Archive for the ‘Seyfullah Demir’ Category

Aslında geçmişte bizden farklı bir türün yaşadığı o kadar çok veri ile gözümüze girmesine rağmen göremiyoruz. Çünkü görmemiz engelleniyor. Kuran’da dediği gibi -biz ancak Allah’ın istediği kadarını bilebiliriz-. Zamanı gelmeden böyle bir bilginin bilinmesi kutsal mekânlar tarafından engellenmektedir. Böyle bilgiler gizli tekâmül sürecine ters etki eder. Her şeyi açıkça öğrenmeden hatta çok farklı bir yöne doğru giderken kısa sürede uyandırılacağız. Kıyamette uyanacak olduğumuz için ismi uyanmakayağa kalkmak olmuştur. Bizi uyandıracak olan bazı bilgiler ve deliller hayatımızda var. Şimdi bu delillerden birini inceleyelim.

Bize ciddi soru işaretleri oluşturacak konulardan biri mağara resimleridir. Özellikle Avrupa’da bulunan Chauvet, Lascaux  ve Altamira mağarası resimlerini bu yazımda inceleyeceğim. Bu mağaradaki resimler günümüz sanatçılarının eserlerinin eşdeğeridir. Resimlerde gözüken manzaralar öyle geri kalmış kültürlerin resimleri değildir. Çatal höyükte yapılan resimler 9500 yıllık ama Chauvet mağarasındaki resimlerse 30-35 bin yıllıktır. Altamira mağarasında yapılan kazılarda bulunan kemiklerde yapılan yaş belirlemesi o mağaraların 22 000 – 28 000 yıl önce kullanıldığı görülmektedir. Fakat son zamanlarda resimler üzerinde yapılan araştırmalar resimlerin 25-35 bin yıllık olduğunu gösterdi. Bunun sebebi resimleri yapanlarla, kemiklerin sahibinin aynı kişi olamamasıdır. Çok uzun süreler o mağara insanların kullanımına açık kalmış demektir. Şekil 1’de farklı dönemlerden resimleri yan yana koydum ki aralarındaki bariz fark ortaya çıksın diye.

Şekil 1 Soldaki resimler sağdakilerden 30 bin yıl daha eskidir. Acaba hangisi daha modern?

Irak’taki Şanidar mağarası da dünyanın tarihine farklı bir açıdan ışık tutmaktadır. Şanidar mağarasında bulunan çamur tabakasını inceleyen Ralph Solecki ilginç sonuçlara vardı. Mağaranın 100 bin ile 13 bin yılları arasında temiz bir kayıt sakladığını anladı. Bu kayıtların gösterdiği; insan kültürü bir ilerleme değil inişli çıkışlı bir süreç izlediğidir. Belirli bir standarttan başlayan kayıtlara göre M.Ö 27.000 ile M.Ö.11.000 arasında insan yaşamından hiç iz yok. İnsanlık 16 bin yıl boyunca o bölgeden –belki de dünyadan– ayrılmış. M.Ö.11 bin yıllarından sonra “düşünen insan” yeni bir şevk ve izah edilemez bir biçimde daha yüksek bir kültürel seviye ile meydana çıkmıştır. Yani dünyada 100-29 bin yıl aralığında insan var ve 29-13 bin yılları arasında ise kimse yok ve sonra insan tekrar ortaya çıkmış.(Zecheria Sıtchin-12.Gezegen shf 18)

Bu iki paragraftaki bilgileri şöyle özetlemek istiyorum. Başka yazılarımda yazdığım gibi Cro Mangonlar Atlantislilerdir. Atlantisliler bundan yaklaşık 25 bin yıl önce dünyayı terk etmişlerdir. Onlar gitmeden önce insan bedeninde dünyada 10-15 bin yıl kadar kaldılar. İşte Altamira ve Chauvet mağaralarındaki resimler onlara aittir. Modern insanın eşdeğeri olan Atlantislilerin mağaralarda ne işi var diye düşünmeyin o resimleri yapanların hobisi olarak düşünmelisiniz. Bu gün bizim gençlerimiz boş buldukları her duvara grafiti çizmektedir. Onun gibi Atlantisli birileri de bu resimleri çizmiş olmalıdır. Bu eserlerde kullanılan teknikler söz konusu resmi yapan sanatçıların çok derin bir kavrayışa, kavradıklarını etkileyici bir şekilde resmedebilme yeteneğine sahip olduklarını, yani sanatçıların çok üstün bir sanat anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Resimlerdeki gölgelemeler, perspektifin kullanımı ve zarif çizgiler, kabartmalarda ustaca yansıtılan derinlik hissi, kullanılan üslup ve boyama teknikleri, araştırmacıları şaşkınlığa düşürecek kalite ve üstünlüktedir. Hatta taşın çıkıntısı kullanılarak resmin bütünlüğü sağlanmış ve harika yaratıcılık örneği sergilenmiştir.

Resimlerin kalitesi günümüzün modern sanatçılarıyla aynıdır. Fakat yanlış anlaşılmasın Afrika ya da Amerikan yerlileri bu resimlerin yanına yaklaşamaz. Bu resimler sadece eğitim almış modern sanatçıların yapabileceği resimlerdir. Fakat ne hikmetse bu resimleri taş alet kullanan, en iyimser bir tahminle ok veya mızrak kullanabilen birilerinin yapmış olabileceği kabul ediyoruz. Oysa günümüzde bir miktar eğittiğimiz yerliler bile bu resimleri yapamaz. Bırakın yerlileri ciddi sanat eğitimi almayan benim gibi birileri de bu resimleri yapamaz. Yani bu durum tam bir açmazdır. Fakat geçmişte gelişmiş bir tür olduğunu kabul etmeyen insanlık başka türlü bir çözüm oluşturamadığı için bu çözümü zoraki kabul etmektedir.

Bana göre en büyük sorunlardan biri de çeşit çeşit renk boyaların yapılabileceğini düşünmektir. Toprak boyanın yapımını http://www.elhanebru.com/source/v1.0/?Sayfa=Sabit&SayfaNo=6 adresinden inceleyelim.

Şekil 2 Taş devrine ait Anadolu’da bulunan aletler

“Yurdumuzun çeşitli bölgelerinde farklı renkli toprakların bulunmaktadır. İstanbul’un Çamlıca toprağından kırmızı renginin değişik tonlarını bulabiliriz. Edirne’nin gri toprağı, Kastamonu Gövdere´nin siyah toprağı;( isli ve yağlı siyahı), Erzurum’un kahverengi, Göreme’nin beyaz ve kirli beyazı, Kütahya’nın aşı boyası (kırmızı toprak), Amasya’nın kırmızı gülbaharı, Kilis’in felhan denilen (kırmızı toprak) toprağı, Sivas’ın koyu kahverengi toprağı, Alanya’nın sarı toprağı, Burdur’un sarı zırnığı vb. Bu topraklara su katıp karıştırılır, bir süzgeçten geçirilir. Süzgeçteki kum, çakıl taşı kısmı atılıp kalan sularının renkleri alınarak çok güzel kaliteli boyalar elde edilir.

Doğadan alınan toprak, büyük bir havanda dövülmelidir. Pudra haline gelen toprak iki üç litrelik kavanoza aktarılır. Üzerine su doldurulur. Üstüne çıkan ot veya yabancı maddeler atılır. Dipteki tortuyu almadan üstteki renkli su bir başka kavanoza alınır. Tekrar su doldurulup, karıştırılır. Bu işlem 10-15 defa tekrarlanır. Elde ettiğimiz boyaların üstteki dinlenmiş suları kavanozlardan çekilip atılır. Dipteki boyalara öd ayarı yapılarak ezmeye gerek kalmadan kullanılır. Bu elde ettiğimiz toprak boya ayrıca aşı olarakta kullanılabilir. Kâğıda geçmeyen akan boyalara katılarak karıştırılıp, kullandığımızda boyanın akması kesilecektir.”

Bu satırlarda görüldüğü gibi boya yapmak bir bilgi ve plan gerektirir. Bu bilginin bir anda ortaya çıkabileceği düşünülemez. Yani zaman içinde yavaş yavaş boya yapımı olgunlaşmalıdır. Bu süreç içinde de bilginin aktarılması gerekir. Peki, karnını doyurmaktan başka bir derdi olmayan taş devri insanı boya yapma sürecini niye öğrensin. Boya yenebilecek bir malzeme olsa bunu başarmış olmaları düşünülebilir. İkinci bir mevzuda sanatçı tüm renkleri çok çeşitli yerlerden toplamak zorundadır. Bir bölgede ancak bir ya da iki çeşit toprak olmuş olabilir. Türkiye’de olsaydı bu kişinin bu resimleri yapabilme imkanı yoktu. Görüldüğü gibi o kadar geniş çoğrafyayı yürüyerek dolaşamazdı. Aynı durumun Avrupa’da araştırılması yapıldı mı bilmiyorum.

Boyaların kalitesi günümüz boyalarıyla eşdeğerdir. Gerçi günümüz boyaları 30-35 bin yıl yaşar mı bilmiyorum. Onların ki bozulmadan günümüze kadar gelmiş ve ne kadar daha dayanacakları ise belli değil. Taş devri insanının bu kadar işleri başarıyor olmasına rağmen şekil 2′deki aletleri kullanıyor olmasıyla nasıl bağdaştıracağız. Üstelik bu aletlerin tarihi 10-15 bin yıl öncesine ait.

Daha önce ilkelden moderne doğru gelişimi kabul eden insanlık; bu resimlerin bulunmasıyla her şeyi değiştirmek zorunda kalmıştır. Chauvet mağarası keşfi, bütün dünyada tarihöncesi sanatla ilgili bilinen neredeyse her şeyi altüst etti. Mağaradaki, mamut, gergedan ve aslan gibi tehlikeli hayvanların çizimleri, bu dönem sanatında önceden kabul edilen, insanların çoğunlukla avladıkları hayvanları çizdiği varsayımını değiştirdi. Üst Paleolitik sanatın yavaş yavaş, aşamalı olarak sembolikten naturaliste doğru geliştiği sanılıyordu bu mağaranın keşfinden önce. Üst Paleolitik Çağ’ın neredeyse en başlarına tarihlenen bu mağaradaki çizimlerin çoğunun oldukça naturalist bir uslüpla çizilmiş olması bu varsayımı da değiştirdi. Chauvet, tarihöncesi sanatla ilgili “sanılan” pek çok şeyin aslında öyle olmadığını gösterdi ve bu konuda ne kadar az şey bildiğimizi anladık.

Aslında gelişimin olması gerektiği yönü tahmin ediyoruz. Elde ettiğimiz birçok veri de tahminlerimize uyuyor ama arada böyle çıbanbaşları her şeyi altüst ediyor. Aynı sorunu fosillerde de yaşıyoruz. Kendimizi tek tür olmaktan çıkardığımız an her şeyi daha iyi anlayacağız. Ana mantığı bilmeyen insanoğlu, ilelebet dünyada yaşayacak sanıyor. Oysa bu dünya eğitim görülen bir okuldur. Bizler her öldüğümüzde bir sınıf geçeriz. Ve tüm sınıfları geçtiğimizde okulumuzu bitirmiş olacağız. İşte o zamana “kıyamet” ya da “zamanın sonu” denmektedir.

Bu çerçeveden baktığımızda o mağara resimlerinin bizden önceki son tür olan Cro Magnon’lara ya da daha çok biline ismiyle Atlantislilere ait olduğunu anlamış oluruz. O zaman neden resim sanatı inişli çıkışlı bir seyir izlediği anlaşılır olur. Demek ki sanat inişli çıkışlı seyir izlemiyor. Tamda olması gerektiği gibi seyrediyor. Tıpkı Ralph Solecki’nin sonuçları gibi. Şimdi de onun bulduklarını yorumlayalım.

Gro-Magnon’lar Neandertallerden gelmişlerdir. Haliyle Modern olan Gro Magnon’ların mağaralarda yaşaması beklenmez. Onun için mağaralarda yayanların Neandertal olduğunu düşünerek yorum yapmalıyız. Solecki, Şanidar mağarasında 29-13 bin yılları arasında insan yaşamından iz olmadığını söylemektedir. Aslında yukarda verilen tarihler tam olarak oturmamaktadır. Onların bir miktar hatalı olabileceğini kabul etmek gerekir. Fakat büyük rakamlarla sapma olacağını da düşünmüyorum. Ben Atlantislilerin dünyada var olduğu süreyi şöyle düşünüyorum. Bundan 85 bin yıl önce ilk Atlantisli adem oluştu ve 25 bin yıl öncede dünyayı terk ettiler. Cro-Magnon’ların neslinin 25 bin yıl önce tükenmesi gerekir. Fakat 35 bin yıl önceyse Neandertal’lerin nesli tükenmelidir. 35 bin yıl önce Atlantisliler Nuh tufanlarını yaşayarak Nendertal’likten Cro-Magnon’luğa geçmiş olmalılar. Neandertaller mağaralarda yaşamış olabilir. Fakat Cro Mangonlar ise ilk yıllarda bir miktar kullanmış olabilir. Onun için solecki’nin verileri de çok makul ve mantıklıdır. 29 bin yıl önce tamamen modernleşen Cro mangon artık mağaralarda daha yaşamamıştır. 25 bin yıl önce de dünyayı terk etmiştir. 11 bin yıl önceyse insan devreye girmiştir. Böylece neandertallerden miras kalan mağara homo sapiens tarafından da kullanılmıştır.

Bir sorunda şudur. 30 bin yıl önce bu resimleri çizen sanatçı çizdiği tüm hayvanları görmüş olmalıdır. Hem de uzaktan birkaç kere görerek bu kadar detaylı resimler çizemezdi. Sanatçı bu hayvanların hepsini çok iyi bir şekilde tanıyordu. Günümüzde bir sanatçı televizyonlarda veya hayvanat bahçelerinde bu tür hayvanları görebilir. Ya da Afrika’da safariye çıkarak bu açığı kapayabilir. Peki, ilkel insan bu açığı nasıl kapayacaktı.

Şekil 3 El görüntüsünü elinde sprey boya olan herkes yapabilir. Acaba sprey boya 30 bin yıl önce hangi markette satılıyordu?

Şöyle düşünün ilkel toplum içinde kendiliğinden süper bir yeteneğe sahip bir insan doğuyor. Bu kişi aynı zamanda o dönem Avrupa’da yaşayıp yaşamadığı çok bilinmeyen hayvanları da görebiliyor ve mağara duvarına çiziyor. Yemek bulmakta sorun yaşayan insan ne hikmetse günümüz boyaları kalitesinde boyayı da keşfediyor. 30 bin yıldır boya bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş. Ve bizler bu olmayacak şartları olmuş gibi kabul edip, doğru kabul ediyoruz.

Şekil 3’de kullanılan 4 rengi yapabilmek için Türkiye’de epey yer gezmek gerekir.

Siyah için Kastamonu Gövendere’den,

Kırmızı için İstanbul Çamlıca’dan,

Beyaz için Göreme’den,

Sarı için Alanya’dan toprak almak gerek. Peki, bu toprakları elde etmek yeterli mi? Kesinlikle hayır. Boya yapımını bilmek gerekir. İçine başka yardımcı maddelerde katarak kullanılacak hale getirmek gerek. 35.000 yıl önceki ressam bu kadar farklı topraklardan boya elde etmeyi nereden öğrendi. Bu işlem bir bilgi birikimi gerektirir. Bu bilgileri biriktirebilen insanların taş aletler kullanıyor olmaları biraz garip değil mi?

Ben Karadeniz’in bir orman köyünde büyüdüm ve eğer evcil hayvanlarla kuşları saymazsak canlı kanlı gördüğüm yabani hayvan sayısı çok azdır. Oysa çevremizde birçok yabani hayvanın olduğunu biliyorum. Ben görmesem de gören çok insan vardı. Benim resmini yapabilecek kadar yakından gördüğüm üç yabani hayvan olmuştur. Diğerlerinin çok uzaktan ve kısa sürelerle gördüm. Zaten bir yabani hayvan durup kendisini seyretmenize izin vermez. Ayrıca 30 bin yıl önce ne inek nede at evcil hayvan değildi. Yani onlarda birer yabani hayvandı. Sanatçımız bu işe o kadar merak sarmış olmalı ki gizlice bu hayvanları gözetleyerek hafızasına yüklemiş ve sonrada mağaralarda resimlerini yapmış olmalıdır. Elbette bir sanatçı gözüyle bakma şansım yok ama gözünün önünden bir kere uzaktan geçen bir hayvanı da yapamayacağı açıktır. Bizdeki gibi o insanların; ansiklopedilerinde ya da nette her istediği hayvanın resminin olmayacağı aşikârdır. Fakat av yaptıkları için avladıkları hayvanları tanıma şansları vardır. Ama aslanın bu kategoriye giremeyeceği aşikârdır. Öyle sanıyorum ki! Avrupa’da aslanın varlığı, bu mağara duvarlarındaki resimlerin sebebiyle kabul edilmiş olabilir. Eğer tek delil bu resimlerse o dönemlerde  Avupa’da aslan ve gergedanın yaşamadığını (bu günkü gibi) söyleyebiliriz. Çünkü bu hayvanları çizenler zaten tv veya netten nasıl göründüklerini öğrenmişlerdi.

Şekil 4 Chauvet mağarası ressamı gölgelendirmeyi ve resme derinlik hissi verebilmeyi nereden öğrendi?

