Archive for the ‘Seyfullah Demir’ Category

Karganın şaşırtan zekası | video.mynet.com

Bilim adamları, kargaların şempanzeler gibi hedeflerine ulaşmak için alet kullanabildiğini ve hatta bu aletleri yoktan yaratabildiğini ortaya koydu.

Daily Telegraph gazetesinin haberine göre, Cambridge Üniversitesinden Chris Bird ve Londra Üniversitesinden meslektaşları, araştırmalarında 5 yaşındaki Cook, Connely, Fry ve Monroe adlı 4 kargayla çalıştı.

Yapılan bir dizi deneyde bu kuşlar, taş atmak suretiyle bir düzlemi yıkmayı ve altındaki solucana ulaşmayı hızlı bir şekilde öğrendi.

Kargalar bu deneyde, eğitim görmeden doğru boyuttaki ve ağırlıktaki taşı seçme kabiliyetine sahip olduğunu da gösterdi.

Araştırmacılar çalışmalarında, bu kuşların yoktan var etme kabiliyetlerine örnek olarak da bir tüpün dibindeki solucana ulaşabilmek için bir tel parçasını gagalarıyla büküp kanca şekline sokabildiğini gösterdi.

Uzmanlar, kargaların alet kullanma kabiliyetlerinin, fiziksel zekâya bağlı olabileceğine inanıyor. Bu yolla şempanzelere rakip çıkan kargaların, `duygusal zekâya` sahip olup olmadığı henüz bilinmiyor.

Kaynak: http://www.timeturk.com

Ergun Candan’ın da kitaplarında çok işlediği bir yanılgı var. Bu yanılgı dünyada olan bir yanılgı. Sebebi de 30 bin yıl önce gelişmiş bir uygarlık varken (Atlantisliler) 8 bin yıl önce geri zekâlı bir insanla karşılaşıyoruz. Ya da 100 bin yıl önce çok üstün bir uygarlık (Mu medeniyetinden bahsediliyor) varken 5 bin yıl önce ok ve yayla savaşan bir geri kalmış uygarlıkla karşılaşılıyor. İşte bu durumu açıklamak için oluşturulan çözümdür. Şimdi insanoğlu uzaya açılmaya başladığından tekrar yukarı çıkış başlamıştır denmektedir. Yani başka cevap bulunamadığındandır.  İnsanlığın düşüşü hem  teknolojik hem de ruh gelişmişliği yönünden olmuştur. Aslında insanlığın öyle düşünmesi de istenmiştir.

Benim bakış açımla bakıldığında geçmişte niye öyle olduğu anlaşılmaktadır. Geçmişteki o medeniyetler sürelerini doldurup bir üst yaşama geçtiler. Onların yok oluşu da bize felaket senaryoları eşliğinde anlatılmıştır. Aslında felaket olmadı ama felaket senaryosu oluşturuldu. Bunun sebebi yarı bilinçli dönemini yaşayan insanlığa ”O insanlar tekâmüllerini bitirip gitti.” denemezdi. Çünkü böyle bir bilgi dünyaya önem veren medeniyetlerin gelişmesini engelleyebilirdi. Bunu Budistlerde görebiliyoruz. Bir Budist için en önemli şey Nirvana’ya ulaşmaktır. Onun için para, şan, şöhret veya kariyerin bir önemi yoktur. Bu dünyasal değerlere sahip olmayan insanın arabayı icat etmesi beklenemez. O zamanda insanı IQ yönünden geliştiren teknolojik yaşam tarzı eksik kalırdı.

Bu durumun engellenmesi için bu bilgi gizlenmiştir. Artık kıyamete geldiğimiz için doğru bilgilerin meydana çıkması normaldir. Artık biliyoruz ki tekamül eden insan öte dünyada yaşayabilecek kadar geliştiğinde bu dünyadan gider. Bu gidişte kıyametle olur.

 

 

 

Son yıllarda farklı bir tür çocuk gurubu dünyada bedenlenmektedir. Bu çocuklar özel görevler için dünyaya gelmektedir.
Bu özel çocukların en önemli özellikleri çok sabırsız olmalarıdır. Çoğu çocuğa panik atak teşhisi konulmaktadır. Dünyanın bu durumdan haberi olmaması onların anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Özellikle ebeveynleri yeterli eğitime ve donanıma sahip değilse o çocuklar çok sorunlu olmaktadırlar.

Bu çocuklar zeki olduklarından her şeyi inanılmaz çabuklukla kavramakta ve mantık süzgeçlerinden geçirmektedirler. Eskiden çocukları “seni leylekler getirdi” diyerek kandırmak mümkünken, artık bu çocuklar böyle masallarla kandırılamamaktadır. Üstelik buna benzer beyaz yalanlar çocuğu ebeveyninin bir şey bilmediğine inandırmakta ve artık çocuk ebeveyninden kopmaya yönelmektedir.
Hele çocuğu kontrol altına almak için şiddet kullanılırsa çok vahim sonuçlar doğmaktadır. Çocuk evi terk etmekte en iyi ihtimalle evi bir otel gibi kullanmaktadır. Çocukla ebeveyn arasındaki iletişim kopukluğu hat safhaya çıkmaktadır.

Eğer çocuğunuz bir indigo veya kristal ise bebeklikten itibaren kendini belli eder. Sıradan durgun bir bebek olmaz. Netten özelliklerini araştırarak öğrenebilirsiniz. Eğer öyle bir çocuğunuz varsa işiniz zor demektir. Çünkü size çok soru soracaktır. Her çocuk sorar ama bunlara doğru ve mantıklı cevaplar vermelisiniz. Kesinlikle başınızdan savmayınız. Bunaldıysanız -sorularını saklayıp daha sonra sormasını- söyleyiniz. Cevaplarınız birbirleriyle çelişen tutarsız cevaplar olmamalı. Kesinlikle doğru cevap vermelisiniz.
Eğer cevaplarınız tutarsız ise size güvenini kaybeder. Bir noktadan sonra onlara ulaşmanız mümkün olmaz. Çok hareketli ve sabırsız olmaları sizi korkutmasın bluğ çağından sonra bu hareketlilik kendini bilgi öğrenmeye doğru değiştirdiğinden bilgisayara yönelmektedirler.

Sigara, içki gibi şeyler içiyorsanız çocuğunuzun da içeceği kesindir. Gerçi tv sayesinde birçok çocuk küçükken zararlarını öğrenmekte ama model aldığı kişinin içmesi onunda içmesini sağlayabilir. Eğer içmesini istemiyorsanız içmesini kesinlikle yasaklamayın. Bu tür çocukların en büyük sıkıntısı yasaklardır. Yasaklardan nefret ederler. Ellerine geçirdikleri ilk fırsatta yasağı deleceklerine emin olabilirsiniz.

Yapacağınız en mantıklı (örneğin sigara için) şey sigaranın zararlarını anlattıktan sonra büyüme çağında olduklarından bronşlarının çok küçük olması sebebiyle sigaradan çok çabuk tıkanacağı anlatılmalı. Ve 18-20 yaşına geldiğinde eğer isterse serbestçe içebileceği yönünde ikna edilmeli. O zaman olay bir yasaktan çıkıp sağlık sorununa dönüşmekte ve çocuğun mantığına uymaktadır.

Bu tür çocukları ders yaparken pek görmezsiniz ama yinede dersleri iyidir. Dersi derste dinlemek ve olayları hemen kavrayabilmek sebebiyle başarılıdırlar. Fakat okulda verilen derslerin birçoğunu gereksiz görürler.

Bu çocukların bir amacı olduğunu yazmıştım. İşte bu çocuklar önümüzdeki süreçte dünyada olacak değişikliklerde görev alacak olanlardır. Dünyanın her ülkesinde doğan bu çocuklar 1980 den beri bedenlenmektedir. Önümüzdeki süreçte insanlık kıyamete hazırlanacaktır. İşte o süreçte aktif görev yapacak olan bu gençler bizlere rehber olacaktır…

 

 

 

Eski hikâyelerimizden en ilginçlerinden biri de Hint destanları Mahabharata ya da Ramanyana destanlarıdır. Bu destanları yazanlar uçan ve savaşan araçlar görmüşlerdir. Belki de o araçları kullananlar tarafından yazılmıştır. Çok uzun olan bu destanlardan can alıcı az bir bölümü internetten aldım. (http://akhenaton.blogsayfasi.com/?p=118)

*Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu Ravan’dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu” Ramayana Destanı

*”Salva’ nın aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı’nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu” Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna

*”Kralım; uçan araç mükemmeldi, Şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilmesi ve anlatılması imkânsız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici bir güç vardı. Mihrace Bai’ nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu”. Swami Prabhupada, Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam

*”Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” Mahavira of Bhavabhuti ( 8.yy’dan kalma bir jain yazısı)

*”Vata’ nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmız göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor” Rigveda ( Vata bir Aryan rüzgâr tanrısı)

*”Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva’ yı görür… Oklar ışınlar “Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görünmezler”. Srimad Bhagavatam VI, Canto, Bölüm 3

 Görüldüğü gibi ilkel bir insanın kesinlikle hayal gücü ile bile oluşturamayacağı anlatımlar var. Bu satırları yazan veya yazılmasına sebep olanlar ancak Atlantisliler olabilir. Bu satırlar aralardan seçmedir ve can alıcı anlama sahiptir. Destanlarda çok daha fazlasının olduğuna eminim.

