Archive for the ‘Seyfullah Demir’ Category

Eski hikâyelerimizden en ilginçlerinden biri de Hint destanları Mahabharata ya da Ramanyana destanlarıdır. Bu destanları yazanlar uçan ve savaşan araçlar görmüşlerdir. Belki de o araçları kullananlar tarafından yazılmıştır. Çok uzun olan bu destanlardan can alıcı az bir bölümü internetten aldım. (http://akhenaton.blogsayfasi.com/?p=118)

*Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu Ravan’dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu” Ramayana Destanı

*”Salva’ nın aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı’nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu” Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna

*”Kralım; uçan araç mükemmeldi, Şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilmesi ve anlatılması imkânsız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici bir güç vardı. Mihrace Bai’ nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu”. Swami Prabhupada, Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam

*”Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” Mahavira of Bhavabhuti ( 8.yy’dan kalma bir jain yazısı)

*”Vata’ nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmız göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor” Rigveda ( Vata bir Aryan rüzgâr tanrısı)

*”Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva’ yı görür… Oklar ışınlar “Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görünmezler”. Srimad Bhagavatam VI, Canto, Bölüm 3

 Görüldüğü gibi ilkel bir insanın kesinlikle hayal gücü ile bile oluşturamayacağı anlatımlar var. Bu satırları yazan veya yazılmasına sebep olanlar ancak Atlantisliler olabilir. Bu satırlar aralardan seçmedir ve can alıcı anlama sahiptir. Destanlarda çok daha fazlasının olduğuna eminim.

Aynı mantıkla Amerikalı araştırmacı John Major Jenkins’in mayalar hakkındaki yazısında iki paragrafı inceleyelim. (http://www.medyagunebakis.com/haberdetay.asp?id=1256)

“Maya düşüncesinde Uzun Sayım döneminin bitimi; aynı zamanda en çok saygı duydukları tanrılarının geri dönüş gününe ilişkin çağrışımlara da sahip. Neredeyse bütün tapınaklara damgasını vuran Kukulkan, uzun yıllar önce “Tekrar geleceğim” diyerek Maya yurdundan ayrılmış. Simgesi “tüylü yılan” olan bu bilge tanrı, Mayalara göre onlara her şeyi öğreten ilahi bir figür. Efsaneler, Kukulkan’ın Doğu ufkunda belirip, denizden geldiğini söylüyor. Atalarına dokumacılıktan tarıma, astronomiden mühendisliğe dek birçok şey öğreten bu “tanrı”nın fiziksel özellikleri ise, Mayaların tasvirine göre, Mayaların aksine, beyaz tenli, açık renk gözlü, açık renk saçlı, uzun boylu bir tanrı. Elinde de sürekli bir asa taşıyor.

Bu dönemde Mayaların daha hiçbir “beyaz adam” ile karşılaşmamış olduğu düşünüldüğünde, bu tanımlama oldukça ilginç geliyor insana. Üstelik Kukulkan’ın uzun bir de sakalı var. Mayalarda hiç olmayan bir şey bu, çünkü genetik olarak sakalları çıkmıyor!”

Görüldüğü gibi Maya’larda aynen İsrailliler ya da Sümerler gibi Tanrı tarafından eğitilmişlerdir. Tüm Tanrılar insanlarla uzun uğraşlar vermiş ve onların her şeyi ile ilgilenmişler. Yazı dahil her şeyi onlardan öğrenmişler. Tanrıların aynı dili konuşmasına karşılık insanlara farklı farklı dil öğrettikleri görülüyor. Bunun sebebi kendi karmaşık dil ve yazılarını öğretemeyecekleri için yeni basit konuşma ve yazı öğretmek zorunda olmaları olabilir. Kendi şartları içinde gelişen bu dil ve yazı, farklı olmak zorunda kalmıştır. Ayrıca gittikçe karmaşıklaşırken özel şartlar iyice farklı olmalarını sağlamıştır. Bu duruma aynı dili konuşmamaları gereği yüzündende izin verilmiştir. Tevrat’ta insanları ayırmak için dillerini ayıralım diyerek vurgu yapılmıştır. (Yar. 11:1-9) Bu durumda birbirleri ile anlaşıp barış içinde yaşamaları engellenmiştir.

Mayaların takvimlerinin bu kadar harika olması artık anlaşılırdır. Uzun zaman dilimleri insanların hasat dönemlerine göre hazırlanmıştır. En azından bizim hasat zamanımızı belirlemesi içindir. 2012 yılında biten maya takvimi gerçekten bizim için zamanın sonunu vurgulamış olabilir. Elbette böyle durumlar hep yan bilgilerle desteklenmiştir. Maya takvimini anlatan Carl Johan Calleman’ın yazısından küçük bir bölümünü adım.

“Eğer Maya Uzun Sayımının kaynağı için bilgi bulma amacıyla eski kaynaklara gidersek bunun astronomik döngülere dayandığını asla söylemediklerini görürüz. Aksine Palenque’de ki Yazıtlar Tapınağı gibi Maya kaynaklarının açıkça söylediği şey Uzun Sayımın Dünya Ağacına ya da diğer kaynaklarda geçtiği ismiyle Yaşam Ağacına dayandığıdır….”

Celleman aynı yazısında Maya takviminin 2012 de değil 2011’de sona ereceğini söylemektedir.  Ayrıca uzun sayım günlerinin dünya hayatına göre değil de yaşam ağacına göre şekillendiğini söylemektedir. Tarih konusunda benim önem verdiğim zamanın bir yıl ileri veya geri olması değildir. Önemli olan Mayalara göre zamanın sonu denilen bir zamanın olmasıdır.  Çoğu kişi, yaşam ağacına göre zamanın sonunun bir yıkım ile değil bir değişim ile gerçekleşeceğini söylemektedir. Bu benim tam olarak söylemeye çalıştığım şeydir. Aslında maya takvimindeki bu tarih karmaşası çok önemli değildir. Bana göre doğru tarih insanlığa empoze edilen tarihtir. Eğer Maya takviminde 2012 tarihi yanlışlıkla görülmüşse vardır bir sebebi. Nasıl ki ortada ciddi hiçbir veri yokken binlerce yıldır Atlantisliler insanlığı meşgul ediyorsa aynı güç tarihi de insanlığa empoze etmiştir.

Genel olarak insanın yükseleceğini düşünen insanlar 4. boyuttan 5. boyuta geçeceğini düşünür. Yani zamanın sonu denen zamanda insanlık 4. boyut olan dünyamızdan 5. boyuta geçecektir. Bu düşünce tarzını bende destekliyorum ama hangi boyuta gideceğimizi bilmiyorum. Benim tahminim kıyamet sonrası kendimizi 6. ya da 7. boyutlardan birinde bulabiliriz. Biz 4. ve 5. boyutları dünyada bedenlenerek geçtik. Onun için o boyutların daha üstünde bir boyuta geçmek durumundayız. Bu durum önemlidir. Biz dünyadaki madde bedenle ruhumuzu ulaştırabileceğimiz en üst seviye bu demektir. Yarı bilinçli dönemin sonu ile zamanın sonu aynı şeydir. Çünkü öte dünyada zaman buradaki gibi değildir ve gerçekten bizim için zamanın sonudur. Artık zaman bize hükmedemeyecektir. Eşzamanlılık sebebiyle zamana biz hükmedebileceğiz.

 

 

 

Her insanın ruhsal rehberi bulunmaktadır. Bu rehber hem dünya hayatında hem de öte dünya hayatında öğrencisine yardım eder. Öte dünyada açık yardım dünyada gizli olarak yapılmaktadır. Eğer planlanmış hayatınızı yaşamanızı engelleyen bir şey olursa size yardım gelir. Kazalardan mucizevi kurtuluşlar ya da iç sesiniz ısrarla sizi uyarır.

Bu konuda size yardımcı olacağını düşündüğüm bir kitap var. Michael Newton’un “Ruhların yolculuğu” ve devamı olan “Ruhların kaderi” kitaplarıdır. Orada her insanın veya ruhun bir rehber ruhu olduğunu ayrıca görevinin ne olduğunu etraflıca anlatmaktadır. Ayrıca öte dünyanın yapısını da anlattığı için mutlaka okumalısınız.

Kuran’da bu konuya “TARIK 4 Hiçbir nefis yoktur ki başında bir denetleyici bulunmasın.” diyerek cevaz verir. Burada denetleyici bir asker niteliğinde değil bir ebeveyn niteliğindedir. Yani sizi hiç bir şey için zorlamaz. Zaten siz onu duymak istemezseniz sizi uyaramaz. Onunla iletişim kurmak çok kolaydır. İsteyin yeter. O her an sizi doğruya yönlendirmek için uğraş içindedir.

SECDE 11 - De ki: “Size vekil kılınmış olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz.” İşte bu ayet yüzünden Azrail diye bir melek olduğu düşünülmüştür. Aslında ayet ölüm meleğinden bahseder ama tek bir melek olduğunu söylemez. Elbette mevcut inanışın oluşabilmesi için gereken yapılmıştır.

Rehber ruh sizden daha çok gelişmiş bir ruhtur. Askeriyedeki ast üst düzenine benzer bir düzen vardır. Fakat bu düzende emir komuta yoktur. Sadece kişi yönlendirilir. Yapmaları için uyarılırlar. Üstteki ruhlar 10-20 kişilik guruplar halinde ekiplerin tekâmüllerini en başarılı bir şekilde yürütebilmesi için eğitirler. Kesinlikle zorlama olmaz ama mutlaka öğrenci ikna edilir. İnat edip ikna olmazsa hiç zorlanmadan çok uzun zamanlar öğrenci kendiliğinden razı olana kadar beklenir ve ara ara uyarılır. Sonunda öğrenci bir şey yapmamaktan sıkılır ve tekliflerden birini kabul eder. İnat edilmesinin asıl sebebi dünya hayatının zor olmasıdır. Kimse can atarak dünyada bedenlenmeye razı olmaz. Elbette tekâmülün değerine varmış olanlar dünya hayatlarını bir an önce bitirmek için sabırsızlanır ve dünyanın zorluklarına gönüllü razı olurlar.

 

 

 

Şekil 1 Ekeklerdeki Y kromozomuna göre insanlığın göç yolları

Bilim insanları, gen haritasından edindikleri bilgilerin ışığında şimdi ilk insanların göç yollarını tespit etmeye çalışıyor. Popülasyon genetikçilerinin, paleoantropolojik kayıtlardaki eksik bilgileri genetik bilgilerle tamamlama çabaları geçen aylarda meyvesini verdi ve Afrika’dan dünyaya yayılan insanoğlunun bugüne dek oluşturulmuş en ayrıntılı gen haritası ortaya çıktı.

Cumhuriyet / Bilim Teknik- Geçen yıl Babül Mendep Boğazını birleştiren bir köprünün yapımı için bir ihale açıldı. Kızıldeniz’i Hint okyanusuna (Aden Körfezi) bağlayan 32 km uzunluğundaki bağlantı projesi tamamlandığı zaman Afrikalı hacı namzetleri, insanlık tarihinin en önemli göçünün gerçekleştiği rotanın üzerinden yürüyerek geçme şansına kavuşacaklar. Elli ya da altmış bin yıl önce küçük bir Afrikalı grubu –birkaç yüz veya birkaç bin kişiden oluşan- boğazı küçük sallarla geçtiler ve bir daha da geri dönmediler.

Doğu Afrika’daki evlerini terk etmelerinin nedeni hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı. Doğdukları toprakları terk etmelerinin olası nedenlerinden biri iklim değişikliği, bir diğeri de bir zamanlar bol olan yiyeceklerinin azalmasıydı. Ancak kesin olan, Afrika’yı terk eden bu ilk göçmenlerin kendileriyle birlikte bazı fiziksel ve davranışsal özellikleri de yanlarında götürmeleriydi. Bu özelliklerin başında modern insanı tanımlayan büyük beyin ve gelişmiş bir konuşma kapasitesi geliyor. Asya’da karaya çıktıkları bölgeden –bugünün Yemen’i- başlayan serüvenlerinde binlerce kilometre yol kat ettiler; kıtaları boydan boya geçtiler; karaların oluşturduğu köprülerden geçerek Güney Amerika’nın en uç noktası olan Tierra del Fuego’ya vardılar.

PALEOANTROPOLOJİK KAYITLARDA EKSİKLİKLER

Bilim insanları bu bilgilere fosilleşmiş kemikleri veya mızrak uçlarını inceleyerek ulaştılar. Ancak bu kalıntıların çok az miktarda olması ve elde edilmesinin biraz tesadüflere, biraz da iğneyle kuyu kazarcasına uzun ve sabır isteyen çabalara bağlı olması, bazı bilgilerin eksik kalmasına yol açıyor. Son 20 yıldır popülasyon genetikçileri, paleoantropolojik kayıtlardaki bu eksik bilgileri genetik bilgilerle tamamlamaya çabalıyor.

DNA’larımızın hemen hemen tümü –insan genomunu oluşturan üç milyar “harfin” veya nükleotid*lerin %99.9’u- birbirinin aynıdır. Kişiler arasındaki bütün fark o %0.01’lik payda gizlidir. Örneğin bir Doğu Afrikalı ve Amerikan yerlisini karşılaştırdığımız zaman insanların atalarına ilişkin çok önemli bilgiler elde edebiliriz. Son yıllara kadar babadan oğla veya anneden çocuklarına geçen DNA’lar genetikçiler için fosilleşmiş ayak izleri vazifesi görüyordu. Son araştırmalar sayesinde bilim insanları birkaç ayrıştırılmış DNA ipliğinin ötesine geçerek, genomun dört bir yanına dağılmış yüz binlerce nükleotidi inceleme şansına kavuştular.