Başka bir teoriye göre 35 bin yıl önce insan Avrupa’ya yeni yeni yerleşmekteydi. Çünkü Avrupa’da bulunan taş aletler 35 bin yıl önce çok büyük bir artış göstermiştir. Afrika’dan çıkıp Avrupa’ya gelen insanın hemen bu resimleri yapabildiğini düşünmek çok mantıklı değildir. Fakat bu resimler Homo Sapiens’in (resimleri çizen Cro-Magnonlar, Homo-Sapiensin atası olarak kabul edilmekte) başyapıtı olarak düşünülmektedir. Hatta bazıları tarafından ilkel insanın, günümüz insanı gibi düşündüğünü gösteren delil olarak kullanılmaktadır. Richard Leakey’in İnsanın Kökeni adlı kitabından bir paragraf. (Sayfa 104–105)

“Ama değişim en nihayet geldiğinde, baş döndürücüydü; belki de, ardındaki gerçeğe karşı gözümüzü kör edebilecek denli baş döndürücü. Yaklaşık 35.000 yıl önce Avrupa‘da insanlar özenle işlenmiş taş bıçaklardan en mükemmel şekilde aletler yapmaya başladılar. Kemik ve boynuz ilk kez, alet yapımında hammadde olarak kullanıldı. Alet kutularında artık kaba giysilerin şekillendirilmesi, oyma ve yontma aletlerini de içeren yüzü aşkın alet yer alıyordu. Alet ilk kez sanat eserine dönüştü: Sözgelimi, boynuz mızrak atıcıları hayvan oymalarıyla süsleniyordu. Fosil kalıntılarında görülen boncuk ve süsler, yeni bir beden süsleme uygulamasının başladığını gösteriyor. Ve -en kışkırtıcısı da- derin mağaraların duvarlarındaki resimler, bizimkine benzer olduğunu hemen fark edeceğimiz bir zihinsel dünyaya işaret ediyor. Durağanlaşmanın egemen olduğu önceki dönemlerin tersine, kültürün özünü artık yenilik oluşturmaya başladı ve değişim yüz binlerce yıl yerine, binlerce yılla ölçülmeye başlandı. Üst Paleolitik Devrimi adı verilen bu kolektif arkeolojik işaret, modern insan zihninin çalışmasına dair, kuşku götürmez bir kanıttır.”

Şekil 5 Bu görüntü sanki alıştırma yapan bir ressamdan kalmış gibi…

Leakey’in altını çizerek mağara resimlerini taş ve kemik aletler kullananların yaptığını vurgulaması çaresizliğin göstergesidir. 35 bin yıl önce bu kadar modern resim yapan Sapiens nasıl oluyor da 2500 yıl önce Yarımburgaz’da kargacık burgacık (şekil 1) resimler yapıyor. Neden çok daha iyibildiğimiz yakın tarihimizde bu denli güzel resimler yok. O kadar gelişmiş resim sanatı neden kayboldu. Daha doğrusu nasıl ortaya çıktı ve bir daha görülmedi; ta ki! Modern insan; sanatı geliştirene kadar. Bu kadar gelişmiş sanatın bir özel yetenekli sanatçı tarafından yapıldığı ve sonra da yok olduğu düşüncesi ancak başka cevabı olmayanlar tarafından, kabul gören bir açıklama şeklidir. Yani bizden gizlenen gerçeklerin bizi zorladığı bir çözümdür. Bu konuyu inceleyen http://www.tarihogretmeni.com/magara.htm adresinde de benim sorduğum soruların benzeri vardır.

Aslında şekil 2’de görülen el resmi de bariz bir işarettir. Bu resmin yapılabilmesine oluşturulan çözüm; ağza alınan toz boyanın püskürtülerek yapıldığı şeklindedir. Bana göre Altamira mağarasında iki ressam var. Biri çocuk biri büyük olan iki kişi baba oğul olabilir. Elinde sprey boya olan biri sanatçı olması gerekmez, o el resmini çok kolaylıkla yapar. Ayrıca yanında olan daireler ve dinozor da aynı sprey boyanın ürünüdür. Zorlama bir açıklamayla ağızdan püskürtülmesiyle olduğunu söylemek çaresizliktendir. Yoksa geçmişte gelişmiş bir medeniyetin varlığı bilinseydi her şey yerli yerine otururdu. Böyle zorlama açıklamalara gerek kalmazdı.

Şekil 3 ve şekil 4’de görülen tekrarlı at ve aslan başı kompozisyonunu oğlumun yaptığı bir çalışmada da görmüştüm. Oğlum çizgi film karakterlerinden birinin çizimini öğrenmek için bir kâğıt üzerinde, tıpkı bu resimlere benzer bir kompozisyon oluşturmuştu. Acaba bu resimleri yapan kişi benim oğlum gibi bu resimleri çizmeyi öğrenmeye çalışan birimiydi. Biliyoruz ki günümüzde grafiti çizme meraklısı bir sürü insan var. Onlarda boş buldukları duvarlara sprey boyalarla benzer şeyler çizmektedirler. Bu sanatçı da boş bulduğu mağara duvarında resim çalışması yapmış olabilir mi? Kendini geliştirmek için mağarayı kullanmıştır. Resimlerin çok yakın görüntüsünü burada görmek mümkündür. Görüleceği gibi sanatçı boyayı mağara duvarına püskürtmek zorundadır. Yoksa taşın girinti ve çıkıntılarına boya ulaşmaz. Zaten şeklin dışına taşan boyadan kesinlikle püskürtülerek yapıldığı görülmektedir. Mağara duvarı o kadar girintili ve çıkıntılıdır ki kesinlikle fırçayla bir resim yapılamaz.

Şekil 7 Bu grafitide çizilen insan figürleri insana benzemez ama biz soyut anlamıyla onları anlayabiliyoruz.

Sahra çölü hariç başka yerlerde ya insan figürü hiç kullanılmamış ya da insan çok değişik bir şekilde resmedilmiştir. Aynı durumu bu gün yapılan grafitilerde de görüyoruz. Ya insan figürü kullanılmaz ya da çok farklı bir şekilde resmedilir. Biz grafiti çizenlerin soyut şeyler yaptığını bildiğimizden bize garip gelmez ama tarih öncesine soyut sanat gelişmiş olmaması gerektiğinden bizi şaşırtmaktadırlar.

Büyük sahrada olan resimlerin yorumlanması epey zor. Çünkü çok geniş bir aralığa tarihleniyorlar. 2000 ile 10.000 yıl aralığında olduğu düşünülen resimlerde çok ilginç sahneler bulunmaktadır. Orada bulunan insan figürleri kafa karıştırırır niteliktedir. İnsanlar modern giysili, kadınlar etekli olarak gözükmekte hatta bazı figürleri, Eric Von Daniken uzaylılara işaret olarak sunmuştur.

Tarih öncesinde çok az insan resmi var. Onlarda görüldüğü gibi insana çok benzemez.

30 bin yıllık resimlerdeki boya nasıl olurda canlılığını korumaya devam edebilir.

Chauvet mağarası Mamut resmi

Altamira mağarasındaki bizon resimleri.

9000 yıllık Çatalhöyük resimleri.

Karadeliklerle, maddenin yapısının anlaşılabilmesi için önce mikro karadelik denilen olguyu anlamak gerekir.

Mikro karadelikler ya da kuantum karadelikleri de denilen “ilksel kara delikler” çok küçük boyutlarda olan karadeliklerdir. Bunlara “ilksel” adının verilme nedeni, Büyük Patlama sırasında oluştuklarının düşünülmesindendir. 1970’li yıllarda ünlü fizikçilerden Stephen Hawking ve Bernard Carr karadeliklerin ilksel kozmostaki oluşum mekanizması üzerine araştırmalarda bulundular ve kara delik kavramını geliştirerek “mini karadelik” adı verilen, yıldızsal karadeliklere nazaran son derece küçük karadeliklerin bol miktarda bulunduğu sonucuna vardılar. Bu karadeliklerin kütleleri bakımından yoğunlukları ve dağılımları henüz bilinmemekteyse de, bunları belirleyen etkenlerin ilksel kozmostaki yani “kozmik şişkinlik”teki hızlı genişleme evresine ilişkin koşullarla ilgili olduğu sanılmaktadır.

Bu gün Cern’de yapılan deneylerde de mini karadeliklerin oluşabileceği düşünülmektedir. Karadelik denilen şey, kütlenin kendi içine çökmesinden oluştuğu için, direk kütleyle ilgili bir olgudur. Parçacığın küçük olması, karadelik oluşturma açısından daha büyük enerji demektir. Yani kütle küçüldükçe karadelik oluşması için muazzam enerjiler gerekmektedir.

Büyük patlama anındaysa muazzam bir enerji açığa çıkmıştı. Bu da çok çok küçük karadeliklerin oluşması için zemin oluşturmuş olabilir. İlk büyük patlama anında oluşan ilk şey sicimlerdi. O zaman bu sicimler mini karadelikler olmalıdır. Bu durum garip görünmesine rağmen mantıklıdır. Birbirleri çevresinde dönen sicimler daha büyük parçacıkları oluşturur.  Bu dizilimin en sonunda atom bulunuyor. Yani şekil 1’deki durum oluşur. Bu durum, çöken bir yıldızın neden bir karadelik oluşturduğunu da açıklar. Çöken yıldız o kadar büyük bir basınç oluşturur ki! Elektronları çekirdeğe bastırır. Olay orada kalmaz, basınç; proton ve nötronları dahi kendi alt parçacıklarına kadar sıkıştırır. Bu sıkıştırma maddenin en temel yapı taşı olan sicimleri bile birleştirir. İşte zaten bir karadelik olan sicimler, birleşerek koca bir karadeliği oluşturmuş olur.

Sicimlerin de bir boyutlu çok küçük parçacıklar olduğunu biliyoruz. Tıpkı karadelikler gibi tekilliktirler. Çeşitli sayıda sicimler bir araya gelerek 9 parçacığını, onun da daha üst parçacıkları meydana getirmesi şeklinde düşünmek gerekir.

Eğer matematiksel olarak karadelikleri incelersek 4 tür olduklarını görürüz.

1- Açısal momentum ve elektriksel yük sıfır değerliyse “Schwarzschild karadeliği” türü söz konusudur.

2- Karadeliğin elektriksel yükü sıfır olmayıp açısal momentumu (kendi ekseni etrafında dönüşü) sıfır olduğu takdirde “Reissner-Nordström karadeliği” türü söz konusu olur.

3- Karadeliğin bir açısal momentumu olup elektriksel yükü olmadığı takdirde “Kerr karadeliği” türü söz konusu olur.

4- Dördüncü tür, Kerr karadeliğinin elektriksel yüke sahip olduğu türdür. Buna Kerr-Newman karadeliği türü denir.

 

İlk büyük patlamada bu mini karadeliklerin hepsinden oluşmuş olmalıdır. Madde ve antimaddeyi oluşturan tür dördüncü tür olmalıdır. Hem dönüşleri ters hem de yükleri ters iki sicimden biri maddeyi diğeri antimaddeyi oluşturmuştur. Eğer, oluşan sicimin elektriksel yükü yoksa, evrende bulunan kütlesiz parçacıkları oluşturması gerekir. Bahsi geçen her karadelik bugün evrendeki mevcut parçacıkların yapı taşlarıdır.

 Kerr-Newman karadeliği, ilk oluşum sırasında, zıt yönde dönen ve zıt elektrik yüklerine sahip iki parçacıktan biridir. Diğeri ise karşı karadeliktir. Kütleyi de sahip oldukları elektriksel yük belirliyordur. Oluştukları 11. boyuttaki karşı menbranın elektriksel yükü, sicimin elektriksel zıddı olduğu için kendine çekiyordur. Bu sicimlerden, elektrik yüküne sahip olmayanlar ise kütlesiz parçacıkları oluşturuyordur.  Ben pek bilmediğim bir konuda tamamen körlemecesine bir eşleşme yaptım. Eşleşmeyi bilim insanları yapacaktır ama bende, okuyucuda bir fikir oluşabilmesi için örnekleme oluşturdum.

    • e electron (Elektrik yükü=-1) ……Reissner-Nordström karadeliği
    • νe nötrinolar (Elektrik yükü=0) …Schwarzschild karadeliği
    • kuarklar (çeşitli yüklerde) ……………Kerr-Newman karadeliği
    • Bozonlar (Elektrik yükü=0) …………Kerr karadeliği

Bu konunun anlaşılması, “M kuramı ve kütle çekim üzerine bir söyleşi” adlı makalenin anlaşılmasıyla çok alakalıdır. Onun için önce o makalenin anlaşılması gerekmektedir.

Şekil 1 Maddenin yapı taşları.

Bizler parçacık hızlandırıcılarda atomaltı parçacıkları elde ediyoruz ama onlar farklı boyutların elemanı olduğu için kısa süreli gözüküp kaybolurlar. Çünkü hem enerji düzeyleri hem de titreşim hızları olmaları gereken yere onları taşır. Sanırım, çarpışmada zorla parçalanan parçacık, parçalandığı kütlenin titreşiminde olur. Serbest kaldığında, derhal kendi titreşim hızına çıkar. İşte bu kısa süre içinde onu görürüz. Daha doğrusu, alıcılarımız algılar.

Bilim çok fazla parçacık bulmaktadır. Ben ise o kadar parçacık öngörmüyor, gözüküyorum. Bunun sebebi şudur. Ben bir boyuttaki baskın parçacığı, o boyutu temsilen seçiyorum. Proton: nötron ve elektronu da temsil etmektedir. Ayrıca 4 boyutlu uzayın diğer tüm elemanlarını da proton temsil eder. Orada da dünyamızdaki atom çeşitliliği gibi parçacıklar vardır. Bunların çoğu kararsızdır. Parçacık hızlandırıcılarda da bu parçacıkları elde edip duruyoruz. Ben parçacık curcunasına karışmamak için her boyut için baskın parçacığı, temsilen kullanıyorum.

Bilim dört temel kuvveti birleştirerek, her şeyin teorisini bulmak istiyor. Manyetizma ile zayıf kuvvet aynı yerdedir. Diğerleri ise, farklı boyutlardadır. Farklı boyutta olan bu kuvvetlerin bir araya gelmesi mümkün değildir. Zayıf kuvveti, güçlü kuvvetle birleştirmeye kalktığınızda; zayıf kuvvet, güçlü kuvvet ortamında anlamsızlaşır. Yani bu birleştirme çabaları, bir hayalden öteye gitmez. Fakat her şeyi açıklayan bir teori oluşturmak mümkündür.

Bilim 5 farklı sicim kuramı geliştirdi. Yukarıda sıraladığım karadeliklere bakarak, bu durum hakkında bir yorum yapabiliriz. Her bir sicim çeşidi için, bir kuram oluştu. Fakat beşincisinin kaynağı ne anlayamadım. Belki herhangi iki teorinin kökeni aynı sicimdir ve aslında onlar farklı teori değildir. Ya da beşinci tür bir karadelik vardır. Fakat dönüş ve elektrik yönünden ancak 4 tür karadelik olabilir. Eğer daha farklı bir karadelik varsa bunu sicim teorilerine bakarak anlayabiliriz.

 

 

 

Diğer yazılarımda açık olarak bahsetmediğim bir konuyla başlamak istiyorum. İçinde yaşadığımız evrenin bir simülasyon programı olduğunu açıkça söylüyorum. Bir pilot, uçak kullanmasını öğrenmeden önce araçlarda simüle uçuşlar yaparak uçmayı öğrenir. Gerçek uçağa çıktığında epey şeyler öğrenmiş olur. İşte bizde öte dünyada bulunan bir cihaza bağlanıyoruz. Bu cihaz içinde, öte dünyanın yapısı temel alınarak bir dünya yaratılmış.  Fakat bu dünya öte dünyaya göre daha basit yaşanabilecek bir şekilde dizayn edilmiş. Biz bu dünyada yaşıyor gibi yapıyoruz ve bir simülasyonda olduğumuzu anlayamıyoruz. Tam olarak Matrix filmindeki gibi bir dünyada yaşıyoruz. Yani şu anda bizler ruh olarak öte dünyada bir cihaza bağlıyız. Aslında cihaz diyorum ama nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Fakat günümüzdeki simülasyon aletlerinden çok daha iyi bir durum yaşadığımız kesindir. Yani çok daha gerçeğe yakın bir durum yaşıyoruz. Simülasyon olayı bizim bildiğimiz gibi değil çok daha komplikedir. Daha önce anlattığım doğum ve ölüm olayını da yaşıyoruz. Aslında ruhun bedene girmesine gerek yoktur ama giriyormuş gibi de algılanması gerekir.  Ölüm durumunda ruh bedenden çıkmış gibi algılanıyor ve bu durumu ruhumuz simülasyon dünyasındaymış gibi algılıyor. Onun için bizim bilemediğimiz simülasyon olduğunu söylüyorum. Yani çok daha ileri bir teknoloji geçerlidir. Simülasyonun içinde var olabiliyorsun. Bu durum; bizim var olan kayıtlarımız, bir astral bedene yükleniyor ve astral beden bir madde bedenin beynine monte ediliyor. Yaşantımız boyunca elde ettiğimiz tüm verileri astral bedene yüklüyoruz. Astral beden bizim ulaştığımız tekâmül seviyesini taşıyor ama geçmiş hayatlarımızdan bilgiler taşımıyor. Öldüğümüzde bu kayıtlar asıl ruhumuza yüklenerek daha çok gelişmesi sağlanıyor. Bir programın içinde bir elektrik akımı olmak gibi bir şey.

Michael Newton’un kitaplarında bu konuları anlatan ruh, yaşayacağı hayatı seçmek için birkaç alternatifi incelerken sunulan hayatları ister dışarıdan seyreder isterse içine girip yaşar demişti. Oradaki anlatımdan epey ileri bir teknolojinin var olduğu anlaşılmaktadır.