Aynı mantıkla Amerikalı araştırmacı John Major Jenkins’in mayalar hakkındaki yazısında iki paragrafı inceleyelim. (http://www.medyagunebakis.com/haberdetay.asp?id=1256)

“Maya düşüncesinde Uzun Sayım döneminin bitimi; aynı zamanda en çok saygı duydukları tanrılarının geri dönüş gününe ilişkin çağrışımlara da sahip. Neredeyse bütün tapınaklara damgasını vuran Kukulkan, uzun yıllar önce “Tekrar geleceğim” diyerek Maya yurdundan ayrılmış. Simgesi “tüylü yılan” olan bu bilge tanrı, Mayalara göre onlara her şeyi öğreten ilahi bir figür. Efsaneler, Kukulkan’ın Doğu ufkunda belirip, denizden geldiğini söylüyor. Atalarına dokumacılıktan tarıma, astronomiden mühendisliğe dek birçok şey öğreten bu “tanrı”nın fiziksel özellikleri ise, Mayaların tasvirine göre, Mayaların aksine, beyaz tenli, açık renk gözlü, açık renk saçlı, uzun boylu bir tanrı. Elinde de sürekli bir asa taşıyor.

Bu dönemde Mayaların daha hiçbir “beyaz adam” ile karşılaşmamış olduğu düşünüldüğünde, bu tanımlama oldukça ilginç geliyor insana. Üstelik Kukulkan’ın uzun bir de sakalı var. Mayalarda hiç olmayan bir şey bu, çünkü genetik olarak sakalları çıkmıyor!”

Görüldüğü gibi Maya’larda aynen İsrailliler ya da Sümerler gibi Tanrı tarafından eğitilmişlerdir. Tüm Tanrılar insanlarla uzun uğraşlar vermiş ve onların her şeyi ile ilgilenmişler. Yazı dahil her şeyi onlardan öğrenmişler. Tanrıların aynı dili konuşmasına karşılık insanlara farklı farklı dil öğrettikleri görülüyor. Bunun sebebi kendi karmaşık dil ve yazılarını öğretemeyecekleri için yeni basit konuşma ve yazı öğretmek zorunda olmaları olabilir. Kendi şartları içinde gelişen bu dil ve yazı, farklı olmak zorunda kalmıştır. Ayrıca gittikçe karmaşıklaşırken özel şartlar iyice farklı olmalarını sağlamıştır. Bu duruma aynı dili konuşmamaları gereği yüzündende izin verilmiştir. Tevrat’ta insanları ayırmak için dillerini ayıralım diyerek vurgu yapılmıştır. (Yar. 11:1-9) Bu durumda birbirleri ile anlaşıp barış içinde yaşamaları engellenmiştir.

Mayaların takvimlerinin bu kadar harika olması artık anlaşılırdır. Uzun zaman dilimleri insanların hasat dönemlerine göre hazırlanmıştır. En azından bizim hasat zamanımızı belirlemesi içindir. 2012 yılında biten maya takvimi gerçekten bizim için zamanın sonunu vurgulamış olabilir. Elbette böyle durumlar hep yan bilgilerle desteklenmiştir. Maya takvimini anlatan Carl Johan Calleman’ın yazısından küçük bir bölümünü adım.

“Eğer Maya Uzun Sayımının kaynağı için bilgi bulma amacıyla eski kaynaklara gidersek bunun astronomik döngülere dayandığını asla söylemediklerini görürüz. Aksine Palenque’de ki Yazıtlar Tapınağı gibi Maya kaynaklarının açıkça söylediği şey Uzun Sayımın Dünya Ağacına ya da diğer kaynaklarda geçtiği ismiyle Yaşam Ağacına dayandığıdır….”

Celleman aynı yazısında Maya takviminin 2012 de değil 2011’de sona ereceğini söylemektedir.  Ayrıca uzun sayım günlerinin dünya hayatına göre değil de yaşam ağacına göre şekillendiğini söylemektedir. Tarih konusunda benim önem verdiğim zamanın bir yıl ileri veya geri olması değildir. Önemli olan Mayalara göre zamanın sonu denilen bir zamanın olmasıdır.  Çoğu kişi, yaşam ağacına göre zamanın sonunun bir yıkım ile değil bir değişim ile gerçekleşeceğini söylemektedir. Bu benim tam olarak söylemeye çalıştığım şeydir. Aslında maya takvimindeki bu tarih karmaşası çok önemli değildir. Bana göre doğru tarih insanlığa empoze edilen tarihtir. Eğer Maya takviminde 2012 tarihi yanlışlıkla görülmüşse vardır bir sebebi. Nasıl ki ortada ciddi hiçbir veri yokken binlerce yıldır Atlantisliler insanlığı meşgul ediyorsa aynı güç tarihi de insanlığa empoze etmiştir.

Genel olarak insanın yükseleceğini düşünen insanlar 4. boyuttan 5. boyuta geçeceğini düşünür. Yani zamanın sonu denen zamanda insanlık 4. boyut olan dünyamızdan 5. boyuta geçecektir. Bu düşünce tarzını bende destekliyorum ama hangi boyuta gideceğimizi bilmiyorum. Benim tahminim kıyamet sonrası kendimizi 6. ya da 7. boyutlardan birinde bulabiliriz. Biz 4. ve 5. boyutları dünyada bedenlenerek geçtik. Onun için o boyutların daha üstünde bir boyuta geçmek durumundayız. Bu durum önemlidir. Biz dünyadaki madde bedenle ruhumuzu ulaştırabileceğimiz en üst seviye bu demektir. Yarı bilinçli dönemin sonu ile zamanın sonu aynı şeydir. Çünkü öte dünyada zaman buradaki gibi değildir ve gerçekten bizim için zamanın sonudur. Artık zaman bize hükmedemeyecektir. Eşzamanlılık sebebiyle zamana biz hükmedebileceğiz.

 

 

 

Her insanın ruhsal rehberi bulunmaktadır. Bu rehber hem dünya hayatında hem de öte dünya hayatında öğrencisine yardım eder. Öte dünyada açık yardım dünyada gizli olarak yapılmaktadır. Eğer planlanmış hayatınızı yaşamanızı engelleyen bir şey olursa size yardım gelir. Kazalardan mucizevi kurtuluşlar ya da iç sesiniz ısrarla sizi uyarır.

Bu konuda size yardımcı olacağını düşündüğüm bir kitap var. Michael Newton’un “Ruhların yolculuğu” ve devamı olan “Ruhların kaderi” kitaplarıdır. Orada her insanın veya ruhun bir rehber ruhu olduğunu ayrıca görevinin ne olduğunu etraflıca anlatmaktadır. Ayrıca öte dünyanın yapısını da anlattığı için mutlaka okumalısınız.

Kuran’da bu konuya “TARIK 4 Hiçbir nefis yoktur ki başında bir denetleyici bulunmasın.” diyerek cevaz verir. Burada denetleyici bir asker niteliğinde değil bir ebeveyn niteliğindedir. Yani sizi hiç bir şey için zorlamaz. Zaten siz onu duymak istemezseniz sizi uyaramaz. Onunla iletişim kurmak çok kolaydır. İsteyin yeter. O her an sizi doğruya yönlendirmek için uğraş içindedir.

SECDE 11 - De ki: “Size vekil kılınmış olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz.” İşte bu ayet yüzünden Azrail diye bir melek olduğu düşünülmüştür. Aslında ayet ölüm meleğinden bahseder ama tek bir melek olduğunu söylemez. Elbette mevcut inanışın oluşabilmesi için gereken yapılmıştır.

Rehber ruh sizden daha çok gelişmiş bir ruhtur. Askeriyedeki ast üst düzenine benzer bir düzen vardır. Fakat bu düzende emir komuta yoktur. Sadece kişi yönlendirilir. Yapmaları için uyarılırlar. Üstteki ruhlar 10-20 kişilik guruplar halinde ekiplerin tekâmüllerini en başarılı bir şekilde yürütebilmesi için eğitirler. Kesinlikle zorlama olmaz ama mutlaka öğrenci ikna edilir. İnat edip ikna olmazsa hiç zorlanmadan çok uzun zamanlar öğrenci kendiliğinden razı olana kadar beklenir ve ara ara uyarılır. Sonunda öğrenci bir şey yapmamaktan sıkılır ve tekliflerden birini kabul eder. İnat edilmesinin asıl sebebi dünya hayatının zor olmasıdır. Kimse can atarak dünyada bedenlenmeye razı olmaz. Elbette tekâmülün değerine varmış olanlar dünya hayatlarını bir an önce bitirmek için sabırsızlanır ve dünyanın zorluklarına gönüllü razı olurlar.