Bu geniş tarama, hiç olmadığı kadar yüksek bir çözünürlükte küresel bir göç haritasının oluşturulmasının yolunu açtı. Bu harita son şeklini ancak birkaç ay önce aldı. Bu çalışma modern insanın Afrika’dan çıkmış olduğu gerçeğini teyit etmesinin yanı sıra, Afrika kıtasının nasıl olup da genetik çeşitliliğin deposu vazifesi gördüğünü ortaya çıkarttı. Afrika’nın San insanları ile başlayan bir genetik aile ağacı, en uç dallarda Güney Amerikan yerlilerine ve Pasifik Adaları’nda yaşayan popülasyonlara kadar uzanıyor.

GENETİK ÇEŞİTLİLİK KONUSUNDA ÖNCÜ ÇALIŞMALAR

Tarihi bir küresel konumlama sistemine (GPS) benzeyen insanın genetik çeşitliliği konusundaki çalışmaların başlangıcı 1. Dünya Savaşı dönemine kadar uzanır. 1. Dünya Savaşı döneminde Yunanistan’ın Selanik kentinde çalışmalar yapan iki bilim insanı burada karargâh kuran askerlerin hangi ulustan geldiklerine bağlı olarak kan gruplarında farklı bir dağılımın olduğunu keşfetti.

Daha sonra 1987 yılında Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Rebecca L. Cann ve Allan C. Wilsonmitokondriya DNA’sının analizlerine dayanan devrim niteliğindeki makalelerini yayımladılar. Hücrenin enerji üreten organelleri olan mitokondriya, anne tarafından çocuğa geçer. Cann ve Wilson farklı popülasyonlardan gelen insanların Afrika’da yaklaşık 200.000 yıl önce yaşamış tek bir kadından türemiş olduğunu öne sürüyorlardı. Bu yazının yayımlanmasından hemen sonra dünya medyası bu buluşu“Mitokondriyal Havva Bulundu” şeklinde duyurdu. Oysa bu Havva ilk dişi insan değildi; bugün yaşamakta olan insanların soyunun dayandığı ilk kadındı.

1987 yılından bu yana insan çeşitliliği konusundaki veri bankası, Y kromozomunu da içine alacak şekilde genişletildi. Y kromozom erkeklerin, oğullarına miras bıraktıkları seks kromozomudur. Erkeklerden geçen DNA, mitokondriyal DNA’nın taşıdığından daha fazla sayıda nükleotid taşır. Bu da bilim insanlarının bir popülasyonu diğerinden ayırt etmesine yardımcı olur. Farklı insan popülasyonlarındaki mitokondriyal ve Y kromozomunun DNA’sını analiz ederek yüzlerce genetik markörün elde edilmesi artık mümkündür.

AFRİKA’DAN AMERİKA KITALARINA UZANAN ROTA

İnsanların Afrika’dan Amerika’lara gitmek için on binlerce yıl süresince izlediği rota artık bir harita üzerinde belirlenebiliyor. Alfanümerik (hem alfabetik hem de sayısal karakter taşıyan) rota markörleri (I-95 gibi) alfanümerik genetik markörler olarak kullanılabilir. Örneğin Y kromozomu söz konusu olduğunda, Babül Mendep Boğazını geçmek için kat ettiğiniz M168 karayolu (genetik markör) Arabistan Yarımadası’nın kuzeyine yöneldiğinizde M89 olur. M9’u izleyerek Mezopotamya’nın ilerisine devam edebilirsiniz. Hindukuş Dağları’nın kuzeyindeki bölgeye vardığınızda sola dönerek M45’i izleyebilirsiniz. Sibirya’da ise sağa sapıp M242’yi izlediğiniz zaman Alaska’ya açılan kara köprüsüne çıkarsınız. M3 otoyolunu izlerseniz Güney Amerika’ya ulaşabilirsiniz. (Bknz Harita)

Çok sayıda bilim insanı göç yollarının izlenmesinde en yararlı kılavuzun mitokondriyal DNA ve Y kromozomu olduğu konusunda hemfikir. National Geographic Derneği, IBM ve Waitt Ailesi Vakfı 2010 yılına kadar sürmesi planlanan 40 milyon dolarlık bir proje kapsamında bir araya gelerek insan göçünün haritasını çıkartmayı hedefliyorlar. Bu amaçla mitokondriyal DNA ve Y kromozomundan yararlanacaklar. Bölgesel 10 akademik kurumdan destek sağlayan Genographic Proje adlı bu çalışma, dünya çapında 100.000 yerli popülasyondan DNA toplayacak. “Üzerinde durduğumuz en önemli nokta, insanların yolculuklarını nasıl yaptıkları ile ilgili ayrıntılar” diye konuşan proje yöneticisi Spencer Wells, son bulgularına göre Güney Afrika’daki Khoisan insanlarının, diğer Afrikalılardan 100.000 yıldır genetik olarak farklı bir yapıya sahip olduklarını belirtiyor. Başka bir çalışmada ise Wells ve ekibi Lübnanlı erkeklerin gen havuzunun Hıristiyan Haçlı askerlerine ve Arabistan Yarımadası’ndan gelen Müslümanlara dayandığını ortaya çıkartmış

KUŞKU GÖTÜRMEYEN BULGULAR

Genetik araştırmacılar keşfettikleri göç yolları üzerinde yaşayan pek çok insanın DNA’sından örnekler aldılar. Ancak güvenilir gibi görünen veriler bazı durumlarda aldatıcı olabiliyor. İnsanın kökenlerini araştıran bilim insanları hâlâ ellerinde tutabildikleri fosil kalıntılarını tercih ediyor. DNA’lar, fosillerin yaşını hesaplayan radyoaktif izotoplardan farklıdır, çünkü mutasyon hızı bir DNA ipliğinden diğerine dalgalanma gösterebilir.

Ancak paleantropologlar şu anda zor durumda. Fosil kalıntılar çok nadir olduğu gibi çoğunlukla eksiktir. Örneğin Afrika’dan Avustralya’ya erken göçler mitokondriyal ve Y genetik malzemelerde daha net görülüyor. Oysa bu rota üzerinde fiziksel kalıntılar çok az ve bilgi vermekten çok uzaktır.

Kemik fosillerinin ve taş kalıntılarının azlığına çözüm daha fazla DNA analizidir. Araştırmaların genetik ayağını güçlendirmek için bilim insanları insanların üzerinde “oto stop” yapan mikropların peşine düştüler. Bu beleşçi organizmaların başında bakteriler, virüsler hatta bitler gelir.

10 yıl önce ilk genom çalışmalarında bilim insanları, mikro-uydu (mikrosatellite) adı verilen kısa, tekrarlayıcı DNA ipliklerinden anlam çıkartmaya çabalıyordu. Son dönemlerde tam-genom taramalarının bakış açısını genişletmesi daha kesin sonuçlar alınmaya başladı. Şubat ayında biri Science, diğeri Naturedergisinde yayımlanan iki makale bugüne dek insan çeşitliliği konusunda yapılmış en geniş araştırmayı gözler önüne serdi. Bu iki çalışma da İnsan Genom Çeşitliliği Panel’indeki 500.000 tek nükleotid polimorfizm (SNP) **incelendi. Nature’daki makalenin yazarlarından Michigan Üniversitesi’nden Noah A.Rosenberg, “Binlerce marköre aynı anda baktığınız zaman insan göçlerinin tüm öyküsü ortaya çıkıyor” diyor.

Yüz binlerce SNP’ye bakmakla bilim insanları her popülasyonun kimliğini tespit edebilecek konuma geldi. Örneğin Güney Amireka Yerlileri’nin atalarının Sibiryalılar ile diğer Asyalılar arasında bir akrabalık olduğu anlaşıldı

DAHA GENİŞ İSTATİSTİKSEL TEMEL

Bu bulgular, antropoloji, arkeoloji, dilbilim ve biyoloji dallarındaki daha önce bulgularla birleştirildiğinde Afrika’dan Çıkış Hipotezi’ne daha geniş istatistiksel bir temel oluşturuyor. Bu hipoteze göre küçük bir insan popülasyonu Afrika kıtasından göç ederek başka bölgelerde yeni insan yerleşimleri kurmuşlar. Bir süre sonra daha küçük bir alt grup bu ana gruptan kopup uzaklaşmış. Bu süreç bu şekilde insanların dünyanın tümünü istila etmelerine kadar devam etmiş. Bu insanlar arkaik insan popülasyonlarının –Neanderthalensis ve Homo erectus temelini oluşturdular. Bu iki grup arasında yakınlaşmanın ya hiç olmadığı ya da olduysa bile çok sınırlı boyutlarda kaldığı düşünülüyor. H.erectus son 1.8 milyon yıl içinde Afrika, Asya ve Avrupa’da evrim geçirerek yavaş yavaş Homo sapienler’i meydana getirmiş.

Reyhan Oksay

Kaynak: www.sciAm.com 

https://www3.nationalgeographic.com/genographic/ 

http://www.smithsonianmag.com/history-archaeology/human-migration.html 

http://articles.latimes.com/2008/feb/22/science/sci-dna22 

*Bir gen içerisinde DNA ipliği üzerindeki nükleotid dizisi her canlının yaşamı boyunca üretmek ve “ifade etmek” zorunda olduğu proteinleri tanımlar. Nükleotid dizisi ile proteinlerdeki amino asit dizisi arasındaki ilişki basit çeviri kurallarıyla belirlenir, bu kurallara topluca genetik kod adı verilir- Kaynak:Vikipedi

**Tek nukleotid Polimorfizmi yani SNP (Single Nucleotide Polymorphism) bir insanin DNA sekansında oluşabilecek küçük bir değişiklik ya da varyasyondur.

 http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=196 

 

 

 

Anlatmaya çalıştığım bu mantığı Tevrat veya diğer efsaneler desteklemektedir. Şimdi o delilleri Tevrat’tan inceleyelim.

 İlk insan hayvanat bahçesi laboratuarlarında geliştirilip Afrika’da çoğalmaya başladığında Âdem cennetten kovulmuş oldu. Kontrol altında çoğalması izlenirken tekrar hayvanat bahçesine girmesin diye engel konuşmuştur. Tevrat’ta çok güzel bir anlatımı vardır.

Yar.3: 24 Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.

Kontrol altında gelişmesi devam eden âdemoğlunun artık medeniyet kuracak kadar geliştiğine karar verildiğinde. Atlantisliler belli ekipler yapmışlardır. Her gurup belli bir sayıda âdemoğlunu alarak seçtiği bölgeye götürmüştür. Amerika’ya götürülenlerin 70 kişi olduğu anlaşılıyor. Kızılderililerin Tiahuanaco efsanesinde, göklerden gelen Büyük Ana’nın, güneş kapısına 70 çocuk doğurması anlatılır. Uçakla götürülen âdemoğulları oralardaki insanlığın temellerini atmışlardır. Belki aynı anda veya daha sonra Amerika’ya başka ekiplerde götürülmüş olabilir. Planlanan yerlere götürülen âdemoğulları ekiplerin çalışmaları sayesinde insana dönüştürülmüştür. İşte Nuh tufanı gibi olaylar o zaman yaşanmıştır. Her ekip yaptığı değişiklikler yüzünden dünyada bu kadar ırk oluşmuştur. Ayrıca dünyanın her tarafında benzer hikâyenin olması her gurubun benzer yöntemi uygulamasından gelmektedir. Yok etme işlemi yanında bazen âdemoğullarının genleriyle uğraşılanları diğerlerinden tecrit ederek geliştirmişler. Genleri ile uğraşılmayanlarla cinsel ilişki kurulması yasaklanmıştır. Onlar hayvan diye tanımlanmış ve ilişki kuranlara ölüm cezaları verilmiştir. (LEV.20-10,21) Uçan araçlarla götürülen guruplardan geri kalanlar yürüyerek götürülmüştür. Bu yürüyüş macerası Tevrat’ta içine değişik bilgilerde eklenerek sunulmuştur. Aslında o yürüyüşü yapanlar yazı yazabilecek kadar gelişmemişti. Fakat yazıyı öğrenebilecek kadar geliştiklerinde ellerine bir kitap verilmiştir. Onlarda onu tanrının kitabı olarak bu güne kadar taşımışlardır. Tevrat’ı insanların eline verenler gelecekte tek tanrılı dinleri ve felsefeyi de planlamış oldukları görülmektedir.

 Sümer kil tabletlerinden tanrıların neler yaptığını öğreniyoruz. Onlara ürün yetiştirmeyi, insan olmayı, okumayı, düşünmeyi kısacası her şeyi öğretmişler. Evrim olarak da güzel anlatım vardır. Oluşturulan ilk insanın üreme yeteneği sağlandığında tanrıların sevinci özellikle vurgulanır. Fakat ben aynı paralelde olan Tevrat’tan olayları takip edeceğim.

 Tevrat, benim teorimi destekleyen en önemli belgelerden biridir. Dünyada maymunun oluşturulduğu yer İncil ve Kuran’da cennet olarak anılmaktadır. Fakat Tevrat’ta ise dünyadaki Aden bahçesidir. (YAR. 2:8-24) Sonra insan nesli dünyaya yayıldığından cennetten kovulmuş oldu. Kovulma hikâyesini insanların anlaması ya da idrak etmeleri mümkün değildir. Çünkü o dönemde zekâları olayları anlayabilecek seviyede değildi. Atlantisliler, onlara cennetten kovulma hikâyesini, içine gerçekleri gizleyerek anlatmışlar. Hikâyede insanın yaratılışına ait özel bilgiler sunmuşlar. İnsan bu hikâyelerin gerçek anlamını ancak çok sonraları anlayabilecektir.(YAR. 2:17-24YAR. 3:5-19)

 Bu konuda güzel örneklerden biri Kayin’in (Kabil) hikâyesidir. Kayin kıskançlığı yüzünden kardeşini öldürür. Bu hikâye insanda olan kötülük duygularına gerekçe oluşturur. (Kuran’da bu kötülüğün gerekçesi şeytan olarak anlatılır.) Kötülük duyguları insanların hayvansal yönlerini vurgulamak içindir. Kayin’in suçunun cezası olarak RAB onu aylak aylak dolaşmakla cezalandırır.