Bir simülasyonda yaşıyoruz ama genel bir yapımız var. Öte dünyada ruh olarak gelişmekteyiz. Ara ara dünyayı deneyimliyor ve sürekli gelişiyoruz. Sonunda bu sistemin dışına çıkacağız. Öte dünya bu dünyaya göre daha gerçek ama oda tam gerçek değildir. Orada ruhlara oluşturulan ortamlar sanal olarak oluşturulmaktadır. Dünyamız gibi hepten bilgisayar programı değildir. Şimdi bu durumu anlamaya çalışalım. Şekil 1’i madde madde açıklamaya çalışayım.

-Astral dünya düzeyi öte dünyanın sonudur. Öte dünya gerçek olan dünyadır ve atom ve atomaltı parçacıklardan oluşur. Atomdan oluşan ruh tekâmül ettikçe atom altı parçacıklara doğru gelişir. Böylece öte dünyada arşa doğru yükselir. Aslında atom dediğimiz yapı madde dünyasındadır. Öte dünyada atom tamamen enerji yapısındadır ama kütlesi olan enerjidir.

-Astral dünya üzerinde olan dünyalar öte dünyadır ve her kat arasında boyut farkı bardır. Ruh tekâmül edip yükselirken her kuantum dünyası sonunda sıçrama yapar. Yani 4 boyutlu uzaydan 5 boyutlu bir dünyaya geçer. Geçtiği ortamda ışık hızı değişir.

-Işık hızının değişmesi Kuantum dünyalarının yoğunluğunun değişmesi sonucu olur. Yani her kuantum katı bir önceki kuantum katından 1 boyut fazladır. Bu durumda hacmi fazla boyut sebebiyle artmak zorundadır. Her kattaki kütle sabit olduğunda aralarında muazzam yoğunluk farkı olur. (bu konu M kuramı anlatılırken daha detaylı incelendi.)

-İlk ruh astral düzeyde yaratılır ve en alt insan mekânına eğitime gönderilir. Ruh doğum ile “atom” düzeyinden “insan” düzeyine ve ölüm halleri ile “insan” düzeyinden “gök katlarına” sıçrar. Şekilde daha açık tonla gösterdiğim durumları deneyimlemez. Yani o aralıkta yaşamaz. Kesikli çizgi ile gösterdiğim ve “insan” ile tanımladığım çizgiye öte dünyadan gelip gelip döner. Beden olarak her bedenlenme hep orada olur. Fakat “atom” düzeyinden başlayan ruh geliştikçe öte dünyada yükselir. Aslen var olmayan “insan” düzeyi sadece simüle edilir. (Matrix filmindeki gibi matriksin içine girip çıkmak gibi.)

Şekil 1 Öte dünyanın yapısı ve dünyamızla olan benzerliği.

-Şekilde insanın deneyimlemediği alanın gösterimi sadece öte dünyada ruhun yapısı ile insanın beden yapısının özdeşliğini göstermek içindir. İnsan bedeni öte dünyadaki ruh halinin çok altındadır ve Kuran bu yere “aşağıların aşağısı” demektedir. Bu söz çok harika bir anlatımdır. Normalde atom düzeyi yani astral dünya öte dünyanın en altıdır. İnsan bedeni ise onunda aşağısındadır. Aslında astral dünyadan daha aşağısı yoktur ama bir bilgisayar dünyası içinde her şey yapılabilir.

-m ile gösterilen kütledir. Gök katlarında ruhun, “insan” düzeyinde ise insanın kütlesine karşılık gelir. Ruh astral düzeyde atomdan yapılır ve geliştikçe atom altı parçacıklara doğru küçülür. Ruh tekâmül edebilmek için dünya ortamında insan bedenine enkarne olur. Bu deneyimi defalarca yaşar. Her gelip gitmede tekâmülü yükselir.

-Şekilde v ile gösterilen ise gök katlarının ışık hızıdır. Ruh tekâmül ettikçe daha üst dünyalara doğru yükselir. Tanrı katındaki hıza eriştiğinde tanrı ile bir olur.

-R ile ruhun kudreti anlatılmaktadır. Ruh tekamül ettikçe dalga titreşimini artırmaktadır. Dalga titreşimi arttıkça ruhun “ol” diyerek yaptırma gücü artmaktadır. Ruh kudreti maksimuma ulaştığında tanrıyla bir olacaktır. Ruh kudretini biz zekâ ya da bilinç olarak tanımaktayız.

-t ile gösterilen ise zaman genişlemesidir. Zaman genişlemesi öte dünyada yok ve dünyamızda maksimumdur. Zaman genişlemesi dünyamızda zamanın geçmişten geleceğe akmasını ve mesafeyi sağlayan mekanizmadır. Bu konu daha etraflıca zaman konusunda anlatılmıştır.

-Dikkat edilirse insan boyutunda kütle en fazla ve ruh kudreti en azdır. Aslında bizde ruhumuzun yapısına sahibiz ama yeteneklerin çok düşük olmasından ruhun yeteneklerinden yoksunuz.

-Simülasyon dünyası dediğim dünyamız öte dünyanın yapısındadır ama çok alt seviyededir. Dünyamız öte dünyanın yaşam olarak basitleştirilmiş halidir. Yani öte dünyada aklı olmayan yaşayamazken dünyamızda içgüdüler ile yaşanabilmektedir.

-Öte dünya imajinasyon dünyasıdır. Orada ruh düşünme becerisiyle her şeyi yapabilir. Atom altı dünya düşünceyle şekillenecek özelliktedir. Oysa dünyamız kaba maddeden yapılmıştır ve düşünceyle şekillenmez. Fakat hiç şekillenmez demek doğru değildir. Kısıtlı olmasına rağmen düşünce yine de çok az etki edebilmektedir.

Şekil 1’deki gösterim ruhun ve insanın yapısını anlatmaktadır. Başka yazılarımda tüm memelilerin ve kuşların zekâ geliştirdiğini söylemiştim. O zaman her türün bu şekilde geliştiğini düşünmek gerekir. Eğer bu düşünceyi kabul edersek karşımıza çok farklı bir yapı çıkmaktadır. Şimdi o yapıyı inceleyeceğiz.

Şekildeki astral düzeyin altında kalan kısım yapaydır. Şekilden de anlaşılacağı gibi simülasyon dünyası öte dünyanın basitleştirilmiş devamı olduğu görülür. Şekilde çok net olarak belli olmaktadır. Kütle, ruh kudreti ve dalga titreşim hızları öte dünyanın devamıdır. Zaman genişlemesi ise sadece simülasyon dünyasına özgüdür. Aslında öte dünyanın basitleştirilmiş hali olarak düşündüğüm durum tam öyle değildir. Basitlik yaşam açısındandır. Yani içinde yaşamak basittir. Simülasyonu oluşturmak açısından ise sadece bir zekâ ve teknoloji işidir. Sanırım böyle bir programı yapacak kadar zeki birilerinin olduğu görülmektedir. Yaratılan bu simülasyon ortamını hep beraber yaşamaktayız. Bu birçok bilgisayardan aynı oyuna bağlanıp aynı ortamı paylaşmaya benzer. Ya da matrix filminde makineye bağlananların matrixin içine girmesine benzer. Bize olmayan şeyler varmış gibi hissettiriliyor. Aslında atomların yan yana gelerek bir kütle oluşturdukları durum (evren, güneş veya beden) gördüğümüz gibi değildir. Fakat bizde var olan tüm fizik, kimya, biyoloji ve matematik kurallarının olduğu bir bilgisayar programı içinde yaşamaktayız. Bu program içinde canlılar enerji alabilmek için yemek zorundadırlar. Bir yere gidebilmek için yürümelidirler. Ya da hastalanıp ölmek zorundadırlar. Yani hayatlarımızda yaptığımız her şey sanal ama bu simülasyonda var olabilmek için zorunludur. Yani “nasıl olsa simülasyondur, yemek yemeden de yaşayabilirim” diyemeyiz. Fakat simülasyon programı, içinde yaşayanların düşüncelerinden azda olsa etkilenmeye programlı olduğu için bir miktar başarılı oluruz. Şimdi size bu düzenin çalışma sistemini anlatmak istiyorum.

Şekil 2 Maymundan insana ruh ve beden gelişimi.

Şekil 2’de bir ruhun ara ara bedene bağlanarak tekamül etmesinin gösterimidir. Ruh A noktasında oluşturulur ve dünya simülasyonunda bir hayvan bedeninde eğitime gönderilir. Ben maymunu örnek alarak anlatacağım. Şekilde 50 bin yıl süren bu otomatik dönem tamamen hayvan bedeninde geçer. Ruh 50 bin yıl otomatik olarak maymun bedenine gidip döner ve gittikçe akıllanır. Ruhun tekâmül etmesinin akıllanmak olduğunu daha önce söylemiştim. Aynı zamanda bu durum gök katlarında olunması gereken seviyeyi belirler. Yani tekâmül edince hem akıllanmış hem de tanrıya doğru yükselmiş olunur. İşte A noktasında tamamen bilinçsiz olan ruh B noktasında çok az bir bilinç seviyesine ulaşır. Henüz otomatik dönemlerini bitirmemiş olan şempanzenin zekâsını düşünerek bir fikir sahibi olunabilinir. Fakat onların henüz 15 bin yıl daha yaşayacak olmaları epey daha zekâ geliştirecekleri anlamına gelir.

Otomatik dönem bittiğinde çok önemli olaylar olur. Dinler bu duruma NUH TUFANI der. Bu olay tufandan çok daha önemlidir. Bu dönemde ruhlar bir üst simülasyona atlar. Bu dönemi Nuh tufanı diye adlandıracağım. Şekilde “yarı bilinçli dönem” ile gösterdiğim ortam bir üst simülasyon ortamıdır. Bu dönemin ilk zamanları, insan olmaya atılan ilk adımdır. Bu dönem medeniyetlerin ortaya fırladığı döneme denk gelir. Ruhlar otomatik dönemlerinde içine girdikleri bedeni terk ederler. Bir üst simülasyonda ve insan bedeninde doğmaya başlarlar. Bize bu durum Nuh’un bedeninin büyük değişiklikler geçirdiği durum olarak anlatılır. Yeni bedeni tanrı diye tanımladığım bir önceki tür genlerle uğraşarak oluşturur. Neandertalların neslinin tükenmesi otomatik dönemlerini bitiren ruhların bir üst yaşama geçmelerindendir. Üst yaşamda bedenleri Cro Mangon olarak karşımıza çıkmaktadır. Üst yaşamda devam eden ruhlar Nuh tufanı öncesi değişime uğramamış bedenleri daha kullanmazlar. O bedenler simülasyondan silinir. Elbette, bedenleri silinmeden önce ölen neandertalların fosillerinin dünyada oluşu normaldir. Fakat toplu bir yok oluş görmememizin nedeni kademe çıkan türün geride kalan bedenlerinin silinmesindendir. Ben olayları maymun üzerinden anlatmaya devam edeyim.

Otomatik dönemde maymun bedeniyle uğraşılmaya devam edilir ve gittikçe insana doğru evrimleştirilir. En büyük değişiklik Nuh tufanında olur. O zaman beden gelişiminde bir sıçrama yapılır ve insanın bedeni hemen hemen gelişimini tamamlamış olarak karşımıza çıkar. Bundan sonra çok az bir değişiklik olacaktır. Bu değişiklikte normal evrim içinde olacak değişikliklerdir. Fakat zekâ gelişiminde ise patlama olacaktır. Zekâ B noktasından 10-15 bin senede G noktasına çıkacaktır. Zekânın bu kadar artışı yardımla ancak mümkündür. Sümerlere yardım eden tanrıların, İnsanlığa yardım eden tanrı veya tanrılar olarak tanıdığımız Atlantisliler olduğunu söylemiştim. Onların sayesinde dünyada Sümer, İndus, Olmek, Mısır, İnka, Yunan, Roma v.b. medeniyetlerini kurulmuştur. İnsanlara tarımı, avcılığı, yiyecekleri, kanunları, sanatı yani kısacası insan olmayı, medeniyet kurmayı öğretmişlerdir. Geçmiş hazırlığı olmadan Sümerlerin çıkışını Atlantislilere borçluyuz. 10 bin senede uzaya insan gönderebilmeyi onlara borçluyuz. Bu konuya en önemli kanıt Afrika ya da Avustralya yerlilerinin teknoloji geliştirememesi gösterilebilir. O insanlar zekâ olarak diğer insanlardan daha geri olmamalarına rağmen binlerce yıldır ok ve yayla yaşamaktadırlar. Eğer Atlantisliler uğraşıp medeniyet geliştirmemizi sağlamasaydı bizde aynı durumda olacaktık. O insanlara niye yardım etmiyorlar? Diye düşünebiliriz. Bunun sebebi dünyada deneyimlenmesi gereken farklı farklı yaşantıların olması içindir. Yani o insanların yaşadığı hayatı yaşayıp tekâmül edecek insanlar da var demektir.

Yarı bilinçli dönem adını verdiğim dönemde insan bilinçlidir ama tekâmül etmesi gerektiğini bilmediğinden o adı uygun gördüm. İnsan dünyayı tek alternatifsiz ve devamlı olarak düşünür. Bu düşünce onu dünyanın hakimi ve sahibi gibi davranmaya iter. Egemenlik isteği insanların gelişmesine itici güç sağlar.

Şekil 3 Ruhların bedenden başlayarak tanrıya gidişleri.

Şekillerdeki G noktası ise kıyamet zamanıdır. Bizim için çok yakında yaşanacak olan bir süreçtir. Kıyametten sonra bedenlerimiz dünyadan silinecektir ama fosillerimizi gelecek kuşaklar bulabilir. Öte dünyada bilinçli tekâmül dönemine başlayacağız ve Atlantislilerden görevi devralacağız. Onlar ise tekâmül işini bitirip Tanrı ile bir olacaklardır.

Şekil 3 bu anlattıklarıma diğer canlıların da katılmış halidir. Her tür maymun, fil, balina, karga veya diğerleri otomatik dönemlerini aynı simülasyon ortamı içinde geçirirler. Yani Şekildeki en altta bulunan “hayvan bedeninde otomatik dönem” tüm türlerin geliştirildikleri yerdir. Burada bilinçli değillerdir. Bu gün şempanze veya kargaların olduğu gibi… Fakat yarı bilinçli döneme geçildiği an kademe yükselir.

Durumu daha iyi anlaşılması açısından biraz daha açmaya çalışayım. Daha önce sadece maymunlar için anlattığım süreç otomatik dönemde şempanze, karga, mürekkep balığı, ahtapot, fil, yunus balığı, köpek, balina, saksağan, papağan, kedi, kırlangıç, fare v.s. türler için de geçerli olacaktır. Tüm saydığım bu hayvanların hepsi aynı seviyededirler. Aynı anda otomatik dönemlerini bitireceklerdir. Fakat sadece şempanze Nuh tufanını yaşayacaktır. Diğer türlerin bedenlerinin devam etmesi gerektiğinden onlar tufandan etkilenmeyecek ama onları kullanan ruhlar son bedenlenmelerini yaşayacaklardır. Tufandan sonra yukarıda saydığım türlerin yavrularına tamamen yeni oluşturulan ruh üflenecektir. O arada ölenler ise tufandan sonra artık insan bedeninde doğacaktır. Böylece otomatik dönemi bitirmiş olacaklardır. Yani birdenbire değil de normal süreç içinde tufanı yaşamış olacaklardır. Ayrıca içlerinden sadece şempanzenin genleri ile uğraşılarak insana dönüştürülecektir. Şempanze haricinde diğer hayvanlar Nuh tufanında bir değişikliğe uğramazlar. Sadece içlerine giren ruhlar değişir. Daha önceki ruhlar geliştikleri için artık üst kademeye geçtiklerinden hayvan bedenlerine girmezler. Onlar insan bedeninde bedenlenmeye devam eder ama hayvanlarda ise yeni oluşturulan ruhlar bedenlenir. Belli bir akıl seviyesine çıkan karga birden akılsız hale döner. Yeterli bilince sahip tür olmadığından kimse durumun farkında olmaz. Farkında olanlar ise zaten bu işlemi gerçekleştirenlerdir. Neandertalların yok oluşunu homo sapiens anlamamıştır.  Cro Magnon olarak devam etmelerini de homo sapiens anlamamıştır. Daha önce de bahsettiğim gibi bu süreç arka arkaya tekrarlanır. Şempanzelerin bizim gidişimizden haberleri olamayacağı gibi…

Atlantislilerden birkaç ekip seçilmiş olan Nuh veya Utnapiştim gibi insanları Nuh tufanı ismi altında yeni bir yaşam düzeyine almıştır. Fakat seçilmişlerin bedenlerinin çok fazla değişikliğe uğratıldığı kesindir. Bazılarınız bilebilir; Nuh, baba veya annesine benzemediği için babası tarafından kabul edilmekte çok zorlanılmıştı. (Hanokun kitabı) İşte bu hikâyedeki vurgu Nuh’un beden olarak büyük değişikliklere uğratılmasıdır. Nuh’un çağdaşları yok edilerek genlerin geri gitmesine engel olunmuştur. Ruhları ise öte dünyada Nuh’un neslinin artmasını beklemiştir. (Aslında eşzamanlılık dolayısıyla beklemezler)

Şekil 3’de bizden sonra Nuh tufanını yaşayacak türleri aldım. Elbette onlar benim tahmin ettiklerimin bir kısmıdır. O hayvan isimlerine çok daha eklenecektir. Akıllanan tüm türler toplu olarak Nuh tufanını yaşarlar. Yanlış anlaşılmasın aslında maymundan başka tufanı yaşayan hayvan bedeni yoktur. Tufanı yaşayan ruhlardır. Bedensel olarak sadece insana dönüştürülecek tür tufan yaşar. Çünkü beden olarak maymun bedeni devam edecektir. Tüm otomatik dönemi yaşayan ruhlar hangi hayvanda eğitilirse eğitilsin hiçbir farklılıkları yoktur. Yani ruhun gelişmesinin, içine girdiği bedenin türü ile bir ilişkisi yoktur. Bir keresinde maymun bedeninde bedenlenen ruh bir sonrakini karga bedeninde yapabilir. Fakat yarı bilinçli dönemde ise tek bir türün bedeni kullanılır. Yarı bilinçli dönemde sadece maymun bedeni gerekli olduğundan sadece onun evrimi ile uğraşılmıştır. Diğer türler oldukları gibi bırakılmıştır. Onun için kargaların ya da diğer akıllanan türlerin bedenleri yok edilmez. Akıllanan ruh Nuh tufanından sonra o bedenlerde bir daha enkarne olmaz ama yeni oluşturulan ruhlar o bedenleri kullanılmaya devam eder.

