‘Seyfullah Demir’ Kategorisi için Arşiv

2012 tarihi dünyada son zamanlarda kıyametin tarihi olarak gündeme gelmektedir. Acaba bu tarih bir deli saçması mı? Yoksa ciddiye alınacak bir veri mi? Eğer olaylara bilim açısından bakarsak bu tarih saçmalıktan başka bir şey değil. Fakat bize verilen bilgiler sadece bilim yoluyla verilmez. Başka kaynaklar da kullanılır. Bu yazımda bu kaynakları açıklamaya çalışacağım.

Başka yazılarımda da belirttiğim gibi bize aktarılan bilgilerin bir yolu da dinler ya da daha geniş anlamıyla inançlardır.

2012 rakamı Aztek, Olmek ve Hint söylence ve inanışlarında kullanılan bir rakamdır. Fakat dünyada en çok bilineni Mayaların 21 Aralık 2012 “zamanın sonu” söylemidir. Aslında mayalardan bize çok net bilgiler kalmamıştır. Amerika’nın keşfi sırasında tüm kodeksler yakılmış ve yok edilmiştir. Elde tesadüfen kalan 4 kodeks vardır. Bu kodekslere göre uzun sayım döneminin sonu 21 Aralık 2012 de sona ermektedir. Mayalara göre zamanın sonuna denk gelmektedir. Daha başka bir şey yazmasa bile bu kadar bilgi kıyamet için yeterlidir. Hint ve Olmek inanışlarında bu rakam daha kapalıdır. Onun için ben daha çok zamanın sonu üzerinde duracağım.

“ZAMANIN SONU” çok gizemli ve güzel bir söz… Kimilerine göre insanlığın ya da dünyanın sonuna işaret ediyor. Onun için bir sürü felaket senaryoları oluşturmuşlar. Başka sözleri de bu sözle birleştirerek dünyanın bir felaketle yok olacağına hükmetmişler. Hatta bu konu filmlere konu olmuş ve bir çıkar kapısı bile olabilmiştir.

Özellikle Peygamberin bir hadisini “zamanın sonu” sözüyle birleştirerek 2012 de güneşin batıdan doğacağı gibi bir iddiayı gündeme getirmişler. Bu işin olabilmesi için dünya kutuplarının yer değiştireceği ve bu esnada dünyada büyük felaketler olacağı savunulmuş. Hatta bu işe Sümerlerin tanrıları Anunakiler bile sokulmuş. Güya her 3600 yılda bir güneş etrafında dönen Marduk gezegeni 2012 de yine görünecekmiş. Çok büyük kütleli bir gezegen olduğu için her gelişinde diğer gezegenlere etki ederek değişikliklere sebep oluyormuş. Bu gelişinde kendi kütlesinin etkisinden çok yüksek medeniyete ulaşmış sakinlerinin bize etki edeceğini savunanlarda var.

Bu arada Nostradamus’un bir dörtlüğünü de unutmamak gerek. Her ne kadar 2012’den bahsetmese de bahsettiği dörtlükteki olayların Marduk’u işaret ettiğini düşünenler var.

Sanırım en garip felaket senaryosu güneş rüzgârları yüzünden elektrik ve elektronik cihazların yok olmasıyla insanlığın yok olacağını düşünmeleridir. Sanki Amazon ormanlarındaki ya da Afrika’daki yerlilerin elinde böyle cihazlar varmış gibi kabul yapılmaktadır. Teknolojinin çökmesiyle insanlığın büyük bir kısmı yok olabilir ama her yörede bir miktar insan yaşamaya devam eder ve bu bir felaket olmakla beraber kıyamet olmaz.

Son bir senaryoya göre ise 2012’de dünya foton kuşağına girecek ve insanlık karanlıklardan uyanacak. Böylece başka gezegenlerde yaşamaya devam edecek. Gelişmiş galaktik imparatorluğu zamanı geldiğinde bizi daha üst yerlere taşıyacak. Bu senaryo özellikle medyumlar aracılığı ile insanlara sürekli anlatılmaktadır.

Başka daha senaryolarda vardır ama ben bu kadarıyla yetineyim. İsteyen netten bir sürü bilgi edinebilir.