 

Yar.4: 14 “Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni.”

Yar.4: 15 Bunun üzerine RAB, “Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin’in üzerine bir nişan koydu.

 

Burada iki konu anlatılmak istenmektedir. Birincisi; Adem ilk insandır ama Habil ile Kayin’den başka çocukları da olmalıdır. Yoksa Kayin’i kim öldürecek. Zaten Âdem’in başka çocukları dünyanın başka bölgelerinde yaşamaktadır. Kayin onlardan korkmaktadır. İkincisi; Kayin’in kardeşini öldürmesi insanın kötü yönünü anlatmaktadır. Kesinlikle Kayin kardeşini öldürmeseydi kötülük olmayacaktı gibi bir durum yoktur. Zaten bu hikâye gerçekte yaşanmış olarak düşünülmemesi gerekir. Bu hikâyeyi bir senaryo gibi düşünüp anlatılmak isteneni anlamak gerekir. Ayrıca bu ayetlerde, Tanrı dünyada tek bir yerde olabilirmiş gibi bir anlatım var. Tanrının huzurundan uzak kalmak sözü tanrının her yerde olamadığını göstermektedir. Bu yer tarının âdemoğullarını çoğalttığı yerdir. Böylece Kayin’in başka yerlere gitmesi senaryolaştırılmış oldu. Aslında buradaki tanrı kayin ile belli bir mekânda yüz yüze görüşen bir tanrı olmalıdır. Eğer öyle olmasa tanrıdan nasıl uzak kalınır. Demek ki tanrı Aden’de ikamet etmektedir.

 Yar.6: 3 RAB, “Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.”

 Bu ayetteki anlatımın benzeri Kuran’da da vardır. İnsanın içine ruh üflenmiştir.

Tevrat’ın ilginç söylemlerinden biri Tanrı oğulları insan kızlarını hamile bırakmalarıdır. Bu olay çok önemli ipuçları içermektedir. Tek tanrı inancını savunan Tevrat kendiyle çelişmektedir.

 

Yar.6: 1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.

Yar.6: 2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

Yar.6: 3 RAB, “Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.”

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

 

Burada geçen Tanrı oğulları kimdir? Acaba büyüyünce Tanrı olacaklar mı? Tanrı çocuğa sahip ise tek olmasından nasıl bahsedilebilir? Acaba tanrının da insanlar gibi çocuk sahibi olabilmek için bir eşe ihtiyacı var mı? Bunlar gibi birçok soru cevapsız kalmaktadır.

 Normalde Tanrı oğulları insanları cinsel birleşme ile hamile bırakamaz. Çünkü bu gün bir şempanze ile genlerimiz %96-99 oranında aynıdır ama birbirini dölleyemeyiz. Demek ki Tevrat burada başka bir şeyden bahsetmektedir. Burada genlerle yapılan çalışmalar anlatılmaktadır. Tanrı oğulları yani Atlantisliler insanların genleri ile uğraşıp kadınları tüp bebek yöntemi ile hamile bırakmış olmalılar. Nefiller ise Atlantislilerdir. Bu ayetler biz kıyamet insanlarına hitap etmektedir. İnsanlarla uğraşan Atlantisliler Tanrı olarak algılanmaktaydı ama Atlantisliler şehirlerinde yaşamaktaydılar. Yani bir üst yaşam formuna çıkamayanlar güzel şehirlerde yaşamaktaydı. İşte bu şehirlerde yaşayanlara Tevrat Nefiller adıyla anmaktadır. Belki de Atlantisliler kendilerine Nefili bize insan diyorlardı. Aynı kendimize insan bizden sonra gelecek olana şempanze diyeceğimiz gibi. Bu şehirlere insanlar girmesin diye korunuyordu. İnsanlar Aden bahçesinin yani kovuldukları yere gitmesinler diye otomatik gözetleme araçları yerleştirildi. Belki gelecekte şempanzelerden biri  “kamera” ya da “insan” sözcüğünün anlamını benim gibi bulmaya çalışacaktır. Çünkü biz bu ayeti “Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna kameralar ve her yana dönebilen alevli bir kılıç (lazer) yerleştirdi.” Şeklinde yazdırma ihtimalimiz büyüktür. Tevrat’taki “keruv” kelimesinin anlamı “elektronik alet” olmalıdır.

Tevrat’ta insanların dünyaya yayılışını bir senaryo ile anlatılmaktadır. Bu senaryo (YAR. 11:1-9) tüm insanların yayılışını ve ırkları anlatmaktan uzaktır. Babil kulesinin yapılışı sırasında Tanrı yeryüzüne inerek insanların tek dili konuşmasından rahatsız olmuş ve dillerini ayırarak onları dünyanın dört bir tarafına dağıttığını söylemektedir. Bu durum kıskanç bir tanrı profiline denk gelmektedir. Bu senaryo ile amaç dünyada bu kadar insan ve dilin olduğuna tam ve gerçek sebep oluşturmak değildir. Fakat insanların zekâları yeterli seviyeye gelene kadar çözüm oluşturmaktır.  Aynen Tevrat’ta olduğu gibi…  Ayrıca ibadet gibi şeylerin insanları manevi yönden tatmin için oluşturulduğu görülmektedir. Yoksa bu tür davranışların tanrıya bir kazancı olamaz. İnsanlara sadece inanç yetmez onların psikolojik olarak rahatlamaları için tanrıya bir şeyler sunmak veya onun için bir uğraş vermek gereği; ibadetleri oluşturmuştur. Kişiler ibadet yaparak görevlerini yaptıklarını düşünerek rahatlamaktadırlar. Eğer inananlardan hiçbir şey yapmamaları istenseydi, hem inanç sisteminden uzaklaşırlardı hem de psikolojik tatmin alamazlardı.

Şekil 1:Dünyanın bir yarısını kaplayan Büyük okyanusun ortasında yapayanlız bir adalar topluluğu olan Polinezya adalarına en yakın yer Yeni Gine adasıdır ve çok uzun bir yolculuk yapılması gerekir.

 Evrim teorisine göre insanlar yaşadıkları bölge şartlarına göre değişime uğrayıp bu günkü haline gelmişlerdir. Bana göre her bölgeye götürülen insanların, onları özel evrime tabi tutan Atlantisliler sayesinde olmuştur. Yani her ekip yapacağı gen değişikliğini sadece kendi denek gurubunda gerçekleştirmekteydi. Onun için Kızılderililerin rengi kızıla çalıyor ve sakalları yok. Onun için Çinliler çekik gözlü ve kısa boyludurlar. Onun için Slavlar uzun boylu ve sarışındırlar.

Ayrıca nasıl olup da dünyada gidilememesi gereken adalarda da insan olduğu sorusu önemlidir. Afrika’da evrimleşen Âdem’in torunları yazıyı bulmadan, nasıl gemiyi bulup Polinezya adalarına gidebilmişlerdir. Buralara tesadüfen gidebilen bir kayık olsa bile bu kayıkta kadın da olması gerekir ve böyle bir durumun olması pek mümkün değildir. Çünkü toplayıcı olan kadın kayıkla balık avlamak için denize açılmazdı. O kadar uzaklıklara tesadüfen hem erkek hem de kadınlardan oluşan bir ekibin gidebilmesi mümkün değildir. Eğer onları Atlantisliler götürüp oralarda evrimleştirmişlerse ancak o zaman mümkün olur. Bu savı destekleyen en önemli şey onların orada kendilerine özgü bir kültür geliştirebilmeleridir. Ayrıca, Thor Heyerdahl adlı araştırmacıya göre Titikaka Gölü kıyılarında devasa kalıntılar bırakan İnka’ların efsanevi beyaz adamları onların hem yüce rahibi hem de güneş kralıydı. Efsaneye göre, bu gizem sahibi sakallı beyaz adamlar, Coquimbo Vadisi’nden gelen Cari adlı bir liderin saldırısına uğramışlardı. Titakaka Gölündeki bir adada gerçekleşen savaş, katliama dönüştü, ama Kon-Tiki ve yakın arkadaşları Pasifik kıyılarına kaçmayı başardılar. Batıya doğru denizaşırı yolculuğa çıkan Kon-Tiki ve yandaşlarından bir daha haber alınamadı. İşte Thor Heyerdahl bu insanların Polinezya’ya gitmiş olabileceğini savunmaktadır. Elbette orada kalan zekâ özürlü insan nöbet değişikliği yapıldığını anlayamadığından tanrıların gidişlerine gerekçe oluşturmak için savaşları dövüşleri sebep olarak göstermektedir. Bu açıklanamayanı açıklamak için insanın kullandığı genel bir durumdur. Ya da tanrıların bıraktıkları bilgide öyle yazmaktadır. Bana göre ikinci şık daha geçerlidir. Nöbet değişikliği savaş senaryosuyla sunulmuştur. Aynen Sümerlerdeki gibi tanrı insanla bizzat görüşmektedir. Aslında Musa’ya gözükmeyen tanrı daha sonra birebir insanlarla görüşmektedir. Bu durum 2.TA.1:7Yar.32: 28-30 gibi bir çok ayette gözükmektedir. Aslında birçok ayette başka insanlarla da (meleklerle) görüşme yapıldığı anlaşılmaktadır. Yani Atlantisliler insanlarla tanrı ya da melek adı altında sürekli görüşmüştür.

Tevrat’ın önemli konularından biri de Nuh tufanıdır. Nuh tufanının gereği olarak RAB dünyadaki kötülükleri gerekçe gösterir. Oysa RAB, Nuh tufanından çok sonraları bile “Yas.9: 24 Sizi tanıdığım günden bu yana RAB’be sürekli karşı geldiniz.” Diyerek yaka silkmektedir. Fakat her seferinde bir bahane uydurarak onları affetmiştir. (Yar. 6:5-14) Oysa Nuh tufanını ise sadece insanların kötülüğü yüzünden yapmıştır. RAB elbette “genlerinizi değiştirebilmek için bazılarınızı yok ettik” diyemezdi ya! En uygun gerekçe kötülüktür. Aynı gerekçe ile Sodom ve Gomor’a da yok edilmiştir.

Atlantislilerden ekipler dünyada yeni oluşturulacak insanlar üzerinde çalışmaya devam etmişlerdir. İşte genleri değiştirilen insanın korunması için diğerlerinin hepsi yok edilmelidir. Eğer geni değiştirilen insan diğer insanlarla çiftleşirse genlerde geri gitme olacağından bu istenmemektedir. Eğer diğer insanlar yok edilirse yeni insan son değişikliklerle yaşayabilecek demektir. Bu yok edilme karşımıza Nuh tufanı olarak çıkmaktadır. (Ruhun ölmemesi yüzünden bu yok olmalar birer vahşet olarak görülemez)

Aynı hikâye Sümer kayıtlarında da çok canlı anlatılmaktadır. Utnapiştim gemiyi yapar ve ona verilecek işareti bekler. İşaret geldiğinde gemiye girer ve kapısını kilitler. Sitchin’e göre işaret dünyadan kaçan tanrıların uzay aracıdır.

Nuh’un gemisine tüm dünyadaki her hayvandan bir çiftin sığmayacağı kesindir. Ayrıca biz henüz dünyada kaç çeşit hayvan var bilemezken Nuh bu işi kısa sürede nasıl halleder. Demek ki burada çok farklı bir şeyler anlatılıyordur. (Yar. 6-5,22Yar. 7-1,24,  Yar. 8-1,22)

Sodom ve Gomora’nın yok edilmesine de değinmek istiyorum. Lut’u birileri ziyaret ederler. Lut onları konuk eder. Bu şeyler bir Tanrıdan çok insana benzerler. Çünkü sapkın halk onlarla yatmak ister. Lut kızlarını teklif etmesine rağmen halk kabul etmez. İlle de yeni gelenleri isterler. Demek ki yeni gelenler Tanrı gibi görünmemektedirler. Belki de kusursuz fizikleri insanları cezp etmiştir.

Yeni gelenler Lut’un onları kurtarmak için uğraşısını görür. Onu evin içine alarak dışarıdakileri çok parlak ışıkla (flaş gibi bir şey) geçici körlük yapmış olmalılar. Daha önce böyle bir şey yaşamayan insanlar afallamıştır. (YAR. 18:16-33YAR. 19:1-38)

Lut ailesini alıp yakındaki küçük bir yerleşim yerine sığınır ve o iki şehir bombalanarak yok edilir. Fakat Lut’un karısı geri dönüp bakınca ölür. Bu durum Atlantislilerin silahlarının bizimkilerden daha farklı olduğunu gösterir. (Yar. 19:1-29) Çünkü bizdeki atom ya da hidrojen bombaları ona bakılmasa da insanı yok eder. Ya da Lüt’un karısının genleri ile uğraşılmadığı için ölümüne göz yumulmuştur. Çünkü daha sonra Lüt’un kızlarının hamile kalması anlatılmıştır.