Şekil 3’de “hayvan bedeninde otomatik dönem” dediğim yer tüm hayvanların beraber otomatik tekâmül yer ve zamanını anlatmaktadır. Burada tüm hayvanlar zekâ geliştirir ama yeterli bilince sahip değillerdir. Gelişen ve Nuh Tufanını yaşayan türlerin ruhları alt dünyadan üst dünyaya geçer. Üst dünya dediğim yer ise “insan bedeninde yarı bilinçli dönem”dir. Bu dünyada tek bir türün bedeni kullanılmaktadır. Bu dünya şu anda içinde yaşadığımız dünyadır. Biz Nuh tufanını yaşayarak bulunduğumuz dünyaya geldik ve yarı bilinçli dönemimizi bitirmekteyiz. Şekil 3’de Nuh tufanı sonrası ruh B noktasında olur. Dünyada 1 konumunda ilk bedenlenmesini yapar ve öldüğünde C noktasında olur. C noktası B noktasından daha yukardadır. Yani ruh bir miktar tekâmül etmiş demektir. Ölüm ve doğumu yaşayarak 5 noktasına kadar gelir. Ruh geliştikçe her bedenlenmesinde çok daha fazla yükselmektedir ve gelişim eğrisi bir paraboldür. Bu noktada kıyamet zamanı gelmiş demektir. İşte bizde 2000 yıllarında kıyameti yaşayarak gerçek olan öte dünyaya gideceğiz. Şekilde gideceğimiz yer G noktası olarak gösterilmiştir ama aslında G noktası da tahmini bir noktadır. Gerçek gideceğimiz yeri ancak gidince öğreneceğiz. Dikkat edilmesi gereken bir nokta benim anlatımımda sanki iki ayrı dünya varmış gibi algılanabilir. Böyle bir şey yoktur. Tek dünya vardır ve ayrımı, dönemleri anlatabilmek için yaptım. Ayrıca şekilde 5 bedenlenme ile kıyamet gösterimi vardır ama bu rakam tamamen rastgeledir. Gerçekte bedenlenme sayısı çok daha fazladır.

Yarı bilinçli dönemin en önemli özelliği tek bir türün yani maymunun bedeni yarı bilinçli tekâmüle alınmış olmasıdır. Üst kademeye alınan maymunun alt kademedeki bedenleri de silinir ama daha önce onların yerini dolduracak maymun oluşturulur. İnsan yarı bilinçli dönemde hangi türden gelirse gelsin kendini maymundan geliyormuş gibi algılar. Onun için her hasatta mutlaka bir maymun türü bulunur.  Nuh tufanında bedenleri silindiği için her zaman mevcut maymun türünden bir tür ayrılır. Bizi oluşturan maymun türünü bilmiyoruz ama bizden sonrakileri şempanzelerin ve daha sonrasını da bonoboların oluşturacağı kesindir.

Tahminime göre şempanzelerin Nuh tufanını yaşamalarına yaklaşık 15 bin yıl daha var. Bizler kıyametimizi yaşayıp gittikten sonra kalan ekipler şempanzenin evrimi ile uğraşacaklar. Onu gittikçe insana doğru evrimleştirecekler. 15 bin yıl sonra tufan olduğunda şempanzenin bedenini tam olarak insan bedenine çevirecekler. Ondan sonra insan bedeninde çok küçük değişiklikler olacaktır.

Her 25 bin yılda bir, şempanze gibi maymun türü oluşturuluyor ve insana dönüşerek yok oluyor. Her tufandan sonra ruh taşıyan hayvanların yarısı zekâ olarak sıfırlanıyor. Bu durumda şu sonuca varıyorum, zekâ olarak iki seviye hayvan türü olmalıdır. Bu demektir ki akıl yönünden tüm hayvanlar üç kademededir. Birinci kademedekiler ikinci kademede olanlardan daha zekidirler. Eğer dünyada ruh taşıyan hayvan sayısı 1000 ise 500 hayvan diğer 500 hayvandan daha zekidir. Fakat Her iki kademedekiler kendi aralarında yaklaşık aynı düzeye yakındırlar.  En altta ise ruh taşımayan böcek, sürüngenler ve balıklar yer almaktadır.

Bu bahsettiğim hayvanların hepsi içgüdüleri ile yaşamaktadırlar. En üst kademede olanlar zekâlarını çok az kullanmaktadırlar. Onlara örnek olarak kullandığım karga veya köpek gibi hayvanları vermiştim. İnsana dönüştürülecek maymun cinsi hariç diğer türler için şöyle bir durum söz konusudur. Hayvan bedenleri arasında fark olmadığı için her ruh tesadüfen bir hayvan bedenine enkarne olur. Yani ruhlar beden seçmezler. O anda denk geldikleri bedeni kullanırlar. O zaman çok akıllı karga veya köpek varken aynı zamanda aptal karga ve köpekte dünyada yaşamaktadır. İşte dünyada yaşadığımız gerçek durum böyledir ve verdiğim isimler ve örnekler tamamen durumu anlayabilmek içindir. Sözünü ettiğim hayvanlara ruh taşımayan balık ve sürüngenler dahil değildir. Rüya görmeyen türler sadece içgüdüleri ile yaşarlar. Onlarda zekâ belirtileri olmaz. Onlar çok uzun süreler değişmeden kalabilirler. Fakat değişenler de olur. Eğer düzende bir dengesizlik oluşacaksa önüne geçmek için mevcut bir hayvan gen değişikliğine uğratılarak sorun çözülebilir. Hiçbir zaman sıfırdan bir hayvan yaratılmaz. Her zaman başka bir hayvanın genleriyle uğraşılarak dönüştürülür. Onun için ara fosil diye yarısı birine yarısı başkasına benzeyen bir hayvan olmaz. Oluşan canlı her dönemde kendine yeten bir beceriye sahip olur.

Nuh tufanında Nuh’un çağdaşlarının bedenlerinin silinmesi ile Nuh’un gemisi arasında bir ilişki olabilir. Nuh’un gemisi bir şekilde koruma altına alınıyordur. Sistemden otomatik olarak silinen diğer bedenler gibi Nuh’un bedeninin de silinmesi beklenirdi. Demek ki gemi bir şekilde bu otomatik süreçten korunmuştur. Sümer kayıtlarındaki anlatıma göre bu işi organize edenler bile kendilerini korumak zorunda kalmıştır. Gılgamış destanında “Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı. Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı. İstar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu. Tanrıların ecesi, güzel sesiyle âh ediyordu” diye yazmaktadır.

Diğer yazılarımda dinlerde yazan şeylerin birebir yaşanmadığını, sırf bize bilgi ve inanış oluşturulmak için söylendiğini anlatmıştım. İşte Nuh tufanı da tam olarak böyledir. Gerçekler bize şifreli verilmektedir. Ayrıca bizim tam olarak yönlendirildiğimizi de söylemiştim. Nasıl düşünmemiz isteniyorsa o düşünceyi destekleyen verilere ulaşmamızı sağlanıyor. Sadece o verilere ulaşmamızla kalınmıyor yorumlamamız da istenilen gibi olması sağlanıyor. Böylece dünyada tam olarak onların istediği gibi düşünüyoruz.

Yaşayacağımız kıyametten sonra altın çağı yaşayacaklara beden gerekecektir. Kıyamette tüm bedenler silinirse, yeni beden yapmak mümkün değildir. O zaman tufanda olduğu gibi sonraya kalacakların bedenleri korunacaktır. Sadece altın çağı yaşayacaklar değil geriye kalacak olan ekiplerin de bedenleri korunacaktır. Altın çağı yaşayacakların hepsi dünyada yaşamaktadır. İşte kıyamette açılacak olan amel defterleri sayesinde kimin düzeyi tutturamadığı görülecek ve onlar cennete gitmek için dünyada bırakılacaktır. Onlara altın çağda makro felsefe ve açık tekâmül öğretilecektir. Ölüp dirilmeye devam edecekler ama bedenlerine hükmetmeyi öğrendiklerinde artık ölmelerine gerek kalmayacaktır. O zaman Ankor ketindeki insan heykelleri gibi kusursuz ölçülerde bedenlere sahip olacaklar. M.S.2150 kitabında yazdığı gibi bellerine bir tunik giyecekler ve o tunik kişinin tekâmül seviyesini belli edecektir.

Öte dünya ile yaşadığımızı sandığımız simüle dünyası arasındaki farkı biraz daha detaylı anlatmaya çalışayım. Öte dünya enerji ortamı olduğunu söylemiştik. Enerji ortamında beslenmek gibi enerji gerektiren bir şeye gerek yoktur. Bizlere reva görülen beden bir sürü ihtiyaçları olan ve zayıf bir bedendir. Bizler sahip olduğumuz bedenle övünür ve mucize olduğunu sanırız. Oysa bedenimiz diye simüle ettiğimiz şey sürekli beslenmesi ve bakımı yapılması gerekir. Eğer beden beslenilmezse güçsüz düşer. Kaza durumunda çok kırılgandır. En önemlisi de ölümlüdür. Bu kadar kırılgan bir bedeni bilgisizliğimiz yüzünden çok harika sanıyoruz. En basitinden dişlerimiz bile çürüyor. Yani bedenin belli bir süre dünyada kalması için her şey düşünülmüş. Ölüm olması istenen bir şey olduğu açıktır. Fakat bu bedenin öyle hemen ölmesi de istenmez. Bir müddet bedeni deneyimleyip ölmesi için program yapılmıştır. Beden ruhun yeteneklerinden hiçbirini taşımaz. Onun için çok büyük mücadele etmek zorundadır. Ona sunulan hayat hiç kolay değildir. Birbiri ile mücadele eden canlıların arasında yaşamak için çok uğraş vermek zorunda bırakılmıştır. İşte bu uğraşı onun düşünme yeteneğini geliştirmek zorunda bırakmıştır. Ruhun bu ihtiyaçlardan hiçbirine gereksinimi yoktur. Yemez,  içmez, uyumaz ve ölmez. Onun tek ihtiyacı tekâmül etmektir. Bedenin ölebilmesi için gerekli genetik kot içine yerleştirilmiştir. Bu rakam Tevrat’ında vurguladığı gibi 120 yıldır. Fakat bu zaman bile çok fazladır. O kadar süre dünyada kalmak tekâmül için gereksizdir. Onun için dünyada savaşlar ve hastalıklar kutsal mekânlar tarafından çıkarılmaktadır. Hitler’in kendisinin korunduğunu hissetmesi, gerçekten korunduğundandı. Planlanan süreçlerin yaşanabilmesi için gerektiği kadar sağ kalmasını sağladılar. Özellikle kurtulduğu suikastlardan birinde bomba çantasının masanın ayağının arkasına itilmesiyle kurtulması tesadüfle açıklanabilecek bir şey değildir.

Öte dünyada enerjinin boyutlarının olmadığını söylemiştim. Enerji için uzunluk ya da boyut gereksizdir ama bilinçsiz olan ruh için boyut yani uzaklık gereklidir. Çünkü öte dünyada bir yere gidebilmek için düşünce gücü kullanılır.  Oysa düşünemeyen ruha, ya da içinde eğitilecek olan hayvana, basit düşünmeye gerek kalmayan bir ortam gereklidir. İşte bu simülasyon dünyası bu işi görmektedir. Simülasyon sadece içgüdüler ile yaşanabilecek bir ortam oluşturmak içindir.

Zaman konusu da aynıdır. Öte dünyanın eşzamanlı olduğunu söylemiştim. Bu cama atılan bir taşın camı kırması şeklinde olan olayların hepsinin aynı anda olmasına karşılık gelir. Bilinçsiz bir şeyin anlaması zor bir durumdur. Gerçi şimdiki bilincimizle de bu durumu anlayamıyoruz. Onun için bize anlayabileceğimiz ortamlar oluşturuldu. Böylece basit olan bu ortamları anlayıp çözümler oluşturarak zekâmızı geliştireceğimiz bir durum yaratılmış oldu.

Kıyameti anlatmak için bahsedilen “Zamanın Sonu” sözünün de ne anlama geldiği anlaşılır olmuştur. Gerçekten bizim için kıyamet zamanın sonudur. Bizler kıyametten sonra zamana tabi olmayacağız. Daha doğrusu zamanın ilerlemesine tabi olmayacağız. Artık eşzamanlılık olacak ve her anı yaşayabileceğiz. “Zamanın sonu” gerçekten kıyameti anlatan güzel bir tanımdır.

Dünya denilen bu ortamda zekâya sahip olmayan canlılar yaşayabilirler ama onlara da bazı yardımcı unsurlar gereklidir. İşte o yardımcı unsurlara içgüdü diyoruz. Bir balık ya da hayvan hayatta kalabilmek için gerekli donanıma sahiptir. Yaşama ve üreme içgüdüsü hayvanların varlıklarını sürdürmelerini sağlar. Bir hayvanın yaşadıklarını, onunla birebir yaşayan ruh da dünyada yeteri kadar kalarak eğitim alması sağlanmıştır.

Dünyadaki bu basit yapı öte dünyada da kullanılır. İnsan ölünce hâlâ zekâ özürlülüğü devam eder. Öte dünyada da dünyamıza benzer ortamlar oluşturularak ruhların anlamaları sağlanır. Michael Newton’un kitaplarından ruhlar için dünya benzeri ortamlar oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Orada da binalar, okullar, kitaplar, masa ve sandalyeler vardır. Oysa ruhların böyle bir şeye gereksinimi yoktur. Fakat yeteri seviyeye gelemeyen ruhlar bu ortamlarda ancak yaşayabilmektedir. Gelişmekte olan bir ruhun anlatımından “bir merdivene ihtiyacı olmadığı halde ikinci kata merdivenle çıkmasının zihnindeki bir geçiş aracını temsil ettiğini” söylemesi o ortamın gerekliliğini anlatmaktadır. Yani gelişen ruhlar sadece dünyadaki simülasyonunda değil öte dünyada da simülasyon benzeri ortamlarda yaşamaktadır. Yalnız, dünya gibi ortamlarda yaşayan ruhlar yarı bilinçli dönemini yaşayan ruhlardır. Otomatik dönemlerini yaşayan öte dünyada çok az kalırlar. Ancak yeterli oranda gelişen ruh gerçek ortamı algılar. Yönlendirilen değil yönlendiren olur.

Öte dünya düşünceyle şekillendiği için ruhlara dünya gibi ortamlar oluşturulur. İmajinasyon dünyasını düşünceyle şekillendiren gelişmiş ruhlar masa sandalye gibi şeyler yaparak o ortamları anlaşılır kılmışlardır. Yani dünya gibi sanal değildir fakat düşünceyle şekillenebilme özelliğinden yararlanılarak dünyaya benzetilmiştir. Dünyamıza benzer ama çok önemli bir fark vardır. Gerçekte yaşadığımız bu evren yoktur ama öte dünyadaki her şey gerçektir. Sürekli değişikliğe uğrar ama sonuçta oluşturulan sandalye gibi şeyler ihtiyaç duyulduğu sürece var olmaya devam eder.

Michael Newton’un kitaplarındaki anlatımlarda bir zaman geçmesi söz konusu ama biraz gelişen ruhlar için zaman anlamsız denmektedir. Demek ki öte dünyada acemi ruhlar için masa sandalye yapıldığı gibi zaman da taklit edilmektedir. En altta bulunan bazı ruhların gelişmekte çok inatçı olduğunu ve rehberlerini yorduğunu söylemektedir. Rehberler de o tür ruhları serbest bıraktıklarını ve onlar bıkana kadar onlarla ilgilenmediklerini söylemektedir. Yazarın bu tavra şaşırmasını denek şöyle cevaplıyor. “Zaman anlamsız olduğu için öğretmenlerin de sınırsız bir sabrı olduğundan anlaman gerek. Onlar öğrenci dik durmaktan bıkana kadar beklemekten hoşnut olurlar ve daha sıkı çalışmak gerektiğini söylerler.” Bu durum tam olarak eşzamanlılığı anlatır. Acemi ruh öte dünyada dünya yılıyla milyarlarla yıl geçirse bile dünyada bedenlenmeye tam zamanında tekrar gidecektir. Milyarlarla yıl geçiren ruh sanki zamanda geri giderek öldüğü zamana daha yakın bir zamanda tekrar bedenlenir. Bu zaman yolculuğu değil eşzamanlılığın getirdiği bir durumdur. Böylece hiçbir ruh zayi edilmez. Zaman genişlemesinin olmaması geçmiş, şimdi, gelecek kavramlarını anlamsızlaştırmaktadır. Onun için öte dünyada eşzamanlılık vardır diye anlatmaya çalışıyorum. Her “an” iç içe gibidir. Ruh her istediği anı deneyimleyebilir. Bu zaman yolculuğu değildir. Her “an”ın bir arada olmasından kaynaklanan bir durumdur. Daha önce acemi ruhlar öteki dünyada yaşayamaz demiştim. Eğer düşünme yeteneğiniz yoksa öte dünyada kilitlenip kalırsınız. Orada her şeyi düşünme eylemi ile yapmak zorundasınız.

