Archive for the ‘Seyfullah Demir’ Category

discovery – mısır piramitlerini uzaylılar mı yaptı ? | izlesene.com

Erich Von Daniken 1968’de Tanrıların Arabaları isimli kitabını yayınladığında tüm dünyada büyük bir ses getirmişti. O günden bu yana bilimin gelişmesi, onun popülerliğini söndüremedi. Aksine dünyada daha çok insan onun teorisine inanır oldu.

Bunun sebebi geçmişimizde açıklanmayan şeylerin olması ve bilimin de bunlara makul ve mantıklı cevap oluşturamamasıdır. Fakat Daniken’in teorisinin de birçok açığının bulunması bilim insanlarını ikna etmediğinden bir sidik yarışıdır gidiyor.

Şekil 1 Bağdat pili resmi.

Arkeologlara göre Büyük piramidi taş devri insanları yaptı. Delil olarak yapılan araştırmalardaki verileri gösteriyorlar.

Daniken; “taşları nasıl kestiler” diyor: Arkeologlar; “Bakır bir testereye çöl kumu serpilerek bir taşı kesmeyi başardık” diyorlar.

Daniken; “taşlar nasıl taşındı” diyor: Arkeologlar; kızak üzerinde bir taşı çekerek taşıdıklarını söylüyor.

Daniken; 1,5 dakikada bir taş yerleştirmeleri gerekiyor bunu nasıl başardılar diyor: Arkeologlar; buna cevap veremiyor. “Henüz tüm sırlar çözülmedi” diyorlar.

Fakat arkeologların da başka soruları var.

Arkeologlar: Uzaylılardan geriye neden bir şey kalmadı? Daniken ve savunucuları Bağdat pilini gösteriyor. Fakat Bağdat pili kil bir kap olduğu için uzaylı teknolojisi olamaz diye tepki gösteriyorlar.

Daniken, Mısır tapınaklarındaki bir çizimin elektrik ampulü olduğunu söylüyor ve karanlık dehlizlerin elektrikle aydınlandığını iddia ediyor. Hatta bir prototipini bile yapmayı başardı. Arkeologlar lamba denilen şeyin, Mısırda çok bilinen, çiçek içinde yılan sembolü olduğunu söylüyor ve o dönemde elektrik olamayacağı için bu konuyu ciddiye almıyorlar.

Sekil 2 Daniken’in lamba olduğunu iddia ettiği figür.

Arkeologlar, bir mısır çiziminde büyük bir heykelin insan eliyle taşındığını gösterdiğini ve bunun piramidin insan eliyle yapıldığını ispat ettiğini düşünüyorlar. Daniken, bu durumu hiç gündem yapmamıştır.

Arkeologlar, uzaylıların o kadar mesafeleri aşarak dünyamıza gelemeyeceklerini onun için bu teorinin hepten yanlış olduğunu söylerken; Daniken savunucuları bizden milyonlarca yıl ilerde olan medeniyetlerin bunu bir şekilde başarmış olabileceğini söylemektedir.

Görüldüğü gibi galibi olmayan bir tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışmada Daniken’in başka rakipleri de vardır. Dinler de, bilim gibi Daniken’e karşı çıkmaktadır. Çünkü Daniken tanrı yerine uzaylıları koymaktadır. Diğer ülkeleri bilmem ama Türkiye’de Tanrıların Kağnıları diye karşı bir kitap yazılmıştı. Fakat o kitap silinip gitmesine rağmen Daniken hâlâ daha gündemdeki yerini korumaktadır.

Bu gelişmeler devam ederken ilginç bir gelişme oldu. Zeckeria Sitchin adında bir dil bilimci Sümer yazıtlarını farklı yorumlayarak Daniken’in teorilerine büyük destek oluşturdu. Daniken’in teorilerinde nereden geldikleri ve niçin insanlarla uğraştıkları belli olmadığı uzaylılara, hem bir kimlik, hemde bir amaç kazandırdı. Sitchin, Nibiru diye bir gezegen yarattı. Ayrıca insanların tanrılar tarafından madenlerde çalıştırılmak üzere geliştirildiğini söyledi. Bir dil bilimci olmasına rağmen teorileri Sümer dil uzmanlarınca pek kabul görmedi. Fakat bilim insanı olması, teorilerinin daha çok gündem oluşturmasına sebep oldu.

Daniken savunucularından bazılarının, başka teorileri daha var. Mısır piramitleri veya Stonehenge gibi anıtların dünyayı saran bir enerji ağının parçaları olduğu ya da buraların kendi yıldızlarıyla iletişim kurma yerleri olduğu gibi… Bu teoriler henüz bilinmeyen bir teknolojinin olmasını gerektirdiği için ciddi bir taraftarı yoktur. Fakat net dünyasında bir fikir jimnastiği olarak çok yer bulurlar. Böyle uçuk teorilerin avantajı taş anıtların neden yapıldıklarını ve nasıl birden ortaya çıktıklarını açıkladığı için gündem oluşturabilmektedir.

Arkeologlar bu tür yerleri tapınak ya da mezar olarak açıklamaktadır. Bu açıklamalar da ikna edici değildir. Örneğin piramitlerin tapınak olması mümkün değildir. Mezar olması daha mantıklıdır ama dünyanın pek çok yerinde piramit var ve onlar mezar değil. Tapınak için içlerinin boş olması gerekir. Piramitlerin içini boş yapmak pek mümkün değildir. Küçük odalar konulabilir ama o kadar küçük odalar için felaket zahmetlere değmez. Yunan ya da Roma tapınakları gibi yapılarak büyük odalar elde etmek çok daha mantıklıdır. Amerika’daki piramitler mezar değildi onları tapınak olarak kullandılar ama içlerini kullanmadılar. Bana göre onları planlayanlar ile kullananlar aynı kültürün insanları değil. Eğer Aztek rahipleri bir tapınak yapmak isteseydi her gün yağmur yağan bir yerde üstü kapalı bir tapınak yaparlardı. Fakat Aztek rahipleri o piramitleri tanrılardan miras olarak almış ise oraları tapınma yeri olarak kullanmıştır. Zaten başka alternatifleri yoktur.

Mısır piramitleri daha farklı şey için kullanılmıştır. İlk dönem Mısır tanrıları piramitleri yapmıştır. Onlardan sonra kalan Mısırlı firavunlar kendilerinin de tanrı olduğunu göstermek istemiştir. Onun için piramit geleneğini sürdürmüşlerdir. Fakat tanrılarının yaptığı görkemli eserleri yapamamışlardır ve işin kolayına kaçıp piramitlerin içini kerpiç, sadece dışını taş yapmışlardır. Mısır’da bu tür yüze yakın piramit vardır. İlk dönem tanrıların teknolojisini taklit etmeye çalışmışlar ama başaramayacakları için işin üçkağıdına kaçmışlardır. Daha sonra yapılmalarına karşın hemen hepsi yıkılmıştır. Sonradan yapılan piramitler yüzünden tümünün çağımız insanları tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Çoğu zaman yeni gelen firavun eski firavunun eserlerini çalarak kendi ismini vermek yolunu seçmiş ve eski izleri yok etmiştir.

Bana göre Büyük piramidin yapılmasının çok başka sebebi vardır. Burada ki makalede yazdığım gibi bize bırakılan kütüphanenin saklanmasına yöneliktir. Hem Büyük Piramit hem de Sfenks bir kütüphane saklamak amaçlıdır. Bu kütüphaneden Kuran, yedi uyurların mağarası olarak bahseder. İçindeki bilgileri de gençler olarak kişiselleştirir.

Sekil 3 Büyük Sahra Çölünde 10 bin yıl önce büyük göller vardı.

Eğer en başa gidersek Tassili bölgesinden göç ettirilen insanlar Mısır’da bir uygarlık kurmaları sağlandı. Tassili bölgesi çölleşerek ıssızlaştı ama kaya resimleri çok canlı bir yaşamın izlerini hâlâ daha gösterir. Bu göç hikayesi Tevrat’a da konu olmuştur. Tevrat’a göre Musa 40 yıl çölde gereksiz dolaştırılmıştır. Aslında Tassili bölgesinden Mısır’a gidiş 40 yıl sürmüş olmalıdır. Tassili bölgesinde büyük suyolları ve göller vardır. Bu suyollarını geçme işi Kızıldeniz’in yarılması ile anlatılmaktadır. Normalde Mısır’dan çıkan biri Kenan diyarına giderken Kızıldeniz’den geçmez. Bunu bilen Tevrat uzmanları o dönemler o bölgenin bataklık olabileceğini söyleyerek bu durumu kurtarmaya çalışırlar. Tassili bölgesi bir zamanlar sulak ve büyük göllerle çevriliydi. Detayları buradan okuyabilirsiniz.

Bildiğiniz gibi benim teorim ile Daniken’in teorisi arasında önemli bir fark var. Bende geçmişte yüksek teknolojiye ulaşmış bir türün olduğunu söylüyorum ama onlar uzaydan gelmedi. Zaten dünyamızda yaşamaktaydılar. Bu gelişmiş türe başkaları ne isim verir bilmem ama ben Atlantisliler demeyi uygun görüyorum. Tüm dünyada yaşıyorlardı. Bilimin nesli tükenen tür olarak belirlediği Cro-Magnon insanıydılar.

Gelişmiş bir türün neslinin tükenmesi garip gelebilir ama aslında durum çok daha başkadır. Aslında nesilleri tükenmedi. Onlar gelişmelerini devam ettirip bedensiz yaşama geçmişlerdir. Yani artık saf bilinç olarak yaşamaktadırlar. Günümüzde de yaşamaya devam etmektedirler. Fakat biz onları göremiyoruz. Çünkü artık onlar madde dünyasında değiller. Fakat geçmişte olduğu gibi bu günde bize yardım etmeye devam etmektedirler. Cro Magnonlar yada diğer adlarıyla Atlantisliler saf bilinç haline geçerken yeni gelişmekte olan bizlere yol göstermeleri için bazı ekipleri geride bıraktılar. O ekipler Mısır, Sümer veya Olmek medeniyetlerini kurdurmuş ve yönetmişlerdir. Başlarda Tanrı kral olarak aralarında yaşadılar. Tarımı, hayvancılığı, yazıyı kısacası medeniyeti sabırla öğrettiler. Sonra yavaşça insanların aralarından ayrıldılar. Ayrılırken yerlerine Krallar bıraktılar. Diğer yazılarımda bu durumu detaylarıyla açıkladım.

Eğer olaylara bu gözle bakarsak geçmişte yapılan anıtlar için uzaylı aramamız gerekmez. Elbette eski metinlerdeki gökten gelenler, bu insanlardı ama uzaydan gelmediler. Helikopter veya uçaklarla yanlarına indikleri Homo sapiens onları tanrı yerine koymuştur. Zaten onlar da tanrı yerine konulmak istemişlerdir. Çünkü insanlık dinler sayesinde daha kolay yönlendirilebilmektedir. Çünkü dinlerin kurallarını tanrılar koymaktadır. Bu pek etik gözükmemesine rağmen insanlığın hızla medenileşmesinin en kısa yoludur. Onun için geçici bir süre böyle davranmakta sakınca görmemişlerdir. Ayrıca bu durum insanın yapısında zaten vardır. Batılılar Yeni Gine’ye ilk gittiklerinde, yerliler batılıları gümüş kuşlar içinde cennetten gelen tanrılar olarak düşünmüştü. Onlar gittikten sonra bile onlara tapınmaya devam ettiler. Model uçak ve hava alanı inşa ettiler.

İnsanlığı yönlendirenler insanlık geliştikçe inanç sistemlerini ona göre değiştirdiler. Pagan dinlerini kaldırıp bu gün var olan mevcut dinleri oluşturdular. Pagan dinleri zamanında Tanrılar halkın arasındaydı. Sonra dünyadan ayrılarak bedensiz yaşama geçmişlerdir. Fakat insanlığı yönlendirmekten hiç vazgeçmemişlerdir. Tevrat’ı incelediğimizde Rab önceleri birebir ya da bir telsiz (Ahit sandığı) vasıtasıyla insanları yönetirdi. Sonraları daha çok vahiy, sezgi ya da görüm vasıtasıyla isteklerini iletmiştir. Tüm insanlık için durum, bu paralelde gelişmiştir. Yunan ya da Roma tanrıları da aynı ekiplerin üyeleridir.

Bu görevliler insanlar arasında ille de tanrı kral olarak kalmadılar. Marangoz, taş ustası veya bilim insanı olarak da görev yaptılar. Fakat insanlık geliştikçe onu etkilemek kolaylaştığından sezgi veya vahiy ile yönlendirme daha ön plana çıkmıştır. Musa peygamber vahiy alamamıştır. Ona bilgi direk veya çeşitli araçlarla sunulmuştur. İsa peygamber vahiy almıştır ama vahiy alabilmesi için eğitim almak zorunda kalmıştır. Muhammed peygamber ise vahiy alabilmiştir. Bin yıldır her insan sezgiyle yönlendirilebilecek seviyededir. Örneğin; Einstein, İzafiyet teorisini, sezgileri sayesinde zamanından yaklaşık yüz yıl önceden, insanlığın hizmetine sunmuştur. Sezgi alabilme insan beyninin gelişimine bağlı olduğu için gelişen insanlık, bin yıldır bu eşiği aşmış bulunmaktadır.

Önemli konudan bir tanesi de elimize ulaşan geçmiş bilgilerin, hazırlanarak bize ulaştırılmasıdır. Örneğin Sümer, Mısır yazıtları ya da dini kaynaklar hep tarihsel süreçler senaryolaştırılarak bize ulaştırılmıştır. Özellikle dini kaynaklar bir plan dâhilindedir. Bu kaynaklar, hem bir din oluşturmak hem de satır aralarına bilgiler gizlemek için kullanılmıştır. Şunu anlatmaya çalışıyorum. Musa ya da İsa peygamber diye biri yaşamamış olabilir. Çünkü o kitaplar tarih kitabı değildir. Asıl amaç bir din oluşturmaktır. Satır aralarına da güzel bilgiler sokmaktır. Muhammed peygamber nispeten yakın dönemde yaşadığı için onun hayal ürünü olma ihtimali yoktur. Fakat Kuran’ında satır araları gizemli bilgilerle doludur. Onun için Tevrat ve Kuran’dan çok şey öğrendim. (İncili incelemediğim için bir yorumum yoktur)

Geçmişimize bu gözle baktığımızda medeniyetlerin birden bire ortaya çıkması ya da taş anıtların yerden biter gibi bitmesi anlaşılabilirdir. Uzaylıların bize bu kadar yardım edebilmeleri pek mümkün değildir. Genlerimizle uğraşsalar bile bu kadar ayrı zaman ve mekânda olan medeniyetleri organize etmeleri pek mümkün olmazdı. Ayrıca o kadar iyi niyetle yüzyıllarca bizimle uğraşmaları ihtimal dışıdır. Eğer dünyamıza gelirken amaçları koloni kurmak ise neden kurmaktan vazgeçtiler. Zecharia Sitchin’in  teorisine göre amaç madenlerde çalışacak işçi yaratmak ise, biz hâlâ buradayız yaratıcılarımız nerde. Neden beleş işçi varken bırakıp gittiler. Bir koloni kurup dünyayı 3600 yıl sonraki buluşmaya kadar yönetecek ekipleri bırakmaları gerekmez miydi? İyi niyetliyseler, niye bizleri köle işçi olarak yarattılar. Değilseler niye bıraktıklarının cevabı yok.

Şekil 4 Sümer mühür tabletlerinde tanrılar insan görünümündedir.

Bu teorinin çok fazla açığı var. Çünkü güneş çevresinde böyle bir gezegen yok. Var olduğunu kabul etsek bile güneşten o kadar uzağa giden bir gezegende hayat olamaz. -100°C üzerindeki soğuklarda değil insan tek hücreliler bile yaşayamaz. Ayrıca Anunakilerin insana çok benziyor oluşu geldikleri gezegenin de dünyaya benzer olmasını gerektirir. Dünyadaki hayat tamamen güneşe bağımlıdır. Güneş olmazsa hayat yok olur. O zaman gezegen X’de de hayat olamaz. Güneş ışığının olmadığı yerde fotosentez olamayacağından bildiğimiz tür, bir hayat oluşamaz. Bilmediğimiz bir tür hayat oluşması pek mümkün değil ama öyle durumda da insan benzeri ve oksijen soluyabilen bir türün oluşması mümkün olamaz. Oysa Sümer mühür tabletlerde tanrılar insan benzeri varlıklar olarak betimlenmektedir. Ayrıca gezegen X büyük bir gezegen olarak betimlendiğinden üzerinde evrimleşen canlılar oraya uyum sağlayacaktır. Yani iç kan basınçları dış basıncı dengelemek için çok daha fazla olmak zorundadır. Dünyaya geldiklerinde kapalı ortamlarda olmak zorundadırlar. Yoksa her taraflarından kan fışkırır. Bunu anlamak zor değil. Yükseklere çıkan dağcıların burunları kanar. Oysa dağcıların maruz kaldıkları basınç farkı çok çok azdır. Oysa yazılanlara göre gezegen X ile dünyamız arasında çok büyük fark vardır. Sümer mühür tabletlerde betimlenen tanrıların ne giysisi nede herhangi bir koruması vardır. Yazılarda da böyle bir soruna değinilmemiştir. Yani Anunakiler tamamen hayal ürünüdür.

Galaksimizin bir yerlerinde hayat, hatta medeniyet olması kuvvetle muhtemeldir. Fakat onlarla bilinen hiçbir yöntemle haberleşemeyiz. Bildiğimiz en büyük hız ışık hızıdır ve ışık hızıyla bile haberleşmemiz mümkün değildir. Bazı insanlara göre oralardan uçan araçlarla gelenler var. Maddesel bir şeyi kullanarak ışık hızını aşmak mümkün değildir. Maddesel olmayan yöntemleri tartışabilmemiz bilgimiz dışıdır ama diyelim ki bu tür seyahat yapabiliyorlar ve dünyamızı da ziyaret ediyorlar. O zaman neden bize gözükmüyorlar? Israrla kendilerini gizlemeleri mantıklı değil. Bazı uzaylı bağlantılarında bu soruya “sizin özgür iradenize karışmak istemiyoruz” gibi saçma bir cevap verilmektedir. Bu cevap bile bir paradokstur. Madem özgür iradeye karışmak istemiyorsunuz o zaman niye bağlantı kuruyorsunuz. Neden UFO’lar göklerimizde cirit atıyor. Bağlantı kurup yüzlerce kitap yazdırmanız özgür iradeye müdahale olmuyor da İstanbul’un ortasına UFO ile inmek mi özgür iradeye müdahale oluyor.