Lut kurtarıldıktan sonra yine genlerle uğraşıldığı gözükmektedir. Tevrat dağda yaşayan Lut’un kızlarının babalarını sarhoş ederek kendilerini hamile bıraktıklarını anlatılmaktadır. Sanırım RAB kızların tüp bebek yöntemi ile hamile kalmasını sağlamıştır. Bunu açıklayamayan yazar böyle bir gerekçe düşünmüş olabilir. (Ya da senaryoyu RAB öyle yazmıştır) Sümer kayıtlarında da görülen her fırsatta seksten bahsetmek tanrıların suni döllemeyi anlatış şekli olmalıdır. Bu gün bizler de uzaktan silahla bayılttığımız hayvanlar üzerinde aynı işlemi yapabilmekteyiz. Hayvan uyandığında ne olduğunu anlamadan hayatına devam etmektedir.

Aslında Tevrat yakın akraba ile çiftleşmeyi kesinlikle yasaklamaktadır. Hatta böyle bir ilişkiye girenleri “öldürün” demektedir. Fakat buradaki hikâyeyi normal görmektedir.  Sadece yakın akraba değil hayvanlarla ilişkiye girenler de öldürülmekteydi. (Lev. 20:10-21)

Tevrat’ta işlenen konulardan biri de insanların derilerindeki hastalıklardır. Demek ki RAB yaptığı gen değişikliği ile insanların derileri üzeride değişiklik yapmaktadır. Değişiklikleri kontrol eden rahipler bazısına onay verirken bazısına onay vermez. Başarısız olanlar tecrit edilir. Diğerleri normal yaşamlarını sürdürür. Kâhinlere detaylı bilgi veren RAB istediğini elde edene kadar uğraşmıştır. (LEV.13:1-46) Özellikle

(LEV.13:12-13) ”Eğer deri hastalığı yayılıp kâhinin görebildiği kadarıyla tepeden tırnağa hastanın bütün bedenini kaplamışsa, kâhin hastaya bakacak ve bedenini hastalık saran kişiyi temiz ilan edecektir. Yaralar beyazlaşmış ve temizdir”

ayeti ipucu oluşturmaktadır. Cildin beyazlaşmasıyla uğraşıldığını göstermektedir. Tüm vücut beyazlaşmışsa başarılı değilse başarısız sayılmaktadır. Başarısız olanlar tecrit edilerek çoğalmaları engellenmiştir.

Hahamlar tarafından saçma bulunup Tevrat’tan çıkarılan Enok’un kitabına göre Nuh’un hikâyesi çok ilginçtir. O hikâyeyi Eric Von Daniken’in kaleminden okuyalım.

Nuh’un babası Lamek, güzel bir günde evine dönünce, görünüşü bakımından aileye hiç uymayan bir oğlanla karşılaşır. Bunun üzerine karısı Bat-Enoş’u çağırır ve çocuğun kendisine ait olmadığını söyler. Bat-Enoş bildiği bütün kutsal şeyler üzerine yemin ederek tohumun ondan, yani Lamek’ten geldiğini, bu işte ne bir askerin ne bir yabancının ne de ‘tanrı oğullarının’ parmağı olduğunu anlatır. Bununla birlikte Lamek karısına inanmaz ve babası Methuselah’ın öğütlerini almak üzere babasına gider. Babasının evine varınca olayı olduğu gibi anlatır ve çok üzüldüğünü söyler. Methuselah dinler ve çocuğun nereden geldiğini anlamak için bilge Enok’a başvuracağını, bunun için de çok uzun ve yorucu bir yolculuk gerektiğini söyler. Ama ailenin bu çocuğa tepkileri öyle büyümektedir ki, sonunda yolculuğa çıkmaya karar verir.

Enok, Methuselah’ın ailede birdenbire ortaya çıkan ve ne saçı, ne gözü, ne de derisi kendilerine benzeyen bu çocuğu anlatmasını dinler ve yaşlı adamı çok üzücü bir haberle birlikte evine yollar: Pek yakında insanlık, ahlâksızlık ve alçaklık suçundan yargılanacaktır. Ailedeki çocuk, büyük evrensel yargılamadan kurtulacak olanların dedesidir. O bakımdan Lamek’in çocuğu kabul etmekten ve Nuh adını koymaktan başka çaresi yoktur!

Burada da genlerle uğraşıldığının çok açık delilleri vardır. Nuh mevcut insanlardan çok farklıdır. Yani gen olarak o kadar değişmiştir ki babası onu kabul etmez. Çünkü kendilerine hiç benzememektedir. Anne bu işte Tanrı oğullarının bile parmağının olmadığını söyler ama yanılmaktadır. Çünkü bu iş ancak tüp bebek yöntemi ile olabilecek bir durumdur. Atlantisliler insanlığın genlerini değişti ve yeni insanların atası olarak Nuh’u oluşturdu. O ve ailesinden başkalarını yok ederek yeni bir nesil oluşturuldu. Bilge Enok adlı kişinin de bu senaryodan haberi olduğu anlaşılmaktadır. Çocuğun genlerinin değiştirildiği için artık diğerlerinin yok edileceğini bilmektedir. Bence bu bilge Atlantislidir. Çok uzun bir yolculuk yapılması belki de Atlantislilerin şehirlerinin yakınlarına gitmek içindi. Aslında Nuh tufanının çok daha fazla anlamı vardır ama o anlamları başka yazılarımda işledim.

Tevrat’ta anlatılan İbrahim ile Sara’nın hikâyesi de, güzel ipuçları vermektedir. (YAR.17:1-27YAR.18:1-15) Bu ayetlerde dünyada farklı dinler oluşturulacağı bilgisi bulunmaktadır. Bu hikâyeye göre İbrahim’le yüz yüze görüşen RAB tek kişi değildir. İbrahim üç kişi görür ve secde eder. Demek ki görünüşlerinden onların RAB olduğu anlaşılmaktadır ama aynı zamanda insana benzedikleri için onları kişi olarak nitelendirmiştir.  İbrahim “su getireyim ayaklarınızı yıkayın ve ağacın altında dinlenin” sözü gelenlerin tamamen insan benzeri bir şey olduklarını göstermektedir. Ayrıca onlara bildiğimiz yiyeceklerden yani ekmek, süt ve et sunuldu. Onlar da o yiyecekleri kabul etti ve yedi. İbrahim, yaşlı insanların çocuklarının olamayacağı düşüncesi ile RAB “Sara çocuk yapacak” demesine inanmamaktadır. Ayrıca İbrahim’in cariyesinden İsmail adında bir oğlu vardır.  RAB ille de başka bir oğul daha istemektedir. Burada bir amaç olmalıdır. Niye 90 yaşını geçmiş insanların çocuk yapmasını istediği aşikâr değildir. Suni döllemeyle 90 yaşında bir kadın hamile bırakılmıştır. Böylece yeni doğan çocuğun ayrı bir misyon yüklü olduğu görülmektedir. RAB İbrahim’le bir anlaşma yapmıştır. Anlaşma gereği (tek ulus değil) “ulusların” atası olacağını söylemektedir. Uluslardan biri İsmail’in soyu (Müslümanlar) diğeri İshak’ın soyu (Museviler ve Hıristiyanlar) olacaktır. İsa ve diğer Yahudiler İshak’ın torunlarıdır. Muhammed ise İsmail’in torunudur. Her üç dinde aynı plan gereği oluşturulmuştur. Müslümanlığı oluşturacak olan İsmail Tevrat’tan çıkarılmış ve Tevrat, İshak’ın soyu ile devam etmiştir.  İşte Yahudileri seçkin insan yapan bu durumdur. Yahve İsrailoğullarının diğer ırklarla karışmasını engelleyerek saf kalmasını sağlamıştır. Böylece onları kullanarak insanlığın gelişmesini bilimle ve savaşlarla sağlamıştır. (Dünyadaki bilimsel gelişme ve savaşların altından büyük bir çoğunlukla Yahudilerin olduğunu düşünüyorum)

Yine Yahve’nin planları gereği Hıristiyanlığın izleri de Tevrat’ta vardır. Yeşaya bölüm 9’da Rab’bin Celileyi onurlandıracağı yazmaktadır. Karanlıklar içinden bir ışığın çıkacağı anlatılır. Bir çocuk doğacak ve isminin “Esenlik önderi” veya “Harikalar yaratan” olacağını söylemektedir.

Yşa.9: 1 Bununla birlikte sıkıntı çekmiş olan ülke karanlıkta kalmayacak. Geçmişte Zevulun ve Naftali bölgelerini alçaltan Tanrı, gelecekte Şeria Irmağı’nın ötesinde, Deniz Yolu’nda, ulusların yaşadığı Celile’yi onurlandıracak.

Yşa.9: 6 Çünkü bize bir çocuk doğacak, Bize bir oğul verilecek. Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü*fı*, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak. D Not 9:6 “Harika Öğütçü” ya da “Harikalar yaratan”.

Hıristiyanların inancına göre İsa Celile bölgesindeki Nasıra kasabasındandır. İsa’nın çocukluğunun geçtiği yerdir ve Hıristiyanlıktaki en önemli hac merkezlerinden birisidir. Bu düşünce bana ait değildir. “PATRİK HAZRETLERİNİN DOĞUŞ YORTUSU MESAJI”nda tam olarak bu düşünceleri anlatmaktadır. Yukarda ki ayeti alarak satır satır açıklamaktadır.

Yaşeya 9-6‘daki çocuğun tanımında “Güçlü Tanrı” tanımı ilginçtir. Çünkü tek tanrı olan RAB başka hangi ‘güçlü tanrı’dan bahsetmektedir. Bu tanımlama Musevilerden çok Hıristiyanlar için olduğu görülmektedir.  Museviler farklı bir anlam vererek Hıristiyanların yanlış yorumladıklarını savunmaktadırlar.

Ayrıca Yeşaya 53:1-12’de tam olarak Hıristiyanlığın öğretisini verilmektedir. İsa RAB’bin önünde büyüyen bir fidan olduğu, insanların günahları için kendini feda ettiği ağzından tek bir hileli söz çıkmadığı halde karnının deşildiği anlatılır. Hatta RAB onun ezilmesini uygun gördüğü, Acı çekmesini istediğini. Kendini kurban olarak sunarsa soyundan gelenleri göreceğini ve günlerini uzatacağını söylemektedir. Özellikle “başkaldıranlar için de yalvardı” sözü tam oturmaktadır. Çünkü İsa’nın çarmıhta “Baba onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar” dediği yazılmaktadır.

Görüldüğü gibi Rabbin önünde kurak yerlerde fidan gibi büyüyen çocuk canını feda ettiği için yani kendini suç sunusu olarak sunduğu için ünlüler arasında yerini aldı. Hem de soyundan gelenleri (Hıristiyanları) RAB gördü ve kıyamete kadar günlerini uzattı.

Oysa Museviler İsa’yı peygamber olarak kabul etmediler. Çünkü o Levili değildi. İsa Yahudalı idi. Tevrat’ta Musevilere kimin peygamber olacağı söylenmiştir. RAB Yasanın Tekrarı 18:1-2 de Levililere mal mülk vermemiş onlara kendini miras olarak verdiğini söylemiştir. İşte bu durumdan dolayı Levililerden başkasını peygamber olarak kabul etmemişlerdir. Böylece Hıristiyanlığında Museviler tarafından kabul edilmemesini sağlamıştır. Museviler kabul etmemiş ama yine de dünyanın en kalabalık dini olmuştur.

Aynı Yasanın Tekrarı 18:18-19 da “biraderleri arasından bir peygamber gelecek ve RAB’bin sözlerini söyleyecektir” demektedir. “Musa gibi bir peygamber” anlatımı İsa’yı çağrıştırmaz. Çünkü İsa’nın öğretisi ile Musa’nın öğretisi benzeşmez. Oysa Musa ile Muhammed’in öğretisi çok benzeşir. En bariz benzerlik insanların sünnet olması, ibadet ederken başlarına fes takmaları, oruç tutmaları ve namaz kılmaları gibi ibadetlerdir. Bunun gibi birçok benzerlik vardır. Hatta bazıları Kuran’ı Tevrat’ın acemice taklidi gibi düşünür. Çünkü birçok olay iki kitapta da vardır.

Ayrıca Musa’nın anne ve babası vardır. Oysa İsa sadece anneye sahiptir. Tevrat soyu babadan götürmektedir. Sayılan soy kütükleri hep babadan oğla gitmektedir. Yani birader baba tarafından akraba demektir. O zaman burada kastedilen İslam olmalıdır. Çünkü Muhammed kendisini İsmail’in torunlarından saymaktadır. Oysa İsa babaya sahip olmadığından birader olamaz. Ayrıca “RAB’bin sözlerini söyleyecektir” sözü Muhammedi çağrıştırır. Çünkü Kuran tamamen Allah’ın sözlerinden oluşmaktadır. İncil’deki gibi üçüncü şahıslar tarafından anlatılmaz. Kuran tamamen birinci tekil (ya da “biz” diyerek çoğul) kişi ağzıyla yazılmıştır. Bir tek Fatiha süresi istisnası vardır. Onunda insanların Allah’a dua etmeleri için oluşturulmuş olduğu görülmektedir. İncil ise tamamen olayı dışarıdan seyreden bir kişi ağzı ile yazılmıştır. Bu durum biraderleri arasından çıkacak olan peygamberin, Muhammed olduğunu gösterir.