NOT: Elimden geldiğince anlaşılır yazmaya çalıştım ama eğer anlaşılmayan bir yön olursa sorulduğu takdirde elimden geldiğince açıklamaya çalışırım.

Yazdığım makalelerin mevcut İslami görüşe pek uymadığı bilinen gerçektir.  Birkaç örnek vermem gerekirse;

  1. Yeniden doğuş, mevcut İslami görüşe uymaz.
  2. Tekâmül, birçok kişi tarafından kabul görse bile önemsiz bir ayrıntı gibi üzerinde durulmaz. Tekâmülün ne olduğu, önemi gibi konulara değer verilmez. Varsa yoksa ibadet ön plana çıkarılır.
  3. Ruhun varlığını gösteren astral seyahat birçok uzman tarafından bilinmesine rağmen, sanki sadece ileri düzeyde din eğitimi almış olanların bilmesi gereken bir şeymiş gibi davranılır.
  4. Yine ruhun varlığını gösteren ÖYD (ölüme yakın deneyim) yaşayanların bu işi pek anlatmadığı, anlatanların da çekindiği bilinmektedir. Bilimin her şeyi beden ve beyin aracılığı ile açıklama uğraşısı böyle durum yaşayanlara iyi gözle bakılmamasına sebep olmaktadır.

            1. Yaşar Nuri Öztürk ve Süleyman Ateş yeniden doğuşun, Kuran tarafından reddedilmediği konusunda hemfikirdir. Yaşar Nuri Öztürk’ün 16.12.2011 tarihinde ShowTV‘de “Saba Tümer İle Bugün” programında reenkarnasyon hakkında bakın neler diyor:

Reenkarnasyon, dünya boyutunda, dünya planında tekamülünü tamamlamamış ruhun veya benliğin taşıdığı bedenden ayrıldıktan, öldükten sonra tekrar başka bir bedende tekamülünü tamamlamak üzere dünya planına gelmesi, gönderilmesi inancıdır.

http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon/ linkinden geniş bilgi alabilirsiniz. Orada İslam düşünürleri arasındaki farklar da inceleniyor.

           2. Tekâmül konusunda da Yaşar Nuri Öztürk düşüncelerini açıkça söylemektedir. Hatta bir programda düşüncelerini beğenmediği insanların tekâmüllerini tamamlayabilmeleri için 4-5 defa daha gelmeleri gerektiğini söyleyerek bu işin yeniden doğuşla ilişkisine de dikkat çekmektedir.

Hem Tekâmül hem de yeniden doğuş konusunda Yaşar Nuri Öztürk’le birebir örtüşmüyoruz. O tek bir hayatta bile tekâmülün zirvesine varılabileceğini düşünmektedir. Oysa bana göre bu pek mümkün değildir. Ayrıca o tekâmülü kâmil insan olma konusunda ilerleme olarak görmektedir. Bana göre ise hem matematik zekâ olan IQ, hem de sosyal zekâ olan SQ yönünde olmaktadır. Günümüzde SQ daha önde gözükmesine rağmen geçmişte IQ daha öndeydi.

       3.Yaşar Nuri Öztürk’ün 10.02.2012 tarihinde ShowTV‘de “Saba Tümer İle Bugün” programında astral seyahat hakkında bakın neler diyor:

Astral yolculuk bu âlemde de olur. Buna tayyi mekân denir. Tayyi mekân, tayyi zaman tasavvufta. Aynı bedende bir insan, aynı anda birçok kişi tarafından görülecek şekilde değişik mekânlarda ispatı vücut edebilir. Bu çok olur. Babamda vardı bu. Babamda biz bunu defalarca müşaade ettik, yaşadık, gördük. Vardı. Yani, umur-u adiyeden gibi vardı. Bu kadar vardı. Ahmet Kayhan dede vardı. Onda vardı, mesela.

 http://tvarsivi.com/saba-tumer-ile-bugun-konuk-yasar-nuri-ozturk-10-02-2012-izle-e_38275.html

Ayrıca Yaşar Nuri Öztürk geçmişte yaşamış birinin daha sonra dünyaya bedenlenerek geldiğini söylemektedir. 9. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur’un, kendisini iki kere ziyaret ettiğini ve bilgi verdiğini söylemektedir. Bu astral seyahat değildir ama öte dünya varlıklarının çokça kullandıkları yollardan biridir.

Yaşar Nuri Öztürk yaptığı çalışmalar konusunda öte dünyadan bilgiler almıştır. Fakat bu tür çok fazla bağlantı vardır. Örneğin bizzat görüştüğüm Vedia Hanım da bizzat uzaylıların alfa kanalıyla kendisine bilgi verdiğini söylemektedir. Bizzat uzay araçlarına bindiğini iddia etmektedir. Uzaylı örnekleri çok fazladır ama ben bizzat görüştüklerimi aldıklarımı örnek vereceğim.

Nette kendisinin Hz. Ali’nin enkarnesi olduğunu söyleyen Ahmet Ari, bizzat peygamberi gördüğünü ve Hızır ile konuştuğunu söylemektedir. Kendisinin Hatemül Veli olduğunu ve insanlığı uyarmak için görevli olduğunu iddia etmektedir. İnsanlığı küçük kıyamet (ne demekse) için uyarmak için çırpınıp durmaktadır.

Bir başkası ise Burak Özdemir… Kendisiyle iletişime geçemedim. Yazdığı kitaptaki iddiaya göre Tanrının; kendisini, bozulan imajını düzeltmek için tuttuğunu söylemektedir. Kendisine ulaşmaya çalıştım ama cevap alamadım. Acaba bu söylediklerini gerçekten yaşadı mı? Yoksa her şey bir senaryo mu? Eğer senaryo ise bir lafım yok. Değilse, işte size bir bağlantı daha…

Gördüğünüz gibi dünyanın başka yerlerine gitmeye gerek olmadan sadece İstanbul’dan bu kadar örnek çıkabiliyor. Bunu dünyaya yayarsanız insanlığın nasıl yönlendirildiğini daha iyi anlarsınız.

Ben bu bağlantıları üç guruba ayırmayı uygun görüyorum.

· Birinci guruptakileri “CİN” bağlantıları olarak adlandırabiliriz. Bunlar düşük seviyedeki ruhların bağlantılarıdır. Bilgiler yalan yanlıştır. Elbette doğru bilgiler de vardır. Ruh, o doğru bilgiler sayesinde saygınlık kazanır. Dünyada var olan bilgileri kullanır. Birazda ispatlanamayacak bilim kurgu sayesinde üstünlüğünü kabul ettirip insanları parmaklarında oynatırlar. Ana tema insanlığı uyarmaktır. Fakat şimdiye kadar yapılan bir sürü uyarı fos çıkmıştır. Üstelik uyarılarını, etkisi olmayacak insanlara yapıp etkisiz kalırlar. Birçok uzaylı bağlantısı (örneğin; Ra Bilgiler benzeri kitaplar, Bilgi kitabı, Ahmet Ari v.b.) bu kategoridedir Bu tür bağlantıları yaşayanlar çoğunlukla üstün teknolojiye sahip ya da üstün ruhsal kişilerle irtibat kurduğuna inanır.

· İkinci bağlantılar daha ciddi bağlantılardır. Onlar insanlığın yönlendirilmesinde etkin olurlar. Bunlar da ikiye ayrılırlar. Bazısının bilgilendirildiğini biliriz, bazısını bilmeyiz. Bu tür bağlantılar belli bir toplumu istenen doğrultuda yönlendirmek gerektiğinde kullanılır.

Örneğin; Bediüzzaman Said Nursî v.b.; Müslümanlığı yönlendirmek için kullanılmışlardır.

Atatürk; Türk milletini yönlendirmek için kullanılmıştır.

Havari Pavlos; Hıristiyanlığı yönlendirmek için kullanılmıştır.

Einstein v.b.; Bilimi yönlendirmek için kullanılmıştır.

Yaşar Nuri Öztürk; Dini yönlendirmek için kullanılmaktadır. İnsanlığı özellikle Müslümanları kıyamete hazırlamakta görev alacağını sanıyorum.

Bağlantıyı yaşayan ruhsal bir bağlantı yaşadığını anlar ama çevresine anlatmayabilir.

· Üçüncü tür bağlantılar ise din oluşturmak için kullanılır. En çok bilinen bağlantı türüdür. Tanrı tarafından yönlendirildiğine kesin inanılır. Bu tür bağlantılar birçok kişi ile gerçekleştirilir. Yani ana kişi direk bağlantıda olur ve çevresindekiler ise yönlendirildiklerinin farkında olmazlar.

İsa peygamber ve havarileri ile Muhammet peygamber ile yakın çevresi bu kategoridedir.

Bu bağlantıların hemen hepsinin küçüklü büyüklü amaçları var. İnsanları kıyamete hazırlamak… Yalnızca cin bağlantılarında durum biraz farklıdır. Çünkü bazı bağlantılar o kadar bilgisiz ruhlar tarafından yapılır ki sadece o ruhun tatmin olmasına yöneliktir. Onda bile farklı türlerin varlığına destek verdiği için yine de faydası var. Uzaylı bağlantılar biraz daha ileri düzeyde ruhlar tarafından yapılır. Bu ruhlar insanlar düzeyindedirler. Ve o ruhlar deneğin düşüncelerini okuyabildiği için kendisine avantaj sağlar. Cin bağlantıları haricindeki bağlantıların dışındaki bağlantılar Kuran’ın Yüksek Melekler Topluluğu diye adlandırdığı melekler tarafından yapılır. Onlar dünyada olmayan bilgiler verirler. Kişileri yönlendirir ve hedeflerine giderler. Çoğunda sezgi şeklinde bir bağlantı vardır. Fakat bir kısmında fiziksel görünüm de kullanılır. Dünyayı veya amaçlanan toplumu yönlendirme için hedef alınan kişiyle başlarda fiziksel bağlantı yapılırken sonradan rüya ve sezgi kullanılır. Fakat kişi sezginin veya rüyanın kimden geldiğinden emindir.

Ben insanlığın yarı bilinçli dönemini yaşadığını düşünüyorum. Bu durumu daha detaylı olarak bu yazımda inceledim. Bu dönem kıyamet ile bitecek. İnsanlık bedensiz yaşama geçebilecek kadar gelişti. Onun için kıyamete hazırlanıyoruz. Birçok insan bilinçli veya bilinçsiz olarak bu duruma hizmet etmektedir.

          4. Show Tv’de yayınlanan programda Yaşar Nuri Öztürk’ün değindiği önemli bir konu daha vardı. Saba Tümer’in ‘ameliyat sırasında ne oldu’ diye sorduğunda Yaşar Nuri Öztürk’ün cevabı:

Sınıra gittim. Sınırda teslimiyetimi arz ettim. (Saba Hanımın tepkisi üzerine) Yoo! Bir şey yok. Gayet normal. Kuran imanı, olan insanların, herkesin yaşayacağı, anlayacağı bir şey… Burada söylüyorum. Sınıra gittim, bir tül. Arka tarafı öbür âlem, bu tarafı bu âlem… Bu kadar basit… Gittik sınıra, ben atmış yaşını devirmiş bir insanım. Ben öbür taraftan da korkmuyorum. Allah’ın affı, -tabi bizi himaye etmesi şartıyla- ben öbür taraf için, hayatımı yaşadım. O hazırlığım var. Onun için dehşete düşmeme gerek filan yok. Tamam dedim ‘geldim’. Lebbeyk. Buyurun. Ha! Dendi ki; 

-Tamam, hoş geldin. Ama sınırın bu tarafına geçmeyeceksin.

-Ne yapacağız?

-Eski yerine dön ve devam et.

Bizde döndük ve devam ediyoruz…

Yaşar Nuri Öztürk yıllardır kafasında olan 18 sorunun cevabını aldığını anlatmaya devam etti. Ayrıca orada zaman mefhumunun olmadığını söylemesi de önemli bir ayrıntıydı. Dünya değerlerine değer veren insanlar Yaşar Nuri Öztürk gibi rahat olamayacakları kesin. Fakat herkesin rahatlaması için her türlü çare vardır. Kimsenin o kapıya giderken korkmasına gerek yoktur.

Görüldüğü gibi Yaşar Nuri Öztürk ÖYD (ölüme yakın deneyim) yaşadı. Bu olay, ölüm zamanı gelmeyen insanların ölüme bir adım kala, geri gönderilmeleri olayıdır. Bu konuyu burada daha detaylı inceledim. Fakat bu konuda çok kitap yazıldı ve nette bir sürü şey bulunabilir.

 

 

 

Beyin cerrahı Eben Alexander geçirdiği bir rahatsızlık sonucu ÖYD (Ölüme yakın deneyim) geçirmiş. Kendi dalı olmasına rağmen ÖYD sırasında yaşadıklarını nörofizyolojik olarak açıklayamayacağına karar vermiş. Dünyada böyle durumlar yaşayan çok insan var. ÖYD (Ölüme yakın deneyim) yaşayanların ortak görüşü öldükten sonra insanın bilinçli varlığının devam ettiği yönündedir. Dünyada milyonlarca vaka olmuş olması bilim insanlarında kafasını karıştırmaktadır. Fakat, kimi bilim insanları bazı uyuşturucuların yada bazı deneylerin aynı etkiyi yaptığından dolayı, bu durum, beyin sapının insana oynadığı bir oyun olarak görmektedir. Bu konuda nette bir çok yazı bulunmaktadır. ÖYD’in varlığına inanan insanlar dünya çapında konferanslar düzenleyip insanları aydınlatmaya çalışmaktadır.

ÖYD yaşayanlara göre ölümden geri dönüşün sebebi ölüm zamanının gelmeyişidir. Yani o insanın geçirdiği bir hastalık veya kaza sonrası ölüm yaşadığı fakat henüz dünyadaki yaşam deneyimini bitirmediği için tekrar dünyaya geri dönmektedir. Bence asıl sebep bu sayede dünya insanına ruhun varlığının anlatılmaya çalışılmasıdır.

Yukarda linkini verdiğim röportajdan bir pasaj almak istiyorum. Bu satırlar benim vermeye çalıştığım görüşü özetliyor.

Ölüme Yakın Deneyim yaşayanlar, deneyim sonrasında ‘Ölüm yok, yaşam sonsuz,’ diyorlar. Ben de farklı değilim. Şöyle bir noktaya geliyorsunuz: ‘Yaşam sonsuzsa…. Ölümden sonrasından veya doğumdan öncesinden söz etmek niye? Belki de yeniden tanımlamamız gereken şey ölüm değil, yaşamdır!

-  Ölüm, benim için artık içinden geçtiğim bir ‘kapı’ veya bir ‘bilinç değişimi’ haline geldi. Ben de diğer milyonlarca insan gibi bu deneyimler sırasında ve sonrasında, bir bedenden ibaret olmadığımı, yaşayan bir ruh olduğumu, yani ebedi olduğumu fark ettim. Ölümden korkum yok, çünkü ölmekte korku yok, devamlılık var. Son duraklar yok. Yalnızca büyüme, kendimizi yetkinleştirme ve Yaratıcı ile birlikte oluşturma potansiyelimizi gerçekleştirme söz konusu.

 

Görüldüğü gibi ÖYD yaşayanlar için yaşam ve ölüm anlamını değiştirmektedir. Üstelik bu insan sıradan insan değildir. Bir üniversitede profesörlük yapmaktadır.

ÖYD yaşamayan ve insanı doğanın eseri gören uzmanlara göre ise ÖYD bir yanılsamadır. Bu konuda en büyük delilleri bazı uyuşturucuların ÖYD yaşarken hissedilen duyguların etkilerini verdiği, dolayısıyla beyin sapının bir sonucu olduğu yönünde olmaktadır. Karşı görüştekilerin sunduğu en önemli argüman ise makinelere bağlı insanın en küçük bir beyin faaliyetinin olmamasıdır. Kişinin kesin olarak beyin ve beyin sapının faaliyetlerinin durmuş olduğunun tespit edilmiş olması o kişinin beyin veya beyin sapından kaynaklanan bir halisünasyon yaşayamayacakları aksi halde cihazların böyle bir faaliyeti tespit edeceği yönünde olmaktadır.

Görüldüğü gibi konu tam olarak aydınlığı kavuşmuş olmamasına rağmen bilimin gelişmesiyle yeni yeni verilerin ortaya çıkmasıyla sis perdesinin azaldığı yönündedir. Fakat şunu söylemeliyim. ÖYD yaşayanlar için bu işin kesinlikle tereddüt edilen bir yanı yoktur. Onlar için kesinlikle ölümden sonra bilinç devam etmektedir.

Bilim, ruhun varlığını kabul etmediği için olayları beyinsel faaliyet olarak görmektedir. Santrifüj etkisiyle beyinlerine oksijen gitmeyen askerlerin yada uyuşturucu alarak aynı şeyleri yaşayan insanların da ruhlarıyla beyinleri arasındaki bağ azalıyor. Ruh beyine bağlanmakta zorlanıyor. Böylece ruh bir miktar serbest kalıyor. Bu da onların kısmi ÖYD yaşamalarına sebep oluyor. Gerçek ÖYD yaşayanlar ile aralarında önemli bir fark, ruh hiçbir zaman  öte dünyaya doğru gitmez. Bedeninin çevresinde kalarak yakın çevresini görür. Geri çevrilecek kadar uzaklaşamaz.