Öncelikle belirteyim ki bende 2012 ya da ona yakın bir tarihin kıyamet tarihi olduğuna inananlardanım. Fakat benim inanmadığım şey bir felaketle insanlığın ya da dünyanın yok olacağı bilgisidir. Fakat insanlara 2012 tarihi bir şekilde empoze edildi. Başka yazılarımda yazdığım gibi bizi yönlendirenler gerektiği zaman böyle manevralar yaparlar. İnsanlık 2012’ye hazırlansın diye bu söylemler tetiklenir ve birilerinin bu işi gündemde tutması sağlanır. İşte bu durumda öyle bir durumdur. Yani bu 2012 rakamı saçma veya boş olarak çıkmış bir rakam değildir. Bu dedikoduların oluşabilmesi için zamanında maya takvimi organize edildi. Nasıl ki haklarında hiçbir delil yokken insanlık binlerce yıldır Atlantislilere inandırıldıysa bu tarihte ona benzerdir. Hakkında delil yoktur ama insanlığın hafızasında yer edinmiştir. Bazıları Maya’ların 2012’yi değil 2011 yılını işaret ettiğini söyler. Fakat dediğim gibi bu tarihin oluşturulmasında Maya’lar kullanılmıştır. Verilmesi gereken tarih verilmiştir. Mayaların zamanın sonu 2011 de bitmesinin önemi yoktur. Önemli olan insanlığın hafızasına sokulan tarihtir.

Benim kıyamet için en önemli dayanağım Kuran’dır. Kuran’da pek çok bilgi vardır. Sadece Kuran değil tüm dinler kıyametin olacağını söyler. Kıyamet inancı olmayan tek bir din yoktur. Neden istisnasız her din kıyamet inancına sahiptir diye düşünürsek iki cevap oluşma durumu var. Ya dinler birbirlerinden etkilenerek kıyamet ve kurtarıcı inancını aktarmışlardır ki bu farklı kıtalardaki dinlerin birbirleriyle iletişimi olmadığı zamanlarda bu işin olamayacağı gerçeğiyle uyuşmaz. O zaman benim söylediğim gibi bizler yönlendiriliyoruz. Ve insanlık nihai bir hedefe doğru götürülüyor. Onun için her inanışta kıyamet ve kurtarıcı inancı oluşturulmuştur.

Aslında benim kıyametin yakın olduğuna delilim bu tarihler değildir. Ben sistemin çalışma prensibinden yola çıkarak kıyametin geldiğini düşünüyorum. Eğer dünyanın bir tarla ve insanında ürün olduğunu kabul edersek, kıyamet bizim için kaçınılmaz gerçeğe dönüşür. Çünkü insanlığın hasadı kıyametle olacaktır. Neden, ille de bir kıyamet olması gerektiğini anlamak kolaydır. Çünkü madde bedene bağlanan ruhların tekâmüllerinin yeterli seviyeye gelmesi anı kıyamettir. Çünkü artık ruhun öte dünyada yaşayabilecek kadar gelişmiş olması onu daha fazla dünyada kalmasını gereksiz kılar. Tüm insanlık hemen hemen aynı zamanda gelişmişliğini tamamlar. Bu simülasyon içindeki son zamanlarımızda bizden gizlenen bilgilere vakıf olarak öte dünyaya gitmeye hazırlanırız. Daha önceden bize bu konuda verilmiş ipuçlarını anlamaya başlarız. Özellikle dinlerle bu süreci kolay kabul etmemiz sağlanmaya çalışılır. Çünkü o zamana kadar dünyanın halifesi olan insan sonsuza kadar dünyada ve madde bedende yaşamayı ummaktadır. Şimdi öyle şeyler öğreniyor ki afallaması gayet normaldir. Çünkü zamanın sonu gelmiştir. İşte bu zamanın sonunun bize 2012 tarihiyle empoze edilmesi makul ve mantıklıdır. Önümüzdeki günlerde çok ilginç gelişmeler olacak. Turgay Güler’in yazdığı gibi MEHDİX Paşa 2012 sonuna kadar ortaya çıkabilir. Gerçi o 2020 tarihini ön gördü ama takdir edersiniz ki o geleceğe dair çıkarımlarla bir roman yazdı. Fakat öngörülerinin birçoğu gerçekleşecek. Gerçekleşmeyecek en önemli öngörüsü savaşlar (aslında fikir savaşları olarak karşımıza çıkacaklar) ve Müslümanların dünya hâkimiyetidir. Çünkü Mehdi ya da Mesih kesinlikle bir din taraftarı olmayacak ve bir dini öne çıkarmayacaktır. Çünkü dinler kıyamete kadar görev yapacak olan aracılardır. Kıyamette tümü ortadan kalkacak ve gerçek bilgi hâkim olacaktır. İşte Kurtarıcı böyle biri olursa ancak tüm dünyadan destek alabilir. Yalnız Mehdi kurandaki bilgileri kullanacaktır. Kuran ona bir sürü ipuçları sunacaktır.