Bu tür bağlantıların cevaplamadığı bir sürü soru var.

Neden etkisiz ve yetkisiz insanlarla irtibat kuruyorlar?

Neden yaptıkları uyarıların çoğunluğu fos çıktı?

Neden her bağlantı kendini pozitif, bir başkasını negatif olarak tanımlıyor? İnsanlık olarak -yalanları saymazsak- ne iyilik nede kötülüklerini gördük. Kendi aralarında sidik yarışı mı var?

Neden çok ileri uygarlıktan olduğunu söyleyen bu bağlantılar yeni bilimsel bir formül veremiyorlar?

Neden ne idüğü belli olmayan bir bağlantı türü seçiliyor? Neden bilimin kabul edebileceği bir yöntem kullanılmıyor?

Şekil 5 Büyük göz bir pilotun gözlüğünden kaynaklanıyor olamaz mı?

Bu soruların cevabının altında yatan, bağlantıları yapanların uzaylı olmamasıdır. Çünkü bizden daha fazlasını bilmiyorlar. Galaksideki imparatorluklardan bahsetmeyi söylemiyorum. Dilin kemiği olmadığından istediğin kadar atabilirsin. Çünkü ispatlanamayacak bilgiler pek bilgi sayılmaz. Eğer gerçekten uzaylı olsalardı bizimle, bizimde anlayabileceğimiz bir yolla irtibata geçerlerdi. Çünkü o kadar uzaklardan gelen birilerinin bize teknolojik ya da bilimsel olarak yardım etmemesini anlayamıyorum. Kendimi aynı pozisyona koyuyorum ve işin içinden çıkamıyorum. O zaman bu bağlantıları yapanlar kendilerini olmadıkları biri olarak tanıtıyorlar. Bu konuda daha geniş bilgiyi burada okuyabilirsiniz. Ayrıca ben UFO’ların uzaydan değil gelecekten geldiğini düşünüyorum. Yani UFO’lar ile uzaylı bağlantıları arasında bir ilişki yok.

Sayın Daniken’in delil olarak sunduğu şeyleri inceleyelim.

Daniken, bazı heykellerde olan büyük gözleri uzaylı türünün görüntüsü olarak düşünmektedir. Bence bu bir jet uçağı pilotunun kaskının oluşturacağı bir yanılsama olabilir. Hatta bir güneş gözlüğü bile böyle bir yanılsama oluşturabilir. Cortes Kızılderilerle ilk karşılaştığında Kızılderililer at üstündeki insanla, atı tek varlık sanmıştı. Çünkü daha önce at binen insan görmemişlerdi. Hiç gözlük görmeyen antik insan da güneş gözlüğünü, insanın parçası sanmış olabilir.  Eğer gerçekten büyük gözlü bir yaratık olsaydı başka gezegende evrimleştiği için bizim gezegenimizde kasksız ve koruma elbisesiz dolaşamazdı. Evrende birbirini ziyaret edebilecek basınç ve oksijen oranı birbirinin aynı iki gezegenin oluşması olasılık dışı denecek kadar azdır. Uzaylıların büyük gözlü olduğu düşüncesi nasıl yerleşti bilmiyorum ama şekildeki heykelciği yapan sanatçıya bir pilot ilham vermiş olabilir.

Şekil 6 Bu resimlerin hiç biri astronot elbisesine benzemiyor.

Ayrıca bir sürü resim ve heykellerde başlıklar gözükmektedir. Bu başlıklar uzay elbisesinden çok kask görünümündedir. Şekilde üstte olan bir uzay elbisesine değil bir derin deniz elbisesine benzemektedir. Uzaylıya benzeyen heykellerden biri Kiev astronotudur. Onu da uzay elbisesi giymiş bir astronottan çok dalgıç elbisesi giymiş bir dalgıca benzetmek daha mantıklıdır. Eğer hava ya da basınç sorunu yüzünden başlık takıyorsa yandaki asrtronot gibi sırtında onu destekleyecek yaşam destek ünitesi olmalıydı. Sadece başlık ya da elbise bir astronotu dünya dışında koruyamaz.

Şekil 7 Olmekler kaskları tanrılarında mı gördü?

Kimsenin pek açıklayamadığı Olmek heykelleri var. Bu heykeller başlarında kask taşımaktadırlar. Bu kasklar ne uzaylı başlığı olabilir nede denize girerken işe yarar. Bence darbelere karşı korunmak amacıyla giyilmişlerdirler. Acaba Olmek’ler tanrılarını böyle mi görmüşlerdi.

Pek gündeme getirilmeyen bir konuda sakalsız antik çağ insanlarının varlığıdır. Normalde Kızılderililer sakalsız olduğu için Olmek heykellerinde sorun yok ama şekil 8′deki Göbeklitepe heykelinde sakal olması gerekmez mi? 5-10 bin yıllık tassili resmindeki erkek de düzgün bir şekilde traş olmuş gözükmektedir. O dönemlerde demirin bulunmadığı düşünülürse nasıl traş olmuş olabilirler. O dönemlerde insanlar traş olmuyor olabilir ama tanrıları traş oluyordu. Bu resimlerde tanrıları temsil ediyordur.

Şekil 8 Antik insanlar traş olmayı biliyor muydu?

Geçmişle ilgili hatalı düşüncelerden biri Atlantis veya Mu kıtalarının varlığıdır. Böyle kıtaların var olmaması bilim insanlarını bu teorilerden uzak tutuyor. Atlantis savunucuları Atlas okyanusunda batık bir kıtadan bahseder ama 10 bin yıl önceki böyle bir felaket çok fazla ipucu bırakmalıydı. Oysa dünyanın jeolojik geçmişi pek soru işaretleri bırakmayacak şekilde açıklanabilmektedir. Özellikle Atlas Okyanusunda kıtalar birbirinden ayrıldığı için çok belirgin bir yapı vardır. Ve bu yapı milyonlu yıllar içinde oluşmuştur. Bu konularla ilgilenen bir bilim insanı Atlas Okyanusundaki batmış bir kıtanın varlığını ciddiye almaz. Onun içinde Atlantis efsanesi göz ardı edilir. Benzer bir durumda Mu kıtası için geçerlidir.

Benzer durum, foton kuşağı, güneş batıdan doğacak, dünya tersine dönecek gibi bilimsel altyapısı olmayan teoriler içinde geçerlidir. “Marsta insan yüzü var“ söylemi de aynı tür yapıya sahiptir. Nasa gerekli açıklamayı yapmış olmasına rağmen hâlâ argüman olarak kullanılması böyle teorilerin güvenirliliğini sarsmaktadır.

İlk çağ insanlarının ortalığı piramit veya taş eserlerle doldurmasının bana göre bir gerekçesi vardır. Özellikle piramit seçilmiştir. Kullanım olarak hiçbir işe yaramamasına rağmen yıkılması en zor eser olması, tercih edilmesini sağlamıştır. Betonun bile 2-3 bin yıllık bir ömrü var. En uzun ömürlü yapı malzemesi taştır. Onun için taş ve piramit seçilmiştir. Yani hedef bizleriz. O eserlerle bize mesaj gönderilmiştir. Geçmişte bazı ilginç olayların olduğu, anlatılmak istenmiştir.

Arkeologlar, Daniken’in teorisine sıcak bakmazken bir miktar haksızlık yapmaktadırlar. Aslında geçmişi kendi teorilerinden daha iyi açıklamaktadır. Aslında bilim kendisiyle çelişmektedir. İlk insansıyı 2,5 milyon yıl eskiye tarihler ve son 10 bin yıla kadar çok az bir gelişim öngörmektedir. Sonra ne olmuşsa insanlık tarihsel süreçte göz açıp kapayana kadar bile kabul edilemeyecek 10 bin yılda aya gittiğini kabul etmektedir. Fakat bunun nedenini açıklayamamaktadır. “Bir şekilde oldu” demektedir. Oysa 4,6 milyar yıllık dünya tarihinde zeki ilk tür bizsek bunun mutlaka bir cevabı olmalıdır. Bu açıdan bakınca uzaylıların olması çok mantıklıdır. En azından “bir şekilde oldu” gibi bir cevaptan çok daha akılcıdır.

Fakat arkeologların da böyle bir teoriye inanmamalarının geçerli sebepleri olması onları da haklı yapmaktadır. Benim teorim her iki tarafında kabul edecekleri bir yapıdadır. Çünkü artık uzaylı aramamıza gerek kalmamıştır. Fakat benim teorimin de yumuşak karnı, “geçmişte üstün teknolojiye ulaşmış bir türün var olması” kabulüdür.

Benim teorimi destekleyen veriler var. Üstelik bu verileri, diğer teorilerin açıklayamadığı için, görmezden geldikleri şeyleri de açıklar. Bunların ilki Neandertal ve Cro-Magnon fosilleridir. Yapılan araştırmalar her iki türünde konuşabildiklerini, yaşlılarına baktıklarını, ölülerini gömdüklerini göstermektedir. Bu veriler onların zeki olduğunu gösterir. Özellikle Cro-Magnonlardan kalan mağara resimleri onların en az bizim kadar zeki olduğunu göstermektedir. Ben onlarla ilgili verileri burada inceledim. Aslında can alıcı sorulardan biri 30-35 bin yıllık mağara resimleri ise diğeri ressamın kullandığı boyaları nasıl elde ettiği yönündedir. Bilim “biri yapmış işte” demekten öteye gidemiyor. Daniken’in ne söylediğini bilmiyorum. Bir yerde rastlamadım. Fakat uzaylıların mağaralara girip bu resimleri yapmış açıklaması akılcı değildir. O kadar yolu gelip mağaralarda resim yapmalarını düşünmek saçmalıktır. Üstelik bu resimler tek bir mağarada görülmez. Ve tarihsel olarak çok farklı tarihlere rastlarlar. O zaman uzaylılar dünyamızda 30 bin yıldır cirit atıyor olmalı. Yani bazı uzaylılar işi gücü bırakmış dünya ve dünyalılarla uğraşmış gibi bir sonuç çıkar. Mağaralarda resim yapacak kadar kendilerini dünyaya adamış uzaylılar mı var? Eğer varsa şimdi nerdeler?

Bilim, 30-35 bin yıl önce yaşayan birilerinin çeşit çeşit boyaları yapıp üç boyutlu düşünerek resimler yapabildiğine inanıyor. Hatta taşların doğal çıkıntılarını resmin bir bölümü olacak kadar gelişmiş bir resim yapıyorlar ama bu insanlar zekâ özürlü, ancak taş aletler kullanacak kadar gelişmiş olduğunu kabul ediyorlar.  Yani o insanlar, tarımı bulmadan boya yapmayı bulmuşlar. Üstelik boya yenmeyeceği için zaruri bir ihtiyaç malzemesi olmadığı halde… Aslında gizem bu kadar değil. Mağaralar dışarıdan ışık alamayacak kadar derinlerdedir. Yapılan araştırmalarda mağaralarda is lekesine rastlanmadı. Bu ressamlar sadece boya yapmayı değil aynı zamanda is çıkarmayan bir ışık kaynağı da bulmuşlardır.

Benim teorime göre bu resimleri yapanlar bizim gibi gelişkin olan Cro-Magnonlardır. Ressam o boyaları süpermarketten satın almıştır. Aydınlatma içinde el feneri kullanmışlardır. Birileri hobi olarak mağaraları süslemiştir. Çünkü mağaraların yaşam alanı olarak kullanılmadığı anlaşılmıştır. Arkeoloji bu yerlerin tapınak olabileceğini söylemektedir. Zaten arkeolojinin, her şeyi din ile açıklama eğilimi burada da kendisini göstermiştir.

Şekil 9 Fare ile insan geni birleşimi.

Cro-magnonlar gelişip bedensiz yaşama geçtiklerinde homo sapiens dünyayı bu günkü şempanzeler gibi sarmıştı. Fakat Cro-Magnonların tümü gitmedi. Geriye ekipler kaldı. İşte o ekipler bizi maymundan insana çevirmişlerdir. Bu işlemi yaparken kendi genlerini kullandılar. Şekilde görülen farenin sırtında (yıllar önce) insan kulağını çıkarabilen genetik bilimi şimdi kim bilir ne durumdadır.

Kendi genlerini kullanabildiler çünkü onlarda bir primat olduğu için genlerimiz çok yakındı. Bu gün bizim genlerimiz şempanzelerle %98 oranında benzerdir. Gelecekte bizde bedensiz yaşama geçtiğimizde şempanzeleri insana çevirecek ekiplerimiz olacak. Ve o ekiplerde kendi genlerini kullanarak şempanzeyi insana dönüştürecek.

Ekipler sadece bizi insana çevirmedi aynı zamanda bize medeniyeti de öğrettiler. Bizimle yaşayıp hem eğittiler hem de taş anıtları yapmamızı sağladılar. Yani Büyük piramit yapılırken işi bu ekipler organize etti. Fakat işçi olarak insanları kullandılar. Daha zeki olanlara sorumluluk verdiler. O insanları şimdi pagan tanrıları olarak biliyoruz. Bütün pagan dinlerinde tanrı etten kemikten yapılı ama üstün yetenekleri olan bir varlık olarak karşımıza çıkar. Tıpkı ilk defa batılı gören, Yeni Gine yerlilerinin batılıları düşündüğü gibi…

Bir Sümer tableti durumu “Güzel görünen ne varsa tanrıların lütfüyle yaptık” diyerek çok güzel açıklar. Yani tarımı, sapanı, matematiği, hayvancılığı, inşaatı, arazi ıslahını, kanunları v.b. akla gelebilecek her şeyi tanrılardan öğrendiler. Sümer şehir devletleri günümüzdeki birçok devletten daha medeniydi.

Tanrılar sadece Sümerlere yardım etmedi İndus, Olmek, Mısır, Yunan, Roma v.b. medeniyetlerini de organize etmişlerdir. Hatta bildiğimiz, bilmediğimiz birçok millete de medeniyeti getirmişlerdir. Enki, Ra, Zeus ya da Apollo aynı ekibin görevlileridir.

Görevli ekipler insanlığın belli bir düzeye gelmesini sağladıkları bölgelerden zaman içinde ayrıldılar. Bunu yaparken kendi yerlerine krallar bıraktılar. Sanırım en uygun adayı kendi mirasçıları ilan edip kendileri gittiler. Mısır’da kendi yerlerine bıraktıkları firavunlar tıpkı onlar gibi tanrı olduğunu ispatlama derdine girmiştir. Böylece piramit geleneği doğmuştur.

Görevli ekipler dünyadan ayrılıp bedensiz yaşama geçmiştir ama insanlığı yönlendirmekten hiç vazgeçmemiştir. Artık birebir görüşme yerine vahiy ve sezgiyle yönlendirme dönemi başlamıştır. Pagan dinleri yerine yeni dinler oluşturulmuştur. Vahiy ve sezgiyle insanlık istenilen yöne sokulmuştur.

Öyle sanıyorum ki bu görevliler 1000 yıl öncesine kadar insanlar arasında zaman zaman yaşadılar. Antikitera makinesi böyle bir görevliden kalma olmalıdır. O dönemde Ay’ın örüntülerini yada Ay’ın hızlanma dönemlerini hesaplayan bir cihaz Yunanlıların işine yaramazdı. Öyle bir cihaz ancak Yunanlıya göre tanrı özelliklerinde birinin işine yarayabilirdi. Acaba Antikitera makinesi Zeus’un birine hediyesi miydi? Bağdat pili de benzer bir durumdur. Tanrıların hediye ettiği elektrikli bir cihazın çalıştırılması için pil yapımı öğretilmiştir. Bu cihazlar zaman içinde bozulmuş ve kaybolmuştur. Çünkü tanrılar ayrılınca bu tür araçları yapabilecek kimse kalmamıştır.

Bedensiz yaşama geçme zamanına, dinler kıyamet der. Cro-Magnonların neslinin tükenme sebebi kendi kıyametlerini yaşamalarıdır. Aslında bu türlerden bize bilgi kırıntıları gelmiştir. Sizinde anladığınız gibi biz onları Atlantisliler olarak tanıyoruz. Yani Atlantislilerle Cro-Magnonlar aynı insanlardır.

 

 

 

http://www.belgesell.com/antikcag-teknolojileri.html

Belgeseli izleyin fazla söze gerek yok. Antik insanlara teknolojik yardım yapıldığı çok açık…

Şekil 1 Bu sütunun nasıl bir teknolojiyle kesildiği tam bir muamma.

Ben özellikle bazı şeylere dikkatinizi çekmek istiyorum. Lübnan Jerah kentinde bulunan bir taş akıl mantık dışı görünüyor.

Şekil 1’de görülen sütun 4’lü bıçağı olan bir makineyle kesilmiş. Bu şehir M.S. 1.yy’da Romalılar tarafından kurulmuştur. O dönemlerde böyle bir aletin olduğunu düşünmek, epey uçuk görünür ama kabul etmekten başka çare yoktur. Belgeselde bu taşın kesilmesi için bir alet oluşturulmuştur. Fakat bahsedilmeyen şey taşları kesebilecek bıçağın, o dönemde yapılamayacak olmasıdır. Bu gün kullandığımız hızarlar, ileri teknoloji ürünüdür. Normal demirden bir hızarın, mermeri kesmesi mümkün değildir. Hele bakır gibi daha da yumuşak bir metalin mermeri kesmesi hiç düşünülemez. Hızara kum dökülerek kesildiği söyleniyor ama öyle bir durumda önce metal aşınır. Mermeri elle kesmek daha kolay olabilir. Çünkü hızar üretimi de kolay değildir. Demir ve bronz Sümer’lerden beri biliniyor olmasına rağmen, çelik 1740′ta Benjamin Huntsman tarafından bulunmuştur. Mermerleri kesmek için kullanılan yapay elmas ise ilk kez 1887′de Moisson tarafından geliştirilmiştir.