Bu konuda bilimin bulduğu ve ruhun (dolayısıyla bilincin) devam ettiği yönündeki dolaylı gelişmelerden biri M kuramıdır. M kuramının oluşumuna büyük katkılarda bulunan Hawking paralel evrenlerin olduğunu söylemektedir. Hatta bu paralel evrenlerde eşizlerimizin olması gerektiğini söylemektedir. Eğer böyle bir evren varsa orada olan eşizlerimiz biz değilde bizden önce ölen büyüklerimiz olma durumu da söz konusudur. Çünkü bunun böyle olduğunu Amerikali bilim insanı Robert Lanza söylemektedir. Önemli olduğu için 2009’da Milliyette yazılan haberin tümünü alıyorum.

Bilim Adamından Şok Teori: Ölüm Yok!

ABD’li bilim adamı Robert Lanza yayınladığı bir hipotez ile ölümün aslında var olmadığını iddia etti.

09:03 | 11 Aralık 2009

Lanza’nın bilim dünyasını ikiye bölen şok iddiasını dayandırdığı nokta ise bilim ve felsefeyi buluşturuyor.

Lanza, ölümün insanlar için bir yok oluş değil, sınırsız sayıda Evren içerisinde bir diğerine geçiş olarak tanımlıyor. Bu geçiş senaryolarının hiç birinde ise bugün anladığımız anlamda bir ölüm gerçekleşmiyor sadece enerji şekil değiştiriyor.

Lanza, insan bedeninin zaman içerisinde işlevini yitiriyor olmasının “Ben kimim?” diye sorma becerisini gösteren yanımız ile aynı şey olmadığını iddia ediyor. Lanza’ya göre insan beyninde bulunan enerji kaynağı, bedenin ölümü ile birlikte yok olmuyor.

Doğadan enerjinin asla ölmediği veya yok edilemediği gerçeğinden yola çıkan Lanza, bu enerjinin bizi biz yapan en önemli öğe olduğunu ve bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürdüğünü iddia ediyor.

Zaman ve uzay kavramlarının aslında bizim bazı şeyleri tanımlayabilmek için uydurduğumuz kavramlar olduğunu da söyleyen Lanza, bahsettiği ölümsüzlüğün bizim anladığımız anlamdaki zaman içerisinde bir son olmadığını, bu zaman kavramı dışında var olmaya devam etmek olduğunu da söylüyor.

Görüldüğü gibi “ölümün insanlar için bir yok oluş değil, sınırsız sayıda Evren içerisinde bir diğerine geçiş” olarak söylenmesi bir ruhun daha doğrusu bilincin varolmasının delilidir. Bir bilim insanının “ruh vardır” anlamına gelecek açıklamalar yapması risktir. Çünkü bu tür söylemlere, diğer bilim insanları tarafından acımasızca saldırılmaktadır. Dinlerin öngördüğü bir şeyi, bilimin kabul etmesi inançsız bilim insanları için çok zordur. Bu açıklamayı yapan sayın Lanza ciddi veriler bulmasaydı bu söylemi yapmaya cesaret edemezdi.

Hawking’in iddia ettiği paralel evrenler düşüncesi 1900 yıllarından beri vardır. Fakat cinlerin perilerin yaşadığı dünyaları çağrıştırıyor diye bilim tarafından sumen altı edildi. Son zamanlarda gündeme gelmelerinin asıl sebebi ruhun varlığının artık bilinmesinin gerektiği içindir. Kutsal mekanlar bu bilginin dünyada gündeme gelmesini istemiş olmalıdır. Kıyamete beş kala bu bilginin insanlara aktarılması ve kıyamette olacakları kolay anlama ve kabul etmek yönünden gereklidir.

ÖYD yaşayan insanların ortak noktalarından biri huzur ve sevgi ortamıdır. Ayrıca kişinin özel karşılanma ritüelleri vardır. Bu karşılanma şekli kişiye ve inançlarına göre değişiklik göstermektedir. Bir Hıristiyan genelde İsa veya Meryem ana tarafından karşılanır. İnançsızlar ise akraba motifleriyle karşılanır. Bir çocuğun anlatımında ondan önce ölen çok sevdiği köpeği tarafından karşılandığı şeklindeydi. Yani kutsal mekanlar öte dünyaya uyum problemini en aza indirebilmek için en uygun karşılama törenini hazırlarlar. Bu konuda bir çok kaynak olmasına rağmen öte dünyanın da yapısını anlattığı için Michael Newton’un Ruhların Yolculuğu adlı kitabının okunması gerekir. Bence ölüme hazırlanmak isteyen herkesin bu kitabı okuması gerekir. Budistler bu konuda bizlerden çok ilerdedir. Onlar ölen insana öte dünyada karşılaşacağı şeyler konusunda uyarılır ve ölmeden hazırlanırlar. Bizim gibi ölmemek için hayata tutunmaya çalışıp gereksiz acı çekmezler.

Ortak nokta huzur ortamıdır dedim ama bu konuyla ilgilenenler huzursuz ortamların da olduğunu söylemektedir. O durumları yaşayanların konudan haberlerinin olamaması sağlanmaktadır. Budist inancına göre böyle kötü durumlarla karşılaşılanların hafızası silinmektedir diye kabul edilmektedir. Yani dünyada kötülük yapan yani cehennemliklerin öte dünyada cezalarını çekecek olmaları kabul edildiğinden böyle düşünülmektedir. Oysa gerçek öyle değildir. Öte dünyada hiçbir kul kötülük görmeyecektir. Bu dünya bir eğitim yeridir ve eğitim alan insanın yaptıklar yada yapacakları bilindiği için ceza diye bir şey yoktur.

Durumu bir örnekle anlatmaya çalışayım. Bir köyde zalim bir ağa var ve kendi marabalarına kötülük edip sömürmektedir. Genel inanışa göre ağanın cehennemde ceza görmesi gerekir. Oysa gerçek şöyledir. Bedenlenme zamanı gelen ağaya birkaç hayat alternatifi sunulur. Bunlar içinden bir alternatifte bir köyde ağa olarak insanlara eziyet etmesi vardır. Eğer ruh ağa olmayı seçerse yanlış yapmış olmaz. Çünkü dünyadaki eğitim alması gereken yaşam deneyimini seçmiş olur. Büyük bir ihtimalle ona sunulan diğer hayatlarda bu ağanın yaşamına benziyordur. Bu ruh dünyaya gelip yapması gerekenleri yapar ve öldüğünde başarılı bir hayat yaşadığı için takdir edilir, cezalandırılmaz.

Bunun mantığı şudur. Ağanın tebaası olan insanlar için öyle eziyetli bir hayat yaşamaları gerekiyordu. Onların tekâmülleri en iyi o şartlarda sonuç verebilirdi. İşte ağanın eziyet ettiği her ruh öte dünyada bu ağaya teşekkür eder. Kesinlikle onu yermez veya kızmazlar. Ağa ise daha önce ezilen bir ruh konumunda idi. İşte böyle zıt hayatlar tercih edilerek denge korunmaya çalışılır. Aslında tekâmül için tercih edilmeyen hayatların başında rahat hayatlar gelir. Özellikle orta çağda prens veya prenses konumunda yaşayan ruhların bu dünyadaki rahatlıklarını terk etmek istememesi onların astral dünyalarda sıkışıp kalmasına sebep olabilmekteydi. Öldüğünü kabul etmeyen ruh dünya ile öte dünya arasında geçiş kapısı olan astral dünyada sıkışabiliyor. Kendini dünyada gibi kabul edip hayalet, cin, peri hikâyelerine sebep olabilmekteydiler.

Günümüzde rahat hayat yaşayan Avrupalılar için aynı şey söz konusu değil. Çünkü tekâmül etmenin en önemli etkisi düşünme eylemini yapmaktan geçer. İnsanlar geliştiği için hem düşünme eylemini yapmakta hem de eskiden olduğu gibi astral dünyaya sıkışmazlar. Onun için gelişmiş ülkelerde cin peri hikâyeleri çok azalmıştır. Oysa gelişmemiş ülkelerde cin, peri, hayalet, büyü gibi olgular hâlâ gündemini korumaya devam eder. Bu durum gelişmiş ruhlarla gelişmemiş ruhların farklı yerlerde yani kendi gelişmişliğine uygun ortamlarda bedenlendiğini göstermektedir. İşte dünyada da gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkelerin neden var olduğunu göstermektedir. Gelişmemiş ruh kısır döngüler ve küçük çıkarlar içine sıkışıp kalırken, gelişmiş olanlar daha evrensel olabilirler.

Amerika’da yayınlanan “Heaven is for Real” adlı kitap, küçük bir çocuğa ait ÖYD anıları içeriyor ve en çok satanlar listesine girmiş. Çocuk ameliyatta ÖYD yaşamış ve ölen kız kardeşiyle dedesini gördüğünü anlatmaktadır. Tarih boyunca her zaman karşılaşılan bu durumun popüler olması gereksiz değildir. Bir çok kişi, inançlarına uymadığı için bu durumu hayal ürünü görür.

Benzer bir durumu, Prof. Yaşar Nuri Öztürk yaşamış. O da ameliyatı sırasında ÖYD yaşamış. Zamanı gelmediği için geri gönderilmiş. Sizce Yaşar Nuri Öztürk yalan mı söylüyor? O kendinden çok emin. Müslüman olduğu için doğru yolda olduğunu düşünüyor. Her dinden insan böyle şeyler yaşadı ve yaşıyor ama kimse, böyle bir şey yaşadı diye din değiştirmedi. Demek ki! öte dünya için bağlı olunan din önemli değil. Önemli olsaydı, geri dönenlerin bir kısmı din değiştirmesi gerekirdi… Kimse din değiştirmedi ama huzurun ve sevginin orada olduğundan eminler… Ve çoğunluğu tanrı diye tanımladığı bir gücün varlığına kesinlikle inanıyor…

 

 

 

 

Diğer yazılarımda bir illüzyonda yaşadığımızı anlatmaya çalıştım. Bu yazımda da bu durumu daha detaylandıracağım. Ruh dünyası, bizi bilgilendirir ama bu ihtiyaca göre değişiklik gösterir. Budistlere verilen bilgiyle Hıristiyan’a verilen bilgi çok başkadır. Yani dinler insanlara doğru bilgi vermek için değil onları yetiştirebilmek içindir. Fakat içlerinde doğruya ulaşmayı sağlayan ipuçları da vardır. Fakat ancak belli seviyede olanların anlayabileceği bilgilerdirler. Dinlerin haricinde bizlere başka kaynaklarda sunulmuştur. İşte bu yazımda bu kaynakların en önemlisi olan Michael Newton’un Ruhların Yolculuğu ve Ruhların Kaderi isimli eserlerini inceleyeceğim.

Michael Newton deneklerini hipnozla doğum öncesine götürerek öte dünya yaşamlarını sorgulayabilmektedir. Ben bu kitapların bu yöntemle insanlığın hizmetine sunulan bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Yani bu kitapların kıyamete beş kala insanlığın hizmetine sunulması gerekiyordu. Kitaplarda ancak bize verilmesi gereken kadar bilgi vardır. Din kitaplarından çok daha doğru ve etraflı kaynaktırlar.

Öncelikle Thece isimli üst bir ruhla yaptığı ve evrenin yapısını anlatan satırlarla başlamak istiyorum.

Dr. N: Thece, sana kaynak hakkında biraz daha soru sorarak bitirmek istiyorum. Ruh olarak uzun bir geçmişin var, buna göre daha önce söz ettiğin yaratılışın birliğine nispetle kendini nasıl görüyorsun?

D: (uzun bir ara) Yol katetme duyumları ile. Başlangıçta ruh enerjimizin kaynaktan dışa doğru göçü vardı. Sonrasında hayatlarımız içe doğru… kavuşma ve birleşmeye doğru yol alarak geçer.

Dr. N: Bu süreci sanki canlı bir organizmanın genişlemesi ve daralması gibi gösterdin.

D: …Patlama şeklindeki bir serbest kalma vardır… sonra da geri dönme… evet, kaynak nabız gibi atar.

Dr. N: Ve sen bu enerji kaynağının merkezine doğru mu ilerliyorsun?

D: Gerçekten merkez yoktur. Kaynak her tarafımızdadır, sanki… atan bir kalbin içindeymişiz gibidir.

Dr. N: Ama, ruhun bilgide ilerledikçe bir köken noktasına doğru gittiğini söylemiştin?

D: Evet, dışarı fırlatıldığım zaman bir çocuktum. Şimdi gençliğim silindikçe geriye doğru çekiliyorum.

Dr. N: Geri, nereye?

D: Kaynağın daha çok içine.

Dr. N: Acaba bu enerji kaynağını renkleri kullanmak vasıtasıyla ve ruhun mesafe katetmesini ve yaratıcı alanı açıklayacak bir şekilde tanımlayabilir misin?

D: (içini çekerek) Sanki bütün ruhların… bir hale etkisi üreten… yekpare elektriksel bir patlamanın parçası olmaları gibidir. Bunun içinde… dairesel hale koyu mor bir ışıktır ki yayılarak… kenarlara doğru rengi açılır. Ve beyazlaşır. Bizim farkındalığımız yayılan ışığın kenarlarında başlar ve büyüdükçe… daha koyu ışığın içine doğru çekiliriz.

Dr. N: Yaratılışın tanrısını soğuk, karanlık ışık olarak gözümüzün önüne getirmekte zorlanıyorum.

D: Çünkü ben birleşmeye onu iyi bir şekilde tanımlayacak kadar yakın değilim. Karanlık ışığın kendi de bir… örtüdür ve onun ardında biz yoğun bir sıcaklık hissederiz… bizim için her yerde olan… ve canlı… varlığı tanımakla dopdoluyuzdur.

Dr. N: Bu halenin ucuna ittirildikten sonra bir ruh olarak kimliğinin ilk farkındalığı nasıl bir şeydi?

D: Olmak… ilkbaharın ilk çiçeğinin açmasını seyretmek gibidir ve çiçek sensindir. Ve o giderek açıldıkça, muhteşem bir bahçede başka çiçeklerin de farkına varırsın ve orada… kayıtsız şartsız bir memnuniyet vardır.

Dr. N. Eğer, bu patlayıcı, çok renkli enerji kaynağı kendi içine çökerse, sonunda bütün çiçekler ölecek mi?

D: Çöken bir şey yoktur… kaynak sonsuzdur. Ruh olarak bizler asla ölmeyiz… bunu bir şekilde biliyoruz. Birleştikçe artan bilgeliğimiz kaynağı daha güçlü yapar.

Dr n: Kaynağın bu uygulamayı icra ettiğinin nedeni bu mudur?

D: Evet, bir mükemmellik durumuna ulaşabilmemiz için bize hayat vermek.

Dr. N: Zaten mutlak anlamda mükemmel olan bir kaynak, niçin mükemmelden daha eksik ek zekâ yaratmaya ihtiyaç duysun.

D: Yaratıcının yaratmasına yardımcı olsun diye. Bu yolda, benliğin dönüşümüyle ve olgunlaşmasının daha yüksek planlarına yükselerek hayatın binasına bir tuğla da biz ekleriz.

Dr. N: Ruhlar bir çeşit ilk günah yüzünden kaynaktan koparak yeryüzü gibi yerlere gelmeye zorlanmışlar mıydı veya ruh dünyasının rahmetinden düşmüşler miydi?

D: Bu saçmalık. Biz… yaratılışın güzel çeşitliliği içinde… övülmek için geldik.

Dr. N: Thece, beni dikkatle dinlemeni istiyorum. Eğer kaynağın övgüye değer bir hal alacağını umut ettiği daha düşük zekâ yaratmak üzere kendi ilahi enerjisinin bir bölümünü kullanması suretiyle daha güçlü veya daha bilge olmaya ihtiyacı varsa, bu onun tam mükemmellikte olmadığını ortaya koymaz mı?

D: (ara) Kaynak kendisini tamam etmek için yaratır.

Dr. N: İşte bende bunu söylüyorum. Mutlak olan şey nasıl daha mutlak olabilir, bir eksikliği söz konusu olmadığı takdirde?

D: (tereddütle) Bizim… kaynağımız olarak gördüğümüz şey hakkında bütün bilebildiğimiz bu ve yaratıcının arzusunun bizim vasıtamızla kendisini ifade etmek olduğunu düşünüyoruz… doğurarak.

Dr. N: Ve kaynağın ruhlar olarak bizlerin mevcudiyetiyle kendisini fiilen daha güçlü kıldığı kanısında mısın?

D: Ben yaratıcının mükemmelliğinin beslendiğini ve zenginleştiğini görüyorum… bizimle mükemmelleşme imkânını paylaşması sayesinde… ve bu kendisinin en nihai genişlemesidir.

Dr. N: O halde kaynak iradi olarak mükemmel olmayan ruhlar ve bu ruhlar için mükemmel olmayan hayat formları yaratarak başlıyor ve kendisini genişletmek üzere neler olduğunu seyrediyor.

D: Evet ve bizim bu karara iman etmemiz ve hayatın kökenine geri dönüş sürecine güvenmemiz gerekir. Bir kişinin yiyeceğin değerini takdir etmek için aç kalmaya, sıcaklığın nasıl bir nimet olduğunu anlamak için soğuğa ve ana babanın değerini görmek için çocuk olmaya ihtiyacı vardır. Dönüşüm bize amaç verir.

Dr. N: Ruhlar için ebeveyn mi olmak istiyorsun?

D: …Kendimizin oluşumuna katılmak… benim hayalim budur.

Dr. N: Eğer ruhlarımız fiziksel hayatı deneyimlememiş olsaydı, bana anlattığın bu şeyleri yine bilebilir miydik?

D: Bunları bilirdik ama yakından bilemezdik. Sanki ruhsal enerjine yalnızca tek bir nota ile piyano gamlarını çalmasını söylemek gibi olurdu.