Tekrar İbrahim’in hikâyesine dönerek Müslümanlığın izlerini aramaya devam edelim. İbrahim cariyesinden bir oğla sahiptir ama RAB onu İsmail’in mirasçısı kabul etmez. İlle de karısı Sara’dan bir çocuğunun olmasını ister. RAB’bin ısrarını İbrahim de anlamaz. Adetten kesilmiş olan 90 yaşındaki karısının ve 99 yaşında kendisinin çocuklarının nasıl olacağını anlamamaktadır. Aslında sebebini RAB belli etmektedir. Hacer’in oğlu İsmail ve Sara’nın oğlu İshak ile iki ayrı din ve iki ayrı ümmet planlamaktadır. Fakat “anlaşmamı İshak’la devam ettireceğim” der. Öyle de olur. Tevrat İshak’ın soyu ile günümüzdeki Yahudilere kadar devam eder. (Yar.17 1-27) Fakat Kuran aracılığı ile Muhammed’le de başka bir anlaşma yapmıştır. Bu durum Rab’bin İbrahim’in cariyesi Hacer’e verdiği (Yar.16: 10) “Senin soyunu öyle çoğaltacağım ki, kimse sayamayacak.” sözünün gereğidir. Ayrıca da İbrahim’e söylediği  (Yar.17: 4) “Birçok ulusun babası olacaksın.” sözünün tecellisidir.

İşte Rab’bin verdiği sözleri yerine getirmek için İsmail ile annesini evden kovdurur. Çölde susuz kalan Hacer oğlunun ölümünü görmeyeyim diye bir ok atımı uzaklaşıp ağlamaya başlar. O zaman RAB’bin meleği gelerek onlara sahip çıkar. Hacer orada bir kuyu fark eder ve kurtulurlar. İsmail Paran çölünde yaşar ve orada Mısırlı bir kadınla evlenir. (Yar.21 8-21)

RAB anlaşmasını İshak’la yaptığı için İsmail’in hikâyesi Tevrat’ta sona erer. Biraz daha oğullarını sayar ve ileri zamanlarda İsmaililer olarak değinir, o kadar. Hikâyenin devamını Kuran ve Muhammed’in hadislerinde görebiliriz. Muhammed kendisinin İsmail’in soyundan geldiğini söylemektedir. Ayrıca Hacer’in bulduğu suyun bugün Müslümanların zemzem dediği su olduğunu görüyoruz. Ayrıca Tevrat’ın dediği “bir ok atımı mesafe” bugün Kâbe’deki safâ ve Merve arasıdır. İsmail çölde tanrının evini (Kâbe) inşa etmiştir.

Tevrat’ın “Yar.21: 18 Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.” Sözü de Müslümanları kastettiği çok açıktır. Bazıları paran çölünün Mekke olmadığını söyleyebilir ama bence Paran çölü tüm Arap yarımadasını kapsayan çölün adıdır. Onun için paran çölü Mekke’yi de içerir.

Tevrat’taki İsmaililer diye geçen halk bu günkü Arapları çağrıştırmaktadır. M.Ö. 3000-2000 Yıllarında Kenanlıların, Aramilerin, Akkadların, Amurrilerin, Kaldelilerin Arap yarımadasından kuzeye göç ettikleri gözükmektedir. Belki de yarımada çölleşmeye başladığındandır. Daha sonra bu bölgeye bir göç hareketi yoktur. Sanki ıpıssız bir bölge gibidir. Fakat İsmaililerin Mısır’ın doğusuna bu çöle göç ettiklerini Tevrat söylemektedir. Bu bölgede bedevi hayatı yaşayarak çoğalmış olmalılar. Kutsal kitaplar Arapların İsmaililerin Adnaliler soyundan geldiklerini söyler. Muhammed peygamber ise “Allah, İbrahimoğullarından İsmail’i, İsmailoğullarından Kinaneoğullarını, Kinaneoğullarından Kureyş’i, Kureyş’ten de Beni Hâşim’i, Beni Hâşim’den de beni seçmiştir.” demektedir. Fakat genel inanış Arapların Sami ırkından geldikleri yönündedir ama ciddi bir bilgi yoktur.

Müslümanlığın ortaya çıkış şartlarından biraz bahsetmek istiyorum. İslamiyet öncesi Arap yarımadasında kabileler halinde yaşayan topluluklar vardı. Bunların hepsi farklı inanışlara sahipti. Nüfus seyrek olduğu için insanlar sıkı ilişkiler içinde değildi. Toplum düzeni çok bozuktu. Kan davaları çoktu. Çok eşlilik vardı ve kadın her geri kalmış toplumda olduğu gibi insan muamelesi görmemekteydi. Hiçbir kabile diğerinin üstünlüğünü kabul etmiyordu. Sürekli bir çatışma ortamı vardı. Çölde su ve yiyeceğin az olması büyük bir birlik kurulmasını engellemekteydi.

İşte bu olumsuzluklar içinde bir peygamber çıkıyor ve çölde bir devlet kurmayı başarıyor. Üstelik öyle büyük savaşlarla veya savaş gücüyle de bunu başarmıyor. Bu kurulan, devletten çok, bir medeniyet oluyor ve bu medeniyet dünyaya damgasını vuruyor. Hatta o medeniyet Karadeniz’de küçük bir köye Arapça isim verecek kadar etkili oluyor. Benim köyümün isminin kökeni Arapçadır. Hamse köy zamanla Hamsiköy olarak değişmiştir. Hamse beş demektir ve köyüm beş mahalleden oluşmaktaydı.

Bu dinin etkisinin genişliği her alanda olmuştur. Dünya edebiyatına, felsefeye, bilime bir sürü eserler kazandıran bu medeniyetin göçebe Arap bedevilerinden çıkması hayret vericidir. Hemen bütün büyük dinlerin kökeni benzerdir. (Musevilik hariç) Sanki yoktan çıkmaktadırlar. İşte bu kesinlikle arkalarında büyük bir gücün olması gerektiğinin delilidir.

Bu gözle baktığımızda üç büyük dinin kökenini oluşturan Tevrat ve diğer kutsal kitaplar kutsal mekânlarca organize edilmişlerdir. Yoksa çok daha uygun şartlarda bir sürü şarlatan din oluşturmaya çalışmış ama başaramamışlardır. Başka türlü bu kadar olumsuz şartlardan böyle büyük bir medeniyet çıkması mümkün değildir. Belki İsa peygamber Esenilerden bir şeyler öğrenmişti fakat Muhammed peygamberin okuma yazması bile yoktu. Bu dinlerin oluşumları başlı başına bir mucizedir. Hem de bu dinlerin planlar gereği olduğunu gösterir.

Şekil 2 Bitkisel çeşitliliğin en çok olduğu bölge kırmızı çizgilerle çevrili Altın Hilal bölgedir.

Tevrat’taki önemli bir olayda Yahudilerin göçüdür. Yahudilere, vaat edilen topraklara ulaşma macerasında bazı sorunlar vardır. En önemli sorun Kızıldeniz’in yarılması olayıdır. Mısır’dan Kenan diyarına gitmek için Kızıldeniz’den geçmek gerekmez. Çünkü bu günkü Süveyş kanalı açılmamıştır ve oraları deniz değildir. Yani Kahirenin doğusunda Kızıldeniz ile Akdeniz arasında geniş kara köprüsü vardır. Onun için Mısı’dan kaçan birilerinin Kızıldeniz kıyısında tuzağa düşmesi mümkün değildir. Çünkü o kadar insan içinden birileri yolu biliyor olmalıdır.

Başka bir sorun ise Musevilerin 40 yıl çölde başıboş dolaşmış olmalarıdır. O dönemlerde çöl, Akdeniz’den çok daha uzaktaydı. Dünyanın en verimli ve bitki çeşitliliği yönünden en uygun toprakları oralarıydı. Altın Hilal denilen bölge Sina yarımadasına kadar uzanıyordu. Eğer biri Mısır’dan Kenan diyarına gitmek isterse çok az bir çöl geçmesi gerekiyordu. Geri kalan yol yeşillikler içinde olmalıydı. Yani 40 yıl çöllerde gezmek için epey güzergahtan sapılması gerekmektedir. Tevrat’ta bu saptırmanın kasıtlı yapıldığı anlatılmaktadır. Eski neslin adanmış topraklara gitmesi istenmiyordu. Hatta Musa bile adanmış topraklara gidemedi.

Ben bu hikayeye yeni bir bakış açısı getirmek istiyorum. Öncelikle bu hikaye insanlığın gelişim hikayesidir. Yani sadece Musevilerin yaptığı bir yolculuk değildir. İnsanlık önce cennetten kovuldu. Sonra bir yerlerde yaşadı. Daha sonra adanmış topraklara göç ettirildi.

Gen araştırmalarına göre, insanlığın kökeni doğu Afrika’dır. Yani insanlık Doğu Afrika’da bir yerde kurulan bir laboratuvarda geliştirildi. Biz burayı cennet olarak tanıyoruz. Daha sonra insanlık cennetten kovuldu. Çünkü cennette bakıcıların gözetiminde olan insanlık ekmek elden su gölden yaşıyordu. Onun için oradan çıkmak istemedi. Zorla dışarı atılan Adem geri dönmesin diye Cennet lazerlerle korunmuştur. Bundan sonra insanlık doğada kendi başına yaşamak zorunda kalmıştır. Çeşitli bölgelere göç ederek çoğalmıştır. Örneğin Kayin bir yerlere gidip evlenip yeni şehir kurmuştur. Bence Kayin Tassili bölgesine götürülüp orada gelişmesine devam ettirilmiştir. Uzun süre orada geliştirilen insanlığın artık tüm dünyaya yayılması gerekmiştir. Çünkü Büyük sahra yeşilliklerini kaybedip çöle dönüşmek üzereydi. Bir çok yere göç verilmiştir. Bu göçlerden biri de Mısır’dır. O tarihlerde Tassili ile Mısır arasında büyük göller ve geniş su yolları vardır. Bence Kızıldeniz’in yarılması hikayesi burada senaryolaştırılmıştır. Tassili ile Mısır arasında uzun bir çöl vardır. Adanmış topraklar ise Nil deltasıdır. Fakat Tevrat’ın da dediği gibi insanlar söz dinlemez bir yapıda olduğu için eski neslin Mısır’a gitmesi istenmemiştir. Yeni nesille Mısır’da yeni bir medeniyeti oluşturulmuştur.  Ve bu göçü yaptıranlar Mısır tanrılarıdır ama Tevratta birleştirilerek tek tanrıya indirgenmiştir. Ayrıca Tevrat’ın   Tora bölümü İbrahim peygamberin eline verilerek Musevi macerası başlatılmıştır.

 

 

 

Şekil 1:100-140 Milyon yaşında çekiç.

Bu çekiç fosili bulan bayan Emma Llano Uplift dağında bulmuş olduğu iddia edilmektedir. Yaratılış Müzesi müdürü Dr. Carl E. Baugh, Hans – Joachim Zillmer’e fosil için yapılan araştırmaları inceleme imkânı vermiştir. Araştırmalarda “çekicin sapının kristalize olup taşlaşabilmesi için 100-200 milyon yıl gerektiği” belirtilmektedir. Bu çekiç bir su birikintisi içinde üzeri alüvyonlarla kaplanarak (en az 2 atmosfer basınç altında) oluşmuş olduğu düşünülmektedir. Çekiç birçok bağımsız kuruluş tarafından incelenmiş ve gerçek olduğuna hükmedilmiştir. Ayrıca demir kısmının yüksek kalitede olduğu anlaşılmıştır. Bu çekicin içeriği bugün bizim kullandığımız demir içeriğine sahip değildir. Çekici bulanlar fosili ayırtırken demir kısmını çizmişlerdir. Çentik oluşan yerin 60 yıldır paslanmamış olduğu gözükmektedir. Bu çekicin bizim şu anda kullandığımız yöntemle yapılmadığını gösterir. Bu gün üretilen çelik içinde bakır, titanyum, manganez, kobalt, molibden, vanadyum, tungsten veya nikel gibi maddelerden az miktarda bulunmaktadır. Oysa bu çekiçte bu maddeler yoktur. Yapılan açıklamalarda bu günkü teknolojimizle böyle bir üretim yapılmadığı için bu çekicin insan ürünü olamayacağı söylenmektedir.

Çekicin içinde bulunduğu kayayla kaynaşmış olması onların aynı zamanda var olmalarını gerektiğini gösterir. Kayanın yaşı en az 100-140 milyon yıl olduğundan bu oluşumun en alt sınırının 100 milyon yaşında olduğu düşünülebilir.

Şekil 2 %0 milyon yıllık lavların altından çıkan bir kap.

Şekil 2’de bulunan tokmakla çömlek de aynı şekilde ilginçtir. Elbette bu eserler insana ait olsaydı sorun yoktu. Fakat bu eserler 50 milyon yaşında. Bu eserlere 1877 de bir tünel çalışması sırasında rastlanmıştır. 50 milyon yıl önce patlamış bir volkanın lav akıntısı içinde bulunmuşlardır. Tokmak 30 cm uzunluğunda ve kap ise 10 cm çapındadır. Günümüzde sarımsak ezilen kaplara benzemektedir. 50 milyon yıl önce lavların altında kalırken sahipleri orayı çoktan terk etmiş olmalıdır.

İspanyollar Amerika kıtasına gitmeden önce orada birçok tarım ürünü yetişiyordu. Yüzlerce tür yanında patates, domates, çilek, salatalık gibi ürünler de beyaz adam gelmeden evvel Amerika’da, çoğu And dağlarında yetişiyordu. Soframıza koyduğumuz sebze ürünlerinin yarısını Amerika’nın keşfine borçluyuz. Gerçekten Amerika’daki eski uygarlıkların sofraları gelen İspanyollara nispeten daha zengindi. Bu ürünlerin birçoğunun vahşi çeşitlerinin kıtada bulunmaması çok ilginçtir. Acaba Kızılderililer o türleri nasıl elde etmişlerdi.