 

 

 

Şekil 1 Ekeklerdeki Y kromozomuna göre insanlığın göç yolları

Bilim insanları, gen haritasından edindikleri bilgilerin ışığında şimdi ilk insanların göç yollarını tespit etmeye çalışıyor. Popülasyon genetikçilerinin, paleoantropolojik kayıtlardaki eksik bilgileri genetik bilgilerle tamamlama çabaları geçen aylarda meyvesini verdi ve Afrika’dan dünyaya yayılan insanoğlunun bugüne dek oluşturulmuş en ayrıntılı gen haritası ortaya çıktı.

Cumhuriyet / Bilim Teknik- Geçen yıl Babül Mendep Boğazını birleştiren bir köprünün yapımı için bir ihale açıldı. Kızıldeniz’i Hint okyanusuna (Aden Körfezi) bağlayan 32 km uzunluğundaki bağlantı projesi tamamlandığı zaman Afrikalı hacı namzetleri, insanlık tarihinin en önemli göçünün gerçekleştiği rotanın üzerinden yürüyerek geçme şansına kavuşacaklar. Elli ya da altmış bin yıl önce küçük bir Afrikalı grubu –birkaç yüz veya birkaç bin kişiden oluşan- boğazı küçük sallarla geçtiler ve bir daha da geri dönmediler.

Doğu Afrika’daki evlerini terk etmelerinin nedeni hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı. Doğdukları toprakları terk etmelerinin olası nedenlerinden biri iklim değişikliği, bir diğeri de bir zamanlar bol olan yiyeceklerinin azalmasıydı. Ancak kesin olan, Afrika’yı terk eden bu ilk göçmenlerin kendileriyle birlikte bazı fiziksel ve davranışsal özellikleri de yanlarında götürmeleriydi. Bu özelliklerin başında modern insanı tanımlayan büyük beyin ve gelişmiş bir konuşma kapasitesi geliyor. Asya’da karaya çıktıkları bölgeden –bugünün Yemen’i- başlayan serüvenlerinde binlerce kilometre yol kat ettiler; kıtaları boydan boya geçtiler; karaların oluşturduğu köprülerden geçerek Güney Amerika’nın en uç noktası olan Tierra del Fuego’ya vardılar.

PALEOANTROPOLOJİK KAYITLARDA EKSİKLİKLER

Bilim insanları bu bilgilere fosilleşmiş kemikleri veya mızrak uçlarını inceleyerek ulaştılar. Ancak bu kalıntıların çok az miktarda olması ve elde edilmesinin biraz tesadüflere, biraz da iğneyle kuyu kazarcasına uzun ve sabır isteyen çabalara bağlı olması, bazı bilgilerin eksik kalmasına yol açıyor. Son 20 yıldır popülasyon genetikçileri, paleoantropolojik kayıtlardaki bu eksik bilgileri genetik bilgilerle tamamlamaya çabalıyor.

DNA’larımızın hemen hemen tümü –insan genomunu oluşturan üç milyar “harfin” veya nükleotid*lerin %99.9’u- birbirinin aynıdır. Kişiler arasındaki bütün fark o %0.01’lik payda gizlidir. Örneğin bir Doğu Afrikalı ve Amerikan yerlisini karşılaştırdığımız zaman insanların atalarına ilişkin çok önemli bilgiler elde edebiliriz. Son yıllara kadar babadan oğla veya anneden çocuklarına geçen DNA’lar genetikçiler için fosilleşmiş ayak izleri vazifesi görüyordu. Son araştırmalar sayesinde bilim insanları birkaç ayrıştırılmış DNA ipliğinin ötesine geçerek, genomun dört bir yanına dağılmış yüz binlerce nükleotidi inceleme şansına kavuştular.

Bu geniş tarama, hiç olmadığı kadar yüksek bir çözünürlükte küresel bir göç haritasının oluşturulmasının yolunu açtı. Bu harita son şeklini ancak birkaç ay önce aldı. Bu çalışma modern insanın Afrika’dan çıkmış olduğu gerçeğini teyit etmesinin yanı sıra, Afrika kıtasının nasıl olup da genetik çeşitliliğin deposu vazifesi gördüğünü ortaya çıkarttı. Afrika’nın San insanları ile başlayan bir genetik aile ağacı, en uç dallarda Güney Amerikan yerlilerine ve Pasifik Adaları’nda yaşayan popülasyonlara kadar uzanıyor.

GENETİK ÇEŞİTLİLİK KONUSUNDA ÖNCÜ ÇALIŞMALAR

Tarihi bir küresel konumlama sistemine (GPS) benzeyen insanın genetik çeşitliliği konusundaki çalışmaların başlangıcı 1. Dünya Savaşı dönemine kadar uzanır. 1. Dünya Savaşı döneminde Yunanistan’ın Selanik kentinde çalışmalar yapan iki bilim insanı burada karargâh kuran askerlerin hangi ulustan geldiklerine bağlı olarak kan gruplarında farklı bir dağılımın olduğunu keşfetti.

Daha sonra 1987 yılında Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Rebecca L. Cann ve Allan C. Wilsonmitokondriya DNA’sının analizlerine dayanan devrim niteliğindeki makalelerini yayımladılar. Hücrenin enerji üreten organelleri olan mitokondriya, anne tarafından çocuğa geçer. Cann ve Wilson farklı popülasyonlardan gelen insanların Afrika’da yaklaşık 200.000 yıl önce yaşamış tek bir kadından türemiş olduğunu öne sürüyorlardı. Bu yazının yayımlanmasından hemen sonra dünya medyası bu buluşu“Mitokondriyal Havva Bulundu” şeklinde duyurdu. Oysa bu Havva ilk dişi insan değildi; bugün yaşamakta olan insanların soyunun dayandığı ilk kadındı.

1987 yılından bu yana insan çeşitliliği konusundaki veri bankası, Y kromozomunu da içine alacak şekilde genişletildi. Y kromozom erkeklerin, oğullarına miras bıraktıkları seks kromozomudur. Erkeklerden geçen DNA, mitokondriyal DNA’nın taşıdığından daha fazla sayıda nükleotid taşır. Bu da bilim insanlarının bir popülasyonu diğerinden ayırt etmesine yardımcı olur. Farklı insan popülasyonlarındaki mitokondriyal ve Y kromozomunun DNA’sını analiz ederek yüzlerce genetik markörün elde edilmesi artık mümkündür.

AFRİKA’DAN AMERİKA KITALARINA UZANAN ROTA

İnsanların Afrika’dan Amerika’lara gitmek için on binlerce yıl süresince izlediği rota artık bir harita üzerinde belirlenebiliyor. Alfanümerik (hem alfabetik hem de sayısal karakter taşıyan) rota markörleri (I-95 gibi) alfanümerik genetik markörler olarak kullanılabilir. Örneğin Y kromozomu söz konusu olduğunda, Babül Mendep Boğazını geçmek için kat ettiğiniz M168 karayolu (genetik markör) Arabistan Yarımadası’nın kuzeyine yöneldiğinizde M89 olur. M9’u izleyerek Mezopotamya’nın ilerisine devam edebilirsiniz. Hindukuş Dağları’nın kuzeyindeki bölgeye vardığınızda sola dönerek M45’i izleyebilirsiniz. Sibirya’da ise sağa sapıp M242’yi izlediğiniz zaman Alaska’ya açılan kara köprüsüne çıkarsınız. M3 otoyolunu izlerseniz Güney Amerika’ya ulaşabilirsiniz. (Bknz Harita)

Çok sayıda bilim insanı göç yollarının izlenmesinde en yararlı kılavuzun mitokondriyal DNA ve Y kromozomu olduğu konusunda hemfikir. National Geographic Derneği, IBM ve Waitt Ailesi Vakfı 2010 yılına kadar sürmesi planlanan 40 milyon dolarlık bir proje kapsamında bir araya gelerek insan göçünün haritasını çıkartmayı hedefliyorlar. Bu amaçla mitokondriyal DNA ve Y kromozomundan yararlanacaklar. Bölgesel 10 akademik kurumdan destek sağlayan Genographic Proje adlı bu çalışma, dünya çapında 100.000 yerli popülasyondan DNA toplayacak. “Üzerinde durduğumuz en önemli nokta, insanların yolculuklarını nasıl yaptıkları ile ilgili ayrıntılar” diye konuşan proje yöneticisi Spencer Wells, son bulgularına göre Güney Afrika’daki Khoisan insanlarının, diğer Afrikalılardan 100.000 yıldır genetik olarak farklı bir yapıya sahip olduklarını belirtiyor. Başka bir çalışmada ise Wells ve ekibi Lübnanlı erkeklerin gen havuzunun Hıristiyan Haçlı askerlerine ve Arabistan Yarımadası’ndan gelen Müslümanlara dayandığını ortaya çıkartmış

KUŞKU GÖTÜRMEYEN BULGULAR

Genetik araştırmacılar keşfettikleri göç yolları üzerinde yaşayan pek çok insanın DNA’sından örnekler aldılar. Ancak güvenilir gibi görünen veriler bazı durumlarda aldatıcı olabiliyor. İnsanın kökenlerini araştıran bilim insanları hâlâ ellerinde tutabildikleri fosil kalıntılarını tercih ediyor. DNA’lar, fosillerin yaşını hesaplayan radyoaktif izotoplardan farklıdır, çünkü mutasyon hızı bir DNA ipliğinden diğerine dalgalanma gösterebilir.