Şekil 2 Mısır’lıların da taşları kesebilen bir teknolojiye sahip oldukları gözükmektedir.

İnsanlık olarak, mermer ve granitleri 1800′lü yıllardan sonra kesebilmeyi başarmamıza rağmen, Mısırlıların bu işi 3000-5000 yıl önce başardığı görülmektedir. Şekil 2’deki taş, Mısır Karnak’ta bulunmuştur. Görüldüğü gibi hızarın bıraktığı iz gayet açıktır. Bu taşlar 5.000 yıllıktır ve o zamanın teknolojisinde böyle bir şeyin olması söz konusu bile olamaz. Hele bu taşın bazalt olduğu düşünülürse durum daha da garipleşir. Çünkü bazalt en sert kayaların başında gelir, yani kesilmesi en zor taşlardan biridir. Aynı bıçak, elmas takviyesi yapılarak 1/10 kadar daha az bazalt kesebilmektedir.

Şekil 3 Üst modeldeki telin taşı kesebilmesi için ileri teknoloji ürünü olması gerekir.

Bu durum, bize Mısır ve Roma tanrılarının Atlantisli olduğunu ve gerekli teknolojiye sahip olduklarının delilidir. İleri teknoloji ürünü olan bu aletler ancak tanrıların var olduğu süre içinde var olabilirdi. Onlar dünyadan el etek çekince bu tür ürünleri geri zekâlı insanın yapabilmesi mümkün değildir. Ancak daha basit teknolojiyi devam ettirebilmişlerdir. Belgeselde anlatılan vinçler de aynı şekilde tanrıların eseridir. Hele geçmişte yapılan tanımlamalardan yararlanarak oluşturulan resim 3’deki mermer kesme aleti kesin delildir. Aslında resimdeki en önemli şey taşı kesmek için oluşturulan telin varlığıdır. Çünkü böyle bir teknolojiye ancak günümüzde ulaşabildik. Bu gün oluşturulan ileri teknoloji ürünü tellerle mermerleri kesebiliyoruz. Şekil 3’deki model ile gerçek mermer kesme aparatının benzerliği gözükmektedir. Modelde olamayacak şey, teldir. Çünkü bir telin mermeri kesebileceği ancak günümüzde öğrenilen bir şeydir. (Hatta günümüzde bile, bir çok kişinin böyle bir durumdan haberi yoktur) Bu modeli tasvir eden antik mühendis Pliny telle mermerin kesilebileceğini bilemezdi; değil bilmek, hayal bile edemezdi. Ya aleti görmüştür ya da anlatılanlardan duymuştur.

Aslında insan eseri olamayacak teknolojiye sahip eserler dünyanın birçok yerinde vardır. Amerika Titikaka gölü yakınlarında Tiahuanaco antik şehrinde de ilginç taş işçiliği bulunmaktadır. Şekil 4’deki kaya bir iddiaya göre dünyanın ilk şehrine aittir. Üzerine yapılan çizgi ve delikler elle olamayacak kadar düzgün ve sıralıdır. Bu kayayı ancak bir makinenin yapmış olabileceği söylenmektedir. Bu taşın olduğu yerde çok daha ilginç kesilmiş taşlar bizlere farklı bir hikâye anlatmaktadır.

Şekil 4 Taştaki çizgi ve delikler elle yapılamayacak kadar düzgün.

Başka yazılarımda da değindiğim gibi antik insanlar dünyanın her yerinde, kendilerinden beklenmeyen eserler vermişlerdir. Maçhi Piççhu, Sacsayhuaman, Ankor Watt, Piramitler ve Tiahuanaco bunların en önemlileridir. Bu şehirler, bizim pagan tanrıları diye bildiğimiz Atlantislilerden kalan ekiplerin insanoğlunu geliştirebilmek için kurduğu yerlerdi. O şehirlerde yanlarında götürdükleri bir miktar insanı, hem eğittiler hemde geliştirdiler. Bir Sümer tableti olayı güzel özetler. “Güzel olan ne varsa tanrıların lütfüyle yaptık” der. Onlara medeniyeti öğreten tanrılar, sonraları yerlerini insan krallara bıraktı. İnsan krallar da kendilerinin tanrı olduğunu ispatlamak istemişlerdir. Bu istek Mısır’da pramit geleneğini oluşturmuştur. Diğer kadim medeniyetlerde de her kral tanrılardan geldiğini ispatlama ihtiyacı içinde olmuştur. Çünkü tanrılar insanların var olma sebebiydi. Bugünkü dinlerdeki tanrı inancından çok daha ileri bir durum vardı. Çünkü tanrılar insanların arasındaydı ve insanlara göre çok üst varlıklar olarak görünüyorlardı. Teknolojinin nimetlerinden yararlanan tanrılar, geri tür olan insan için gerçekten tanrıydı. Hayalini bile kuramayacağı şeyleri yapan bu üstün canlılar, sabırla bildiklerini öğretmeye çalışıyordu. Üstelik ölümcül ceza verme becerileri de vardı. Memnun olmadıklarını yok edebiliyorlardı. Önceleri insanlar arasında olan bu tanrılar, sonraları ruhani dünyaya çekildi ama insanoğlunu yönlendirmekten hiç vazgeçmedi. Yerlerine bıraktıkları kralların devri bittikten sonra yönlendirme işlemine peygamberlerle devam ettiler.

 

 

 

Atlantisliler bizi geliştirirken hem bilim hem de din yoluyla bilgi verdiklerini söylemiştim. Kutsal kitaplardan Tevrat’ta bize epey ilginç bilgilerin verildiğini görmüştük. Atlantislilerin Musevilerle uğraştığını Tevrat’tan takip etmiştik. Fakat her an onlarla beraber olamamıştır. Onun için Yahudilerle her an iletişim içinde olabilmek için onlara bir telsiz (Ahit sandığı) vermiştir. Verilecek telsizin çok uzun süre pillerinin dayanması gerekir. Oysa en iyi şartlarda elimizdeki piller 5-10 gün dayanabilirler. Sürekli onlara pil götürmek yerine onlara küçük bir atom reaktörü olacak bir cihaz vermek daha uygun olacaktır. Atlantislilerin soğuk vizyon reaktörünü yapmış oldukları gözüküyor. Sanırım bizde önümüzdeki yıllarda başaracak olduğumuz bir gelişme olacaktır. Böylece çok uzun yıllar dayanabilecek bir pilimiz olmuş olacaktır. Bu durumun Atlantisliler tarafından da böyle uygulandığı Tevrat’ta gözükmektedir. Olayı anlayabilmek için Ahit sandığının özelliklerini incelemek gerekir.

1.Sa.5: 8 Bunun üzerine ulaklar gönderip bütün Filist beylerini çağırttılar ve “İsrail Tanrısı’nın Sandığı’nı ne yapalım?” diye sordular. Filist beyleri, “İsrail Tanrısı’nın Sandığı Gat’a götürülsün” dediler. Böylece İsrail Tanrısı’nın Sandığı’nı Gat’a götürdüler.

1.Sa.5: 9 Ama sandık oraya götürüldükten sonra, RAB o kenti de cezalandırdı. Kenti çok büyük bir korku sardı. RAB kent halkını, büyük küçük herkesi urlarla cezalandırdı.

Ahit sandığı radyasyon saçmaktadır. İsrail dışına çıkarılan sandığın nasıl kullanılacağı bilinmediğinden herkeste radyasyon etkisi olan tümörler oluştu.

1.Sa.6: 19 RAB’bin Antlaşma Sandığı’nın içine baktıkları için, RAB Beytşemeşliler’den bazılarını cezalandırıp yetmiş kişiyi yok etti. Halk RAB’bin başlarına getirdiği bu büyük yıkımdan dolayı yas tuttu.

Ahit Sandığı kurallara uyup yanaşılmadığında öldürücüdür. Her önüne gelen sandığa yanaşamaz hele sandığın koruyucularını kaldırıp bakanlar sadece kanser olmadı çok kısa zamanda öldüler.

1.Ta.13: 9 Kidon’un harman yerine vardıklarında öküzler tökezledi. Bu nedenle Uzza elini uzatıp sandığı tuttu.

1.Ta.13: 10 RAB sandığa elini uzatan Uzza’ya öfkelenerek onu yere çaldı. Uzza orada, Tanrı’nın önünde öldü.

1.Ta.13: 11 Davut, RAB’bin Uzza’yı cezalandırmasına öfkelendi. O günden bu yana oraya Peres-Uzza denilir.

Ahit sandığına yanlışlıkla bile tutulamaz. Çünkü çarpıyor. Bu ayetlerde Ahit sandığının yüksek voltaj ürettiği görülmektedir. Bu özelliği yüzünden taşınmasının nasıl olacağı insanlara anlatılmıştır. Fakat yanlışlık sonucu bu voltaja kapılan Uzza oracıkta öldü.

Lev.16: 13 Orada, RAB’bin huzurunda buhuru korların üzerine koyacak; buhurun dumanı Levha Sandığı’nın üzerindeki Bağışlanma Kapağı’nı kaplayacak. Öyle ki, Harun ölmesin.

Ahit sandığı insanları öldürmesin diye yalıtılıyor. Uzza’yı öldüren voltaj Harun’u da öldürmesin diye sandığa bir koruma yapıldığı anlaşılmaktadır.

Lev.16: 23 “Sonra Harun Buluşma Çadırı’na girecek. En Kutsal Yer’e girerken giydiği keten giysileri çıkarıp orada bırakacak.

Lev.16: 24 Kutsal bir yerde yıkanıp kendi giysilerini giyecek. Sonra çıkıp kendisi ve halk için getirilen yakmalık sunuları sunacak, kendisinin ve halkın günahlarını bağışlatacak.

Daha önce voltaj için bir koruma yapılmıştı. Şimdi ise radyasyonun etkilerini azaltmak için çözüm oluşturuldu. Ahit sandığının yanına girip çıkmak için özel elbiseler ve radyasyondan kurtulmak için yıkanmak gerektiği anlatılmaktadır.

1.Sa.5: 8 ayetini biraz daha açmak istiyorum. Ahit sandığı bir dönem Yahudilerin elinden alındı. Fakat sandığı alanlar onu nasıl kullanacaklarını bilmediğinden etkilenmişlerdir. Görüldüğü gibi soğuk vizyon olduğunu sandığım sistem radyasyon saçmaktadır.  Yahve ahit sandığına yaklaşmak için Levilileri eğitmiştir. Onların haricinde olanlar radyasyondan ya da üretilen elektrikten etkilenmektedir.  Ahit sandığına ancak özel şartlarla yaklaşılmalı ve dikkatli olunmalıdır. Belki de Yahudilerin ya da Levililerin genleri ile farklı şekilde uğraşılarak radyasyondan diğer insanlar kadar etkilenmemesi sağlanmış olabilir. Bu ayetlerden anlaşılacağı gibi tüm Gat halkı etkilenmiştir ama Yahudilerin radyasyondan etkilenmediği görülmektedir. Gat halkında çeşitli urlar oluştu ve bu durumu Yahve’ye atfettiler ve sandığı tekrar eski sahiplerine gönderdiler. Fakat sandığı merak yüzünden ziyaret edenlerde bu durum görülmüş olabilir. Yani uzaktakileri etkilemiş olması az bir ihtimaldir. Sanırım bu ahit sandığını nasıl yapacağımızı kütüphanelerde bulacağımız belgelerden öğreneceğiz. Yada eskisini bulup tamir edeceğiz. Büyük bir ihtimalle kaybolan Ahit sandığı Mısır’daki arşivler piramidine konulmuştur. Bu işi de Süleyman peygamber yapmış olmalıdır. Bu konuyu inceleyen Eric Von Daniken Ahit sandığını Süleyman peygamberin Oğlu Menelik’e verdiğini ve ondan sonra bir daha izine rastlanmadığını söyler.

Bana göre Menelik Ahit sandığını Mısır’a götürüp arşivler piramidine koymuştur. Fakat başka bir iddia da Etiyopya’da bir tapınakta olduğudur.

2012 tarihi dünyada son zamanlarda kıyametin tarihi olarak gündeme gelmektedir. Acaba bu tarih bir deli saçması mı? Yoksa ciddiye alınacak bir veri mi? Eğer olaylara bilim açısından bakarsak bu tarih saçmalıktan başka bir şey değil. Fakat bize verilen bilgiler sadece bilim yoluyla verilmez. Başka kaynaklar da kullanılır. Bu yazımda bu kaynakları açıklamaya çalışacağım.

Başka yazılarımda da belirttiğim gibi bize aktarılan bilgilerin bir yolu da dinler ya da daha geniş anlamıyla inançlardır.

2012 rakamı Aztek, Olmek ve Hint söylence ve inanışlarında kullanılan bir rakamdır. Fakat dünyada en çok bilineni Mayaların 21 Aralık 2012 “zamanın sonu” söylemidir. Aslında mayalardan bize çok net bilgiler kalmamıştır. Amerika’nın keşfi sırasında tüm kodeksler yakılmış ve yok edilmiştir. Elde tesadüfen kalan 4 kodeks vardır. Bu kodekslere göre uzun sayım döneminin sonu 21 Aralık 2012 de sona ermektedir. Mayalara göre zamanın sonuna denk gelmektedir. Daha başka bir şey yazmasa bile bu kadar bilgi kıyamet için yeterlidir. Hint ve Olmek inanışlarında bu rakam daha kapalıdır. Onun için ben daha çok zamanın sonu üzerinde duracağım.

“ZAMANIN SONU” çok gizemli ve güzel bir söz… Kimilerine göre insanlığın ya da dünyanın sonuna işaret ediyor. Onun için bir sürü felaket senaryoları oluşturmuşlar. Başka sözleri de bu sözle birleştirerek dünyanın bir felaketle yok olacağına hükmetmişler. Hatta bu konu filmlere konu olmuş ve bir çıkar kapısı bile olabilmiştir.

Özellikle Peygamberin bir hadisini “zamanın sonu” sözüyle birleştirerek 2012 de güneşin batıdan doğacağı gibi bir iddiayı gündeme getirmişler. Bu işin olabilmesi için dünya kutuplarının yer değiştireceği ve bu esnada dünyada büyük felaketler olacağı savunulmuş. Hatta bu işe Sümerlerin tanrıları Anunakiler bile sokulmuş. Güya her 3600 yılda bir güneş etrafında dönen Marduk gezegeni 2012 de yine görünecekmiş. Çok büyük kütleli bir gezegen olduğu için her gelişinde diğer gezegenlere etki ederek değişikliklere sebep oluyormuş. Bu gelişinde kendi kütlesinin etkisinden çok yüksek medeniyete ulaşmış sakinlerinin bize etki edeceğini savunanlarda var.

Bu arada Nostradamus’un bir dörtlüğünü de unutmamak gerek. Her ne kadar 2012’den bahsetmese de bahsettiği dörtlükteki olayların Marduk’u işaret ettiğini düşünenler var.

Sanırım en garip felaket senaryosu güneş rüzgârları yüzünden elektrik ve elektronik cihazların yok olmasıyla insanlığın yok olacağını düşünmeleridir. Sanki Amazon ormanlarındaki ya da Afrika’daki yerlilerin elinde böyle cihazlar varmış gibi kabul yapılmaktadır. Teknolojinin çökmesiyle insanlığın büyük bir kısmı yok olabilir ama her yörede bir miktar insan yaşamaya devam eder ve bu bir felaket olmakla beraber kıyamet olmaz.

Son bir senaryoya göre ise 2012’de dünya foton kuşağına girecek ve insanlık karanlıklardan uyanacak. Böylece başka gezegenlerde yaşamaya devam edecek. Gelişmiş galaktik imparatorluğu zamanı geldiğinde bizi daha üst yerlere taşıyacak. Bu senaryo özellikle medyumlar aracılığı ile insanlara sürekli anlatılmaktadır.

Başka daha senaryolarda vardır ama ben bu kadarıyla yetineyim. İsteyen netten bir sürü bilgi edinebilir.

Öncelikle belirteyim ki bende 2012 ya da ona yakın bir tarihin kıyamet tarihi olduğuna inananlardanım. Fakat benim inanmadığım şey bir felaketle insanlığın ya da dünyanın yok olacağı bilgisidir. Fakat insanlara 2012 tarihi bir şekilde empoze edildi. Başka yazılarımda yazdığım gibi bizi yönlendirenler gerektiği zaman böyle manevralar yaparlar. İnsanlık 2012’ye hazırlansın diye bu söylemler tetiklenir ve birilerinin bu işi gündemde tutması sağlanır. İşte bu durumda öyle bir durumdur. Yani bu 2012 rakamı saçma veya boş olarak çıkmış bir rakam değildir. Bu dedikoduların oluşabilmesi için zamanında maya takvimi organize edildi. Nasıl ki haklarında hiçbir delil yokken insanlık binlerce yıldır Atlantislilere inandırıldıysa bu tarihte ona benzerdir. Hakkında delil yoktur ama insanlığın hafızasında yer edinmiştir. Bazıları Maya’ların 2012’yi değil 2011 yılını işaret ettiğini söyler. Fakat dediğim gibi bu tarihin oluşturulmasında Maya’lar kullanılmıştır. Verilmesi gereken tarih verilmiştir. Mayaların zamanın sonu 2011 de bitmesinin önemi yoktur. Önemli olan insanlığın hafızasına sokulan tarihtir.

Benim kıyamet için en önemli dayanağım Kuran’dır. Kuran’da pek çok bilgi vardır. Sadece Kuran değil tüm dinler kıyametin olacağını söyler. Kıyamet inancı olmayan tek bir din yoktur. Neden istisnasız her din kıyamet inancına sahiptir diye düşünürsek iki cevap oluşma durumu var. Ya dinler birbirlerinden etkilenerek kıyamet ve kurtarıcı inancını aktarmışlardır ki bu farklı kıtalardaki dinlerin birbirleriyle iletişimi olmadığı zamanlarda bu işin olamayacağı gerçeğiyle uyuşmaz. O zaman benim söylediğim gibi bizler yönlendiriliyoruz. Ve insanlık nihai bir hedefe doğru götürülüyor. Onun için her inanışta kıyamet ve kurtarıcı inancı oluşturulmuştur.