Dr. N: Eğer kaynak besleyeceği ve büyüteceği ruhları yaratmasaydı, yüce enerjisi sence kendini ifade edememekten dolayı içine çekilir ve büzülür müydü?

D: (içini çekerek) Belki de amacı budur. (sayfa 25-258)

 

Bu yazıda insanlığa verilmesi gereken bilginin sınırlarını da görüyoruz. Dinlerle oluşturulan sisteme de çağrışım yaparken, bilime de vurgu vardır. Özellikle “Başlangıçta ruh enerjimizin kaynaktan dışa doğru göçü vardı. Sonrasında hayatlarımız içe doğru… kavuşma ve birleşmeye doğru yol alarak geçer.” cümleleri ruh dünyasının büyük patlamayla başladığını ve tekamülle geri döndüğünü ima etmektedir. Bu dinlerdeki O’ndan geldik O’na döneceğiz sözünün bir başka versiyonudur. Satırlarda zekâ gelişimine vurgu vardır ama kökenimizin bilinçsiz enerji olduğu bilgisi çok açık değildir. Gerçi deneğe sorulan Bu halenin ucuna ittirildikten sonra bir ruh olarak kimliğinin ilk farkındalığı nasıl bir şeydi?” sorusu olayı biraz aydınlatır niteliktedir ama sanki büyük patlamadan hemen sonra ruhlar bilinçliymiş gibi de algılanabilir. Oysa bilinç tamamen geri dönüşün meyvesidir. Kusurlu olan ruhlar gittikçe kusurlarından arınarak kaynağa doğru ilerler. Patlamayı tarifleyen denek bir halenin ucuna doğru gitmek gibi çok güzel bir tanım yapmıştır. Aslında durumu tam olarak anlatmaz ama bizim anlamamıza yardımcı olur. M kuramını anlattığım yazımı da düşünerek değerlendirildiğinde durumu bir nebze anlamak mümkün olabilir. Büyük patlamada oluşan boyutların en dış halkasındayız. Fakat sadece vakıf olduğumuz boyutlar açıktır. Diğerleri kapalıdır. Örneğin 3 boyutlu dünyamızda sadece 3 boyut açıktır.(Zaman mekan boyutu değildir) Fakat biz gelişip de boyut atladığımızda örneğin 5 boyutlu uzaya geçtiğimizde 5 boyutu algılıyor olacağız. Diğer boyutlar kapalı olacak. Bu böyle 10. boyuta kadar devam edecek. Kaynak ise 11. boyutta. Fakat bizler ruh olarak bu süreçleri yaşayacağız. Bedenimiz ise bu dünyada geçici bir süre kullandığımız yardımcı unsurdur. Sıfır zekâdan, kendi kendine yeten zekâya gelene kadar beden kullanılır. Ondan sonrası için beden gerekmez.

10. boyuta gelene kadar bizler hem IQ hem de SQ olarak gelişeceğiz fakat kütlemiz azalacak. Yani kütle olarak atom boyutundan başlayıp 10. boyutta sicim olacağız. 10. boyutun sonunda kaynağa ulaşmak üzereyken bile hala küçük bir kütleye sahip olmaya devam edeceğiz. Oysa kaynakta hiç kütle yoktur. İşte tam o noktada tüm evrende yaşayabileceğimiz en büyük hazzı ve mutluluğu yaşayacağız. Çünkü o noktada ruh ikizimizle birleşeceğiz. Ruh ikizimiz, anti evrenden bizim paralelimiz bir gelişme göstererek aynı anda aynı noktaya gelmiş olacağız. Ruh ikizimiz ise büyük patlamada ikiye ayrılan enerjimizin diğer yarısıdır. Bir madde ve antimadde birleşerek enerjiye dönüşme işlemini gerçekleştireceğiz ama zaten büyük patlamada bunun tersini yaşamıştık. Uzun bit tekâmül döneminden sonra çıktığımız kaynağa geri döneceğiz ama ilk çıktığımız andan çok daha bilinçli olarak.

Yazar kaynaktan ayrılmanın bir günah yüzünden olup olmadığını sorduğunda denek “saçmalık” dedi. Aslında birçok kaynakta kaynaktan ayrılmanın gerekçesi günah olarak sunulmaktadır ama günah diye bir şey yoktur. Bizim yapmamamız gereken bir şeyi yapmamız söz konusu değildir. Bizim günah diye adlandıracağımız bir çocuğun yaramazlıklarından ileri değildir. Eğer çocuk gaddar bir ebeveynin elindeyse yaramazlığından dolayı ceza görebilir ama işi bilen ebeveynler çocuğu cezalandırmaz. Çünkü yaramazlık diye söylenen şeyler çocuğun gelişimi için çok önemlidir.

Yukarıdaki seansta tekâmülden direk bahsedilmez. Yazarın “Ama, ruhun bilgide ilerledikçe bir köken noktasına doğru gittiğini söylemiştin?” sözü bize durumu açıklar.  Köken noktası dediği kaynak ya da tanrıdır.

Yazarın sorgusu sonucu dinlerde tanrı diye nitelenen ama deneğin kaynak olarak nitelediği gücün mutlak olmadığı sonucuna varıldı. Her ne kadar denek itiraz ettiyse de mantıklı bir çözüm getiremedi. Bu benimde savunduğum bir sonuçtur. Bu düzeni kim kurduysa bir amacı vardır. Bir yarar ummaktadır. O’na dönecek olmamız bu yararın bizim üzerimizden geçtiğini göstermektedir. Yani dinlerde anlatılan sonsuz veya mükemmel tanrı kavramları doğru değildir. İçinde bulunduğumuz düzen bu durumun delilidir. Tanrı ya da kaynak mükemmel olsaydı bizim varlığımız gereksiz olurdu. Üstelik mevcut inanışta biz zaten zekiydik ve daha zeki olmayacağız. Bu zekiliğimizle tanrıyı ya da kaynağı kirletiyor olmamız gerekir. Çünkü biz mükemmelden çok uzağız. Dünyada bir sürü sapık, sadist ya da kan döken insan var. Normal dediğimiz insanlar bile mükemmel olmaktan çok uzaktır. Nasıl olurda mükemmel bir şey kusurlu şeyleri yaratıp kendine katarak kendini kirletir. Bu mantıklı değildir.

Dediğim gibi verilmesi gereken bilgiler kadarını veren kitaplarda öte dünyanın yapısını anlatan güzel anlatımlar var. Ölmeden önce herkesin mutlaka okuması gerekir. Elbette dini inançlarla paralellik olmasına rağmen aynı değildir. Onun içinde birçok kişiye göre saçmalıktan öteye gitmez. Ayrıca bilgilerin elde ediliş biçimi herkes tarafından çok kabul görmez. Onun için güvenilir gözükmez. Fak           at, ben bu kitapları okuduğumda bir hazinenin içine düştüğümü hemen anlamıştım. O zamandan beri benim için öte dünyanın yapısını anlatan en iyi kaynaklardan biri olmuştur.

Kitapları okumanızı öneririm ama ben içlerinden bazı seansları almak istiyorum. İnsan ölünce neyle karşılaşabileceği konusunda fikir vermesi için. Herkes için aynı şartlar geçerli değildir ama yaklaşık benzerdir.

Vaka 3

Dr. N: Şimdi bedeninden ayrılıyorsun. Kendini öldüğün yerden, yeryüzü planından giderek daha uzaklaşırken gör. Ne deneyimlediğini bana bildir.

D: Önce… çok aydınlıktı… yeryüzüne yakın… şimdi biraz daha karanlıktı çünkü tünele girdim.

Dr. N: Tüneli bana tarif et.

D: İçi boş … loş bir delik… ve karşı uçta küçük bir ışık halkası var.

Dr. N: Peki, bundan sonra ne oluyor?

D: Bir çekilme… hafif bir çekilme hissediyorum… Kendimi bu çekime bırakarak tünelden süzülmemin gerektiğini düşünüyorum… ve öyle yapıyorum. Şimdi karanlık azaldı, çünkü parlak halka önümde genişliyor. Sanki… (duraksama…)

Dr. N: Devam et.

D: İleri doğru çağrılıyorum…

Dr. N: Tünelin ucundaki ışık önünde genişlesin ve sen sana neler olduğunu açıklamaya devam et.

D: Işık halkası çok genişliyor ve… tünelin dışındayım. Bulutumsu bir parlaklık var. Işıktan bir sis. İçinden süzülüyorum.

Dr. N: Tüneli terk ederken, görsel olarak tam bir netlik olmaması dışında zihninde başka ne var?

D: (sesini alçaltarak) Öyle… dingin… öyle sessiz yer ki… Ruhların mekanındayım…

Dr. N: Bu anda bir ruh olarak başka izlenimlerin var mı?

D: Düşünceler! Her tarafımda… düşünce gücünü hissediyorum. Ben…

Dr. N: Şimdi iyice gevşe ve izlenimlerinin kolayca açığa çıkmasına izin ver ve bir yandan da neler olduğunu tam olarak bana bildirmeye devam et.

D: Peki, ama kelimelerle anlatmak zor. Hissettiklerim… sevgi düşünceleri… arkadaşlık… empati… ve hepsi de… önceden beklemeyle karışık… sanki oradakiler… beni bekliyorlarmış gibi.

Dr. N: Güvenlikte olduğun duygusu var mı, yoksa bir parça korkuyor musun?

D: Korkmuyorum. Tünelin içinde olduğum sırada daha… şaşkındım. Evet, kendimi güvende hissediyorum… benimle ilgilenen… bana özen gösteren düşüncelerin geldiğini fark ediyorum. Garip, fakat etrafımdakiler kim olduğum ve şimdi niçin burada olduğumla ilgili bir anlayışa sahip.

Dr. N: Bu etrafındakilere dair herhangi bir ipucu görüyor musun?

D: (fısıltı bir tonla) Hayır, bunu hissediyorum… her yerde bir düşünce ahengi var.

Dr. N: Tünelden çıktıktan hemen sonra çevrende buluta benzer oluşumlardan bahsettin. Yeryüzünün tepesindeki bir gökyüzünde misin?

D: (duraksama) Hayır, öyle değil… fakat yeryüzündekinden değişik bu bulutumsu maddenin arasında yüzüyorum gibi görünüyor.

Dr. N: Peki herhangi bir şekilde yeryüzünü görebiliyor musun? Senin altında mı?

D: Belki öyledir, fakat tünele girdiğimden bu yana onu görmedim.

Dr. N: Hâlâ yeryüzüyle bağlantın olduğu duygusunda mısın? Örneğin belki başka bir boyut aracılığıyla.

D: Bu bir olasılık, evet. Zihnimde yeryüzü yakın görünüyor… ve hala yeryüzüyle bağlantım olduğunu hissediyorum… fakat başka bir yerde olduğumu biliyorum.

Dr. N: İçinde bulunduğun mekan hakkında başka neler anlatabilirsin?

D: Hâlâ biraz… bulanık… fakat dışına çıkıyorum. (sayfa 31)

 

Bu satırlar ruhun öte dünyaya geçişini anlatıyor. Fakat hemen ölüm anından başlamıyor. Aslında hemen ölüm anında kişi kendini bedeni dışında bulur. Bu istemsiz olur. Bedenindeyken çektiği acılar ve korkular sona erer. Sonsuz bir huzur ve sükûnet hisseder. Ölüm anının nasıl olduğunu merak edenler Ölüme yakın deneyim yaşayanların anlattıklarını okumalıdır. Ölümden hemen sora ruh kendini ve yakınlarını görür. Bir miktar dünya ortamında kalır. Fakat zamanı geldiğini hissettiği anda öte dünyaya çekildiğini hisseder. İnsanlar genelde dini inançlarına veya dünyadayken ona hâkim olan ana düşüncelere göre karşılaşırlar. Yani Hıristiyan birini İsa veya Meryem Ana karşılayabilir. İnançsızlar için ise daha çok akraba motifleri kullanılır. Fakat bu karşılama tamamen öleni rahatlatmak ve kolay uyum sağlamasını temin içindir ve kısa sürer. Ruh hemen gerçeğe vakıf olur.

Vaka 6

Dr. N: Etrafında ne görüyorsun?

D: Sanki… çevremde kayan… tertemiz beyaz bir kumla beraber… sürükleniyormuş gibiyim… ve dev bir plaj şemsiyesinin altındayım… parlak renkte uzunlamasına parçaları var… hepsi de buharlaşmış ama yine de birbirine tutturulmuş halde…

Dr. N: Yalnız olduğumu sanıyordum… fakat… (uzun bir tereddüt) uzakta… oo… ışık var… hızla bana doğru geliyor… hey, şuraya bak!

Dr. N: Nedir o?

D: (heyecanlı) Charlie Amca, (bağırarak) Charlie Amca, buradayım!

Dr. N: Niçin seni karşılamağa bu kişi geliyor?

D: (başka bir şeyle meşgul uzak bir sesle) Charlie Amca, seni öyle özledim ki.

Dr. N: (Soruyu tekrarlıyorum)

D: Çünkü akrabalarımın içinde en çok onu severdim. Ben çocukken ölmüştü ve onu asla unutmamıştım (bu deneğin en son geçmiş hayatında, Nebraska’daki bir çiftlikte).

Dr. N: Onun Charlie Amcan olduğunu nasıl biliyorsun? Tanıyabileceğin belirli özelliklere mi sahip?

D: (Denek koltuğunda heyecanla kıpırdanıyor) Tabii, tabii… Tıpkı onu hatırladığım gibi, neşeli, nazik, sevecen artık yanımda. (kıkırdıyor)

Dr. N: Nedir komik olan?

D: Charlie Amca eskisi gibi şişman.

Dr. N: Ve gelince ne yapıyor?

D: Gülüyor ve elini bana uzatıyor…

Dr N: Bu onun elleri olan bir çeşit bedene sahip olduğu anlamına mı geliyor?

D: (gülüyor) Eh, hem evet hem de hayır. Etrafta yüzüyorum ve o da. O… benim zihnimde… her yanını bana gösteriyor… ve en çok fark ettiğim şey… bana uzattığı eli.

Dr. N: Niçin elini maddeleşmiş bir biçimde sana uzatıyor?

D: (ara) Beni… rahatlatmak için… yönlendirmek için… ışığın daha ilerisine doğru.

Dr. N: Ve sen ne yapıyorsun?

D: Onunla birlikte gidiyorum ve çiftlikte samanların üzerinde oynayarak geçirdiğimiz güzel zamanları düşünüyoruz.

Dr. N: Ve onu tanıman için mi bunları zihninde görmene olanak sağlıyor.

D: Evet… son hayatımdaki halini… ki korkmayayım. Hâlâ ölümümden dolayı bir parça şokta olduğumu biliyor. (denek bir araba kazasında aniden hayatını kaybetmiştir).

Dr. N: O halde, ölümden hemen sonra, başka hayatlarda kaç kere ölümünü deneyimlersek deneyimleyelim, ruh dünyasına alışana kadar bir parça korkabiliyor muyuz?

D: Gerçekte korku değil –hayır değil- daha çok kaygı, belki. Benim için her seferinde değişiyor. (Arabayla) çarpışma beni hazırlıksız yakaladı. Hâlâ biraz karışığım.

Dr. N: Peki, biraz daha ilerleyelim. Şimdi Charlie Amca ne yapıyor.

D: Beni… gitmem gereken yere götürüyor.

Dr. N: Üçe kadar sayalım ve o yere gidelim. Bir-iki-üç! Ne oluyor, anlat.

D: (uzun bir ara) Etrafta… başka kişiler… var… ve… dost… görünüyorlar… ben yaklaşırken… onlara katılmamı ister gibi görünüyorlar.

Dr. N: Onlara doğru gitmeye devam et. Acaba seni beklemekte oldukları gibi bir izlenim alıyor musun?

D: (hatırlayarak) Evet! Gerçekten de daha önce onlarla birlikte olduğumu fark ediyorum… (ara) Hayır, gitme!

Dr. N: Şimdi ne oluyor.

D: (çok tedirgin) Charlie Amca beni bırakıyor. Niçin gidiyor?

Dr. N: (Böyle koşullarda kullandığım standart yatıştırma tekniklerini uygulamak için diyaloğa ara veriyorum, sonra yine devam ediyoruz.) Zihninin içlerine derinlemesine bak. Charlie Amca’nın niçin bu noktada senden ayrıldığını anlamak gerek.

D: (daha rahat, fakat üzüntüyle) Evet… o benden… daha farklı bir yerde kalıyor… yalnızca beni karşılamak için… beni buraya getirmek için gelmiş.

Dr. N: Anladım galiba. Charlie Amca’nın işi ölümünden sonra seni karşılayan ilk kişi olmak ve iyi misin diye bakmak. Şimdi şunu bilmek istiyorum, acaba kendini biraz daha iyi ve evinde gibi hissediyor musun?

D: Evet, öyleyim. Charlie Amca’nın beni diğerleriyle bırakıp gitmesinin nedeni bu. (sayfa 44)

 

Bu vakada akraba motifiyle karşılanan bir deneğin anlatımlarını görüyorsunuz. Kısa süre sonra olaylara vakıf olan ruh yapması gerekenler için hazırlanır. Bu anlatımlarda gördüğüm bir nokta da şudur. Öte dünya tamamen madde dünyası düşünülerek dizayn edildiğidir. Deneklerin havada süzülmeleri dışında bina, okul, kitap gibi şeyleri tarifledikleri görülür. Yani orası tam olarak gelişmemiş ruhun yaşayabilmesi için dizayn edilmiştir. Dünyada yaşadığı hayatının ona getirisini orada ruhuna yükleyecektir. Bunun için bir okul ya da ibadethane gibi bir yerlerin varlığından bahsederler. Fakat bu görüntüler her ruh için özeldir. Onlar için en uygun ortam oluşturulur. Bu taklit edilen mekânın yanında zamanında benzer şekilde taklit edildiği görülür. Üst ruhlar için zamanın farklı olduğu ama yeni yetmeler için ise dünya benzeri olduğu gözükmektedir.