Ancak paleantropologlar şu anda zor durumda. Fosil kalıntılar çok nadir olduğu gibi çoğunlukla eksiktir. Örneğin Afrika’dan Avustralya’ya erken göçler mitokondriyal ve Y genetik malzemelerde daha net görülüyor. Oysa bu rota üzerinde fiziksel kalıntılar çok az ve bilgi vermekten çok uzaktır.

Kemik fosillerinin ve taş kalıntılarının azlığına çözüm daha fazla DNA analizidir. Araştırmaların genetik ayağını güçlendirmek için bilim insanları insanların üzerinde “oto stop” yapan mikropların peşine düştüler. Bu beleşçi organizmaların başında bakteriler, virüsler hatta bitler gelir.

10 yıl önce ilk genom çalışmalarında bilim insanları, mikro-uydu (mikrosatellite) adı verilen kısa, tekrarlayıcı DNA ipliklerinden anlam çıkartmaya çabalıyordu. Son dönemlerde tam-genom taramalarının bakış açısını genişletmesi daha kesin sonuçlar alınmaya başladı. Şubat ayında biri Science, diğeri Naturedergisinde yayımlanan iki makale bugüne dek insan çeşitliliği konusunda yapılmış en geniş araştırmayı gözler önüne serdi. Bu iki çalışma da İnsan Genom Çeşitliliği Panel’indeki 500.000 tek nükleotid polimorfizm (SNP) **incelendi. Nature’daki makalenin yazarlarından Michigan Üniversitesi’nden Noah A.Rosenberg, “Binlerce marköre aynı anda baktığınız zaman insan göçlerinin tüm öyküsü ortaya çıkıyor” diyor.

Yüz binlerce SNP’ye bakmakla bilim insanları her popülasyonun kimliğini tespit edebilecek konuma geldi. Örneğin Güney Amireka Yerlileri’nin atalarının Sibiryalılar ile diğer Asyalılar arasında bir akrabalık olduğu anlaşıldı

DAHA GENİŞ İSTATİSTİKSEL TEMEL

Bu bulgular, antropoloji, arkeoloji, dilbilim ve biyoloji dallarındaki daha önce bulgularla birleştirildiğinde Afrika’dan Çıkış Hipotezi’ne daha geniş istatistiksel bir temel oluşturuyor. Bu hipoteze göre küçük bir insan popülasyonu Afrika kıtasından göç ederek başka bölgelerde yeni insan yerleşimleri kurmuşlar. Bir süre sonra daha küçük bir alt grup bu ana gruptan kopup uzaklaşmış. Bu süreç bu şekilde insanların dünyanın tümünü istila etmelerine kadar devam etmiş. Bu insanlar arkaik insan popülasyonlarının –Neanderthalensis ve Homo erectus temelini oluşturdular. Bu iki grup arasında yakınlaşmanın ya hiç olmadığı ya da olduysa bile çok sınırlı boyutlarda kaldığı düşünülüyor. H.erectus son 1.8 milyon yıl içinde Afrika, Asya ve Avrupa’da evrim geçirerek yavaş yavaş Homo sapienler’i meydana getirmiş.

Reyhan Oksay

Kaynak: www.sciAm.com 

https://www3.nationalgeographic.com/genographic/ 

http://www.smithsonianmag.com/history-archaeology/human-migration.html 

http://articles.latimes.com/2008/feb/22/science/sci-dna22 

*Bir gen içerisinde DNA ipliği üzerindeki nükleotid dizisi her canlının yaşamı boyunca üretmek ve “ifade etmek” zorunda olduğu proteinleri tanımlar. Nükleotid dizisi ile proteinlerdeki amino asit dizisi arasındaki ilişki basit çeviri kurallarıyla belirlenir, bu kurallara topluca genetik kod adı verilir- Kaynak:Vikipedi

**Tek nukleotid Polimorfizmi yani SNP (Single Nucleotide Polymorphism) bir insanin DNA sekansında oluşabilecek küçük bir değişiklik ya da varyasyondur.

 http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=196 

 

 

 

Anlatmaya çalıştığım bu mantığı Tevrat veya diğer efsaneler desteklemektedir. Şimdi o delilleri Tevrat’tan inceleyelim.

 İlk insan hayvanat bahçesi laboratuarlarında geliştirilip Afrika’da çoğalmaya başladığında Âdem cennetten kovulmuş oldu. Kontrol altında çoğalması izlenirken tekrar hayvanat bahçesine girmesin diye engel konuşmuştur. Tevrat’ta çok güzel bir anlatımı vardır.

Yar.3: 24 Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.

Kontrol altında gelişmesi devam eden âdemoğlunun artık medeniyet kuracak kadar geliştiğine karar verildiğinde. Atlantisliler belli ekipler yapmışlardır. Her gurup belli bir sayıda âdemoğlunu alarak seçtiği bölgeye götürmüştür. Amerika’ya götürülenlerin 70 kişi olduğu anlaşılıyor. Kızılderililerin Tiahuanaco efsanesinde, göklerden gelen Büyük Ana’nın, güneş kapısına 70 çocuk doğurması anlatılır. Uçakla götürülen âdemoğulları oralardaki insanlığın temellerini atmışlardır. Belki aynı anda veya daha sonra Amerika’ya başka ekiplerde götürülmüş olabilir. Planlanan yerlere götürülen âdemoğulları ekiplerin çalışmaları sayesinde insana dönüştürülmüştür. İşte Nuh tufanı gibi olaylar o zaman yaşanmıştır. Her ekip yaptığı değişiklikler yüzünden dünyada bu kadar ırk oluşmuştur. Ayrıca dünyanın her tarafında benzer hikâyenin olması her gurubun benzer yöntemi uygulamasından gelmektedir. Yok etme işlemi yanında bazen âdemoğullarının genleriyle uğraşılanları diğerlerinden tecrit ederek geliştirmişler. Genleri ile uğraşılmayanlarla cinsel ilişki kurulması yasaklanmıştır. Onlar hayvan diye tanımlanmış ve ilişki kuranlara ölüm cezaları verilmiştir. (LEV.20-10,21) Uçan araçlarla götürülen guruplardan geri kalanlar yürüyerek götürülmüştür. Bu yürüyüş macerası Tevrat’ta içine değişik bilgilerde eklenerek sunulmuştur. Aslında o yürüyüşü yapanlar yazı yazabilecek kadar gelişmemişti. Fakat yazıyı öğrenebilecek kadar geliştiklerinde ellerine bir kitap verilmiştir. Onlarda onu tanrının kitabı olarak bu güne kadar taşımışlardır. Tevrat’ı insanların eline verenler gelecekte tek tanrılı dinleri ve felsefeyi de planlamış oldukları görülmektedir.

 Sümer kil tabletlerinden tanrıların neler yaptığını öğreniyoruz. Onlara ürün yetiştirmeyi, insan olmayı, okumayı, düşünmeyi kısacası her şeyi öğretmişler. Evrim olarak da güzel anlatım vardır. Oluşturulan ilk insanın üreme yeteneği sağlandığında tanrıların sevinci özellikle vurgulanır. Fakat ben aynı paralelde olan Tevrat’tan olayları takip edeceğim.

 Tevrat, benim teorimi destekleyen en önemli belgelerden biridir. Dünyada maymunun oluşturulduğu yer İncil ve Kuran’da cennet olarak anılmaktadır. Fakat Tevrat’ta ise dünyadaki Aden bahçesidir. (YAR. 2:8-24) Sonra insan nesli dünyaya yayıldığından cennetten kovulmuş oldu. Kovulma hikâyesini insanların anlaması ya da idrak etmeleri mümkün değildir. Çünkü o dönemde zekâları olayları anlayabilecek seviyede değildi. Atlantisliler, onlara cennetten kovulma hikâyesini, içine gerçekleri gizleyerek anlatmışlar. Hikâyede insanın yaratılışına ait özel bilgiler sunmuşlar. İnsan bu hikâyelerin gerçek anlamını ancak çok sonraları anlayabilecektir.(YAR. 2:17-24YAR. 3:5-19)

 Bu konuda güzel örneklerden biri Kayin’in (Kabil) hikâyesidir. Kayin kıskançlığı yüzünden kardeşini öldürür. Bu hikâye insanda olan kötülük duygularına gerekçe oluşturur. (Kuran’da bu kötülüğün gerekçesi şeytan olarak anlatılır.) Kötülük duyguları insanların hayvansal yönlerini vurgulamak içindir. Kayin’in suçunun cezası olarak RAB onu aylak aylak dolaşmakla cezalandırır.

 

Yar.4: 14 “Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni.”

Yar.4: 15 Bunun üzerine RAB, “Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin’in üzerine bir nişan koydu.