Aslında benim kıyametin yakın olduğuna delilim bu tarihler değildir. Ben sistemin çalışma prensibinden yola çıkarak kıyametin geldiğini düşünüyorum. Eğer dünyanın bir tarla ve insanında ürün olduğunu kabul edersek, kıyamet bizim için kaçınılmaz gerçeğe dönüşür. Çünkü insanlığın hasadı kıyametle olacaktır. Neden, ille de bir kıyamet olması gerektiğini anlamak kolaydır. Çünkü madde bedene bağlanan ruhların tekâmüllerinin yeterli seviyeye gelmesi anı kıyamettir. Çünkü artık ruhun öte dünyada yaşayabilecek kadar gelişmiş olması onu daha fazla dünyada kalmasını gereksiz kılar. Tüm insanlık hemen hemen aynı zamanda gelişmişliğini tamamlar. Bu simülasyon içindeki son zamanlarımızda bizden gizlenen bilgilere vakıf olarak öte dünyaya gitmeye hazırlanırız. Daha önceden bize bu konuda verilmiş ipuçlarını anlamaya başlarız. Özellikle dinlerle bu süreci kolay kabul etmemiz sağlanmaya çalışılır. Çünkü o zamana kadar dünyanın halifesi olan insan sonsuza kadar dünyada ve madde bedende yaşamayı ummaktadır. Şimdi öyle şeyler öğreniyor ki afallaması gayet normaldir. Çünkü zamanın sonu gelmiştir. İşte bu zamanın sonunun bize 2012 tarihiyle empoze edilmesi makul ve mantıklıdır. Önümüzdeki günlerde çok ilginç gelişmeler olacak. Turgay Güler’in yazdığı gibi MEHDİX Paşa 2012 sonuna kadar ortaya çıkabilir. Gerçi o 2020 tarihini ön gördü ama takdir edersiniz ki o geleceğe dair çıkarımlarla bir roman yazdı. Fakat öngörülerinin birçoğu gerçekleşecek. Gerçekleşmeyecek en önemli öngörüsü savaşlar (aslında fikir savaşları olarak karşımıza çıkacaklar) ve Müslümanların dünya hâkimiyetidir. Çünkü Mehdi ya da Mesih kesinlikle bir din taraftarı olmayacak ve bir dini öne çıkarmayacaktır. Çünkü dinler kıyamete kadar görev yapacak olan aracılardır. Kıyamette tümü ortadan kalkacak ve gerçek bilgi hâkim olacaktır. İşte Kurtarıcı böyle biri olursa ancak tüm dünyadan destek alabilir. Yalnız Mehdi kurandaki bilgileri kullanacaktır. Kuran ona bir sürü ipuçları sunacaktır.

Turgay Güler’in kitapta harika bir öngörüsü daha var. Mehdix, Musa’nın Asasıyla dünyaya hükmetmeye başlamıştır. Aslında bu öngörü peygamber tarafından da söylenmiştir. Yedi uyurlar mağarasındaki Ashabı-kehf Mehdiye yardım edecektir. Bunu bize bırakılan kütüphaneler konusunda işlemiştim. Başka bir hadise göre

Dâbbetü’l-arz, Musa’nın âsası, Süleyman’ın mührü yanında olarak çıkacak, mühür ile müminin yüzünü parlatacak, âsa ile kâfirin burnunu kıracak

denmektedir. Dabbe’nin Mısır’daki Sfenks olduğunu yazdım. Öyle sanıyorum ki en son Süleyman peygamber ya da Belkıs Melikesinden olan oğlu Menelik, ahit sandığı ile diğer kutsal emanetleri Mısır’a götürmüş ve sfenksin beklediği o kütüphaneye koymuştur. İşte kurtarıcı, o kütüphaneyi açacak (daha doğrusu zaten Mısır’lı birileri açmış ve Mehdiyi bekliyorlar) ve oradaki bilgilerle tüm dünyaya hükmedecektir.

Maya’ların dediği “zamanın sonu” çok güzel bir sözdür. Çünkü gerçekten insan için kıyametten sonra zamana tabi olmak yoktur. Aslında zaman vardır da zamanın geçmesi yoktur. “Zamanın sonu” sözünü ilk duyduğumda bende çok büyük bir etki yaptı. Çok büyük anlamlar ifade ettiğini hemen anladım ve araştırdım. Fakat ona verilen anlamlar beni bir miktar hayal kırıklığına uğrattı. Yaşadığımız dünyada zaman ve mekân öte dünyada yer değiştirecektir. Biz bir yerden bir yere serbestçe gidebiliyoruz. Ama zamana etkimiz olmuyor. O kendi bildiği gibi gidiyor. Öte dünyada ise zaman üzerinde hareket edebileceğiz. Yani ileri veya geri hareket edebileceğiz. Fakat mekân üzerinde hiçbir etkimiz olmayacak. Öte dünyada hareket ederek bir yere gitmeyeceğiz. Her yer aynı noktada gibidir. Biz sadece hayal ederek istediğimiz yeri deneyimleyebileceğiz. Başka yazılarımda bu konuyu çok daha detaylı işledim. Aslında dünyadan belli aralıklarla hasat yapıldığını düşündüğümüzde zamanın sonu hasat zamanına denk geldiğini anlarız. Tevrat’ta Nefilimler için eski çağ kahramanları tanımını kullanmıştı. Yani Nefilimler önceki çağdan kalanlar olmuş oluyorlar. Zamanın sonu bu çağ dönemlerinin sonu olmuş oluyor.

Birçok insan için bu anlatımların bir anlamı yoktur. Fakat bu sürece hazır olanlar da var. Onlar beni en iyi anlayanlar olacaktır.

Bir ateist için bu durumun kabullenilmesinin ne kadar zor olduğunu düşünün. Tüm içtenliği ile tanrı veya din diye bir şeyin uydurma olduğunu düşünmüş ve ölünce yok olacağına hükmetmiş. Şimdi aslında din diye bir şeyi insanlar değil de daha üst birileri oluşturduğunu ve hatta kendisinin de onların yerine aday olduğunu kabul etmesinin ne kadar zor olacağını düşünün. Fakat istisnasız herkes kıyamette bir üst yaşam alanına çıkacak kadar gelişmiştir ve en zor süreci başarıyla atlatmış olacaktır.

Bizim yaşadığımız gizli tekâmül sürecine (yarı bilinçli dönem) sokulmayan ruhlarda vardır. Onlarda altın çağ dediğimiz zamanda, bin yıl içinde bizimle aynı seviyeye gelecek ve bizden sonra onlarda arkamızdan öte dünyaya gelecektir. Aslında bize öğretilenin tersine başarılı olan her ruh cehenneme gidecektir. Başarısız olanlar ise dünyada cennette yaşamaya devam edecektir. Bu konuyu burada işledim.

Benim kaynaklarımdan en önemlisinin Kuran olduğunu söylemiştim. Çünkü Kuran, kıyamette insanlığa yol gösterecek olan bir kaynaktır. İslam inancındaki deccal, İsa, Mehdi inancını yazmıştım. Bu dönemleri yönetecek olan biri veya birileri olacağı kesindir. Bu konudaki düşüncelerimi burada yazdım. Zaten önemli bir ayrıntıda değildir. 2012 sonuna doğru mehdiyi tanıyacağız dedim ama bu kişi aslında deccal olmalı. Çünkü önce deccaliyet (kargaşaların ve fikir mücadelelerinin yaşanacağı) dönem yaşanacak. Sonra İsa (huzur) dönemi yaşanacak. İşte bu dönemler sonrasında kıyamet yaşanacak. Ancak mehdiyet dönemi kıyametten sonra yaşanacaktır. Tüm bu dönemler bittikten sonra bizim dönem kapanmış olacak. Bizler eski çağ insanları olarak -Atlantisliler gibi- şempanzelerin folklorunu süsleyeceğiz.

2012 ortalarında Mehdi ya da Deccali tanıyacağız dedim ama epey bir süre emin olamayacağız. Ayrıca herkesin haberi olmayacak. Daha çok kıyametle ilgisi olanlar bir şeylerden şüphelenecek. Diğerleri ancak kütüphaneler açıldığında (sura üfürülünce) haberi olacak. O zamana kadar da (Mehdi dahil) kimse emin olamayacak. Öyle sanıyorum ki kütüphaneler ancak 2012 yılı sonuna doğru insanlığa açılacak ve kıyamet bilfiil başlamış olacak. O zaman Dabbe ve Yecüc Mecüc yerden çıkarak tüm dünyayı bilgilendirmiş olacak. Kıyametin büyük alameti dediğimiz şey gerçekleşmiş olacak. Fakat ondan önce Deccal bilimi tavan yaptırarak dinleri epey hırpalamış olması gerekir. Sanırım din alimleriyle Deccal arasında büyük fikir mücadeleleri geçecektir. Televizyonlarda bu sahneleri seyrettiğinizde kıyametin fiili olarak başladığını anlayın. Fakat bu sürenin de uzun olmayacağını 1-3 ay gibi bir zaman süreceğini düşünüyorum.

Deccal tıpkı peygamberin dediği gibi fitne çıkaracaktır. Yanlış anlaşılmasın sadece dinlerin hatalı olduğunu söyleyecektir. Fitne denilen şey odur. Yoksa insanları öldürmeyecektir. Zaten, öyle deliller ve bilimsel veriler sunacaktır ki kimse karşı koyamayacaktır. Hadislerde adı geçen savaşlar hep fikir savaşlarıdır.  Dünyanın dümdüz olması bile manevi anlamdadır. Şöyle düşünün; bu gün fikir olarak dünyada binlerce görüş vardır. Oysa kıyamette tüm bu fikirler yerle bir olacak ve tek gerçek bilgi hâkim olacaktır. İşte her fikrin bir dağ olduğunu düşünürsek dünya dümdüz olduğunda bu dağlardan hiç kalmayacağını anlarız.

KEHF 47 O gün dağları yerlerinden, söküp yürütürüz. Yeryüzünü çırılçıplak ve dümdüz görürsün. Tek bir kişiyi gözardı etmeksizin tüm insanları biraraya toplarız.

Ayette de görüldüğü gibi o gün (kıyamet günü) fikir dağları yerle bir olacak ve tüm insanlık tek kişi kalmaksızın aynı düşünceye getirilecektir. Aynı şekilde kütüphaneler konusunu işlerken Dabbe ve Yecüc Mecücün anlamlarını incelemiştik. Hem Dabbe ve Yecüc Mecücün hemde Ashabı Kehf ayetlerindeki gençlerin “bilgi” olduğunu vurgulamıştım. Hatta “Güneş battığı yerden doğacaktır” hadisindeki güneşinde bilgi olduğunu söylemiştim. Görüldüğü gibi bize şifrelenerek verilen argümanların hepsi aynı şeyi anlatmaktadır. Sadece bize değil tüm dünyaya da doğu dinleri aracılığıyla bu bilgiler şifreli olarak sunulmaktadır. “Agarta” tüm dünyada bilinen bir olgudur ama en küçük bir delili yoktur. Tıpkı Atlantis gibi efsanelerde yaşar. Agarta’nın varlığı ile ilgili bilgiler sadece Kutsal metinlerde bulunur ve çok büyük bir insan nüfusu doğru olduğuna inanır. İşte bu gibi şeyler benim için yönlendirildiğimizin delilleridir. Kutsal mekânlar kıyamette gerekecek olan bilgileri folklorumuza sokup unutmamamızı sağlamışlardır.

Kıyamet anının nasıl olacağını rüyamda görmüştüm. Eğer o an rüyamdaki gibi olacaksa hiç korkmayın. Ne acı, ne ızdırap, nede korku olacaktır. Tereyağından kıl çeker gibi ya da çok kısa bir iç geçmesi gibi bir an yaşayacağız ve kendimizi öte dünyada bulacağız. Fakat ortamımız pek değişmeyecek. Yani, yine dünyadaki ortama benzer bir ortamda bulacağız kendimizi. Bir miktar farklılık olacak ama yabancısı olmadığımız bir ortam bizim için oluşturulmuş olacak. Böylece kolay adapte olacağız. İnşallah rüyamdaki gibi olur.  Aslında söylediğim gibi çok   kısa süreceğini Kuran’da söylemektedir.

NAHL 77 – Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a aittir. Kıyametin kopuşu yalnız bir göz kırpması veya daha az bir zamandan başkası değildir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

Genel inanış olan felaketleri yaşamayacağız. Fakat kıyamete kadar normal süreç devam edecek. Yani insanlar ölüp, dirilecekler. Fakat kıyamet anında gali belada yaratılan tüm ruhlar dünyada bedenlenmiş olacaklardır. Kuran bu konuda çok açıktır. Kesinlikle her ruh kıyameti yaşayarak bir üst yaşam formuna geçecektir.

MERYEM 93 – Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahmân’ın huzuruna kul olarak çıkmasın.

Ben 2012 için argümanlarımı bir tekrar etmek istiyorum.

-İlk argümanım yukarıda yazdığım gibi insanlığın öte dünyada yaşayacak kadar gelişmiş olmasıdır. Eğer kıyamet olacaksa şimdi olması çok uygundur. Çünkü sistemin çalışmasını anladığım için dünyada daha fazla kalmamızın gereksiz olduğunu görebiliyorum.

-ikinci argümanın 2012 yılının insanlığın hafızasına sokulmasıdır. Geçmişte de benzer şeyler oldu ama bu kadar yaygın olmamıştı. Tüm dünyada 2012 furyası esip durmaktadır. Son dönemlerde bulunan yeni Maya takvimine göre 21.12.2012 son değil. Zaten bana göre de bir takvim sona ermez. Devam eder. Fakat bu tarih insanlığın hafızasına sokuldu. Aslında elle tutulan bir veri yokken, insanlar bu tarihi dünyanın sonu diye kabul etmişler. Benim için önemli olan o…

 -Üçüncü argümanım sizleri ikna etmekten çok, beni ikna eden bir argümandır. 2007′ye kadar ateist olarak yaşayan ben, değil kıyamet, tanrı kelimesine bile inanmıyordum, ayrıca ateşli ateistler gibi dinlere alerji duyuyordum. O zamandan beri ulaştığım bilgiler beni; -yönlendirildiğime- kesin olarak inandırdı. Yönlendirilme tarzı, sezgi şeklinde olmaktadır. Hiç bilgim olmayan konularda bilgi sahibi oldum. Beni bu bilgilere ulaştıran sezgilerim, yine kıyametin yakın olduğunu söylüyor. Onun için 2012 sonunun doğru olduğuna inanıyorum. Eğer 2013 yılına geldiğimizde değişen bir şey olmazsa, kendimi çok fena kandırılmış hissedeceğim…

http://www.vizyonfilmizle.org/13405-morgan-freeman-ile-evrenin-sirlari-izle.html?postTabs=0  Belgeselin 1. bölümünün tamamı (video açılmazsa tıklayınız. )

“Through the wormhole” belgeselinin ilk bölümü, Tanrı kavramını çeşitli yönlerden inceliyor. 5 ayrı bilim insanının, tanrının ne olabileceğiyle ilgili güzel yorumları var. Yukarda ki linkte görebilirsiniz.

İlk olarak kozmolog Andy Albrecht evrendeki dengenin tesadüfen olamayacağını onun için bir planlayanın olması gerektiğini söylemektedir. Özellikle doğada bulunan dört temel kuvvetin güçlerinin aldığı değerlerin çok hassas ve önemli olduğunu söylemektedir. Evrenimiz gibi bir evrenin olabilmesi için verilerin ancak bu değerlerde olması gerektiğini söylemektedir. Rakamların tesadüfen bu değerleri almasının mümkün olamayacağını, onun için bir planlayıcının olması gerektiğini söylemektedir.

Tam bu görüşün zıddı bir görüşü, Dr. Alan Guth savunmaktadır. Ona göre büyük patlamadan hemen sonra oluşan genişleme anında saniyenin çok kısa bir zamanında evren, 100 bin kez büyüdü. Genişleme teorisine göre evren birden fazla olmalıdır. Genişleme her yerde aynı anda durmayacağından cep evrenler oluşması gerekir. İşte bu cep evrenler sonsuz sayıda olabilir. Bizim evrenimiz de bu cep evrenlerden biri olabilir. O zaman bir yaratıcıya gerek yoktur demektedir.

Matematikçi olan Garrett Lisi’ye göreyse tanrı bir matematikçidir. Ona göre evrende her şeyin matematiğe uyması ve bilimin bu matematik sayesinde evreni anlayabilmesi gerekir. Bu konuda Einstein’ın dahi başaramadığı dört temel kuvvetin birleştirilmesini gerçekleştirmek istemektedir. Bu konuda yeni bir yöntem uygulayarak yeni parçacıklar öngörmektedir. Parçacık hızlandırıcılarda bu parçacıkların bulunabilmesi onun matematiğinin doğru olduğunu gösterecektir.

Dr. Michael Perginser ise çok başka bir iddiada bulunmaktadır. Ona göre Tanrı; insan beyninin yarattığı bir şey. Dominica adlı bir kızın sağ beyin lobuna manyetik alan uğrayarak bedensiz varlıklar görmesini sağlamıştır. Bu durumu, beynin bir ürünü olarak görmekte ve daha önceki peygamber veya din kurucularının böyle etkilendiğini söylemektedir. Ona göre tüm dinler, bir şekilde sağ lopları etkilenen insanların ürünü. Ben bu görüşü diğerlerinden ayrı olarak değerlendireceğim.

İçlerinden en ilginci olan Will Wright’ın söylemidir. Ona göre tanrı bir bilgisayarcıdır. Evrenin bir bilgisayar programına benzemesi ve benzerinin insanlar tarafından yapılabilmesi delil oluşturmaktadır. Bugün bilgisayarlarda yaratılan oyunların içindeki karakterlerin bizi temsil edebileceği ve gelecekteki birinin böyle bir evren yaratabileceği savunulmaktadır. Özellikle ekranlarda oluşan piksellerin evrende de olması çok güzel bir delil olarak sunulmaktadır. Torunlarımızın tanrı olabileceği vurgulanmaktadır.