Şekil 3’de 1900 yılında Girit’e yakın Antikitera adası yakınlarında bir batıkta bulunan bu makine 80’den fazla parçadan (30’u dişli) oluşmaktadır. Yapılan çalışmalarla harika yapısı anlaşılmıştır. Bronz çarklardan ve göstergelerden oluşan makinenin bütün parçaları 2 mm kalınlığındaki tek bir levhadan kesilmiş; hiçbir parçası dökme değil ya da başka bir metalden oluşmuyor. Çok zarif bir çark sistemiyle donatılmış makinenin klasik bir saatten çok daha karmaşık bir yapısı vardır. Ön yüzünde dairesel bir gösterge, Yunan burçlar kuşağı ve Mısır takvimi bulunuyor. Arka yüzünde de dairesel iki gösterge var. Bunlar Ay’ın evrelerini ve tutulma örüntülerini gösteriyor. Makine, yan yüzlerinin birinden çıkan bir kolun çevrilmesiyle çalıştırılıyor. Antik bilgisayarın Güneş’in ve

Şekil 3 Antikitera makinesi ve prototipi.

Ay’ın konumlarını -hatta Ay’ın elips yörüngesinden kaynaklanan hızlanmasını- hesaplamada, Güneş ve Ay tutulmalarını belirlemede kullanıldığı anlaşılmış durumda (makineye bir tarih giriliyor, kol çevriliyor ve makine o tarihte Güneş’in, Ay’ın ve gezegenlerin gökyüzündeki konumlarını veriyor). Bu makineyi kimlerin yaptığı anlaşılamamıştır. Yunanlıların sırf güneş sistemini takip edebilmek için hesap makinesini ya da bir radyoyu bulmadan bu aleti bulmuş olması çok gariptir. Birkaç defa tamir edildiği anlaşılmaktadır. M.Ö 100-150′lerde yapıldığı düşünülen bu aleti insanların yapmış olabileceğine inanılmaktadır. Yoksa o alet tanrılardan insanlara miras kalmış olmasın… Çünkü o zamanlarda ayın evrelerinin yada tutulmalarının bilinmesinin o kadar önemi yoktu. Kılıçla savaşan ve insanların en önemli derdinin varolma savaşı olduğu dönemlerde en son icat edilecek şey bu makine olurdu. İcatları belirleyen şey ihtiyaçlardır. Ayın eliptik yörüngesinin hızlanmaya etkisini hesaba katacak kadar gelişmiş biri kalkıp saat yerine böyle bir şeyi icat etmesi beklenmez.

Şekil 4 Yaklaşık 300-325 milyon yıllık çömlek.

 1912′de Oklahama’daki Thomas Büyükşehir Elektrik fabrikasında, iki işçi, fabrika kazanına kürekle kömür atarlarken şaşırtıcı bir bulgu ile karşılaştılar. Kömür parçalarından biri kaldırmak için oldukça büyüktü, bu nedenle işçilerden biri kömürü kırdı. Kömür parçasını kırdığında içinde demir bir çömlek olduğunu gördü. Şekil 4’deki çömlek kömürden çıkarıldığında, çömleğin kalıbı iki parça içinde de görülebiliyordu. Pek çok uzman, demir çömleğin etrafındaki kömürü inceledi ve çömleğin yaklaşık 300 – 325 milyon yıl önce yapıldığını belirlediler. Bu, demirin, MÖ 1200 yılları civarında kullanılmaya başladığını iddia eden bilim için açıklanması mümkün olmayan bir bulgudur. Demirin oksijenle birleşerek yanması sonucu yok olması bizim eskiden kalma demir aletlere ulaşmamızı engelliyor. Onun içinde bilim eskiden demirin kullanılmadığını söyler. Fakat böyle ilginç bir bulgu her şeyi altüst eder ama bilim bunu koyacak yer bulamadığı için görmezden gelir. Elimizdeki en eski insansı fosili 7-8 milyon yıllık iken 300 milyon yıllık bu çömleği nereye koyacağız. Bilimin bu tür verileri dikkate alması demek var olan teorilerin çöpe atılması demektir. Eğer var olanların yerine yenisini koymazsanız eskisini atamazsınız. İşte şu anda bu durumu yaşıyoruz. Bu veriler var ama yeni teori olmadığından verileri görmezden geliyoruz.

Nette böyle bir sürü veri var. Fakat nette çok fazla da yalan ve yanlış bilgi var. Onun için bu eserlerin ne kadarının gerçek ne kadarının yalan olduğunu anlamak zor. Ben yukarıya ciddi bulduklarımı almaya çalıştım. Antikitera makinesinin belgeselini de seyretmiştim ama o alete oluşturulan çözüm çok farklı da olabilir. Bunların haricinde Bağdat pili diye anılan bir eser daha var ve elektrik ürettiği kanıtlandı.

Antikitera makinesiyle Bağdat pili nispeten yakın zamanlara ait eserler. İnsanlar tarafından kullanıldıkları kesin ama bu eserlerin mevcut teorimize göre olmaması gerekir. Hiçbir elektronik aletin olmadığı bir yerde elektrik üreten bir pil ne işe yarar. İşe yaramayacak bu pili neden yapsınlar. Acaba o eserler tanrılardan kalan bazı nesnelerin çalıştırılabilmesi için miydi?

Eğer bu fosillerden tek biri bile gerçekten geçmişten kalmış gerçek bir eser ise dünya tarihi yeniden yazılmak zorunda.

 

 

 

Cezayir’in güney doğusunda Büyük Sahra çölünde Tassili n’Ajjer denen yerde bulunan resimler sanırım bilinen en garip şeylerden biridir. Çünkü bilimin; insanlığın geçmişine uydurduğu şablona hiç uymuyorlar.

Bir hatırlayalım; ne diyor bilim: İnsanoğlu ilk medeniyeti Sümerlerle bundan 4500-5000 yıl önce oluşturdu. Ondan önce insanlık taş devrini yaşıyordu. İnsanlık henüz giysiyi modern anlamda geliştirememişti. Oysa bu resimlerde insanlar modern giysiler giymektedir. Bayanlar etek veya uzun elbise giymekte ve bir çok insan başlık takmaktadır. Bunun nesi garip demeyin. O dönemlerde henüz elbise bilinmiyordu. İşin daha garibi çok sıcak olan sahra çölünde zaten pekte elbiseye gerek yoktur. Oysa resimlerde bir dalgıcın elbisesi gibi vücudu tam saran elbiseler vardır. Aslında vücuda tam sarılı elbise ne soğuk nede sıcak için uygun değildir.

Şekil 1 Giysilerin benzerliği çok dikkat çekici. Özellikle başlığın çizimi çok ilginç.

 Bu resimler birbirine yakın olmakla beraber epey dağınık bir vaziyettedir. Diğer mağara resimleri gibi değiller. Kayalara yapıldılar ama dış ortama maruz kalmaktadırlar. Fakat Sahra çölünde yağmur yağmadığı için nemin yıkıcı etkilerinden kurtulmuşlardır.

Şekil 2 Bu resimleri çizenler sanki modern sporları biliyorlardı.

Bu resimlerde dikkatimi çeken bir durum var. Resimlerin bazısı sanki tarih öncesi bir olimpiyattan alınma gibidir. Modern anlamda eskrim, koşu, cirit atma, uzun atlama v.b. gibi şeyleri andırmaktadır. Şekil 2′de sol altta modern anlamda sporları temsil eden amblemleri koydum. Tıpkı o amblemlere benzer bir resimler topluluğu var.  Fakat resimleri çizenlerin binlerce yıl önce yaşadığını kabul edip ona göre değerlendirmek gerekir.

Şekil 3 Çizimler çok profesyonelce. Bütün çizimler bu kalitede değil.

Şekil 4 Bu resimlerdekiler elbise giymekte. Hatta ayaklarındaki çoraplara kadar belli olmaktadır.

Ben şöyle bir senaryo oluşturmak istiyorum. Tamamen bir fikir jimnastiği olarak yapalım. Büyük Sahra’da 7-10 bin yıl önce yaşama uygun ortam vardı. Orada Atlantislilerin bir şehri olmalı. Bu şehir insanlığı geliştirmek için kalan ekiplerin yaşadığı yerdir. Yakın çevrede geliştirmekte oldukları Homo Sapiens’te yaşamaktadır. Bu insanlar atletik ve çok hareketlidir. Çünkü altın çağda yaşayan ekipler vücutlarına hükmedebildikleri için her zaman formda kalabilirler. İşte o insanlar boş zamanlarında çeşitli spor aktiviteleri yapmaktaydı. Eğitime tabi tutulan Homo Sapiens bu yarışmaları seyretmiş olmalı. Eğitildikleri için de epey düzgün resimler yapabilmişler. Tanrılarının bu davranışlarını anlamasalar da onları kayalara çizerek ölümsüzleştirdiler. Daha sonra gelenler resim sanatını ataları gibi yapamadılar. Çünkü ataları tanrılardan eğitim almıştı fakat eğitim babadan oğla geçerken gittikçe beceri kayboldu.  Böylece karşımıza Sahra çölü resimleri çıktı. Eğer resimler incelenirse örneğin şekil 3’deki insan figürü ile fil çok profesyonelce olduğu gözükmektedir. Şekil 4’deki elbise giyinmiş insanları çizenin epey becerili olduğu gözükür. Özellikle Şekil 3’de sol üstteki çizimler tam bir profesyonel çizgileri taşımaktadır. Belki de bu çizgiler Atlantisliler tarafından yapılmış ve arkadan gelen insanlar tanrılarını taklit ederek mevcut resimleri oluşturmuş olabilirler.

Bu insanların bir yazıya da sahip oldukları gözükmektedir. Ayrıca bazı çizimler Mısırlıların çizimleriyle çok benzeşmektedir. Mısırların savaş arabalarını bu insanların da tanıdığı gözükmektedir. (Şekil 5)

Şekil 5 Çizimler Mısır’dan alınmış gibi. (Sol alt resim Mısır çizimi)

Bilinen tarihimiz içinde Sahra çölünde bir medeniyetin oluştuğu bilgisi yoktur. Fakat bu gayet normaldir. Çünkü o kadar az şey biliyoruz ki; ulaşımın ve yaşamanın zor olduğu Sahra içlerinde bir medeniyetin olabileceği, haliyle araştırılması gerektiği aklımızın ucundan bile geçmez. Oysa yakın zamanda kumlar altından harika bir şehir kalıntıları fırlayabilir.

Şimdi senaryoyu biraz daha geliştirmek istiyorum. 9.000-7.000 yıl önce Sahra çölünün yeşil olduğunu yada en azından bir yaşam alanı olacak şekilde olduğu bilinmektedir. Fakat Homo Sapiens’i Sahra’da kötü bir gelecek beklemekteydi. Sahra çöle dönüşüyordu. Tanrılar bir miktar yetiştirdikleri bu insanların yok olmasını istemediklerinden onları göç ettirdiler. Elbette tümünü göç ettirmediler. Kendi seçtikleri ekipleri götürmüş ama asıl kalabalık orada yaşamaya devam etti. Zamanla oluşan kıtlık yüzünden yok olmuş olmalılar.

Göç ettirilen ekiplerle birçok medeniyet kuruldu. Bunlar iki tanesi Sümerler ve Mısırlılardır. Her iki medeniyette birbirlerine yakın zamanlarda kurulmuştur. İki medeniyeti de kuranların nereden geldikleri bilinmiyor. Wikipedia ansiklopedisine göre Sümerler M.Ö. 3.300Mısırlılar M.Ö. 3.150 yılında kurulmuştur. Aslında Mısır için 7.000 yıl gibi daha eski bir tarihte verilmektedir. Fakat ilk medeniyetin Sümerler olduğu yönünde bir mutabakat vardır.

Aslında her iki yerde de göçten önce insanlar yaşamaktaydı. Fakat yeni gelenler yerlilerden epey daha gelişmişti. Ayrıca karşı konulamaz bir üstünlükleri daha vardı; tanrıları. Tanrıları aralarında yaşıyor ve onlara yol gösteriyorlardı. Gittikleri yerde gelişmeye devam ettiler. Yerlilerle karışarak önlenemez ve harika medeniyetler kurdular.

Şimdi olayları antik bilgilerle biraz daha açalım. İnsanlar Sahra’dan Mısır ve Mezopotamya’ya götürülmesi Tevrat’ta bize anlatılmaktadır. Yani Yaratılış bölümündeki Musa’nın Kızıldeniz’i geçip Kenan diyarına gelmesi bu sahneyi bize anlatmaktadır. Zaman ve yer olarak yazılanlarla çakışmaz ama bu bizden gizlenen bir bilgidir. Yani aslında Yahudilerin vaat edilmiş topraklar dedikleri yerler Mısır ve Mezopotamya’dır. Elbette bu bilgi gizlenerek Tevrat’a konulmuştur. Benim tahminime göre Yahudi tarihi İbrahim peygamberle başlar. Ve İbrahim peygamber Zeckeria Sichin’e göre Sümerlidir. Bende öyle düşünüyorum ve kendinden önceki Tevrat tarihi yazılı olarak ona verilmiştir. Yani Musa ve yolculuğu Yahudilerle ilişkili değildir. Tüm insanlıkla ilişkilidir. Medeniyetlerin doğuş hikâyesidir. O yolculuktan önce ve sonrasında insanlık eğitilmeye devam etmiştir. Yolculuk o kadar uzun sürmüştür ki yola çıkan kimse hedefe varamamıştır. Göçten önce, Nuh tufanıyla evrim tamamlanmıştır. Evrimi tamamlanan o insanlarla iki önemli medeniyet oluşturulmuştur. İbrahim peygamberden sonra Tevrat biraz yaşanarak biraz etki edilerek Yahudiler için düzenlenmiştir. Tevrat sadece Yahudiler için bir ırk dini olarak oluşturulmuştur ama tüm insanlığın gelişimiyle ilgili bilgiler içinde saklanmıştır.