 

Burada iki konu anlatılmak istenmektedir. Birincisi; Adem ilk insandır ama Habil ile Kayin’den başka çocukları da olmalıdır. Yoksa Kayin’i kim öldürecek. Zaten Âdem’in başka çocukları dünyanın başka bölgelerinde yaşamaktadır. Kayin onlardan korkmaktadır. İkincisi; Kayin’in kardeşini öldürmesi insanın kötü yönünü anlatmaktadır. Kesinlikle Kayin kardeşini öldürmeseydi kötülük olmayacaktı gibi bir durum yoktur. Zaten bu hikâye gerçekte yaşanmış olarak düşünülmemesi gerekir. Bu hikâyeyi bir senaryo gibi düşünüp anlatılmak isteneni anlamak gerekir. Ayrıca bu ayetlerde, Tanrı dünyada tek bir yerde olabilirmiş gibi bir anlatım var. Tanrının huzurundan uzak kalmak sözü tanrının her yerde olamadığını göstermektedir. Bu yer tarının âdemoğullarını çoğalttığı yerdir. Böylece Kayin’in başka yerlere gitmesi senaryolaştırılmış oldu. Aslında buradaki tanrı kayin ile belli bir mekânda yüz yüze görüşen bir tanrı olmalıdır. Eğer öyle olmasa tanrıdan nasıl uzak kalınır. Demek ki tanrı Aden’de ikamet etmektedir.

 Yar.6: 3 RAB, “Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.”

 Bu ayetteki anlatımın benzeri Kuran’da da vardır. İnsanın içine ruh üflenmiştir.

Tevrat’ın ilginç söylemlerinden biri Tanrı oğulları insan kızlarını hamile bırakmalarıdır. Bu olay çok önemli ipuçları içermektedir. Tek tanrı inancını savunan Tevrat kendiyle çelişmektedir.

 

Yar.6: 1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.

Yar.6: 2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

Yar.6: 3 RAB, “Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.”

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

 

Burada geçen Tanrı oğulları kimdir? Acaba büyüyünce Tanrı olacaklar mı? Tanrı çocuğa sahip ise tek olmasından nasıl bahsedilebilir? Acaba tanrının da insanlar gibi çocuk sahibi olabilmek için bir eşe ihtiyacı var mı? Bunlar gibi birçok soru cevapsız kalmaktadır.

 Normalde Tanrı oğulları insanları cinsel birleşme ile hamile bırakamaz. Çünkü bu gün bir şempanze ile genlerimiz %96-99 oranında aynıdır ama birbirini dölleyemeyiz. Demek ki Tevrat burada başka bir şeyden bahsetmektedir. Burada genlerle yapılan çalışmalar anlatılmaktadır. Tanrı oğulları yani Atlantisliler insanların genleri ile uğraşıp kadınları tüp bebek yöntemi ile hamile bırakmış olmalılar. Nefiller ise Atlantislilerdir. Bu ayetler biz kıyamet insanlarına hitap etmektedir. İnsanlarla uğraşan Atlantisliler Tanrı olarak algılanmaktaydı ama Atlantisliler şehirlerinde yaşamaktaydılar. Yani bir üst yaşam formuna çıkamayanlar güzel şehirlerde yaşamaktaydı. İşte bu şehirlerde yaşayanlara Tevrat Nefiller adıyla anmaktadır. Belki de Atlantisliler kendilerine Nefili bize insan diyorlardı. Aynı kendimize insan bizden sonra gelecek olana şempanze diyeceğimiz gibi. Bu şehirlere insanlar girmesin diye korunuyordu. İnsanlar Aden bahçesinin yani kovuldukları yere gitmesinler diye otomatik gözetleme araçları yerleştirildi. Belki gelecekte şempanzelerden biri  “kamera” ya da “insan” sözcüğünün anlamını benim gibi bulmaya çalışacaktır. Çünkü biz bu ayeti “Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna kameralar ve her yana dönebilen alevli bir kılıç (lazer) yerleştirdi.” Şeklinde yazdırma ihtimalimiz büyüktür. Tevrat’taki “keruv” kelimesinin anlamı “elektronik alet” olmalıdır.

Tevrat’ta insanların dünyaya yayılışını bir senaryo ile anlatılmaktadır. Bu senaryo (YAR. 11:1-9) tüm insanların yayılışını ve ırkları anlatmaktan uzaktır. Babil kulesinin yapılışı sırasında Tanrı yeryüzüne inerek insanların tek dili konuşmasından rahatsız olmuş ve dillerini ayırarak onları dünyanın dört bir tarafına dağıttığını söylemektedir. Bu durum kıskanç bir tanrı profiline denk gelmektedir. Bu senaryo ile amaç dünyada bu kadar insan ve dilin olduğuna tam ve gerçek sebep oluşturmak değildir. Fakat insanların zekâları yeterli seviyeye gelene kadar çözüm oluşturmaktır.  Aynen Tevrat’ta olduğu gibi…  Ayrıca ibadet gibi şeylerin insanları manevi yönden tatmin için oluşturulduğu görülmektedir. Yoksa bu tür davranışların tanrıya bir kazancı olamaz. İnsanlara sadece inanç yetmez onların psikolojik olarak rahatlamaları için tanrıya bir şeyler sunmak veya onun için bir uğraş vermek gereği; ibadetleri oluşturmuştur. Kişiler ibadet yaparak görevlerini yaptıklarını düşünerek rahatlamaktadırlar. Eğer inananlardan hiçbir şey yapmamaları istenseydi, hem inanç sisteminden uzaklaşırlardı hem de psikolojik tatmin alamazlardı.

Şekil 1:Dünyanın bir yarısını kaplayan Büyük okyanusun ortasında yapayanlız bir adalar topluluğu olan Polinezya adalarına en yakın yer Yeni Gine adasıdır ve çok uzun bir yolculuk yapılması gerekir.

 Evrim teorisine göre insanlar yaşadıkları bölge şartlarına göre değişime uğrayıp bu günkü haline gelmişlerdir. Bana göre her bölgeye götürülen insanların, onları özel evrime tabi tutan Atlantisliler sayesinde olmuştur. Yani her ekip yapacağı gen değişikliğini sadece kendi denek gurubunda gerçekleştirmekteydi. Onun için Kızılderililerin rengi kızıla çalıyor ve sakalları yok. Onun için Çinliler çekik gözlü ve kısa boyludurlar. Onun için Slavlar uzun boylu ve sarışındırlar.

Ayrıca nasıl olup da dünyada gidilememesi gereken adalarda da insan olduğu sorusu önemlidir. Afrika’da evrimleşen Âdem’in torunları yazıyı bulmadan, nasıl gemiyi bulup Polinezya adalarına gidebilmişlerdir. Buralara tesadüfen gidebilen bir kayık olsa bile bu kayıkta kadın da olması gerekir ve böyle bir durumun olması pek mümkün değildir. Çünkü toplayıcı olan kadın kayıkla balık avlamak için denize açılmazdı. O kadar uzaklıklara tesadüfen hem erkek hem de kadınlardan oluşan bir ekibin gidebilmesi mümkün değildir. Eğer onları Atlantisliler götürüp oralarda evrimleştirmişlerse ancak o zaman mümkün olur. Bu savı destekleyen en önemli şey onların orada kendilerine özgü bir kültür geliştirebilmeleridir. Ayrıca, Thor Heyerdahl adlı araştırmacıya göre Titikaka Gölü kıyılarında devasa kalıntılar bırakan İnka’ların efsanevi beyaz adamları onların hem yüce rahibi hem de güneş kralıydı. Efsaneye göre, bu gizem sahibi sakallı beyaz adamlar, Coquimbo Vadisi’nden gelen Cari adlı bir liderin saldırısına uğramışlardı. Titakaka Gölündeki bir adada gerçekleşen savaş, katliama dönüştü, ama Kon-Tiki ve yakın arkadaşları Pasifik kıyılarına kaçmayı başardılar. Batıya doğru denizaşırı yolculuğa çıkan Kon-Tiki ve yandaşlarından bir daha haber alınamadı. İşte Thor Heyerdahl bu insanların Polinezya’ya gitmiş olabileceğini savunmaktadır. Elbette orada kalan zekâ özürlü insan nöbet değişikliği yapıldığını anlayamadığından tanrıların gidişlerine gerekçe oluşturmak için savaşları dövüşleri sebep olarak göstermektedir. Bu açıklanamayanı açıklamak için insanın kullandığı genel bir durumdur. Ya da tanrıların bıraktıkları bilgide öyle yazmaktadır. Bana göre ikinci şık daha geçerlidir. Nöbet değişikliği savaş senaryosuyla sunulmuştur. Aynen Sümerlerdeki gibi tanrı insanla bizzat görüşmektedir. Aslında Musa’ya gözükmeyen tanrı daha sonra birebir insanlarla görüşmektedir. Bu durum 2.TA.1:7Yar.32: 28-30 gibi bir çok ayette gözükmektedir. Aslında birçok ayette başka insanlarla da (meleklerle) görüşme yapıldığı anlaşılmaktadır. Yani Atlantisliler insanlarla tanrı ya da melek adı altında sürekli görüşmüştür.

Tevrat’ın önemli konularından biri de Nuh tufanıdır. Nuh tufanının gereği olarak RAB dünyadaki kötülükleri gerekçe gösterir. Oysa RAB, Nuh tufanından çok sonraları bile “Yas.9: 24 Sizi tanıdığım günden bu yana RAB’be sürekli karşı geldiniz.” Diyerek yaka silkmektedir. Fakat her seferinde bir bahane uydurarak onları affetmiştir. (Yar. 6:5-14) Oysa Nuh tufanını ise sadece insanların kötülüğü yüzünden yapmıştır. RAB elbette “genlerinizi değiştirebilmek için bazılarınızı yok ettik” diyemezdi ya! En uygun gerekçe kötülüktür. Aynı gerekçe ile Sodom ve Gomor’a da yok edilmiştir.