Ben bu dört bilim insanının da haklı olduğu düşüncesindeyim. Aslında beşi de gerçeklerden bahsetmektedir ama Dr.Michael Perginser’in düşüncesini farklı değerlendireceğim.

1-      Evrenimizin bir planlayıcısı var.

2-      Evrenimiz tek değil çok sayıda benzeri var.

3-      Evreni planlayan güç onu matematik kurallara göre oluşturdu.

4-      Evren bir bilgisayardan ibarettir.

Bu dört şıkka göre planlayan bir güç var. Her ne kadar çok sayıda evren olduğunu iddia eden Dr. Alan Guth bir yaratıcı öngörmüyorsa da olmadığını da söylemiyor. Sadece çok fazla evren oluştuğu için içlerinden birinin bizim evrenimiz olabileceğini söylemektedir. Oysa ilk büyük patlama anı öncesi için bir yorum yapmıyor. Bana göre koca evrenler boşuna olamaz. Onun için çok sayıda evren var ama bunların hepsinde tekâmül edilebilmesi için bir çeşit yaşam vardır. Yani boşuna bir şey veya israf yoktur. Evren gibi muazzam bir enerjisinin hiçbir işe yaramadan öylece durması mantıklı değildir. Üstelik tesadüfleri kabul ederek evrenlerde canlıyı açıklamaya kalkarsak sayısız evrende tek canlı barındıran bizimki olabilir. Çünkü Penrose’nin yaptığı bir hesaba göre evrenin bu günkü durumda olabilmesi 1010123 de bir ihtimaldir. Bu kadar küçük bir rakam (1 rakamının yanına 10 üzeri 123 adet sıfır yazmak gerek) doğruysa bizden başka pek bir canlı barındırabilecek evren aramamak gerekir. Bu kadar çok amaçsız evrenler topluluğu olması bir anlam ifade etmez. Elbette bu felsefi bakış açısıdır. Her şeyi madde olarak gören ve ruhu kabul etmeyen bilim için gayet normal bir sonuçtur.

Evrenin bir planlayıcısı var derken ona ille de Tanrı ismini takmak doğru değildir ama en yakın tanımlama olduğu için kullanıyorum. Bir çok yerde Kaynak adını tercih ediyorum. (Tüm evrenin başladığı ve sonunda döneceği yer olduğundan, daha uygun bir isimdir.) Kaynak dinlerde tariflenen tanrı kavramıyla pek örtüşmez. Hele dünyaya veya insana kurallar koyan ve uymayanları yakan bir tanımlamayla hiç alakası yoktur. Benim bahsettiğim yaratıcı kurallarını koymuş ve süreci izlemektedir. Aslında izlemiyor. Sonucunu almıştır. Onun zamanıyla bizim zamanımız aynı şey değildir. Biz zaman genişlemesine tabiyiz. Bunu bir örnekle anlatmaya çalışayım. 60 dakikalık bir filmi düşünün, içindeki karakterler için 10 yıllık bir süreci kapsasın. Oysa bizim için 60 dakika geçmiştir. İşte Kaynak için zaman geçmezken biz milyarlarca yıl geçiririz. Daha kolay anlaşılması için Tanrı kelimesini kullanacağım ama Kaynak demek istediğimi bilin.

Tanrı kurallarını koydu ama insan bu kurallara karşı gelemez. Onun kuralları doğa veya fizik kanunlarıdır. İnsan onlara karşı gelemez. Böylece suç da işlemiş olmaz. Aslında insan yaratıcıya karşı suç işlese bile hiç önemli değildir. Bir çocuğun yaramazlığı gibi düşünmek gerekir. İnsanda bu günkü gelişmişliği ile henüz buluğ çağına girme aşamasındadır. Yani çocuk olmaktan henüz çıkamamıştır.

İnsan, tanrı dediğim güç için gereken bir şeydir. Bizler bilinçsiz enerjiyi bilinçli hale getirme uğraşısıyız. Fakat ruhlarımız evrendeki toplam enerji yanında o kadar küçüktür ki yok varsayılabilir. Fakat evrendeki tüm enerjinin bilinçlenmesi amaçlanmıştır. Onun için dünyada pek çok hasat yapılmıştır ve evrenin sonuna kadar da yapılacaktır. Fakat dünyada yapılan hasat okyanusun yanında bir bardak su kadar ancak olabilir. Onun için evrenin canlı kaynıyor olduğunu düşünüyorum. Fakat tüm evren canlı kaynıyor olsa bile ancak küçük bir göl kadar olur. İşte evrenimizin tek olmaması onun için elzemdir. Sayısız evren olmak zorundadır.

Evrenimiz veya tüm diğer evrenlerin hepsi bir bilgisayar içinde rahatlıkla yaratılabilir. Kesinlikle çok kolaylıkla çözülebilecek bir problemdir. Bu günkü teknolojimizle çözemezsek bile en geç elli yıl sonra bizim benzerimiz bir evren yapabiliriz. Çünkü her şey matematiğe göre olmaktadır. Her şeyin matematiğe uyması programlama işlemini daha da kolaylaştırmaktadır. Belki matematik kuralları değiştiremeyiz ama fizik ve kimya kurallarını istediğimiz gibi yapabiliriz. Hatta, evrenimizdeki suyun varlığı buna örnek gösterilebilir. Su diğer sıvılardan farklı davranır. Bu özelliğin, evrende canlı oluşabilmesi için özel düşünülüp planlandığını sanıyorum. Birçok kişinin bildiği gibi tüm sıvılar soğurken büzüşür. Oysa suyun buz hali sıvı halinden daha hafiftir. Onun için buz dağları okyanuslarda yüzer. Başka sıvılar bu şekilde davranmaz. (Suyun özelliklerini bu belgeselde seyredebilirsiniz. http://www.belgesell.com/suyun-onemi.html) Bu özellik canlı oluşumu için çok gereklidir. Eğer su o şekilde davranmasaydı okyanuslar veya denizler sıvı halde kalamazdı. Çünkü kışın soğuyan su buz olacak ve suyun dibine çökerek orada kalacaktı. Yazları ise çok az kısmı eriyecekti. Bu birikim yavaş yavaş tüm gezegendeki suların donmasına sebep olacaktı. Çünkü buzlar arttıkça yazları daha soğuk geçecekti. Ayrıca buzun, güneş ışınlarını yansıtması bu süreci daha da artıracaktı. O zamanda dünyamızda suya dayalı bir hayat oluşamayacaktı. Yani katı hali sıvı halinden ağır olan her sıvı çok karasız bir yapıya sahip demektir.  Çünkü donmaya başladığında donma etkisini tetikleyen ve artıran bir yapıya sahip olmuş olacaktır. Ancak çok sınırlı şartlarda sıvı denizleri olması durumu vardır. Fakat dünyamız bu sınırlı şartlara sahip olmayan bir dünyadır. Buz sudan ağır olsaydı dünyamızda tüm okyanuslar donmuş olacaktı.

Bir bilgisayar içinde böyle bir şeyi planlamak oldukça kolaydır. Yani tanrı öyle süper bir şey olması gerekmez. Çok harika diye gördüğümüz evren bizim yetersizliğimizin sonucu öyle gözükmektedir.

Dr. Michael Perginser’in düşüncesine gelince bende tanrı inancının genlerimize işlendiğini düşünüyorum. Fakat halüsinasyon gören birinin tek başına dünyadaki herhangi bir dini oluşturabileceğini düşünmüyorum. Bu o kadar kolaylıkla gerçekleşecek bir durum değildir. Müslümanlığı düşünelim. İletişimin ağızdan ağza olduğu bir dönemde yeni bir dinin oluşturulması mümkün değildir. Bir dedikoduyla din değiştirecek kaç kişi vardır. Üstelik o dönemde Arap yarımadasında insanlar küçük kabileler halinde yaşıyor ve çoğu kan davaları güdüyordu. Kaynaklar kıt olduğu için kabile savaşları her zaman revaçtaydı. Böyle bir ortamda biri çıkıyor ve elinde hiçbir delil veya mucize yokken dünyanın 1/3 inin inanabileceği bir din ortaya çıkarabiliyor. Üstelik bu din hala daha etkisini sürdürmekte ve genişlemekte. Üstelik birçok saçmalık ve yanlışa rağmen…

Ben böyle bir olasılığın hiç olmadığı kanaatindeyim. Bu iş ancak bizi yönlendirenlerin planları dâhilinde oluşabilir. Ancak o zaman bir dinin dünyada taraftar bulması ve yayılması mümkün olabilir. Çünkü onlar olayda rol alacak herkesi organize ederler ve yayılmasını sağlarlar.

Peki, Dr. Michael Perginser’ın yaptığı deney ne anlama gelmektedir? Aslında astral seyahati bilen herkes durumu hemen anlar. Fakat ruhun varlığını kabul etmeyen Dr. Michael Perginser bunu halüsinasyon gibi düşünmektedir. Oysa Dominica’nın anlattıkları tam olarak astral seyahate uymaktadır. Özellikle vücuduyla irtibatının olmadığını söylemesi tam oturmaktadır. Fakat ne yapılacağı veya nasıl davranılması gerektiği bilinmediğinden deneydeki kadar deneyim yaşanmıştır. Günümüzde birçok insan astral seyahati yapar. Özellikle Budist keşişler bu konuda uzmandırlar. Ruhun bedenden ayrılarak farkındalığına devam etmesi söz konusudur. Kişi bedenini dışarıdan görebilir. Fakat bu işlemi gerçekleştirmek epey zordur. Uğraşarak bu işi başaranların olduğu gibi doğuştan yetenekli olanlarda vardır. Fakat materyalist görüşe sahip birinin böyle bir şeyin olduğunu düşünmesi bile mümkün değildir.

Benim için en önemli detay Simcity oyununu yaratan Will Wright’ın öngörüsüdür. Çünkü bende tam olarak bir bilgisayar programı olduğumuzu düşünüyorum. Onun için bu konuyu ayrı bir makalede inceledim. Eğer bir bilgisayar programında yaşıyorsak, her şey çok anlaşılır ve kolay hale gelir. Çünkü bizim yaşantımızın kaba bir hali bilgisayar oyunlarında bulunmaktadır. Bu simülasyonu planlayan şey, bizden 50 yıl daha gelişmiş bir insan bile olabilir.

Kıyamete hızla yaklaştığımız süreçte önümüzdeki günler çok şeye gebedir. Hiç aklımızın ucundan geçmeyen süreçler yaşayacağız. Daha önce yazdığım Deccal, İsa, Mehdi dönemlerini sırasıyla yaşayacağız.

Deccal dönemi bilgi dönemi olacaktır. Hemen her tür bilgiler artacaktır ama asıl bilgi bilimsel konularda olacaktır. Bilimin aradığı tüm sorular cevabını bulacaktır. Özellikle karanlık madde veya karanlık enerjinin cevabı bizleri çok şaşırtacaktır.

Deccal dönemi epey sancılı geçecek. Çünkü bilinen birçok şeyin hatalı olduğunu çoğu kişi kabul etmeyecek. Özellikle dindarlar büyük direnç gösterecekler ama deccal dönemi sonlarına doğru muhalefet azalacak ve son bulacak. Şu anda deccaliyet döneminin başlarında olduğumuzu düşünüyorum.

İsa dönemi huzur ve barış dönemi olacak. İnsanlara kıyamette yapılacaklar anlatılacak ve çok büyük bir kısım insan, bedensiz yaşama geçecek. Böylece kıyamet gerçekleşmiş olacak. Fakat bir miktar insan bu süreci yaşayamayacak. Çünkü yeterli tekâmül seviyesine ulaşmamış (üç milyon kadar) insanlar geri kalacak. Onların geri kalmalarının asıl sebebi bedensiz yaşamayı başaramayacak kadar gelişmedikleri içindir. İşte mehdi dönemini bu insanlar yaşayacak.

Mehdi dönemini, altınçağ dönemi olarak da biliyoruz. Bu dönemde yaşam bugüne kadar bildiğimiz düzen içinde olmayacak. Bu dönemin tanımı hemen her kültürde vardır. Onları incelemeden önce bu devirlerin ne kadar sürecekleri konusuna değinmek istiyorum.

En sancılı geçecek olan Deccal dönemi 40 gün kadar sürecek. Aslında bildiğimiz anlamda gün değiller. Daha çok dönemler halinde olacaktır.

O kırk gün (çok kalacaktır). Bir günü (birinci devri) bir sene gibidir. Diğer (ikinci) günü ay gibidir. Diğer (üçüncü) günü Cuma (hafta) gibidir. Diğer günleri sizin günleriniz gibidir.

Hadiste belirtilen ilk dönem, deccaliyet döneminin hazırlık dönemi olmalıdır. Bu dönem dünyaya duyurulmadan önce, ön hazırlık yapılmış olmalıdır. İkinci dönem bilginin yavaş yavaş insanlığa duyurulduğu dönemdir. Bu dönemde dünyanın büyük bir çoğunluğunun haberi olacak ama tüm dünya üçüncü dönemden sonra duyacaktır.

Tüm dünyanın duymasından sonra en çok 40 gün kadar süre sonra deccal dönemi bitecektir.

İsa inip Deccalı öldürecektir. [Müslim, Ebu Dâvud]

Hadiste de anlatıldığı gibi deccal dönemi bitecek, İsa dönemi başlayacaktır. Bu dönem barış ve huzurun olacağı bir dönem olacaktır.

İsa, Deccalı öldürdükten sonra iki kişi arasında düşmanlık kalmaz. [Müslim]

Hadiste İsa döneminde barış olacağı söylenmektedir. Bu durumun sağlanması inandığımız mal, mülk, sahiplenme, ego gibi şeylerin saçmalığını anlayacağımızdan olacaktır. Yani bu gün başkalarını öldürmeyi dahi göze aldığımız para, iktidar, güç, şan, şöhretin hiçbir anlamının olmadığını öğrendiğimizde savaşlar bitecektir.

Dünya da barış ve huzur sağlandıktan sonra insanlar kıyamete hazırlanacaktır. Neler yaşanacağı anlatılacak. Böylece İsa dönemi son bulacaktır. Bu dönemin sonunda insanlar bedensiz yaşama geçecek ve dünyada kalanlar altınçağı yaşayacaktır.

Dünyada tekâmülü yetmeyenlere kalacaktır. Onlar ise yeni bir dönem yaşayacaklar. Bu dönemi anlayabilmek için MS2150 kitabını okumak gerekir. Çünkü altınçağda makro felsefe mantığı uygulanacaktır. Makro felsefe mantığını anlamak için burayı okumak gerek.

Ezoterik kaynaklarda, kâhinlerde ve dini kaynaklarda altın çağdan çok bahseder. Müslümanlıkta sözlü gelenekte de bilgi vardır.

Benim beğendiğim birkaç özelliği sayacağım. İsteyen nette çok şey bulabilir.

Tevrat’ta kurtla kuzunun yan yana yaşayacağı yazar.

Tibet söylencelerinde insanların sihirli güçlere sahip olacağı söylenir.

Müslümanlıkta ise sınırsız kaynak olacağı belirtilmektedir.

Tüm bu özellikler altın çağın bugün yaşadığımız düzenle hiçbir benzerliğin olmayacağı aşikârdır. Onlar tekâmül etmeleri gerektiğini bilecek ve ona göre yaşayacaklar. O insanların tek derdinin tekâmül etmek olduğunu anlamak gerekir. Onun için kimse zengin olmak, meşhur olmak gibi şeylerle ilgilenmeyecektir. Yönetici, polis, asker, savcı, hâkim olmayan bir dünya olacaktır. Herkes yapması gerekeni yapacak ve kimse hiçbir şeyin eksikliğini çekmeyecektir.

İnsanlığın bu güne ulaşmasının iki türlü senaryosu var. Birini bilim oluşturuyor. Diğerini ise din…. Öncelikle bu senaryolara kısaca değinelim ve tarihsel gelişmelerle örtüştürmeye çalışalım.

Bilim, bize 6-8 milyon yıllık bir geçmiş sunuyor. Ve “insanlık bir hayvandan gelişerek bu güne ulaşmıştır” diyor. Fakat bu gelişmenin en bilinen zamanı 10 bin yılı geçmez. Dinler ise 5-10 bin yıllık bir geçmiş sunuyor. Fakat dinlere göre insan bu günkü akılla yaratılmış ve zaman içinde akıl artışı olmamıştır.

Bu iki senaryonun hem doğru hem de hatalı yönleri var. Bilimin hatası insanlığı 6-8 milyon yıl geçmişe götürmesidir. Dinlerin hatası ise insanlığın hep günümüzdeki akıla sahip olması, düşüncesidir.