Dinlerin tam doğruyu söylemediğini anlattım. Özellikle Cennet ve Cehennem kavramlarının çok uçuk olduğunu söyleyip duruyorum. Büyük suç sayılacak bir cürüm işleyen ruhun durumu bizi aydınlatabilir.

Vaka 10

Dr. N: Ruhlar, yeryüzü hayatında başkalarını inciten kusurlu yaşam sürmekten sorumlu tutulurlar mı?

D: Evet, hayatta iken bir başkasına gaddarca yanlış yapanlar, böyle ruhlardan birini tanıyorum.

Dr. N: Bu varlık hakkında neler biliyorsun? Söz konusu hayatın ardından ruh dünyasına döndükten sonra bu ruhun başına neler geldi.

D: O… bir kızı incitmişti… korkunç bir şekilde… ve grubumuza katılamadı. Onu daha geniş bir çalışma bekliyordu çünkü o bedendeyken başarısız olmuştu.

Dr. N: Cezasının kapsamı neydi?

D: Ceza demek… yanlış bir yorumdur… doğrusu yenilemedir. Bunun öğretmenle ilgili bir nokta olduğunu anlamalısın. Öğretmenler zulme bulaşanlara karşı daha serttirler.

Dr. N: Ruh dünyasında “daha sert” ne anlama gelir?

D: Yani o kıza zarar verdiği o üzüntü verici hayattan sonra bizim aramıza… arkadaşlarının arasına geri gelemedi.

Dr. N: O öldüğü zaman seninkiyle ayrı ruhsal giriş kapısından mı geldi?

D: Evet, fakat hiç kimseyle buluşmadı… dosdoğru öğretmenle beraber yalnız olduğu yere gitti.

Dr. N: Ona daha sonra ne oldu?

D: Bir süre… çok uzun olmayan bir süre sonra… bir kadın olarak yeniden yeryüzüne döndü… İnsanların zalim olduğu… fiziksel olarak kötü davrandıkları bir yere… bu onun özgürce yaptığı bir seçimdi… bunu deneyimlemeye ihtiyacı vardı…

Dr. N: Sence bu ruh, kızı incitmesinin faturasını ona evsahipliği eden eski bedendeki insan beynine mi çıkartmıştı?

D: Hayır, kabahati üstlendi… kusuru insani zayıflıkların üstesinden gelmeyi becerememesinde buldu. Anlayış kazanmak için bir sonraki hayatında tacize uğrayan bir kadın olmayı talep etti… kıza verdiği zararı takdir edilmesi için.

Dr. N: Eğer bu arkadaşın anlayış kazanamasaydı ve yanlış eylemlerin içinde yer almaya devam etseydi, bir ruh olarak ruh dünyasındaki birisi tarafından yok edilebilir miydi?

D: (uzun bir ara) Enerjiyi tam olarak yok edemezsin… fakat yeniden işlenebilir… pek çok hayattaki… başa çıkılamayan negatiflik… yeniden düzenlenebilir.

Dr. N: Nasıl?

D: (belirsizce)… Yok ederek değil… yeniden biçimlendirerek… (sayfa 71)

 

Gördüğünüz gibi cehennemde ilelebet yanmak gibi bir şey yoktur. Öte dünyada hayvansal duygular olmadığı için ruh yaptığı kötü davranıştan dolayı büyük buhranlar yaşar. Bu durumu dengeleyebilmek için mazlum rolü ile tekrar bedenlenir. Böylece onun için yüzkarası olan durum bir miktar tolore edilir.

Eğer ruh tekâmül etmeyi başaramayacaksa zaten bilinir. Öyle ruhlar yok edilmezler. Enerjileri başka ruhların enerjileriyle karıştırılır ve yeni farklı bireyler olarak devam ederler. Her ruh oluşturulduğu ana kaynağa geri dönmek zorundadır. Bu süreç ruhların tercihine bırakılmaz. Hiçbir zerre enerjide zayi edilmez. Özellikle insan bedenine girecek kadar gelişen ruh otomatik süreci bitirdi demektir. Otomatik süreci bitiren ruh epey akıllandı demektir. Öyle bir enerjinin zayi olması hiç düşünülemez.

 

 

 

Evrenimizin madde yapısı hakkında epey bilgimiz olmasına rağmen kuantum dünyaları hakkında çok az şey biliyoruz. Kuantum dünyaları fiziksel bir terim ama biz bu dünyaları “öte dünya” olarak tanıyoruz. Yani öldüğümüzde gideceğimiz bu yer hakkında dinlerin söylediği ve gerçekte ne anlama geldiği anlaşılmayan bilgilerden daha fazlası yok. Bilimsel olarak da kuantum dünyası hakkında birkaç sağduyuya uymayan veri var ve onlarda kafamızı daha çok karıştırmaktan öteye gitmiyor.

Şekil 1 Dalga titreşimi baz alındığında dünya ve öte dünyanın yapısı.

Bu yazımda, bu farklı iki kaynaktaki verilerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalışacağım. Bunu ilk defa benim yaptığım gibi bir izlenim edinmeyin sakın. Nette birçok bilgi bulabilirsiniz. Yalnız bu bilgilerin doğru olanlarının yanında bir sürü de hatalı olanı var ki! İnsanları yanıltmaktadır. İnsan doğruyla yanlışı ayıramadığında ulaştığı sonuçta yanlış oluyor.

İnsan, ruh ve beden birleşiminden oluşmaktadır. Ruh enerji, beden ise madde yapısına sahiptir. İkisinin yaşamaları gereken ortamlar çok başkadır. Şekil 1’de astral dünya dediğim çizginin üstünde kalan bölge ruhun yaşayabileceği enerji ortamıdır. Orada madde gibi büyük yapılar var olamaz. En büyük yapı atomdur ve oda en alt astral seviyesindedir. Büyük kütleye sahip maddelerin var olabilmeleri için ise çok farklı bir ortam gereklidir. Bunun için öncelikle üç mekân boyutu şarttır. Ayrıca dalga titreşimi sıfıra çok yakın olmalıdır. Atomları, insan gibi kararlı bir nesne (yani dağılmadan bir arada duran yapı) yapmaya zorlamak için dalga titreşiminin sıfıra yakınlaştırılması gerekir. Yoksa büyük cisimler oluşturulamaz. Bu yapı kuantum dünyasında da aynıdır. Kuantum dünyasında en küçük kütle sicim, en büyük kütleyse atomdur. Sicim ile atom arasındaki büyüklük farkı güneş sistemiyle atom arasındaki büyüklük farkına hemen hemen eşittir. Sicim 10 boyutlu, atom ise 4 boyutlu uzayın elemanıdır. Atomdan sicime kadar arada bir sürü daha parçacık bulunmaktadır. Atomdan sicime doğru giderken her kuantum dünyasındaki parçacık kütle olarak azalırken dalga titreşimi olarak artmaktadır.

Atom; proton, nötron ve elektronların çeşitli dizilimlerinden oluşur ve onlarda kuarkların çeşitli diziliminden oluşurlar. Bu dizilim sicime kadar gider. Yani tüm evrenin temel yapı taşı sicimdir. Her şey sicimlerin çeşitli sayı ve oranda dizilimlerinden oluşmaktadır. Sicimlerin kütlesi tespit edilemeyecek kadar küçüktür. Zaten kendileri de ancak matematiksel olarak bulunabilmektedir. Yoksa teknolojik olarak elde edebildiğimiz en küçük parçacık kuarktır. (aslında kuark bile tek başına elde edilememiştir.) Bilim şu anda kuarkları maddenin yapı taşı olarak kabul etmektedir. Kuarkları bir arada tutan kuvvete renk kuvveti denilmektedir. Bu o kadar güçlü bir yapıdır ki evrende tek başına bir kuark bulunamayacağı düşünülmektedir.

Neden maddenin yapısının detaylarına girdiğimi merak edenler vardır. Çünkü ruh dediğim şey bu maddenin alt parçacıklarının tamda kendisidir. Bir ruh ilk olarak kuantum dünyasının en alt düzeyindeki eleman olan “atom”dan oluşturulur. Atomdan oluşan ruh bilinçsiz bir enerjidir. Bu ruh, suni olarak oluşturulan dünya gibi ortamlarda eğitime gönderilir. Eğitimin amacı aklı olmayan bu enerjiye akıl kazandırmaktır. Ruh tam olarak boş bir cd gibidir. Yaşamı boyunca bağlı olduğu beyinlerdeki bilgileri depolar. Elde ettiği tüm yaşam deneyimleri ona bilinci kazandırır.

Şekil 2 Beyaz bölge evrenimize, yeşil bölge kuantum dünyalarına karşılık gelir.

Tekrar olacak ama b ilinçsiz olan ruh ilk olarak bir hayvan beynine monte edilir. Çünkü hayvan ruh olmadan da içgüdüleriyle yaşamayı başarabilen bir canlıdır. İşte var olma mücadelesi veren hayvanın tüm yaşadıkları beynine monte edilen bir kayıt cihazında depolanır. Bu cihazın bilgileri değerlendirip sonuç çıkarabilme özelliği de vardır. Yavaş yavaş gelişen ruh belli bir zaman sonra içinde yaşadığı canlıyı yönlendirmeye başlar. Problemlere çözümler oluşturur. Yani biz bu yönlendirmeleri akıl emaresi olarak görebilmekteyiz.

Neden ille de dünya gibi bir ortamın gerekliliğini anlamak zor değildir. Enerji ortamı olan kuantum dünyasında yaşamak tamamen bilinçli olmaya bağlıdır. Orada her şey düşünceye endekslidir. Düşünemeyen ruhun oralarda yaşayabilmesi mümkün değildir. Üstelik akıl seviyesi belli bir miktara gelmeden de oralarda kendi başına yaşayamaz. Onun için her ruh rehberler tarafından korunup kollanır ve onların anlayabileceği ortamlar oluşturulur.

Bilim teknik dergisinde yayınlanan “Çok yaşa dört boyutlu evren” adlı yazıda ille de evrenimizin mutlaka bu günkü halde olması gerektiğini yazmaktadır. “Bizim evrenimizin dışında varolabilecek bütün evrenler, kararsız ve önceden kestirilemez olurdu.” Diyerek ancak üç mekân boyutlu ortamda var olabileceğimizi Bu olası evrenler içinde, kuramsal olarak, yalnız takyonların (ışıktan daha hızlı parçacıklar) var olduğu bir evren devam edebilirdi.” Diyerek de diğer ortamlarda sadece ışıktan hızlı parçacıkların var olabileceğini söylemektedir. Işıktan hızlı parçacıkların bir madde oluşturamayacağı düşünüldüğünden Evren’imiz dört boyutlu (3 mekân, 1 zaman) olduğu için mutlu olmalıyız. Bu, varoluşa, kararlılığa, düzenliliğie ve yaşamın ve zenginliğine elverişli olan tek evrendir.”denilerek durum özetlemektedir.

Yaşadığımız evren gibi gerçek bir evren yapabilmek imkânsız olmasına rağmen onu sanal olarak üretmek çok kolaydır. Eğer iyi bir bilgisayar programcısıysanız çok kolaylıkla evrenimizin bir benzerini üretebilirsiniz. Var olan tüm kural ve kanunları içine koyabilirsiniz. Hatta evrende olmayan kural ve kanunları bile içine yerleştirebilirsiniz. Diyelim ki o dünyada üreme olmasın ve insanlarda mitoz bölünme gibi ikiye bölünerek çoğalsın. 100 kiloyu aşan bir insan bölünerek iki tane insana dönüşsün. Size saçma gelebilir ama bilgisayarın içinde yapılabileceklerin sınırı tamamen hayal gücüdür.

İşte bizler tam olarak böyle bir dünyada yaşıyoruz. Aslında bir parçacığın dalga titreşimi ışık hızı altında olamaz ama sırf yaşadığımız program içinde bu durum delinerek büyük kütlelerin oluşmasına izin verilmiştir. Bizim ışık hızı diye algıladığımız şeyin takyon karşılığı frekanstır. Tamamen enerjiden oluşan ruhlarımız bir dalgadan ibarettir. Bir simülatör aleti gibi bir şeyle ruhlarımız bedenlerimizi deneyimleyerek sürekli gelişir.

Kuantum dünyalarıyla evrenimiz arasındaki farkları söyle sıralayabiliriz.

 

— Evrenimizde parçacıkların birleşerek oluşturdukları büyük kütleler vardır ama kuantum dünyasında en büyük kütle atomdur. Evrenimizdeki en küçük kütle atomdur. Elde ettiğimiz atomaltı parçacıklar (proton, kuark v.b.) evrenimize ait değildir. Proton 5 boyutlu, kuark ise 6 boyutlu kuantum dünyasının elemanıdır. Biz onları çeşitli düzeneklerde kısa süreli elde edebiliyoruz.

— Evrenimiz büyük kütleli maddelerden oluşur. Büyük kütlelerin de bir dalga frekansı vardır ama etkisi ihmal edilebilecek düzeye yakındır. Oysa kuantum dünyalarında madde yapısı hiç yoktur ve her şey enerji dalgası halindedir. Daha teknik terimle olasılık dalgası halindedir. Olasılık dalgaları sabit değildir ve düşünceden etkilenirler. Oysa madde sabittir ve düşünceden çok az etkilenir.

— Evrenimiz 3 mekân 1 zaman boyutludur. Biz mekân içinde serbestçe hareket ederiz. Yani sağa sola yukarı aşağı gideriz fakat zaman üzerinde bir tasarrufumuz yoktur. Zaman bizim isteğimiz dışında sürekli ileri doğru akar. Kuantum dünyalarında ise çok farklı boyutlar var. Fakat anlaşılması çok zor olacak ama mesafe yoktur. Yani bir yerden bir yere gitmek anlamlı değildir. Mekân üzerinde bir tasarrufumuz yoktur ama zamanda ileri ve geri gidebiliriz. Aslında orada eşzamanlılık denen bir durum yaşarız. Orada zaman an denilen planck zamanlarına bölünmüştür ve bilinç istediğini anı deneyimler. Bilinç isterse tüm anları birden bile deneyimleyebilir.

Mekân ise evrenimizdeki zaman gibi tek yöne akar. Mekânın akışı tıpkı zaman gibi bizim tasarrufumuzda değildir. Bu mekânın akışı aynı zamanda ruhun tekâmülüyle paraleldir. Bizde zaman akışı insanın yaşlanmasını getirirken orda mekânın akışı ruhun tekâmülünü getirir. İşte bu mekânın akışına etki edilemeyişi yüzünden kıyamet zamanı ertelenemez. Yaşadığımız evrende zaman ve mekân öte tarafta yer değiştirmiştir. İşte dört boyutlu veya beş boyutlu kuantum dünyaları mekânda değil zamanda çok boyutludur. Mekân ise tek boyutludur ve tek yöne akar.

Bu durumun bize getirdiği çok önemli bir durum daha var. Öte dünya dediğimiz kuantum dünyaları aslında bir karadeliktir. Zaten bilim insanları da evrenimizdeki karadeliklerin tekillikten oluştuğunu ve zamanla mekânın yer değiştirmiş olabileceğini söylemektedir. Yani bizler bir karadelikte yaşayan ruhlarız. Evrenimizi bu kadar büyük görebilmemizin sebebi matrix filmindeki karakterlerin makineleri bağlanarak bilgisayarın içine girmeleri gibi bir durum dolayısıyladır. Zaten atomaltı dünyayla ilgilenen birçok bilim insanı da karadeliklere ulaşmış ama durumu tam anlayamamaktadır. Maddesel yapımız nedeniyle bu durumu anlamakta zorlanıyoruz.

Şekil 2’de beyaz yer evrenimizi temsil etmektedir. Bilim insanlarına göre tek yaşamın olacağı yer orasıdır. Bize suni olarak oluşturulan o yerin asıl kaynağı yeşil ile işaretlenen bölgedir. Şekilde kararsız atomların olacağı yer olarak gösterilen o bölgede gerçekten atomlar karasız olur ve parçalanırlar. Zaman boyutu eklendikçe parçalanan atomaltı parçacıklar daha da parçalanarak sicime kadar gider. İşte sicim boyut olarak tek boyutlu olmasına rağmen zaman olarak 10 boyutlu bir uzayda yaşar. Şekil 1’de gösterdiğim boyutlarda tamamen zaman boyutudur ve bunun ne anlama geldiğini sanırım bilim insanları daha iyi anlayacaklardır.

 

Şekil 1’de ışığın frekansını kuantum dünyalarına paralel kullandım. Bu bize öte dünyadaki kuantum dünyaları arasında titreşim farkları hakkında bir fikir vermesi amaçlıdır. Evrenimiz programlanırken öte dünyanın yapısından yararlanılmıştır. İşte ışığın frekansı bize öte dünyanın dalga titreşimi hakkında epey ipucu vermektedir. Frekansı ışık hızından başlayan dalga titreşimi en yüksek değeri gama ışınlarında son bulur. Gama ışınları frekansına ulaşan bir ruh kuantum dünyalarının sonuna gelmiş demektir. Artık ruh ikiziyle birleşip 11. boyuta sıçraması gerekir. Evrenimizde ise bu dalga titreşimi sıfıra yakın olduğundan stabil bir yapı hakimdir. Bu konular daha geniş olarak “M kuramı ve kütle çekim üzerine bir söyleşi” adlı yazıda incelenmiştir.