Atlantislilerden ekipler dünyada yeni oluşturulacak insanlar üzerinde çalışmaya devam etmişlerdir. İşte genleri değiştirilen insanın korunması için diğerlerinin hepsi yok edilmelidir. Eğer geni değiştirilen insan diğer insanlarla çiftleşirse genlerde geri gitme olacağından bu istenmemektedir. Eğer diğer insanlar yok edilirse yeni insan son değişikliklerle yaşayabilecek demektir. Bu yok edilme karşımıza Nuh tufanı olarak çıkmaktadır. (Ruhun ölmemesi yüzünden bu yok olmalar birer vahşet olarak görülemez)

Aynı hikâye Sümer kayıtlarında da çok canlı anlatılmaktadır. Utnapiştim gemiyi yapar ve ona verilecek işareti bekler. İşaret geldiğinde gemiye girer ve kapısını kilitler. Sitchin’e göre işaret dünyadan kaçan tanrıların uzay aracıdır.

Nuh’un gemisine tüm dünyadaki her hayvandan bir çiftin sığmayacağı kesindir. Ayrıca biz henüz dünyada kaç çeşit hayvan var bilemezken Nuh bu işi kısa sürede nasıl halleder. Demek ki burada çok farklı bir şeyler anlatılıyordur. (Yar. 6-5,22Yar. 7-1,24,  Yar. 8-1,22)

Sodom ve Gomora’nın yok edilmesine de değinmek istiyorum. Lut’u birileri ziyaret ederler. Lut onları konuk eder. Bu şeyler bir Tanrıdan çok insana benzerler. Çünkü sapkın halk onlarla yatmak ister. Lut kızlarını teklif etmesine rağmen halk kabul etmez. İlle de yeni gelenleri isterler. Demek ki yeni gelenler Tanrı gibi görünmemektedirler. Belki de kusursuz fizikleri insanları cezp etmiştir.

Yeni gelenler Lut’un onları kurtarmak için uğraşısını görür. Onu evin içine alarak dışarıdakileri çok parlak ışıkla (flaş gibi bir şey) geçici körlük yapmış olmalılar. Daha önce böyle bir şey yaşamayan insanlar afallamıştır. (YAR. 18:16-33YAR. 19:1-38)

Lut ailesini alıp yakındaki küçük bir yerleşim yerine sığınır ve o iki şehir bombalanarak yok edilir. Fakat Lut’un karısı geri dönüp bakınca ölür. Bu durum Atlantislilerin silahlarının bizimkilerden daha farklı olduğunu gösterir. (Yar. 19:1-29) Çünkü bizdeki atom ya da hidrojen bombaları ona bakılmasa da insanı yok eder. Ya da Lüt’un karısının genleri ile uğraşılmadığı için ölümüne göz yumulmuştur. Çünkü daha sonra Lüt’un kızlarının hamile kalması anlatılmıştır.

Lut kurtarıldıktan sonra yine genlerle uğraşıldığı gözükmektedir. Tevrat dağda yaşayan Lut’un kızlarının babalarını sarhoş ederek kendilerini hamile bıraktıklarını anlatılmaktadır. Sanırım RAB kızların tüp bebek yöntemi ile hamile kalmasını sağlamıştır. Bunu açıklayamayan yazar böyle bir gerekçe düşünmüş olabilir. (Ya da senaryoyu RAB öyle yazmıştır) Sümer kayıtlarında da görülen her fırsatta seksten bahsetmek tanrıların suni döllemeyi anlatış şekli olmalıdır. Bu gün bizler de uzaktan silahla bayılttığımız hayvanlar üzerinde aynı işlemi yapabilmekteyiz. Hayvan uyandığında ne olduğunu anlamadan hayatına devam etmektedir.

Aslında Tevrat yakın akraba ile çiftleşmeyi kesinlikle yasaklamaktadır. Hatta böyle bir ilişkiye girenleri “öldürün” demektedir. Fakat buradaki hikâyeyi normal görmektedir.  Sadece yakın akraba değil hayvanlarla ilişkiye girenler de öldürülmekteydi. (Lev. 20:10-21)

Tevrat’ta işlenen konulardan biri de insanların derilerindeki hastalıklardır. Demek ki RAB yaptığı gen değişikliği ile insanların derileri üzeride değişiklik yapmaktadır. Değişiklikleri kontrol eden rahipler bazısına onay verirken bazısına onay vermez. Başarısız olanlar tecrit edilir. Diğerleri normal yaşamlarını sürdürür. Kâhinlere detaylı bilgi veren RAB istediğini elde edene kadar uğraşmıştır. (LEV.13:1-46) Özellikle

(LEV.13:12-13) ”Eğer deri hastalığı yayılıp kâhinin görebildiği kadarıyla tepeden tırnağa hastanın bütün bedenini kaplamışsa, kâhin hastaya bakacak ve bedenini hastalık saran kişiyi temiz ilan edecektir. Yaralar beyazlaşmış ve temizdir”

ayeti ipucu oluşturmaktadır. Cildin beyazlaşmasıyla uğraşıldığını göstermektedir. Tüm vücut beyazlaşmışsa başarılı değilse başarısız sayılmaktadır. Başarısız olanlar tecrit edilerek çoğalmaları engellenmiştir.

Hahamlar tarafından saçma bulunup Tevrat’tan çıkarılan Enok’un kitabına göre Nuh’un hikâyesi çok ilginçtir. O hikâyeyi Eric Von Daniken’in kaleminden okuyalım.

Nuh’un babası Lamek, güzel bir günde evine dönünce, görünüşü bakımından aileye hiç uymayan bir oğlanla karşılaşır. Bunun üzerine karısı Bat-Enoş’u çağırır ve çocuğun kendisine ait olmadığını söyler. Bat-Enoş bildiği bütün kutsal şeyler üzerine yemin ederek tohumun ondan, yani Lamek’ten geldiğini, bu işte ne bir askerin ne bir yabancının ne de ‘tanrı oğullarının’ parmağı olduğunu anlatır. Bununla birlikte Lamek karısına inanmaz ve babası Methuselah’ın öğütlerini almak üzere babasına gider. Babasının evine varınca olayı olduğu gibi anlatır ve çok üzüldüğünü söyler. Methuselah dinler ve çocuğun nereden geldiğini anlamak için bilge Enok’a başvuracağını, bunun için de çok uzun ve yorucu bir yolculuk gerektiğini söyler. Ama ailenin bu çocuğa tepkileri öyle büyümektedir ki, sonunda yolculuğa çıkmaya karar verir.

Enok, Methuselah’ın ailede birdenbire ortaya çıkan ve ne saçı, ne gözü, ne de derisi kendilerine benzeyen bu çocuğu anlatmasını dinler ve yaşlı adamı çok üzücü bir haberle birlikte evine yollar: Pek yakında insanlık, ahlâksızlık ve alçaklık suçundan yargılanacaktır. Ailedeki çocuk, büyük evrensel yargılamadan kurtulacak olanların dedesidir. O bakımdan Lamek’in çocuğu kabul etmekten ve Nuh adını koymaktan başka çaresi yoktur!

Burada da genlerle uğraşıldığının çok açık delilleri vardır. Nuh mevcut insanlardan çok farklıdır. Yani gen olarak o kadar değişmiştir ki babası onu kabul etmez. Çünkü kendilerine hiç benzememektedir. Anne bu işte Tanrı oğullarının bile parmağının olmadığını söyler ama yanılmaktadır. Çünkü bu iş ancak tüp bebek yöntemi ile olabilecek bir durumdur. Atlantisliler insanlığın genlerini değişti ve yeni insanların atası olarak Nuh’u oluşturdu. O ve ailesinden başkalarını yok ederek yeni bir nesil oluşturuldu. Bilge Enok adlı kişinin de bu senaryodan haberi olduğu anlaşılmaktadır. Çocuğun genlerinin değiştirildiği için artık diğerlerinin yok edileceğini bilmektedir. Bence bu bilge Atlantislidir. Çok uzun bir yolculuk yapılması belki de Atlantislilerin şehirlerinin yakınlarına gitmek içindi. Aslında Nuh tufanının çok daha fazla anlamı vardır ama o anlamları başka yazılarımda işledim.