İnsanlığın kendini var sayabileceği dönem 10 bin yıl civarıdır. Çünkü ancak bu kadar süre için ciddi verilerimiz var. Ondan önce elde ettiğimiz veriler -örneğin mağara resimleri gibi- ademoğluna ait değildir. Ondan önceki veriler bizden önce yaşamış diğer türlere aittir. Bilim; dünyada medeniyet geliştirmiş tek türün, insan olduğu yanılgısı yüzünden, tüm verileri insana atfetmektedir. On bin yıllık Çatalhöyük veya Göbeklitepe’de bulunan veriler yazının henüz bulunmadığını gösteriyor. Çatalhöyük resimleri bu günkü çocukların yapabileceği seviyededir. Yani tam da bilimin beklediği gibidir. Fakat işin garip yanı 10 bin yıl önce yazıyı bilmeyen insan 35 bin yıl önce harika resimler yapabiliyordu. Bu resimleri yapanların, üç boyutlu düşünebilme yeteneği olduğu görülmektedir. Ne hikmetse insanlık gelişeceği yerde geri gitmiş ve 25 bin yıl sonra Çatalhöyük’te basit resimler yapmıştır. 35 bin yıl önceki resimleri yapanların çok daha ileri düzeyde bir seviyede oldukları, resimleri inceleyenlerin ortak düşüncesidir.  Sanat tarihi.com’dan bir paragraf  alalım. (http://www.sanattarihi.org/95/Chavau-Magarasi.aspx)

Mağaranın ilk fotoğrafları, uzmanlar kadar kamuoyunu da büyüledi. Onyıllar boyunca akademisyenler sanatın ilkel çizimlerden canlı, natüralist resimlere doğru kademeli olarak ilerlediği kuramını ortaya koymuşlardı. Chauvet başyapıtlarındaki hafif gölgeler, perspektifin ustaca kullanımı ve zarif çizgiler, yapıtları kuşkusuz bu gelişimin doruğuna çıkarıyordu. Sonra karbon- 14’le tarihleme sonuçları geldi ve uzmanlar şaşkına döndü. Daha ünlü mağaralarda yer alan resimlerin yaklaşık iki katı yaşında olan Chauvet’deki resimler, sadece tarihöncesine ait sanatın bulunduğu en yüksek noktayı değil, aynı zamanda sanatın bilinen en eski başlangıcını temsil ediyordu. Anatomik açıdan modern insanın Avrupa’da ortaya çıkmasından birkaç bin yıl sonra, mağara resim sanatı olabilecek en ileri noktaya ulaşmıştı.

Görüldüğü gibi bilim dünyası şaşkınlık içinde, bu resimleri nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Çünkü mevcut teorilerimize uymuyor. Bilim sanatın ilkelden gelişmişe gitmesi gerektiğini düşünmektedir. Oysa bu veriler tam tersini göstermektedir.

Şekil 1 Sağdaki resimler soldakilerden 25 bin yıl daha eski..

Şekil 1’de görülen resimler size bir fikir verebilir. Çatalhöyük’te yapılan inek resmi dış sınırlarını belirlemekten öteye geçmiyor. Şekil 2‘de bir çocuğun yaptığı resim gözükmektedir. Dış sınırları belirleyip içini bir tek renkle doldurmaktan daha karmaşık değil. Çatalhöyük resmi bunun ötesine geçmiyor. Gerçi resimde orantı da göz önüne alınmamış ama buna başka sebep gösterilebilir. Örneğin; av hayvanı olması sebebiyle ön plana çıkarılmak istenmiş olabilir, gibi.

Altamira mağarasındaki resim ise gölgelendirme tekniği ile çizilmiş. Bırakın çocuklarımızı, bende böyle resim yapamıyorum. Böyle resimler biraz resim eğitimi almış ya da bu konuda egzersiz yapmış insanların yapabilecekleri resimlerdir. Bu tür resimleri taş aletler yapabilmiş birilerinden beklemek biraz hayalperestliktir.

Şekil 2 Bir çocuğun yapabileceği resim.

Başka bir sorun da Avrupa’da insanlığın varlığı 35 bin yıl öncesine tarihlenmektedir. Bu şu anlama gelmektedir. İnsanlık Avrupa’ya bu sanatı getirdi ya da çok kısa sürede oluşturdu. Bu mağaralar tek olmadığı için süper bir sanatçının varlığı ile bu olay açıklanamaz. Birçok sanatçı olmalı ayrıca boya yapımının bir ön çalışması olmalı. Yani boya yapımının önce icat edilmesi ve sonraki nesillere de aktarılması gerekir. Yaş ortalamasının 35’in altında olduğu o dönemlerde tek dertlerinin geçinmek olduğunu düşünürsek tarımı icat edemeyen o insanların boyayı icat ettiğini düşünmek çok abes olur.

Son 100 bin yıl içinde dünyada 4 türün geliştiği ispatlandı. Bunlar İnsan, Cro-Magnon, Neandertal ve hobbitler. Bu türler birbiriyle akraba ama hiçbiri diğerinin atası değil. Daha önceleri de birçok türün varlığı ispatladı. Bilimin yanılgısı İnsanoğlunun teknoloji geliştiren tek tür olduğu kabulüdür.

Bu durumu başka makalelerimde de yazdım. Tekrar oldu ama önemli olduğu için tekrarlamakta fayda var. Bu resimler insanlara ait olamaz. Önceki resimler insanla aynı zamanda dünyada yaşayan ve gelişmiş olan başka bir türe aittir. İnsanlar yeni yeni alet kullanmaya başlamıştı. Tıpkı günümüzdeki Şempanzeler gibi. Günümüzdeki şempanzelerde yeni yeni alet kullanmaya başladı. İlkel mızraklar yapıp küçük canlıları avlıyorlar. Yada örs ve çekiç kullanıp kabuklu yemişleri kırabiliyorlar. Hatta şu andaki şempanzeler o zamanki insandan 10 bin yıl daha geridedir.  Yani günümüzdeki şempanzeler 10 bin yıl sonra Avrupa’da taş aletler kullanmış insanın seviyesine gelecektir. Gelişim hayvansal süreçte çok yavaştır. Ancak insan seviyesine gelince süper bir hıza çıkacaktır ve 10 bin yılda uzaya gidebilecek seviyeye ulaşacaktır.

İnsanlığın gelişimine yardım yapılmaktadır. Bu yardımın hem bilim hem de dinler vasıtasıyla olduğunu yazmıştım. Bu yazıda Tevrat’taki göç olayına değineceğim. Çünkü Musa’nın bu yürüyüşü insanlığın yürüyüşüdür. Tevrat sebebiyle sadece Yahudiler sahip çıkıyor ama bu tüm insanlığın varoluş hikâyesidir. Fakat Tevrat’ta yazan yer isimleri ve gerekçeler biraz daha değişikliğe uğramıştır. Çünkü gerçekler insanlıktan saklanmıştır.

Burada yeni bir konu açıp sonra bu iki konuyu birleştireceğim.

Büyük Sahra çölünün bir zamanlar yeşil olduğunu biliyor muydunuz? Hatta o bölgede dünyanın en büyük tatlı su kaynakları vardı. Eğer belgeseli izlerseniz göreceksiniz.

H.Channel | Dünya Nasıl Oluştu?: Sahra Çölü ile BelgeselGunlugu

Cezayir ve Libya’nın güneyinde tamda bu göllerin ortasına denk gelen Tassili bölgesi var. Kaya ve kumdan başka bir şey olmayan bu bölgede harika kaya resimleri var. O resimleri burada inceledim. Orada 5-10 bin yıl aralığına tarihlenmiş kaya resimleri var. Resimlerde dalgıç elbisesi veya derin deniz dalgıç elbisesi olan resimler var. Hatta bana göre Olimpiyatları seyreden birinin çizdiği resimler bile var.

Şekil 3 Büyük sahra çölü bir zamanlar yeşildi.

Şekil 3’de Kaya resimlerinin yoğunlukla bulunduğu Tassili bölgesi iki gölün arasına denk gelmektedir.

Daha önce çölün geçilemez olduğu düşünülerek insanların Arabistan yarımadasından dünyaya yayıldığı düşünülmüştü. Oysa Tevrat’ın da desteğiyle bu göçün Tassili bölgesinden başlayıp çölü geçerek Mısır’a vardığı düşüncesindeyim.

Benim senaryoma göre insanlığın medeniyet macerasının başlangıcı Tassili bölgesidir. Cennetten kovulan insanoğlu Tassili bölgesinden rehberleri eşliğinde yola çıkarıldı. Tassili o tarihler yeşildi ama çöle dönüşmek üzereydi. Bir miktar insan alınarak göç ettirildi. İşte Musa’nın 40 yıl çölde dolaştırılmasının sebebi budur. Musa çölde başıboş dolaşmamıştır. Haritadaki su yolundan Mısır’a kadar olan bölge çöldür. İşte bu bölge geçilmiştir. Bu göçün sonucunda Sümer ve Mısır medeniyeti doğmuştur. Onları göç ettirenler onlara her şeyi öğretmiştir. Şimdi onları tanrı olarak tanıyoruz.  Aslında Bu göçten sadece Mısır medeniyeti doğmuştur. Sümerler uçan araçlarla göç ettirilen insanlarla kurulmuştur. Tıpkı İndus, Maya medeniyetleri gibi. Bir Kızılderili efsanesinde “Büyük ananın Güneş Kapısına 40 çocuk doğurduğu” anlatılır. Büyük ana bir uçak olmalıdır.

Bu senaryoya göre Tevrat’ta anlatılan Kızıldeniz haritada gösterilen suyolu olmalıdır. Sanırım Amazon gibi büyük bir nehir olmalıydı. Bu durum Tevrattaki mantık hatasını da açıklar. Kenan diyarı da Mısır olmalıdır. Tevrat yazılırken bu isimler değiştirilip insanlığın bilgi dağarcığına eklenmiştir. Bu yöntemle hem bazı bilgiler verilmiş hem de bir kısmı gizlenmiştir.

Eğer bir haritadan bakarsanız, Mısır’dan çıkan birinin İsrail’e gitmek için Kızıldeniz’den geçemeyeceği görülür. Kızıldeniz güneyde kalır. Süveyş kanalı da açılmamıştır. O zaman Kızıldeniz’in yarılması diye bir şey olamaz. Tevrat akademisyenleri bu durumu açıklamak için oraların bataklık olduğunu söylemektedir. Oysa Tevrat nettir. Bir bataklıktan değil Kızıldeniz’den bahseder. Eğer Tassili bölgesinden çıkılırsa haritadaki su yolunu bir yerden geçmek zorunluluğu vardır. Göllerin büyüklüğünü Tevrat’taki bilgilerle birleştirince Amazon nehri gibi büyük bir nehir olabileceğini düşünüyorum. Kızıldeniz’in yarılması hikayesi bu durumu anlatmak için oluşturulmuş olmalıdır. Ayrıca da Musa’nın amaçsızca 40 yıl çölde dolaştırıldığı mantıksızlığı da açıklanmış olur. Aslında insanlar yürüyerek o alanı ancak 40 yılda geçebilmiştir. Musa adanmış topraklara hiç gidemedi. Yeni nesil insanlarla Mısır medeniyeti kurulmuştur. Bu teoriye göre Tevrat’taki Rab ile Mısır tanrısı Ra aynı kişi olabilir. Bizi organize eden Atlantislilerden kalan bir görevli olmalıdır. Yada aynı ekibin görevlileridir.

İnsanlık 2012’ye geldi. Benim tahminim 2012 yılı sonuna doğru tüm insanlık uyanmış olacak. İnsanlık birdenbire sayılabilecek kadar kısa zamanda uyandırılacak. Uyanana kadar ön hazırlık yapılacak. Çünkü insanlık uyandığında elde edeceği bilgiler yüzünden şok geçirebilir. Bu şok dalgasının hafifletilmesi gerekir. Onun için ön bilgi niteliğinde bazı şeyler verilecektir. Onun için önümüzdeki süreç çok şeylere gebedir. Bana göre epeydir insanlığa gizli gizli bilgi veriliyor.
Bunların birkaçını ben sayacağım. Herkes kendi hayatından başka örnekler bulabilir.
1. Maya takvimi kullanılarak 2012 rakamı kıyametin zamanı olarak insanlığın hafızasına yerleştirildi. Aslında bazı araştırmacılara göre Mayaların takvimi 2011’in sonunda bitiyor. 2011 rakamı doğru olsa bile önemli değildir. Çünkü insanlığın hafızasına 2012 yılının sonu yerleştirilmiştir. Bende bu tarihte büyük değişikliklere maruz kalacağımızı düşünüyorum.
2.1 Öte dünyayı anlayabilmek için kitaplar yazdırıldı. Birçok kitap var ama ben Michael Newton’un Ruhların Kaderi ve Ruhların Yolculuğu kitaplarına değineceği-m. Bu iki kitap öte dünyada neler oluyor sorusunun cevabına en çok yaklaşmış iki eserdir. Bu kitaplar öldüğümüzde ya da kıyametten sonra nasıl yaşayacağımız konusuna kısmen açıklık getiriyorlar. Bunlar da insanlığın aydınlanmasına yönelik yazdırılan kitaplardır.
2.2 MS 2150 kitabı da insanlığı bilgilendirme amaçlıdır. Hemen her din Altınçağdan bahseder. Fakat Altınçağın tam bir tanımı yoktur. İşte bu tanımı bu kitap yapar. Yani Altınçağda makro felsefe mantığı uygulanacaktır.

Ayrıca Sınır Ötesi yayınlarının Türkiye’de bazı şeyleri insanlara empoze etme görevini üstlendiğini düşünüyorum.

3.1 Öte dünya ile yaşadığımız dünya arasındaki ilişkiyi anlamak için filmler ve belgeseller oluşturulmuştur. Bu konudaki en önemli film Matrix filmidir. Makinelere bağlanıp matrixe girmek bir örnektir. Bizlerde öte dünyada bir makineye bağlanıp yaşadığımız hayatlarımızı deneyimliyoruz. Bu durum tıpkı aynı oyuna giren birkaç kişinin oyunu beraber oynamalarına benziyor.

3.2 Diğer önemli bir film ise İnception filmidir. Zaman konusunu rüya katmanı halinde anlatan bu film bize üç katmanlı bir evrende yaşadığımızı gösteriyor. Her şeyin var olmasının sebebi olan Kaynakın katında zaman yoktur. İlk katman öte dünya ve ikinci katman dünyamızdır. Dünyamız ile öte dünya arasında 1 güne 1000 yıllık zaman farkı var. Ben buna zaman genişlemesi diyorum. Bizim zamanımızda 1000 yıl geçtiğinde öte dünyada 1 gün kadar zaman geçer. Tıpkı filmdeki katmanlar gibi.
Ayrıca günümüzde hazırlanan birçok belgesel bizleri bilgilendirme amaçlıdır. Bu belgesellerin başında through the womhol, Bilinen evren, Antik çağ teknolojileri, Paralel evrenler ve Kuantum ile ilgili tüm belgeseller yanında birçokları daha…
4. Bilim epey bir bilgiye ulaştı ama son bir atılım daha yapması gerekiyor. Kıyametten hemen önce oluşturulacak “her şeyin teorisi” ile bilimde sürecini tamamlayacak. Tıpkı dinler gibi bilimde sürecini tamamlayacak ve gerçek bilgiye vakıf olacağız. Böylece bilim her şeyi daha kolay anlamamızı sağlayacak.

Zamanın yetersiz olduğunu düşünenler olabilir. Bence kıyamet süreci bir veya iki aylık bir zaman alacaktır. Şu anda Deccaliyet döneminin ilk dönemini yaşıyoruz. (O kırk gün (çok kalacaktır). Bir günü (birinci devri) bir sene gibidir. Diğer (ikinci) günü ay gibidir. Diğer (üçüncü) günü Cuma (hafta) gibidir. Diğer günleri sizin günleriniz gibidir.”) Yani ilk devri yaşıyoruz. Bir yıllık bir hazırlık dönemi olacak ama insanlık bu hazırlığı bir günde öğrenecek. İşte şu anda o bir yıllık süreyi yaşıyoruz. Fiili olarak kıyamet süreci başladı ve devam ediyor. Bu sürecin ne zaman sona ereceğini bilemiyorum ama çok uzun zaman almayacağını da umuyorum. Olaylar gittikçe hızlanacak. Fakat sürecin tüm insanlığa açılması için kütüphanelerin açılması gerekir. Kütüphaneler açıldığında SUR’a üflenmiş olacak. Ancak o zaman tüm dünyaya duyurulmuş olacak. O zamana kadar süreç az bir insan tarafından takip edilecek. Bu insanlar içinden 300 kadar kişi bir şekilde organize olacak ve insanlığı kıyamete hazırlamak için bir araya gelecektir. Bir araya gelmek fiziki anlamda olmayabilir. Daha çok nette bir araya gelip ortak bir amaç etrafında toplanacaklardır. Bu amacın: “insanlığın uyandırılması” olacağını düşünüyorum. Amaç insanlığın uyandırılması olunca bu kişilerin dünyanın birçok ülkesinden olacağı fakat ortak bir dili bilecekleri kesindir. Bu kişiler, içlerinden gelen sese uyarak bir araya toplanabileceklerdir.  Eğer videoyu izlerseniz göreceğiniz gibi, birçok İslam düşünürü Mehdi’nin şu anda dünyada yaşadığını kabul etmesi bir tesadüf değildir…

Yazılarımı okuyanlar Kutsal Mekânların bizleri organize ettiğini biliyordur. Bu kutsal mekânlara Kuran “Yüksek Melekler Topluluğu” ya da “Arşı Taşıyanlar” demektedir. Kıyamet sürecindeki tüm planlar onların eseridir. Bu varlıklar, bizden önce dünyada yaşamış ve tekâmülde üst seviyeye çıkmış olanlardır. Onlarda tıpkı bizim gibi bir zamanlar dünyada yaşamış ve kıyamet ile bedensiz yaşama geçmişlerdir. Siz hangi adı uygun görürsünüz bilmem ama ben onlara ATLANTİSLİLER demeyi tercih ediyorum. Çünkü Atlantisliler de bizim gibi dünyada yaşamış ve kıyametle yok olmuşlardır. Bir zaman gelecek dünyada bizden sonra yaşayacak tür de, bizim için aynı şeyleri diyecektir…

Makalelerimin içinde, henüz ispatlanmamış olan önemli bir öngörüm var. Geçmiş insanlardan bize kütüphaneler kaldığını söylüyorum. Bu konu benim ve teorilerim için çok önemli. Onun için bu konuyu biraz daha incelemek istiyorum.

http://www.seyfullahdemir.com/gecmis-medeniyetlerden-bize-kalan-kutuphaneler/ adresinde incelediğim konunun en önemli delili Kuran’dı. Kuran’a göre bu kütüphanelerin yedi tane olabileceği söylenmişti. Linkini belirttiğim yazıdaki gibi dünya üzerinde gerçek anlamda iki kütüphane olmalı. Diğer kütüphaneler ise bir sandık büyüklüğünde elektronik bir cihaz şeklindedir. İçlerinde geniş bilgiler vardır ama asıl geniş bilgiler sözünü ettiğim iki kütüphanede olmalıdır.