Turgay Güler’in kitapta harika bir öngörüsü daha var. Mehdix, Musa’nın Asasıyla dünyaya hükmetmeye başlamıştır. Aslında bu öngörü peygamber tarafından da söylenmiştir. Yedi uyurlar mağarasındaki Ashabı-kehf Mehdiye yardım edecektir. Bunu bize bırakılan kütüphaneler konusunda işlemiştim. Başka bir hadise göre

Dâbbetü’l-arz, Musa’nın âsası, Süleyman’ın mührü yanında olarak çıkacak, mühür ile müminin yüzünü parlatacak, âsa ile kâfirin burnunu kıracak

denmektedir. Dabbe’nin Mısır’daki Sfenks olduğunu yazdım. Öyle sanıyorum ki en son Süleyman peygamber ya da Belkıs Melikesinden olan oğlu Menelik, ahit sandığı ile diğer kutsal emanetleri Mısır’a götürmüş ve sfenksin beklediği o kütüphaneye koymuştur. İşte kurtarıcı, o kütüphaneyi açacak (daha doğrusu zaten Mısır’lı birileri açmış ve Mehdiyi bekliyorlar) ve oradaki bilgilerle tüm dünyaya hükmedecektir.

Maya’ların dediği “zamanın sonu” çok güzel bir sözdür. Çünkü gerçekten insan için kıyametten sonra zamana tabi olmak yoktur. Aslında zaman vardır da zamanın geçmesi yoktur. “Zamanın sonu” sözünü ilk duyduğumda bende çok büyük bir etki yaptı. Çok büyük anlamlar ifade ettiğini hemen anladım ve araştırdım. Fakat ona verilen anlamlar beni bir miktar hayal kırıklığına uğrattı. Yaşadığımız dünyada zaman ve mekân öte dünyada yer değiştirecektir. Biz bir yerden bir yere serbestçe gidebiliyoruz. Ama zamana etkimiz olmuyor. O kendi bildiği gibi gidiyor. Öte dünyada ise zaman üzerinde hareket edebileceğiz. Yani ileri veya geri hareket edebileceğiz. Fakat mekân üzerinde hiçbir etkimiz olmayacak. Öte dünyada hareket ederek bir yere gitmeyeceğiz. Her yer aynı noktada gibidir. Biz sadece hayal ederek istediğimiz yeri deneyimleyebileceğiz. Başka yazılarımda bu konuyu çok daha detaylı işledim. Aslında dünyadan belli aralıklarla hasat yapıldığını düşündüğümüzde zamanın sonu hasat zamanına denk geldiğini anlarız. Tevrat’ta Nefilimler için eski çağ kahramanları tanımını kullanmıştı. Yani Nefilimler önceki çağdan kalanlar olmuş oluyorlar. Zamanın sonu bu çağ dönemlerinin sonu olmuş oluyor.

Birçok insan için bu anlatımların bir anlamı yoktur. Fakat bu sürece hazır olanlar da var. Onlar beni en iyi anlayanlar olacaktır.

Bir ateist için bu durumun kabullenilmesinin ne kadar zor olduğunu düşünün. Tüm içtenliği ile tanrı veya din diye bir şeyin uydurma olduğunu düşünmüş ve ölünce yok olacağına hükmetmiş. Şimdi aslında din diye bir şeyi insanlar değil de daha üst birileri oluşturduğunu ve hatta kendisinin de onların yerine aday olduğunu kabul etmesinin ne kadar zor olacağını düşünün. Fakat istisnasız herkes kıyamette bir üst yaşam alanına çıkacak kadar gelişmiştir ve en zor süreci başarıyla atlatmış olacaktır.