Tevrat’ta anlatılan İbrahim ile Sara’nın hikâyesi de, güzel ipuçları vermektedir. (YAR.17:1-27YAR.18:1-15) Bu ayetlerde dünyada farklı dinler oluşturulacağı bilgisi bulunmaktadır. Bu hikâyeye göre İbrahim’le yüz yüze görüşen RAB tek kişi değildir. İbrahim üç kişi görür ve secde eder. Demek ki görünüşlerinden onların RAB olduğu anlaşılmaktadır ama aynı zamanda insana benzedikleri için onları kişi olarak nitelendirmiştir.  İbrahim “su getireyim ayaklarınızı yıkayın ve ağacın altında dinlenin” sözü gelenlerin tamamen insan benzeri bir şey olduklarını göstermektedir. Ayrıca onlara bildiğimiz yiyeceklerden yani ekmek, süt ve et sunuldu. Onlar da o yiyecekleri kabul etti ve yedi. İbrahim, yaşlı insanların çocuklarının olamayacağı düşüncesi ile RAB “Sara çocuk yapacak” demesine inanmamaktadır. Ayrıca İbrahim’in cariyesinden İsmail adında bir oğlu vardır.  RAB ille de başka bir oğul daha istemektedir. Burada bir amaç olmalıdır. Niye 90 yaşını geçmiş insanların çocuk yapmasını istediği aşikâr değildir. Suni döllemeyle 90 yaşında bir kadın hamile bırakılmıştır. Böylece yeni doğan çocuğun ayrı bir misyon yüklü olduğu görülmektedir. RAB İbrahim’le bir anlaşma yapmıştır. Anlaşma gereği (tek ulus değil) “ulusların” atası olacağını söylemektedir. Uluslardan biri İsmail’in soyu (Müslümanlar) diğeri İshak’ın soyu (Museviler ve Hıristiyanlar) olacaktır. İsa ve diğer Yahudiler İshak’ın torunlarıdır. Muhammed ise İsmail’in torunudur. Her üç dinde aynı plan gereği oluşturulmuştur. Müslümanlığı oluşturacak olan İsmail Tevrat’tan çıkarılmış ve Tevrat, İshak’ın soyu ile devam etmiştir.  İşte Yahudileri seçkin insan yapan bu durumdur. Yahve İsrailoğullarının diğer ırklarla karışmasını engelleyerek saf kalmasını sağlamıştır. Böylece onları kullanarak insanlığın gelişmesini bilimle ve savaşlarla sağlamıştır. (Dünyadaki bilimsel gelişme ve savaşların altından büyük bir çoğunlukla Yahudilerin olduğunu düşünüyorum)

Yine Yahve’nin planları gereği Hıristiyanlığın izleri de Tevrat’ta vardır. Yeşaya bölüm 9’da Rab’bin Celileyi onurlandıracağı yazmaktadır. Karanlıklar içinden bir ışığın çıkacağı anlatılır. Bir çocuk doğacak ve isminin “Esenlik önderi” veya “Harikalar yaratan” olacağını söylemektedir.

Yşa.9: 1 Bununla birlikte sıkıntı çekmiş olan ülke karanlıkta kalmayacak. Geçmişte Zevulun ve Naftali bölgelerini alçaltan Tanrı, gelecekte Şeria Irmağı’nın ötesinde, Deniz Yolu’nda, ulusların yaşadığı Celile’yi onurlandıracak.

Yşa.9: 6 Çünkü bize bir çocuk doğacak, Bize bir oğul verilecek. Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü*fı*, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak. D Not 9:6 “Harika Öğütçü” ya da “Harikalar yaratan”.

Hıristiyanların inancına göre İsa Celile bölgesindeki Nasıra kasabasındandır. İsa’nın çocukluğunun geçtiği yerdir ve Hıristiyanlıktaki en önemli hac merkezlerinden birisidir. Bu düşünce bana ait değildir. “PATRİK HAZRETLERİNİN DOĞUŞ YORTUSU MESAJI”nda tam olarak bu düşünceleri anlatmaktadır. Yukarda ki ayeti alarak satır satır açıklamaktadır.

Yaşeya 9-6‘daki çocuğun tanımında “Güçlü Tanrı” tanımı ilginçtir. Çünkü tek tanrı olan RAB başka hangi ‘güçlü tanrı’dan bahsetmektedir. Bu tanımlama Musevilerden çok Hıristiyanlar için olduğu görülmektedir.  Museviler farklı bir anlam vererek Hıristiyanların yanlış yorumladıklarını savunmaktadırlar.

Ayrıca Yeşaya 53:1-12’de tam olarak Hıristiyanlığın öğretisini verilmektedir. İsa RAB’bin önünde büyüyen bir fidan olduğu, insanların günahları için kendini feda ettiği ağzından tek bir hileli söz çıkmadığı halde karnının deşildiği anlatılır. Hatta RAB onun ezilmesini uygun gördüğü, Acı çekmesini istediğini. Kendini kurban olarak sunarsa soyundan gelenleri göreceğini ve günlerini uzatacağını söylemektedir. Özellikle “başkaldıranlar için de yalvardı” sözü tam oturmaktadır. Çünkü İsa’nın çarmıhta “Baba onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar” dediği yazılmaktadır.

Görüldüğü gibi Rabbin önünde kurak yerlerde fidan gibi büyüyen çocuk canını feda ettiği için yani kendini suç sunusu olarak sunduğu için ünlüler arasında yerini aldı. Hem de soyundan gelenleri (Hıristiyanları) RAB gördü ve kıyamete kadar günlerini uzattı.

Oysa Museviler İsa’yı peygamber olarak kabul etmediler. Çünkü o Levili değildi. İsa Yahudalı idi. Tevrat’ta Musevilere kimin peygamber olacağı söylenmiştir. RAB Yasanın Tekrarı 18:1-2 de Levililere mal mülk vermemiş onlara kendini miras olarak verdiğini söylemiştir. İşte bu durumdan dolayı Levililerden başkasını peygamber olarak kabul etmemişlerdir. Böylece Hıristiyanlığında Museviler tarafından kabul edilmemesini sağlamıştır. Museviler kabul etmemiş ama yine de dünyanın en kalabalık dini olmuştur.

Aynı Yasanın Tekrarı 18:18-19 da “biraderleri arasından bir peygamber gelecek ve RAB’bin sözlerini söyleyecektir” demektedir. “Musa gibi bir peygamber” anlatımı İsa’yı çağrıştırmaz. Çünkü İsa’nın öğretisi ile Musa’nın öğretisi benzeşmez. Oysa Musa ile Muhammed’in öğretisi çok benzeşir. En bariz benzerlik insanların sünnet olması, ibadet ederken başlarına fes takmaları, oruç tutmaları ve namaz kılmaları gibi ibadetlerdir. Bunun gibi birçok benzerlik vardır. Hatta bazıları Kuran’ı Tevrat’ın acemice taklidi gibi düşünür. Çünkü birçok olay iki kitapta da vardır.

Ayrıca Musa’nın anne ve babası vardır. Oysa İsa sadece anneye sahiptir. Tevrat soyu babadan götürmektedir. Sayılan soy kütükleri hep babadan oğla gitmektedir. Yani birader baba tarafından akraba demektir. O zaman burada kastedilen İslam olmalıdır. Çünkü Muhammed kendisini İsmail’in torunlarından saymaktadır. Oysa İsa babaya sahip olmadığından birader olamaz. Ayrıca “RAB’bin sözlerini söyleyecektir” sözü Muhammedi çağrıştırır. Çünkü Kuran tamamen Allah’ın sözlerinden oluşmaktadır. İncil’deki gibi üçüncü şahıslar tarafından anlatılmaz. Kuran tamamen birinci tekil (ya da “biz” diyerek çoğul) kişi ağzıyla yazılmıştır. Bir tek Fatiha süresi istisnası vardır. Onunda insanların Allah’a dua etmeleri için oluşturulmuş olduğu görülmektedir. İncil ise tamamen olayı dışarıdan seyreden bir kişi ağzı ile yazılmıştır. Bu durum biraderleri arasından çıkacak olan peygamberin, Muhammed olduğunu gösterir.

Tekrar İbrahim’in hikâyesine dönerek Müslümanlığın izlerini aramaya devam edelim. İbrahim cariyesinden bir oğla sahiptir ama RAB onu İsmail’in mirasçısı kabul etmez. İlle de karısı Sara’dan bir çocuğunun olmasını ister. RAB’bin ısrarını İbrahim de anlamaz. Adetten kesilmiş olan 90 yaşındaki karısının ve 99 yaşında kendisinin çocuklarının nasıl olacağını anlamamaktadır. Aslında sebebini RAB belli etmektedir. Hacer’in oğlu İsmail ve Sara’nın oğlu İshak ile iki ayrı din ve iki ayrı ümmet planlamaktadır. Fakat “anlaşmamı İshak’la devam ettireceğim” der. Öyle de olur. Tevrat İshak’ın soyu ile günümüzdeki Yahudilere kadar devam eder. (Yar.17 1-27) Fakat Kuran aracılığı ile Muhammed’le de başka bir anlaşma yapmıştır. Bu durum Rab’bin İbrahim’in cariyesi Hacer’e verdiği (Yar.16: 10) “Senin soyunu öyle çoğaltacağım ki, kimse sayamayacak.” sözünün gereğidir. Ayrıca da İbrahim’e söylediği  (Yar.17: 4) “Birçok ulusun babası olacaksın.” sözünün tecellisidir.