Yalnız Sfenksin (Büyük Piramit) sakladığını düşündüğüm yerde, bilimsel verilere göre büyük bir kütüphane gözükmüyor. Yapılan araştırmalar Sfenks’in ayakları altında küçük bir odanın olduğunu gösteriyor. Oysa Kuran’da ki bilgiye göre geniş bir mağara olması gerekiyor. Ben Kuran’ın doğru söylediğini düşünüyorum. Araştırmalar mı? Yoksa Kuran’mı haklı, zaman gösterecek.

Büyük kütüphanelerin en önemlisi Tibet’te bulunuyor. Diğerinin Mısır’da olduğunu söylemiştik. Küçük olanlar ise;

  1. Kuzey Amerika kıtasında Nova Scotia denilen yerde bulunan Meşe adasında…
  2. Güney Amerika’da ki Machi Pichu kentinde…
  3. Türkiye’de Nemrut dağındaki Tümülüs’ün içinde…
  4. Kamboçya’daki Ankor Wat tapınağında…

Bu dört yerdeki bilgiler bir sandık büyüklüğündeki bir cihaz şeklindedir. Hatta Ahit sandığı için tahmin edilen şekil çok uygun olabilir. Belki biraz daha küçük olabilir. Sırasıyla incelemeye çalışalım.

Şekil 1 Ahit sandığı.

1. Meşe adası definesi

Bu kütüphane, bir define olduğu sanılarak, 200 yıldır ulaşılmaya çalışılıyor. Hikâyesini http://www.bilinmeyen.com/node/325 adresinde okuyabilirsiniz. Yapılan büyük mücadelede yüz binlerce dolar harcandı ve beş kişi hayatını kaybetti. Birkaç şirket iflas etti. Sonuçta bir şey bulunamadı. Yapılan sondaj sonucunda  70 metre derinlikte, yapay boşlukların bulunduğu belirlendi. Aynı derinliğe yollanan bir kamera çarpıcı görüntülerle geri döndü. Zemin kayaydı ve üç sandık görünüyordu. Bu görüntüler üzerine aşağıya balık adamların indirilmesi kararlaştırıldı ama çok şiddetli akıntı ve görüş alanının sıfır olması nedenleriyle bu da başarılamadı. Balıkadamlar kameranın indiği yere inemiyorlardı. Bu arada kameranın gidip geldiği yerin çöktüğü anlaşıldı ve bir daha aynı görüntülere ulaşılamadı.

Bu hikâye pek fazla duyulmuş olmamasına rağmen, şu anda bile dünyanın en ilginç olaylarından birisi olma özelliğini sürdürüyor. Ve en önemli söz bu hikâyenin anlatıldığı makalenin sonunda söylemiş. “Kim bilir, belki de gelecekte sır çözülecek ve belki de böylesine karmaşık ve neredeyse insanüstü bir yapının sadece hazine saklamak için yapılmadığı anlaşılacak ya da Para Çukuru´ndan bir başka yere, bilinmeyen bir yere geçilecek.”

Bu kadar büyük mücadele bir hazineyi korumak için olmayacağına karar verilmiş. Bu benimde düşündüğüm şeydir. Hele de bulunup çıkarılamayanın sandıklar olması işi daha da ilginç yapıyor. İşte bu yüzden, o sandıkların benim bahsettiğim türden bir sandık olması gerektiğini düşünüyorum. Bulunmamaları için her türlü önlem alınmış. Ancak ve ancak, o sandıklara; doğru yolu bilen kişinin ulaşması mümkün olacaktır. Fakat o sandıkların artık bulunamayacaklarını düşünüyorum. Çünkü onlar göçük altında zayi olmuşlardır.

2. Machi Pichu tapınak odası

Bir başka sandık ise Peru’da 2360 mt bir dağ zirvesinde yapılan İnka şehrindedir. Bu şehir olumsuz şartlarda olmasına rağmen 1000 kişiyi, barındırabilecek yapıdaydı. Bana göre İnka’lar hazır buldukları bir yeri genişleterek restore ettikleri bir şehir oluşturdular. O kadar harika bir taş işçiliği var ki! bu gün bile o duvarları yapamayız. http://www.seyfullahdemir.com/gecmis-medeniyetlerden-bize-kalan-sehirler/ adresinden detayları okuyabilirsiniz.

Aslında Machi Pichu’da iki ayrı kalitede duvar işçiliği var. Asıl teknoloji harikası duvarlar eski olanlardır. İnka’lar, dağda buldukları harabelerin tanrılardan kaldıklarına hükmetmişlerdir. Rüya veya sezgiyle de oraya yönlendirilmiş olabilirler. O kalitede duvarları ancak tanrılar yapabilir düşüncesine varmış olabilirler. Tanrıların taş işçiliğini taklit etmeye çalışmışlar ama kaba bir taklidini yapabilmişlerdir. Aslında İnka’lar işçiliği taklit etmeye çalışarak çok iyi taş işçileri olmuşlardır. Çünkü İspanyollar Amerika’ya gittiklerinde İnka’ların kendilerinden daha iyi taş duvar yaptığını görmüş ve onları kullanmışlardır.

Machi Pichu kentinin en önemli eseri güneş tapınağıdır. Çünkü onun yapımına çevresindeki her şeyden daha fazla özen gösterilmiş. http://www.facebook.com/video/video.php?v=105951819441644 linkindeki

Şekil 2 Güneş tapınağı.

belgeselde de aynı vurgu yapılmaktadır. Tapınağın içindeki lahit gibi taş işin püf noktasıdır. Ben bu taşın içinde bir sandığın gizlendiğini düşünüyorum. Bu kent tamamen bu sandık için inşa edilmiştir. Zaten taş işçiliği cayır cayır bağırmaktadır. “Bana dikkat edin ben çok özelim” der gibidir. Ayrıca şehrin kurulduğu yerde onu çok özel yapmaya yeter. Böyle olumsuz şartlar sıradan insanların seçeceği bir şey değildir. Ancak Budistler böyle olumsuz yerlerde yaşamayı tercih edebilir. Oysa İnka’ların inançları onarın dünyadan el etek çekmesini gerektirmez. Fakat buldukları harabelerin, “tanrının evi” olduğuna hükmetmeleri, onları böyle olumsuz yerlerde yaşamaya ikna etmiştir.

Şekilde görülen tapınaktaki taşın içinde onun yapısına uygun bir sandık saklanmıştır. Fakat İnka’lar bu odadaki sandıktan habersiz tanrılarına tapınıp durmuşlardır. Önceleri kutsallık, sonraları ise dünya mirası olması; tapınağı, dolayısıyla sandığı korumuştur.

Bu tapınağın üstüne yapıldığı yekpare kayanın altında küçük bir mağara vardır. Hatta bu mağaranın suni olması da mümkündür. Eğer sonar ya da sinyal gönderip alabilen bir cihaz kullanılırsa taşın içindeki cihaz tespit edilebilir. Yani üstten sinyal gönderip alttan alan röntgen gibi bir cihaz taşın içindeki anomalileri ortaya çıkarabilir.

Tapınağın içindeki taş sanduka, yekpare gözükmesine rağmen parçalıdır. Çatlakları mevcuttur. Sanki yapıştırılmış gibidir. Çatlakların içinden alınacak numunenin analizi de bize ipuçları vermesi gerekir. Çünkü o taşlar birleştirilirken bir yapıştırıcı kullanılmıştır. Bu yapıştırıcı ya çimento, ya da kimyasal yapıştırıcı olmalıdır.

Şekil 3 Nemrut dağı Tümülüs’ü.

3. Nemrut dağı Tümülüs’ü

Nemrut dağındaki Tümülüs’te de benzer bir sandık saklıdır. Nemrut dağında da tıpkı Machi Pichu’daki gibi zor şartlar vardır. 2150 mt yükseklikte bir sürü büyük heykel ve çok büyük bir Tümülüs yapılması nasıl bir mantığın ürünüdür. http://vimeo.com/12442260 adresinde burası için hazırlanan belgeseli izleyebilirsiniz. Araştırmacılar, küçük bir ülkenin, küçük bir kralının bu kadar büyük bir mezar yaptırmasını anlamadıkları için; onu, kendini beğenmişlikle suçlamışlardır.

Nemrut dağındaki eserlerin kim tarafından ve niçin yapıldığının bir açıklaması vardır. Çünkü kalan yazıtlarda her şey açıklanmaktadır. Fakat şöyle bir mantıksızlık vardır. Bu Tümülüs’ü hazırlayan Komagene hanedanından Antiokos, diğer kralların yaptıklarını yapmıyor. Onlar, mezarlarını kayalara oydurdular. Ayrıca yapılan tüm kazılara rağmen kralın mezarı bulunamamıştır. Yıllardır her tarafından delik deşik edilmiştir. Son zamanlarda Tümülüs’e zarar vermemek için tünel açma çalışmalarından vazgeçilmiştir. Belgeselde de burasının basit bir mezar olamayacağı söylemektedir.

Son olarak yapılan jeofizik testlerinde iki anomalinin olduğu görülmüştür. Şekil 3′te anomaliler gösterilmektedir. Bu anomalilerden altta olanının bir sarnıç, diğerinin mezar yeri olduğu düşünülmektedir. Bence de Tümülüs’ün içindeki anomali, sandığın saklandığı yer olmalıdır. Sandık; bir mezar kisvesi altında saklanmıştır. Benim tahminim, Tümülüs zaten oradaydı. Çok daha eskiden yapılmıştı. Antiokos heykelleri yapmıştır. Tüm yazıtları ve heykelleri yaptırarak Tümülüs’ü de onun yaptırdığı yanılgısını oluşturmuştur. Araştırmacılara göre dünyada böyle başka bir yer daha yok.

Şekil 4 Ankor Wat tapınağı.

Mezar odasına ulaşma uğraşısı tıpkı meşe adasındaki gibi hüsranla sonuçlanmıştır. İnşaatın zorluğu ise Machi Pichu ile aynı özelliklerdedir. Ulaşılması zor bir dağın tepesi seçilmiştir. Tüm yapı malzemesi uzaklardan taşınmak zorunda kalmıştır. Bir gölgenin dahi olmadığı bu yerlerde kışın çalışmak mümkün değildir. Antiokos 48 yıl iktidarda kaldı ama bana göre küçük bir kralın böyle bir Tümülüs’ü yaptırabilmesi pek mümkün değildi. Zaten, yapılan heykeller bile bitirilemedi. Tıpkı Büyük Piramit gibi bir mezar sanılması istendiği için Antiokos yönlendirilmiştir.

4. Ankor Wat tapınağı

Bir sandıkta Kamboçya’da ki Ankor Wat tapınağında gizlenmiştir. Fakat bu sandıktan emin olamıyorum. Yani en tereddütlü olduğum yer burasıdır. Zaten bu yerdeki sandığı açmamız gerekmeyebilir. Onun için çok önemli tutmuyorum. Buradaki sandığın Ankor Wat tapınağındaki merkez kulesinin altında gömülü olmalıdır.

Ankor Wat, Macchi Pichu, Nemrut dağı Tümülüs’ü ve Mısır Piramitlerindeki kütüphanelerin ortak özellikleri var.

  1. Hepsi, ya tapınak, ya da mezar olarak karşımıza çıkmaktadır.
  2. Hepsi, çok eski ‘yapılmış olmasına rağmen sonradan oraları kullanan insanlar yüzünden, tarihsel olarak yanıltılmaktayız. Mısır piramitleri, Ankor Wat, Machi Pichu ve Nemrut dağı Tümülüs’ü sonradan insanların kullanımları yüzünden gerçek mimarları gizli kaldı.
  3. Hepsi, önceleri “kutsal” oldukları için, sonraları ise “UNESCO dünya mirası” olduklarından koruma altına alınmışlardır.
  4. Hepsinde saklanan bilgiler ara dönemlerde define avcılarının eline geçmeyecek şekilde korunmuştur.

Tibet’teki bilgiler ise, Budizm ve Çin devletinin korumasındadır. Meşe adası korunamamış ama bilgilerin deşifresi engellenmiştir.

Ben altı kütüphanenin yerini tahmin edebildim. Kuran yedi tane olabileceklerini ima eder ama kesin rakam vermez. Benim anladığım, tümüne ulaşmamız gerekmediği doğrultusundadır. Zaten sandıklar birbirinin aynıdır. Yani içlerindeki bilgiler aynıdır. Asıl bilgiler büyük kütüphanelerdedir. Büyük kütüphanelerde maddesel şeylerde vardır. Örneğin her medeniyet kullandığı plastik, demir, bakır örnekleri veya ulaştığı teknolojik aletlerden örnekler (tv, lazer) v.b. Ayrıca Mısır’da Ahit sandığı veya Musa’nın asası gibi kutsal emanetler olmalıdır. Onların teknolojik alet olduğunu gördüğümüzde çok şaşıracağımıza eminim.

Mısır ve Tibet’teki kütüphaneler, aynı gün açılacak. Fakat ondan önce Machi Picchu’daki sandığa ulaşmamız gerekir. Machi Pichu’daki sandık en kolay bulunacak olanıdır. Yeri tam olarak bellidir. Tarihi dokuya zarar vermeden tespit edilebilir. Tümülüs’ün içindeki boşlukların tespiti gibi tespit edilebilir. Hatta Machi Pichu çok daha kolaydır. Çünkü büyük değildir ve aynı anda iki tarafına cihaz konulabilir. En riskli tarafı taş olması dolayısıyla içinin görülmesi zor olabilir. Fakat teknolojinin üstesinden geleceği kesindir.

Machi Pichu açıldığında içindeki bilgileri takip ederek diğer kütüphaneleri de açacağız. Fakat Machi Pichu’nun açılmasını insanlık duymayacak. İnsanlık Tibet ve Mısır kütüphaneleri açıldığında duyacak. Ve o zaman Sur’a üfürülmüş olacak. Kıyamet fiilen insanlığa o zaman duyurulmuş olacak. Ben bu zamanın 2012’nin sonlarına doğru olması gerektiğini düşünüyorum.

Farkındaysanız hemen hemen tüm Antik Mega yapılardan bahsettik. Geriye Baalbek ve Petra gibi antik mega yapılar kaldı. Bence Petra’da da bir sandık olabilir.

Öngörüm doğruysa antik insanların mega yapılar yapmasının nedenini anlamış oluyoruz. Tüm bu yapılar bize bırakılan bilgilerin hem korunmasını hem de zamanı geldiğinde bulunmasını kolaylaştırmak içindir. Böyle bir gerekçe o eserlerin yapılmasını mantıklı bir sebebe bağlar. Yoksa açlık sınırında olan insanların tüm varlıklarını heba ederek imkânsız görünen işlere girmiş olmasını anlamak mümkün değildir. Arkeologlar geçmişte gelişmiş bir medeniyetin olamayacağını düşündükleri için zoraki açıklamaları çok makul değildir. Fakat başka da çareleri yoktur.

Mısır piramitlerini açıklamak için arkeologlar; bir haftada kestikleri kireç taşını kullanırlar ama aynı yöntemin çok daha sert olan bazaltı kesemeyeceğini göz ardı ederler. Ellerinde demir dahi olmayan insanların 1000 tonluk kayaları taşıyabileceklerini düşünürler. Oysa günümüzde güçlü bir kamyonun 40 ton yük taşıyacağını düşündüğümüzde 1000 tonun ne kadar büyük bir yük olduğunu idrak etmezler. Hangi kaldıraçla 1000 tonluk kayanın kaldırılabileceğini söylemezler.  Ağaç kaldıraçların çatır çatır kırılacakları kesindir. Bakırın ise çok yumuşak olacağını anlamak için kahin olmaya gerek yoktur. Komegena kıralı bir şehir devletiyken hangi insanlarla o kadar büyük Tümülüs’ü yapabilmiştir. Elinde insandan başka bir şey yokken bunu nasıl başarmıştır. Nemrut dağının tepesinde en çok altı ay çalışılabilir. Alan dar ve yakınlarda kaya yoktur. Küçük bir devlet bu kadar büyük bir işin altından nasıl kalkabilir. Tek amaç, bir kralın ihtirasları… Üstelik bu kralın ömrünün yetip yetmeyeceği de belli değilken…

Farkındaysanız sadece Meşe adasındaki sandık zayi oldu. (Aslında zayi olduğundan emin değilim) Onun üstünde kutsal bir koruma oluşturulmamıştı. Diğerlerinin hepsinde kutsal koruma kalkanı ve dünya mirası koruması var. Sadece Tibet’te dünya mirası koruması yok ama Kutsal mekan koruması devam ediyor. Ek olarak Çin devletinin kendi içine kapanmasından gelen bir koruması daha var. Kutsal alan koruması bir dönemler işe yararken sonraları anıtlar koruması gerekmektedir. Çünkü bu sandıklar basit aramalarla bulunabilecek özelliklerde değildir. Sistemli bir arama gerektirir. Bunu da kaçak olarak yapmak mümkün olmadığından bu bilgilerin korunması hâlâ daha devam etmektedir.

Neden bu bilgiler bu kadar özenle korunmaktadır?

Bu konuya Kuran güzel bir açıklama getirmektedir. Gençler diye tanımladığı mağaradaki (bilgileri) yedi uyurları

KEHF 20 Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluşa eremezsiniz.

diyerek uyarmaktadır. Bu uyarı önemli bir uyarıdır. Çünkü zamanı gelmeyen bilgilerin deşifresi insanlığın gelişmesinde tamir edilemeyecek yaralar açabilir. Eğer insanlık (Doğu dinlerine sahip insanlar pek zarar görmezler) kıyametin gerçekliğini zamanından önce idrak ederse tüm gelişmeler sekteye uğrayabilir. Bir Budist inançları gereği dünyasal hiçbir şeye değer vermez. Bu dünyanın bir illüzyon olduğunu öğrenecek insanlık, tıpkı Budistler gibi davranmaya kalkacaktır. Artık kimse dünyasal işlerle uğraşmayacaktır. Bu durum ise dünyasal işlere önem vererek tekamül edecek olan milyarlarca insanın gelişmesini durduracaktır. Bu hiç istenmeyecek bir gelişmedir. Onun için bu sandıklar ve kütüphane çok özenle korunur. Çünkü hem bu dünya, hem de öte dünya çok fazla etkilenecektir

Nefiller Kimdi?