Şekil 7 Nazca ile Büyük Sahra arasında bir bağ mı var?

Sahra’daki resimleri inceleyen Eric Von Daniken şekil 6‘daki resmi; uzaydan gelenleri gören bir insanın çizimi olarak düşünmüştür. Fakat bu resim uzay elbisesinden çok derin denizlere dalabilmek için yapılan elbiselere daha çok benzemektedir. Ben bu resmi ilk gördüğümden beri hep şekildeki elbiseye benzetmekteyim.

İlginç olan başka bir şey daha var. Şekil 7’deki hayvanın kuyruğu ile Nazca düzlüğündeki maymunun kuyruğu çok benziyor. Bu benzerlik tesadüfen olabilir ama ben pek tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Şekil 8’deki Anubis resmine bakarsak durumu daha iyi kavrarız. Resimde sağdaki görüntü Avustralya’dan alınmış. Bu resim hiç kuşkusuz Mısır tanrısı Anubis’in resmidir. Elindeki anahtara kadar her şey tam olarak uyuşmaktadır. Mısırlıların denizlerle arasının iyi olmadığını biliyoruz. Yani Avustralya’ya gidebileceklerini hiç sanmıyorum. Bu resim ancak hava yolculuğu yapan Atlantisli ekiplerin bize bıraktığı işaretlerdir. Özellikle Anubis’in resmi bize bir işarettir.

Şekil 8 Avustralya’da olan Mısır tanrısı Anubis’in resmini kim yapmış olabilir?

Başka bir yazımda da insanlığın dünyaya kolonileştirmesini yazdım. Orada da vurguladığım gibi tarih incesinde insanlar dünyayı dolaşıp durmaktaydı. Sanki dünyanın her tarafına gidebilmek onlar için kolay bir işlemdi. Ne zamanki medeniyetler gelişmeye başladı o zamandan sonra dünya çok küçüldü ve herkes dünyayı kendi yaşadığı bölgeyle sınırlı sanır oldu.

Mısırlıların tanrısının resminin Avustralya’da olmasına şaşırmıyoruz ama Piri Reis’in haritasına dilimiz uçukluyor. Hâlbuki Piri Reis dün sayılabilecek zamanın insanıdır. Oysa Mısırlılar dünyada kurulan ilk medeniyetlerden biridir. Yani iki olay arasında 3000-4000 yıl gibi bir zaman farkı vardır. Bence geçmişteki insanlar dünyanın her yerini gezebilmekteydi. Bunu da ancak tanrıları olan Atlantisliler vasıtasıyla yapmışlardır. Piri Reis’in haritası da o dönemlerden kalmış bir uydu resmi olmalı ve kopyanın kopyasının kopyası olduğu için de zaman içinde biraz hata oluşmuştur.

 

 

 

Aslında geçmişte bizden farklı bir türün yaşadığı o kadar çok veri ile gözümüze girmesine rağmen göremiyoruz. Çünkü görmemiz engelleniyor. Kuran’da dediği gibi -biz ancak Allah’ın istediği kadarını bilebiliriz-. Zamanı gelmeden böyle bir bilginin bilinmesi kutsal mekânlar tarafından engellenmektedir. Böyle bilgiler gizli tekâmül sürecine ters etki eder. Her şeyi açıkça öğrenmeden hatta çok farklı bir yöne doğru giderken kısa sürede uyandırılacağız. Kıyamette uyanacak olduğumuz için ismi uyanmakayağa kalkmak olmuştur. Bizi uyandıracak olan bazı bilgiler ve deliller hayatımızda var. Şimdi bu delillerden birini inceleyelim.

Bize ciddi soru işaretleri oluşturacak konulardan biri mağara resimleridir. Özellikle Avrupa’da bulunan Chauvet, Lascaux  ve Altamira mağarası resimlerini bu yazımda inceleyeceğim. Bu mağaradaki resimler günümüz sanatçılarının eserlerinin eşdeğeridir. Resimlerde gözüken manzaralar öyle geri kalmış kültürlerin resimleri değildir. Çatal höyükte yapılan resimler 9500 yıllık ama Chauvet mağarasındaki resimlerse 30-35 bin yıllıktır. Altamira mağarasında yapılan kazılarda bulunan kemiklerde yapılan yaş belirlemesi o mağaraların 22 000 – 28 000 yıl önce kullanıldığı görülmektedir. Fakat son zamanlarda resimler üzerinde yapılan araştırmalar resimlerin 25-35 bin yıllık olduğunu gösterdi. Bunun sebebi resimleri yapanlarla, kemiklerin sahibinin aynı kişi olamamasıdır. Çok uzun süreler o mağara insanların kullanımına açık kalmış demektir. Şekil 1’de farklı dönemlerden resimleri yan yana koydum ki aralarındaki bariz fark ortaya çıksın diye.

Şekil 1 Soldaki resimler sağdakilerden 30 bin yıl daha eskidir. Acaba hangisi daha modern?

Irak’taki Şanidar mağarası da dünyanın tarihine farklı bir açıdan ışık tutmaktadır. Şanidar mağarasında bulunan çamur tabakasını inceleyen Ralph Solecki ilginç sonuçlara vardı. Mağaranın 100 bin ile 13 bin yılları arasında temiz bir kayıt sakladığını anladı. Bu kayıtların gösterdiği; insan kültürü bir ilerleme değil inişli çıkışlı bir süreç izlediğidir. Belirli bir standarttan başlayan kayıtlara göre M.Ö 27.000 ile M.Ö.11.000 arasında insan yaşamından hiç iz yok. İnsanlık 16 bin yıl boyunca o bölgeden –belki de dünyadan– ayrılmış. M.Ö.11 bin yıllarından sonra “düşünen insan” yeni bir şevk ve izah edilemez bir biçimde daha yüksek bir kültürel seviye ile meydana çıkmıştır. Yani dünyada 100-29 bin yıl aralığında insan var ve 29-13 bin yılları arasında ise kimse yok ve sonra insan tekrar ortaya çıkmış.(Zecheria Sıtchin-12.Gezegen shf 18)

Bu iki paragraftaki bilgileri şöyle özetlemek istiyorum. Başka yazılarımda yazdığım gibi Cro Mangonlar Atlantislilerdir. Atlantisliler bundan yaklaşık 25 bin yıl önce dünyayı terk etmişlerdir. Onlar gitmeden önce insan bedeninde dünyada 10-15 bin yıl kadar kaldılar. İşte Altamira ve Chauvet mağaralarındaki resimler onlara aittir. Modern insanın eşdeğeri olan Atlantislilerin mağaralarda ne işi var diye düşünmeyin o resimleri yapanların hobisi olarak düşünmelisiniz. Bu gün bizim gençlerimiz boş buldukları her duvara grafiti çizmektedir. Onun gibi Atlantisli birileri de bu resimleri çizmiş olmalıdır. Bu eserlerde kullanılan teknikler söz konusu resmi yapan sanatçıların çok derin bir kavrayışa, kavradıklarını etkileyici bir şekilde resmedebilme yeteneğine sahip olduklarını, yani sanatçıların çok üstün bir sanat anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Resimlerdeki gölgelemeler, perspektifin kullanımı ve zarif çizgiler, kabartmalarda ustaca yansıtılan derinlik hissi, kullanılan üslup ve boyama teknikleri, araştırmacıları şaşkınlığa düşürecek kalite ve üstünlüktedir. Hatta taşın çıkıntısı kullanılarak resmin bütünlüğü sağlanmış ve harika yaratıcılık örneği sergilenmiştir.

Resimlerin kalitesi günümüzün modern sanatçılarıyla aynıdır. Fakat yanlış anlaşılmasın Afrika ya da Amerikan yerlileri bu resimlerin yanına yaklaşamaz. Bu resimler sadece eğitim almış modern sanatçıların yapabileceği resimlerdir. Fakat ne hikmetse bu resimleri taş alet kullanan, en iyimser bir tahminle ok veya mızrak kullanabilen birilerinin yapmış olabileceği kabul ediyoruz. Oysa günümüzde bir miktar eğittiğimiz yerliler bile bu resimleri yapamaz. Bırakın yerlileri ciddi sanat eğitimi almayan benim gibi birileri de bu resimleri yapamaz. Yani bu durum tam bir açmazdır. Fakat geçmişte gelişmiş bir tür olduğunu kabul etmeyen insanlık başka türlü bir çözüm oluşturamadığı için bu çözümü zoraki kabul etmektedir.

Bana göre en büyük sorunlardan biri de çeşit çeşit renk boyaların yapılabileceğini düşünmektir. Toprak boyanın yapımını http://www.elhanebru.com/source/v1.0/?Sayfa=Sabit&SayfaNo=6 adresinden inceleyelim.

Şekil 2 Taş devrine ait Anadolu’da bulunan aletler

“Yurdumuzun çeşitli bölgelerinde farklı renkli toprakların bulunmaktadır. İstanbul’un Çamlıca toprağından kırmızı renginin değişik tonlarını bulabiliriz. Edirne’nin gri toprağı, Kastamonu Gövdere´nin siyah toprağı;( isli ve yağlı siyahı), Erzurum’un kahverengi, Göreme’nin beyaz ve kirli beyazı, Kütahya’nın aşı boyası (kırmızı toprak), Amasya’nın kırmızı gülbaharı, Kilis’in felhan denilen (kırmızı toprak) toprağı, Sivas’ın koyu kahverengi toprağı, Alanya’nın sarı toprağı, Burdur’un sarı zırnığı vb. Bu topraklara su katıp karıştırılır, bir süzgeçten geçirilir. Süzgeçteki kum, çakıl taşı kısmı atılıp kalan sularının renkleri alınarak çok güzel kaliteli boyalar elde edilir.

Doğadan alınan toprak, büyük bir havanda dövülmelidir. Pudra haline gelen toprak iki üç litrelik kavanoza aktarılır. Üzerine su doldurulur. Üstüne çıkan ot veya yabancı maddeler atılır. Dipteki tortuyu almadan üstteki renkli su bir başka kavanoza alınır. Tekrar su doldurulup, karıştırılır. Bu işlem 10-15 defa tekrarlanır. Elde ettiğimiz boyaların üstteki dinlenmiş suları kavanozlardan çekilip atılır. Dipteki boyalara öd ayarı yapılarak ezmeye gerek kalmadan kullanılır. Bu elde ettiğimiz toprak boya ayrıca aşı olarakta kullanılabilir. Kâğıda geçmeyen akan boyalara katılarak karıştırılıp, kullandığımızda boyanın akması kesilecektir.”

Bu satırlarda görüldüğü gibi boya yapmak bir bilgi ve plan gerektirir. Bu bilginin bir anda ortaya çıkabileceği düşünülemez. Yani zaman içinde yavaş yavaş boya yapımı olgunlaşmalıdır. Bu süreç içinde de bilginin aktarılması gerekir. Peki, karnını doyurmaktan başka bir derdi olmayan taş devri insanı boya yapma sürecini niye öğrensin. Boya yenebilecek bir malzeme olsa bunu başarmış olmaları düşünülebilir. İkinci bir mevzuda sanatçı tüm renkleri çok çeşitli yerlerden toplamak zorundadır. Bir bölgede ancak bir ya da iki çeşit toprak olmuş olabilir. Türkiye’de olsaydı bu kişinin bu resimleri yapabilme imkanı yoktu. Görüldüğü gibi o kadar geniş çoğrafyayı yürüyerek dolaşamazdı. Aynı durumun Avrupa’da araştırılması yapıldı mı bilmiyorum.

Boyaların kalitesi günümüz boyalarıyla eşdeğerdir. Gerçi günümüz boyaları 30-35 bin yıl yaşar mı bilmiyorum. Onların ki bozulmadan günümüze kadar gelmiş ve ne kadar daha dayanacakları ise belli değil. Taş devri insanının bu kadar işleri başarıyor olmasına rağmen şekil 2′deki aletleri kullanıyor olmasıyla nasıl bağdaştıracağız. Üstelik bu aletlerin tarihi 10-15 bin yıl öncesine ait.

Daha önce ilkelden moderne doğru gelişimi kabul eden insanlık; bu resimlerin bulunmasıyla her şeyi değiştirmek zorunda kalmıştır. Chauvet mağarası keşfi, bütün dünyada tarihöncesi sanatla ilgili bilinen neredeyse her şeyi altüst etti. Mağaradaki, mamut, gergedan ve aslan gibi tehlikeli hayvanların çizimleri, bu dönem sanatında önceden kabul edilen, insanların çoğunlukla avladıkları hayvanları çizdiği varsayımını değiştirdi. Üst Paleolitik sanatın yavaş yavaş, aşamalı olarak sembolikten naturaliste doğru geliştiği sanılıyordu bu mağaranın keşfinden önce. Üst Paleolitik Çağ’ın neredeyse en başlarına tarihlenen bu mağaradaki çizimlerin çoğunun oldukça naturalist bir uslüpla çizilmiş olması bu varsayımı da değiştirdi. Chauvet, tarihöncesi sanatla ilgili “sanılan” pek çok şeyin aslında öyle olmadığını gösterdi ve bu konuda ne kadar az şey bildiğimizi anladık.

Aslında gelişimin olması gerektiği yönü tahmin ediyoruz. Elde ettiğimiz birçok veri de tahminlerimize uyuyor ama arada böyle çıbanbaşları her şeyi altüst ediyor. Aynı sorunu fosillerde de yaşıyoruz. Kendimizi tek tür olmaktan çıkardığımız an her şeyi daha iyi anlayacağız. Ana mantığı bilmeyen insanoğlu, ilelebet dünyada yaşayacak sanıyor. Oysa bu dünya eğitim görülen bir okuldur. Bizler her öldüğümüzde bir sınıf geçeriz. Ve tüm sınıfları geçtiğimizde okulumuzu bitirmiş olacağız. İşte o zamana “kıyamet” ya da “zamanın sonu” denmektedir.