İşte Rab’bin verdiği sözleri yerine getirmek için İsmail ile annesini evden kovdurur. Çölde susuz kalan Hacer oğlunun ölümünü görmeyeyim diye bir ok atımı uzaklaşıp ağlamaya başlar. O zaman RAB’bin meleği gelerek onlara sahip çıkar. Hacer orada bir kuyu fark eder ve kurtulurlar. İsmail Paran çölünde yaşar ve orada Mısırlı bir kadınla evlenir. (Yar.21 8-21)

RAB anlaşmasını İshak’la yaptığı için İsmail’in hikâyesi Tevrat’ta sona erer. Biraz daha oğullarını sayar ve ileri zamanlarda İsmaililer olarak değinir, o kadar. Hikâyenin devamını Kuran ve Muhammed’in hadislerinde görebiliriz. Muhammed kendisinin İsmail’in soyundan geldiğini söylemektedir. Ayrıca Hacer’in bulduğu suyun bugün Müslümanların zemzem dediği su olduğunu görüyoruz. Ayrıca Tevrat’ın dediği “bir ok atımı mesafe” bugün Kâbe’deki safâ ve Merve arasıdır. İsmail çölde tanrının evini (Kâbe) inşa etmiştir.

Tevrat’ın “Yar.21: 18 Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.” Sözü de Müslümanları kastettiği çok açıktır. Bazıları paran çölünün Mekke olmadığını söyleyebilir ama bence Paran çölü tüm Arap yarımadasını kapsayan çölün adıdır. Onun için paran çölü Mekke’yi de içerir.

Tevrat’taki İsmaililer diye geçen halk bu günkü Arapları çağrıştırmaktadır. M.Ö. 3000-2000 Yıllarında Kenanlıların, Aramilerin, Akkadların, Amurrilerin, Kaldelilerin Arap yarımadasından kuzeye göç ettikleri gözükmektedir. Belki de yarımada çölleşmeye başladığındandır. Daha sonra bu bölgeye bir göç hareketi yoktur. Sanki ıpıssız bir bölge gibidir. Fakat İsmaililerin Mısır’ın doğusuna bu çöle göç ettiklerini Tevrat söylemektedir. Bu bölgede bedevi hayatı yaşayarak çoğalmış olmalılar. Kutsal kitaplar Arapların İsmaililerin Adnaliler soyundan geldiklerini söyler. Muhammed peygamber ise “Allah, İbrahimoğullarından İsmail’i, İsmailoğullarından Kinaneoğullarını, Kinaneoğullarından Kureyş’i, Kureyş’ten de Beni Hâşim’i, Beni Hâşim’den de beni seçmiştir.” demektedir. Fakat genel inanış Arapların Sami ırkından geldikleri yönündedir ama ciddi bir bilgi yoktur.

Müslümanlığın ortaya çıkış şartlarından biraz bahsetmek istiyorum. İslamiyet öncesi Arap yarımadasında kabileler halinde yaşayan topluluklar vardı. Bunların hepsi farklı inanışlara sahipti. Nüfus seyrek olduğu için insanlar sıkı ilişkiler içinde değildi. Toplum düzeni çok bozuktu. Kan davaları çoktu. Çok eşlilik vardı ve kadın her geri kalmış toplumda olduğu gibi insan muamelesi görmemekteydi. Hiçbir kabile diğerinin üstünlüğünü kabul etmiyordu. Sürekli bir çatışma ortamı vardı. Çölde su ve yiyeceğin az olması büyük bir birlik kurulmasını engellemekteydi.

İşte bu olumsuzluklar içinde bir peygamber çıkıyor ve çölde bir devlet kurmayı başarıyor. Üstelik öyle büyük savaşlarla veya savaş gücüyle de bunu başarmıyor. Bu kurulan, devletten çok, bir medeniyet oluyor ve bu medeniyet dünyaya damgasını vuruyor. Hatta o medeniyet Karadeniz’de küçük bir köye Arapça isim verecek kadar etkili oluyor. Benim köyümün isminin kökeni Arapçadır. Hamse köy zamanla Hamsiköy olarak değişmiştir. Hamse beş demektir ve köyüm beş mahalleden oluşmaktaydı.

Bu dinin etkisinin genişliği her alanda olmuştur. Dünya edebiyatına, felsefeye, bilime bir sürü eserler kazandıran bu medeniyetin göçebe Arap bedevilerinden çıkması hayret vericidir. Hemen bütün büyük dinlerin kökeni benzerdir. (Musevilik hariç) Sanki yoktan çıkmaktadırlar. İşte bu kesinlikle arkalarında büyük bir gücün olması gerektiğinin delilidir.

Bu gözle baktığımızda üç büyük dinin kökenini oluşturan Tevrat ve diğer kutsal kitaplar kutsal mekânlarca organize edilmişlerdir. Yoksa çok daha uygun şartlarda bir sürü şarlatan din oluşturmaya çalışmış ama başaramamışlardır. Başka türlü bu kadar olumsuz şartlardan böyle büyük bir medeniyet çıkması mümkün değildir. Belki İsa peygamber Esenilerden bir şeyler öğrenmişti fakat Muhammed peygamberin okuma yazması bile yoktu. Bu dinlerin oluşumları başlı başına bir mucizedir. Hem de bu dinlerin planlar gereği olduğunu gösterir.

Şekil 2 Bitkisel çeşitliliğin en çok olduğu bölge kırmızı çizgilerle çevrili Altın Hilal bölgedir.

Tevrat’taki önemli bir olayda Yahudilerin göçüdür. Yahudilere, vaat edilen topraklara ulaşma macerasında bazı sorunlar vardır. En önemli sorun Kızıldeniz’in yarılması olayıdır. Mısır’dan Kenan diyarına gitmek için Kızıldeniz’den geçmek gerekmez. Çünkü bu günkü Süveyş kanalı açılmamıştır ve oraları deniz değildir. Yani Kahirenin doğusunda Kızıldeniz ile Akdeniz arasında geniş kara köprüsü vardır. Onun için Mısı’dan kaçan birilerinin Kızıldeniz kıyısında tuzağa düşmesi mümkün değildir. Çünkü o kadar insan içinden birileri yolu biliyor olmalıdır.

Başka bir sorun ise Musevilerin 40 yıl çölde başıboş dolaşmış olmalarıdır. O dönemlerde çöl, Akdeniz’den çok daha uzaktaydı. Dünyanın en verimli ve bitki çeşitliliği yönünden en uygun toprakları oralarıydı. Altın Hilal denilen bölge Sina yarımadasına kadar uzanıyordu. Eğer biri Mısır’dan Kenan diyarına gitmek isterse çok az bir çöl geçmesi gerekiyordu. Geri kalan yol yeşillikler içinde olmalıydı. Yani 40 yıl çöllerde gezmek için epey güzergahtan sapılması gerekmektedir. Tevrat’ta bu saptırmanın kasıtlı yapıldığı anlatılmaktadır. Eski neslin adanmış topraklara gitmesi istenmiyordu. Hatta Musa bile adanmış topraklara gidemedi.

Ben bu hikayeye yeni bir bakış açısı getirmek istiyorum. Öncelikle bu hikaye insanlığın gelişim hikayesidir. Yani sadece Musevilerin yaptığı bir yolculuk değildir. İnsanlık önce cennetten kovuldu. Sonra bir yerlerde yaşadı. Daha sonra adanmış topraklara göç ettirildi.

Gen araştırmalarına göre, insanlığın kökeni doğu Afrika’dır. Yani insanlık Doğu Afrika’da bir yerde kurulan bir laboratuvarda geliştirildi. Biz burayı cennet olarak tanıyoruz. Daha sonra insanlık cennetten kovuldu. Çünkü cennette bakıcıların gözetiminde olan insanlık ekmek elden su gölden yaşıyordu. Onun için oradan çıkmak istemedi. Zorla dışarı atılan Adem geri dönmesin diye Cennet lazerlerle korunmuştur. Bundan sonra insanlık doğada kendi başına yaşamak zorunda kalmıştır. Çeşitli bölgelere göç ederek çoğalmıştır. Örneğin Kayin bir yerlere gidip evlenip yeni şehir kurmuştur. Bence Kayin Tassili bölgesine götürülüp orada gelişmesine devam ettirilmiştir. Uzun süre orada geliştirilen insanlığın artık tüm dünyaya yayılması gerekmiştir. Çünkü Büyük sahra yeşilliklerini kaybedip çöle dönüşmek üzereydi. Bir çok yere göç verilmiştir. Bu göçlerden biri de Mısır’dır. O tarihlerde Tassili ile Mısır arasında büyük göller ve geniş su yolları vardır. Bence Kızıldeniz’in yarılması hikayesi burada senaryolaştırılmıştır. Tassili ile Mısır arasında uzun bir çöl vardır. Adanmış topraklar ise Nil deltasıdır. Fakat Tevrat’ın da dediği gibi insanlar söz dinlemez bir yapıda olduğu için eski neslin Mısır’a gitmesi istenmemiştir. Yeni nesille Mısır’da yeni bir medeniyeti oluşturulmuştur.  Ve bu göçü yaptıranlar Mısır tanrılarıdır ama Tevratta birleştirilerek tek tanrıya indirgenmiştir. Ayrıca Tevrat’ın   Tora bölümü İbrahim peygamberin eline verilerek Musevi macerası başlatılmıştır.