Robert Lomas; Hanok’un Gizemi adlı kitabında Bizde Enok, İslam literatüründe İdris peygamber olarak bilinen şahıstan kaldığı düşünülen kitabı bilimsel gözle inceledi. Lomas’a göre 10 bin yıl önce üstün bir medeniyet vardı. Kitapta adı geçen düşmüş melekler o insanlardandı. Bu insanlar bir kuyrukluyıldızın dünyaya çarpacağı bilgisine sahipti.  Bunu insanlarla paylaştılar ve insanlığın devamını sağlamak için Nuh’u uyardılar.

Lomas ve ekibinin yaptığı araştırma; M.Ö. 7640 tarihinde dünyaya bir kuyrukluyıldızın çarptığı yönündeydi. Bu savı -10 bin yıl önce nesli tükenmiş birçok hayvanın olması- gibi yan fikirlerle de desteklemektedirler. İddiaya göre Kuyrukluyıldız çekim etkisiyle parçalanarak 7 ayrı bölgeye düşmüştür. Hepside okyanuslara denk geldiği için dünyada çok büyük tsunamiler oluşmuştur. Bu tsunamiler Nuh tufanını oluşturmuştur. Enok’un kitabında insanlığın kurtarılmasının öyküsü anlatılmaktadır. Aslında düşmüş meleklerin kimler olabileceği konusunda açık bir bilgi yok. Bana göre bu düşmüş melekler ile Nefiller arasında bir bağ olmalıdır. Fakat düşmüş melekler yüzünden dünyada devler oluştuğu düşüncesi var. Ben bu “dev” kelimesinin abartıldığı düşüncesindeyim.

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Tevrat’ta tek ayette geçen Nefillerin; devler olduğu düşüncesini, Robert Lomas da benim gibi pek kabul etmez. Oda benim gibi düşünmektedir. Nefiller uzun boylu insanlardı. Yahudilerin uzun boylu insanlar içinde, kendilerini küçük hissetmeleri doğaldır. Bende Almanya’da uzun boylu insanların içinde kendimi küçük hissetmiştim.

“İbranice’deki “Nefilim” kelimesi Yunancaya “Dev” olarak çevrilmiş. Çağdaş Hıristiyan Kitab-ı Mukaddes’lerinde de “Nefilim”, “Devler” diye karşılanmış ama 13:32-33 ayetlerinin doğrudan İbraniceden çevrilmiş Yahudi uyarlamasında, küçük Yahudilerin bu “uzun boylu” insanlarla karşılaştıklarında hissettiklerini anlatıyor:

Orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu. Nefillerden gelen Anak’ın oğulları olan devleri gördük. Kendi gözlerimizde çekirge kadar küçüktük, onların gözlerinde de bu aynıydı.”

(Hanok’un Gizemi Robert Lomas Sayfa 178)

Aslında Yar.6:4 Ayeti çok başka şeyleri anlatmaktadır. Ayette 3 ayrı insan çeşidi tanımlanmaktadır.

1-      İlahi varlıklar.

2-      Nefiller

3-      Ve insanlar.

İlahi Varlıklar; Tevrata göre melekler yani Tanrının yardımcıları. Bana göre insanoğlunu geliştirmek için Atlantislilerden kalan görevlilerdir. Bu insanlar Sümer ya da Mısırlılarda tanrılar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Nefiller; Tevrata göre eski çağdan kalma ünlü kahramanlar. Bana göre ise Atlantislilerdir. İlahi varlıklarda Atlantislidir ama Nefiller altınçağı yaşayan Atlantisliler, İlahi varlıklar ise Atlantislilerden kalan görevlilerdir. Onlar belli şehirlerde yaşamaktaydılar. Her iki türde aynı şehirlerde yaşamaktaydılar ama Nefiller insanlarla etkileşime girmiyorlardı. Onlar kıyamet sonrası bin yıllık tekâmül dönemlerini yaşamaktaydılar. Zaten ayette de bunların eski çağdan kalan insanlar olduklarını görüyoruz. Yani bir çağ bitmiş ve yeni bir çağ başlamıştır. Bu yeni çağ insanların çağıdır. Nefiller ise önceki çağdan kalan ve az bir süre daha dünyada kalmak zorunda olan önceki dönemin Altınçağını yaşayan insanlardır. Teknoloji ve yetenek bakımından insanlardan çok üstün olmalarına rağmen insanlarla bir arada olmazlar. Kendi şehirlerinde yaşar ve dünyada istedikleri gibi gezerler. Hatta zaman yolculuğu bile yapabilirler. Fakat insanlarla iletişime geçmezler. İnsanların gelişimine görevlilerden başkasının etki etmemesi gerektiğini bilirler. İşte bizim UFO diye tanıdığımız araçlar bu insanlardan zaman yolculuğu yapıp dünyada gezen eski çağ insanlarıdır. Aslında bu gezilerin büyük çoğunluğunu yapanlar görevlilerdir. Öyle sanıyorum ki kaçırılma olayları bu görevliler tarafından yapılıyor olabilir. Benim düşünceme göre insanın evrimiyle uğraşan görevlilerin sonucu görebilmesi için geleceğe gidip bir denek üzerinde evrimin gelişimini kontrol ediyordur. Eğer istediği sonuç oluşmamışsa geri gidip müdahale ediyordur.

Nefillerin yaşadığı şehirlere insanların girmesi yasaktı ve zaten insanlardan uzak yerlerde bulunuyordu. Enok’un kitabında Nuh’un doğumunda da bu konuya vurgu vardır. Nuh farklı bir görünüşte doğduğunda, babası tarafından kabul görmez. Onun tanrı oğullarına benzemesi yüzünden kendinden olmadığını düşünür. Bu durumu anlayabilmek için babasını Enok’a gönderir. Enok’unda bir görevli olduğu anlaşılmaktadır. Fakat Enok’a ulaşmak için uzun bir yol gidip meleklerin yaşadığı yere gitmesi gerekmiştir. Yani bir Altınçağ şehrine gitmiştir.

Enok’u tanrının yanına alması da bu duruma işaret eder. Görevli olan Enok insanlar arasında yaşamış ve onlara bilgiler aktarmıştır ve zamanı geldiğinde de geri gitmiştir.

Kuran’da yapılan cennet tanımının bu şehirleri anlattığını yazmıştım. İşte yeni türü oluşturacak olan görevliler de (Tevrat’a göre ilahi varlıklar) bu şehirlerde ikamet etmekteydi. Hem yeni türü oluşturup geliştirirken hem de şehirlerdekilerin tekâmül edebilmeleri için onlara öğretmenlik yapmaktaydılar.

Enok bir görevlidir ama o kendini insan olarak tanıtmıştır. (Aslında bu sahneler birer kurgudur. Olaylar birebir böyle yaşanmış değildir ama bize senaryolaştırılarak aktarılmıştır.)

Nefillerin insanlardan büyük cüsseli olmasının bilimsel bir açıklaması var. Nefillerin fosilleri Cro-Magnonlardır. Cro-Magnonlar ortalama 1,90 boyunda iri cüsseli insanlardı. Slavların uzun boylu olmaları onlara bağlanır ama aslında bağları yoktur.  Yani küçük yapılı insan yanında birer dev gibi görülebilirler. Ayrıca tufan öncesi insan yapısı biraz daha küçüktü. Maymundan evrimleştirildiğimiz için daha küçük yapılıydık. Son şeklimize Nuh Tufanı sonrası ulaştık. Tufandan sonra ise doğal evrimle gelişmekteyiz. Yani müdahale olmadan doğanın evrimine uymaktayız.

Bu konuyu destekleyen bir başka şeyde Davut’un Golyat’ı bir taşla öldürebilmesidir. Golyat gerçekten dev olsaydı onu tek taşla öldürmek mümkün olmazdı. Bir fili mancınıkla atmadığın sürece tek bir taşla öldürmek mümkün değildir. Golyat iri cüsseli biriydi, yani dev değildi. Tevrat’a dayalı “dev” kelimesi abartılı bir tanımdır.

Bir dilbilimci olan Zecheria Sichkin’de Nefilim kelimesinin çevirisini dev olarak kabul etmemiştir.

Irkların Oluşumu.

Başka bir yanlış anlaşılma ise İlahi varlıkların insan kızlarını dölleyebilmesi olayıdır. Bu hep cinsel birleşme olarak düşünülmüştür. Öyle düşünülsün diye ayet bizzat öyle yazılmıştır. Oysa bu ayette anlatılan şey insanların genlerinin değiştirilmesi olayıdır. İnsanlar maymundan müdahale ile insana çevrilmiştir. Bu evrimle kademe kademe olmuştur. Tevrat’ta derilerin değiştirildiği anlatılır. Bu süreç tüm dünyada uygulanmıştır. Her ekip bir miktar maymunu alıp bir bölgeye giderek onları orada evrimleştirmiştir. Bu evrimleştirme işleminin nasıl yapılacağı bize bırakılan bir cihazda anlatılmaktadır.  Aslında bu cihazlar 7 tanedir. Her cihazın bulunduğu yerde, içindeki bilgilerden yararlanarak, ırk oluşturulur.

Bu cihazlar Machi picchu’da, Mısır’da, Tibet’te, Ankor Wat’ta (Kamboçya), Nova Scotia’da (Kanada) ve Nemrut dağındadır. Ben bu altı yeri tespit edebildim. Oysa Kuran Kehf süresinde yedi uyurların, yedi tane olabileceğini yazar. Ben bu yedi rakamının yedi tane, uyuyan bilgi sandukası olduğunu düşünüyorum. Bir tane de Avrupa’da olmalıdır. İngiltere’deki Stonehenge bu sandukalardan birini saklıyor olabilir. Bunlardan birini bulduğumuzda tümünün yerlerini bileceğiz. Fakat bu yerlerden ikisi özel öneme sahiptir. Mısır ve Tibet’tekinde başka bilgilerde vardır. Onlar bir sanduka şeklinde değil büyük bir oda halinde olup tüm insanlığın geçmiş bilgileri saklıdır. Daha bilmediğimiz çok şey bulacağımıza eminim. Hatta bulacağımız bilgileri tahmin bile edemeyebiliriz. Ezoterik bilgilere göre kıyamete yakın açık bilgilere ulaşacağız. İşte bu kütüphanelerde açık bilgiler olacak.

Bu süreci Atlantislilerden kalan ekipler de yaşamıştır. Onlara kalan bilgilerin yerleri onlara da kendilerini organize eden Mu’lu ekipler tarafından verilmişti. Onlara da Machi picchu’da bir sanduka verilmiş miydi bilmiyorum ama o çevrede bir yer olduğu kesindir. O bilgilerle Güney Amerika yerlileri evrimleştirilmiştir. Yani her sanduka bir ırkın oluşumunu sağlar. İlk dönemlerde birbirine yakın bölgelerdekiler birbirleriyle evlenerek melez ırklar oluşturmuştur. Şimdilerde ise tüm ırklar birbirine karışmaktadır.

Sandukalardaki bilgiler sayesinde Kızılderililer sakalsız ve kızıl renkte, Zenciler siyah, Çinliler sarı olmuştur. 7 ana ırk olduğunu düşünüyorum. Bunlar Kuzey ve Güney Amerika yerlileri, Afrika yerlileri, Avrupa’daki ilk ırk, Orta Asya’daki temel ırk, Asya’daki iki temel ırk olmalıdır. Ana ırklar sandukaların olduğu yerlerde türetilmiştir. Onların birbirleriyle ilişkilerinden melez ırklar türemiştir. Gen olarak bu temel ırklara ulaşılabilir mi bilmiyorum. Belki bir araştırma yapılmıştır ama benim bilgim yok.

Tanrı=Öğretmen

Antik dönemlerdeki tanrılar bu günkü anlamdaki tanrı kelimesiyle çok örtüşmez. Benim düşünceme göre, o dönemlerde tanrı kelimesi daha çok öğretmen anlamındaydı. Sümer veya Mısır kayıtlarındaki tanrılar insanlar arasında yaşayan kanlı canlı kişilerdi. Tanrıların özel güçleri vardı ama onlarında hastalanabileceğine hatta ölebileceklerine inanılırdı. Yeteneklerinden biri uzun yaşamlarının olmasıydı.

Antik dönemlerde cennet veya cehennem inancı yoktu. Ceza veya mükâfat bizzat tanrılar tarafından ve anında verilirdi. Bu süreç Tevrat’ın ilk dönemlerinde de devam eder. Museviliğin tek tanrılı dine dönüşmesiyle cehennem kavramı zaman içinde oluştu. Aslında başlarda tanrı, ahit sandığı aracılığıyla insanları cezalandırmıştır. Tanrı insanlardan uzaklaştıkça cezalandırma işlemi de sonraya bırakılmıştır. Böylece cennet ve cehennem kavramı oluşmuştur. Tevrat ve Kuran’a göre cennet dünyadadır. Her ne kadar inananlar için öte dünyadaki mükâfat yeriyse de tanım tamamen dünyasaldır. Yani dünyadaki bir yeri tarifler. Ben bu yerlerin Altınçağda kurulacak olan şehirleri kastettiğini düşünüyorum.

Enok’un Kitabı, meleklerin insanlara öğretmenlik yaptığını söyler.

8. Bölüm

  1. Azazil insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler, takılar, boya kullanımı, kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması.
  2. Kötülük arttı. Çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.
  3. Semyaza büyü yapmayı ve kök kesmeyi
  4. Armaros büyü çözülmesini,
  5. Baraqiyael astrolojiyi,
  6. Kokabel takımyıldızlarını,
  7. Ezeqeel bulut bilgilerini,
  8. Araqiel toprak bilgilerini,
  9. Shamsiel Güneş bilgilerini ve
  10. Sariel de Ay’ın harekelerini öğretti.
  11. İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göklere ulaştı.

Bu satırlardaki anlatım tam olarak benim düşündüğüm gibidir. Enok bu kişileri melek olarak tanımlar. Kendisi de onlardan olduğu için durumun farkındadır. Kendini gizleyerek bilgiler aktarır. Bahsettiği kişiler, geçmiş dönemden kalan görevli insanlardır. Mısırlılar, Yunanlılar veya Kızılderililer bu insanları tanrı olarak tanıdılar ve bize de tanıttılar.

Bir Sümer tableti “Güzel görünen ne varsa tanrıların lütfüyle yaptık” diyerek olayı özetler.

Tanrı önceleri öğretmendi ama sonradan tapınmaya dönüştü. Önceden bizzat insanların içinde her şeyi kontrol altında tutan öğretmen, insanlardan uzaklaştıkça yaptırım gücünü kaybetti. Bu açığı; olayı bir dine çevirerek kapatmaya çalıştılar. İnanan insanların nasıl dini kurallara uymaya çalıştığını herkes bilir. Eğer o kuralları tanrı koymasaydı kimse özen göstererek uygulamazdı. Elbette uymayanlarda vardır ama genel çoğunluk gidişatı belirlediği için aradaki uyumsuzlar sonucu etkilemez. Böylece görevliler gelişen insana gelişmeyi de göze alarak dinler oluşturdular. Bazen yeni bir din oluşturdular (İslamiyet gibi) bazen eski dini revize (Hıristiyanlıktaki reform hareketleri gibi) ettiler.

Bilginin korunması.

Robert Lomas’in Hanok’un Gizemi adlı kitabında ilginç bir tespiti var.

“Bu bilimleri geliştiren insanların tufanı önceden gördüğünü ve birisi ateşe diğeri de suya dayanıklı iki sütunda bu bilimlerin ayrıntılarını sakladıklarını söyler. Inigo James el yazması, beklenen felaketten bilimi korumak için alınması gereken önlemlerin ayrıntılarını verir.”

Bilginin korunması için iki sütun yapılması benim ve Kuran’ın da desteklediği bir düşüncedir. Ben kütüphane demeyi tercih ediyorum ve Kuran bu ikisini detaylı anlatır. Birine Yecüc-Mecüc diğerine Dabbe ismini verir ve detayları Kehf süresinde verir. Kuran kütüphanelerdeki bilgilere şahsiyet kazandırarak gençler olarak senaryolaştırır ve İslamiyet bu bilgilerin, kıyamette insanlığa yol göstereceklerini söyler. Hatta Edgar Cayce bile bu kütüphanelerden Arşivler piramidi olarak bahseder.

Benzer söylem Enok’un kitabı’nda da var.

“Cevap verdi: ‘Bu adil olan İnsan Oğlu’dur, onun içinde adalet vardır. O tüm hazineleri ortaya çıkartır çünkü Ruhların Tanrısı onu bunu yapması için seçti. Onun topluluğu Ruhların Tanrısı önünde sonsuza kadar üstündür.’”

Bu satırlardaki “Adil olan” Mehdi’dir ve hazineleri ortaya çıkaracaktır. Buradaki önemli ipucu “hazineler” kelimesindedir. İşte bu hazineler benim bahsettiğim kütüphanelerdeki bilgilerdir. Aynı hazinelerden Tevrat’ta da bahseder.

Yşa.45:3 “Seni adınla çağıranın Ben RAB, İsrail’in Tanrısı olduğumu anlayasın diye Karanlıkta kalmış hazineleri, Gizli yerlerde saklı zenginlikleri sana vereceğim.”

Diyerek gizli hazinelerden bahseder. Bir tanrı için hazine olabilecek şey ne olabilir?

Tevrat’ta Mehdi’yi Koreş kimliğinde gizler. Enok’un kitabında ise açıktır. İslam literatüründe ise Mehdi, yedi uyurları uyandıracak ve onlarda onun yanında savaşacaklar. Benzer anlatım Agarta efsanesinde de vardır. Rudra Cakrin başlangıçta barbarlarla beraber olacak ama daha sonra savaşarak egemenliğini kuracaktır. Buradaki Rudra Cakrin kütüphanelerdeki bilgilerdir. Barbarlar ise mevcut sistemdir. Bütün efsaneler göre bilgiler dünyaya egemen olacak ve mevcut bilgilerimiz çöpe gidecektir. Buna da kıyamet deniyor.