir. Dünya değişkem bir ortam sunmaktadır. Buzul çağı çok sorun çıkarabilir. İnsanlar doğayı kirletebilir. Ya da bir gök cismi dünyaya çarparak sistemi tamamen yok edebilir. Oysa başarılı ve bilinen bir süreç tekrarlanarak riskler sıfırlanmış oldu. Buradan da anlayacağımız gibi Büyük Patlama süreci ve sonrasındaki gelişmelere çok fazla müdahale edilmiyor. Program kendi kuralları içinde devam edip gidiyor. Bir dönem dinazorlar yok olmuştu. Yine öyle bir felaket yaşanabilirdi.

Daha önemli bir neden ise enerji sorunudur. Bir türün gelişebilmesi için gerekli olan fosil yakıt pek çok türün gelişmesine imkân vermez. Çok çabuk tükenir. Sistem geri yükleme noktasına götürülerek o güne kadar harcanmış olan petrol ya da kömür yerine konmuş olur.

Başka bir risk ise, egoist olan insan doğayı hor kullandığı için onu yok olmaya götürüyor. Küresel ısınmanın dünyayı mahvedeceği söylenmesine rağmen pek çok ülke sırf kendini düşünerek önlem almayı kabul etmemektedir. Sistem geri yüklemeyle bu sorunlar kökünden halledilmişlerdir.  Yani dünyanın kaderi insan gibi egoist bir varlığın insafına bırakılmamıştır.

Bir Sümer tableti Nuh tufanını çok ilginç bir şekilde anlatır.

Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı. Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı. İstar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu. Tanrıların ecesi, güzel sesiyle âh ediyordu.

Görüldüğü gibi tanrılar kendilerini koruyabilmek için üst uzaya gitmek zorunda kaldılar. Tablet tufanın önemini tanrılar üzerinden anlatmaktadır. İşte o tanrılar yanlarında korunması gereken bilgileri de alarak gitmişlerdir.

Michael Newton’un kitaplarından anladığım kadarıyla Kaynak Büyük Patlamayı oluştururken sadece bilinçsiz enerjiyi kullanmadı. Çok az bir miktar bilinçli enerjiden de içine kattı. İşte evrenin işleyişini kaynağın bu bilinçli tarafı organize etmektedir. Özellikle ilk Mu’luları organize ettiler. Onların sonrakilere yardım etmesini sağladılar ve hâlâ daha sistemi onlar denetliyorlar.

Yukarıda verdiğim rakamlar benim tahmin ettiğim yuvarlak rakamlardır. Aslında tam rakamları Maya takvimi vermektedir. Mayaların 25.625 günlük bir galaksi günü çok anlam kazanmış demektir. Çünkü bu zaman aralığı benim tahmin ettiğim 25 bin yıllık döngünün tam zamanını verir. Yani galaksi her 25.625 yılda bir yeni baştan tekrar etmektedir. Bu da Mayaların 1 galaksi gününe denk gelir. Ayrıca Nuh tufanı ile kıyamet arasındaki zaman ise bu zamanın 2/5 zamanının oluşturabilir. Yani 25.625×2/5=10.250 yıllık bir zaman insanın olduğu döneme denk düşer. Bu da Şekil 3′deki “insanın var olduğu zaman” ile gösterdiğim dönemle aynı zaman olur. Böylece mayaların takviminin bu işleri bilen birileri tarafından organize edildiği ve bu bilginin tarih içinde yok olup gitmesine izin verilmediği anlaşılır. Görüldüğü gibi bizler birileri tarafından yönlendiriliyor ve kıyamete hazırlanıyoruz…

Bu düşünceler çok uçuk gözükebilir ama önümüzdeki süreçte özümseyeceğimiz bilgilerin küçük bir kısmını oluşturmaktadır. Ben bu kadarına vakıf oldum. Fakat hâlâ daha inanmakta zorluk çekiyorum. Beni çeşitli şeylerle itham eden veya edecek olanları anlıyorum. Fakat sancılı bir döneme giriyoruz. Bildiklerimizin pek çoğunun hatalı olduğunu öğrendikçe hep beraber şaşırmaya devam edeceğiz. Çünkü kıyamet kapıda…