Bu çerçeveden baktığımızda o mağara resimlerinin bizden önceki son tür olan Cro Magnon’lara ya da daha çok biline ismiyle Atlantislilere ait olduğunu anlamış oluruz. O zaman neden resim sanatı inişli çıkışlı bir seyir izlediği anlaşılır olur. Demek ki sanat inişli çıkışlı seyir izlemiyor. Tamda olması gerektiği gibi seyrediyor. Tıpkı Ralph Solecki’nin sonuçları gibi. Şimdi de onun bulduklarını yorumlayalım.

Gro-Magnon’lar Neandertallerden gelmişlerdir. Haliyle Modern olan Gro Magnon’ların mağaralarda yaşaması beklenmez. Onun için mağaralarda yayanların Neandertal olduğunu düşünerek yorum yapmalıyız. Solecki, Şanidar mağarasında 29-13 bin yılları arasında insan yaşamından iz olmadığını söylemektedir. Aslında yukarda verilen tarihler tam olarak oturmamaktadır. Onların bir miktar hatalı olabileceğini kabul etmek gerekir. Fakat büyük rakamlarla sapma olacağını da düşünmüyorum. Ben Atlantislilerin dünyada var olduğu süreyi şöyle düşünüyorum. Bundan 85 bin yıl önce ilk Atlantisli adem oluştu ve 25 bin yıl öncede dünyayı terk ettiler. Cro-Magnon’ların neslinin 25 bin yıl önce tükenmesi gerekir. Fakat 35 bin yıl önceyse Neandertal’lerin nesli tükenmelidir. 35 bin yıl önce Atlantisliler Nuh tufanlarını yaşayarak Nendertal’likten Cro-Magnon’luğa geçmiş olmalılar. Neandertaller mağaralarda yaşamış olabilir. Fakat Cro Mangonlar ise ilk yıllarda bir miktar kullanmış olabilir. Onun için solecki’nin verileri de çok makul ve mantıklıdır. 29 bin yıl önce tamamen modernleşen Cro mangon artık mağaralarda daha yaşamamıştır. 25 bin yıl önce de dünyayı terk etmiştir. 11 bin yıl önceyse insan devreye girmiştir. Böylece neandertallerden miras kalan mağara homo sapiens tarafından da kullanılmıştır.

Bir sorunda şudur. 30 bin yıl önce bu resimleri çizen sanatçı çizdiği tüm hayvanları görmüş olmalıdır. Hem de uzaktan birkaç kere görerek bu kadar detaylı resimler çizemezdi. Sanatçı bu hayvanların hepsini çok iyi bir şekilde tanıyordu. Günümüzde bir sanatçı televizyonlarda veya hayvanat bahçelerinde bu tür hayvanları görebilir. Ya da Afrika’da safariye çıkarak bu açığı kapayabilir. Peki, ilkel insan bu açığı nasıl kapayacaktı.

Şekil 3 El görüntüsünü elinde sprey boya olan herkes yapabilir. Acaba sprey boya 30 bin yıl önce hangi markette satılıyordu?

Şöyle düşünün ilkel toplum içinde kendiliğinden süper bir yeteneğe sahip bir insan doğuyor. Bu kişi aynı zamanda o dönem Avrupa’da yaşayıp yaşamadığı çok bilinmeyen hayvanları da görebiliyor ve mağara duvarına çiziyor. Yemek bulmakta sorun yaşayan insan ne hikmetse günümüz boyaları kalitesinde boyayı da keşfediyor. 30 bin yıldır boya bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş. Ve bizler bu olmayacak şartları olmuş gibi kabul edip, doğru kabul ediyoruz.

Şekil 3’de kullanılan 4 rengi yapabilmek için Türkiye’de epey yer gezmek gerekir.

Siyah için Kastamonu Gövendere’den,

Kırmızı için İstanbul Çamlıca’dan,

Beyaz için Göreme’den,

Sarı için Alanya’dan toprak almak gerek. Peki, bu toprakları elde etmek yeterli mi? Kesinlikle hayır. Boya yapımını bilmek gerekir. İçine başka yardımcı maddelerde katarak kullanılacak hale getirmek gerek. 35.000 yıl önceki ressam bu kadar farklı topraklardan boya elde etmeyi nereden öğrendi. Bu işlem bir bilgi birikimi gerektirir. Bu bilgileri biriktirebilen insanların taş aletler kullanıyor olmaları biraz garip değil mi?

Ben Karadeniz’in bir orman köyünde büyüdüm ve eğer evcil hayvanlarla kuşları saymazsak canlı kanlı gördüğüm yabani hayvan sayısı çok azdır. Oysa çevremizde birçok yabani hayvanın olduğunu biliyorum. Ben görmesem de gören çok insan vardı. Benim resmini yapabilecek kadar yakından gördüğüm üç yabani hayvan olmuştur. Diğerlerinin çok uzaktan ve kısa sürelerle gördüm. Zaten bir yabani hayvan durup kendisini seyretmenize izin vermez. Ayrıca 30 bin yıl önce ne inek nede at evcil hayvan değildi. Yani onlarda birer yabani hayvandı. Sanatçımız bu işe o kadar merak sarmış olmalı ki gizlice bu hayvanları gözetleyerek hafızasına yüklemiş ve sonrada mağaralarda resimlerini yapmış olmalıdır. Elbette bir sanatçı gözüyle bakma şansım yok ama gözünün önünden bir kere uzaktan geçen bir hayvanı da yapamayacağı açıktır. Bizdeki gibi o insanların; ansiklopedilerinde ya da nette her istediği hayvanın resminin olmayacağı aşikârdır. Fakat av yaptıkları için avladıkları hayvanları tanıma şansları vardır. Ama aslanın bu kategoriye giremeyeceği aşikârdır. Öyle sanıyorum ki! Avrupa’da aslanın varlığı, bu mağara duvarlarındaki resimlerin sebebiyle kabul edilmiş olabilir. Eğer tek delil bu resimlerse o dönemlerde  Avupa’da aslan ve gergedanın yaşamadığını (bu günkü gibi) söyleyebiliriz. Çünkü bu hayvanları çizenler zaten tv veya netten nasıl göründüklerini öğrenmişlerdi.

Şekil 4 Chauvet mağarası ressamı gölgelendirmeyi ve resme derinlik hissi verebilmeyi nereden öğrendi?

Başka bir teoriye göre 35 bin yıl önce insan Avrupa’ya yeni yeni yerleşmekteydi. Çünkü Avrupa’da bulunan taş aletler 35 bin yıl önce çok büyük bir artış göstermiştir. Afrika’dan çıkıp Avrupa’ya gelen insanın hemen bu resimleri yapabildiğini düşünmek çok mantıklı değildir. Fakat bu resimler Homo Sapiens’in (resimleri çizen Cro-Magnonlar, Homo-Sapiensin atası olarak kabul edilmekte) başyapıtı olarak düşünülmektedir. Hatta bazıları tarafından ilkel insanın, günümüz insanı gibi düşündüğünü gösteren delil olarak kullanılmaktadır. Richard Leakey’in İnsanın Kökeni adlı kitabından bir paragraf. (Sayfa 104–105)

“Ama değişim en nihayet geldiğinde, baş döndürücüydü; belki de, ardındaki gerçeğe karşı gözümüzü kör edebilecek denli baş döndürücü. Yaklaşık 35.000 yıl önce Avrupa‘da insanlar özenle işlenmiş taş bıçaklardan en mükemmel şekilde aletler yapmaya başladılar. Kemik ve boynuz ilk kez, alet yapımında hammadde olarak kullanıldı. Alet kutularında artık kaba giysilerin şekillendirilmesi, oyma ve yontma aletlerini de içeren yüzü aşkın alet yer alıyordu. Alet ilk kez sanat eserine dönüştü: Sözgelimi, boynuz mızrak atıcıları hayvan oymalarıyla süsleniyordu. Fosil kalıntılarında görülen boncuk ve süsler, yeni bir beden süsleme uygulamasının başladığını gösteriyor. Ve -en kışkırtıcısı da- derin mağaraların duvarlarındaki resimler, bizimkine benzer olduğunu hemen fark edeceğimiz bir zihinsel dünyaya işaret ediyor. Durağanlaşmanın egemen olduğu önceki dönemlerin tersine, kültürün özünü artık yenilik oluşturmaya başladı ve değişim yüz binlerce yıl yerine, binlerce yılla ölçülmeye başlandı. Üst Paleolitik Devrimi adı verilen bu kolektif arkeolojik işaret, modern insan zihninin çalışmasına dair, kuşku götürmez bir kanıttır.”

Şekil 5 Bu görüntü sanki alıştırma yapan bir ressamdan kalmış gibi…

Leakey’in altını çizerek mağara resimlerini taş ve kemik aletler kullananların yaptığını vurgulaması çaresizliğin göstergesidir. 35 bin yıl önce bu kadar modern resim yapan Sapiens nasıl oluyor da 2500 yıl önce Yarımburgaz’da kargacık burgacık (şekil 1) resimler yapıyor. Neden çok daha iyibildiğimiz yakın tarihimizde bu denli güzel resimler yok. O kadar gelişmiş resim sanatı neden kayboldu. Daha doğrusu nasıl ortaya çıktı ve bir daha görülmedi; ta ki! Modern insan; sanatı geliştirene kadar. Bu kadar gelişmiş sanatın bir özel yetenekli sanatçı tarafından yapıldığı ve sonra da yok olduğu düşüncesi ancak başka cevabı olmayanlar tarafından, kabul gören bir açıklama şeklidir. Yani bizden gizlenen gerçeklerin bizi zorladığı bir çözümdür. Bu konuyu inceleyen http://www.tarihogretmeni.com/magara.htm adresinde de benim sorduğum soruların benzeri vardır.

Aslında şekil 2’de görülen el resmi de bariz bir işarettir. Bu resmin yapılabilmesine oluşturulan çözüm; ağza alınan toz boyanın püskürtülerek yapıldığı şeklindedir. Bana göre Altamira mağarasında iki ressam var. Biri çocuk biri büyük olan iki kişi baba oğul olabilir. Elinde sprey boya olan biri sanatçı olması gerekmez, o el resmini çok kolaylıkla yapar. Ayrıca yanında olan daireler ve dinozor da aynı sprey boyanın ürünüdür. Zorlama bir açıklamayla ağızdan püskürtülmesiyle olduğunu söylemek çaresizliktendir. Yoksa geçmişte gelişmiş bir medeniyetin varlığı bilinseydi her şey yerli yerine otururdu. Böyle zorlama açıklamalara gerek kalmazdı.

Şekil 3 ve şekil 4’de görülen tekrarlı at ve aslan başı kompozisyonunu oğlumun yaptığı bir çalışmada da görmüştüm. Oğlum çizgi film karakterlerinden birinin çizimini öğrenmek için bir kâğıt üzerinde, tıpkı bu resimlere benzer bir kompozisyon oluşturmuştu. Acaba bu resimleri yapan kişi benim oğlum gibi bu resimleri çizmeyi öğrenmeye çalışan birimiydi. Biliyoruz ki günümüzde grafiti çizme meraklısı bir sürü insan var. Onlarda boş buldukları duvarlara sprey boyalarla benzer şeyler çizmektedirler. Bu sanatçı da boş bulduğu mağara duvarında resim çalışması yapmış olabilir mi? Kendini geliştirmek için mağarayı kullanmıştır. Resimlerin çok yakın görüntüsünü burada görmek mümkündür. Görüleceği gibi sanatçı boyayı mağara duvarına püskürtmek zorundadır. Yoksa taşın girinti ve çıkıntılarına boya ulaşmaz. Zaten şeklin dışına taşan boyadan kesinlikle püskürtülerek yapıldığı görülmektedir. Mağara duvarı o kadar girintili ve çıkıntılıdır ki kesinlikle fırçayla bir resim yapılamaz.

Şekil 7 Bu grafitide çizilen insan figürleri insana benzemez ama biz soyut anlamıyla onları anlayabiliyoruz.

Sahra çölü hariç başka yerlerde ya insan figürü hiç kullanılmamış ya da insan çok değişik bir şekilde resmedilmiştir. Aynı durumu bu gün yapılan grafitilerde de görüyoruz. Ya insan figürü kullanılmaz ya da çok farklı bir şekilde resmedilir. Biz grafiti çizenlerin soyut şeyler yaptığını bildiğimizden bize garip gelmez ama tarih öncesine soyut sanat gelişmiş olmaması gerektiğinden bizi şaşırtmaktadırlar.

Büyük sahrada olan resimlerin yorumlanması epey zor. Çünkü çok geniş bir aralığa tarihleniyorlar. 2000 ile 10.000 yıl aralığında olduğu düşünülen resimlerde çok ilginç sahneler bulunmaktadır. Orada bulunan insan figürleri kafa karıştırırır niteliktedir. İnsanlar modern giysili, kadınlar etekli olarak gözükmekte hatta bazı figürleri, Eric Von Daniken uzaylılara işaret olarak sunmuştur.

Tarih öncesinde çok az insan resmi var. Onlarda görüldüğü gibi insana çok benzemez.

30 bin yıllık resimlerdeki boya nasıl olurda canlılığını korumaya devam edebilir.

Chauvet mağarası Mamut resmi

Altamira mağarasındaki bizon resimleri.

9000 yıllık Çatalhöyük resimleri.