Bizim yaşadığımız gizli tekâmül sürecine (yarı bilinçli dönem) sokulmayan ruhlarda vardır. Onlarda altın çağ dediğimiz zamanda, bin yıl içinde bizimle aynı seviyeye gelecek ve bizden sonra onlarda arkamızdan öte dünyaya gelecektir. Aslında bize öğretilenin tersine başarılı olan her ruh cehenneme gidecektir. Başarısız olanlar ise dünyada cennette yaşamaya devam edecektir. Bu konuyu burada işledim.

Benim kaynaklarımdan en önemlisinin Kuran olduğunu söylemiştim. Çünkü Kuran, kıyamette insanlığa yol gösterecek olan bir kaynaktır. İslam inancındaki deccal, İsa, Mehdi inancını yazmıştım. Bu dönemleri yönetecek olan biri veya birileri olacağı kesindir. Bu konudaki düşüncelerimi burada yazdım. Zaten önemli bir ayrıntıda değildir. 2012 sonuna doğru mehdiyi tanıyacağız dedim ama bu kişi aslında deccal olmalı. Çünkü önce deccaliyet (kargaşaların ve fikir mücadelelerinin yaşanacağı) dönem yaşanacak. Sonra İsa (huzur) dönemi yaşanacak. İşte bu dönemler sonrasında kıyamet yaşanacak. Ancak mehdiyet dönemi kıyametten sonra yaşanacaktır. Tüm bu dönemler bittikten sonra bizim dönem kapanmış olacak. Bizler eski çağ insanları olarak -Atlantisliler gibi- şempanzelerin folklorunu süsleyeceğiz.

2012 ortalarında Mehdi ya da Deccali tanıyacağız dedim ama epey bir süre emin olamayacağız. Ayrıca herkesin haberi olmayacak. Daha çok kıyametle ilgisi olanlar bir şeylerden şüphelenecek. Diğerleri ancak kütüphaneler açıldığında (sura üfürülünce) haberi olacak. O zamana kadar da (Mehdi dahil) kimse emin olamayacak. Öyle sanıyorum ki kütüphaneler ancak 2012 yılı sonuna doğru insanlığa açılacak ve kıyamet bilfiil başlamış olacak. O zaman Dabbe ve Yecüc Mecüc yerden çıkarak tüm dünyayı bilgilendirmiş olacak. Kıyametin büyük alameti dediğimiz şey gerçekleşmiş olacak. Fakat ondan önce Deccal bilimi tavan yaptırarak dinleri epey hırpalamış olması gerekir. Sanırım din alimleriyle Deccal arasında büyük fikir mücadeleleri geçecektir. Televizyonlarda bu sahneleri seyrettiğinizde kıyametin fiili olarak başladığını anlayın. Fakat bu sürenin de uzun olmayacağını 1-3 ay gibi bir zaman süreceğini düşünüyorum.

Deccal tıpkı peygamberin dediği gibi fitne çıkaracaktır. Yanlış anlaşılmasın sadece dinlerin hatalı olduğunu söyleyecektir. Fitne denilen şey odur. Yoksa insanları öldürmeyecektir. Zaten, öyle deliller ve bilimsel veriler sunacaktır ki kimse karşı koyamayacaktır. Hadislerde adı geçen savaşlar hep fikir savaşlarıdır.  Dünyanın dümdüz olması bile manevi anlamdadır. Şöyle düşünün; bu gün fikir olarak dünyada binlerce görüş vardır. Oysa kıyamette tüm bu fikirler yerle bir olacak ve tek gerçek bilgi hâkim olacaktır. İşte her fikrin bir dağ olduğunu düşünürsek dünya dümdüz olduğunda bu dağlardan hiç kalmayacağını anlarız.

KEHF 47 O gün dağları yerlerinden, söküp yürütürüz. Yeryüzünü çırılçıplak ve dümdüz görürsün. Tek bir kişiyi gözardı etmeksizin tüm insanları biraraya toplarız.

Ayette de görüldüğü gibi o gün (kıyamet günü) fikir dağları yerle bir olacak ve tüm insanlık tek kişi kalmaksızın aynı düşünceye getirilecektir. Aynı şekilde kütüphaneler konusunu işlerken Dabbe ve Yecüc Mecücün anlamlarını incelemiştik. Hem Dabbe ve Yecüc Mecücün hemde Ashabı Kehf ayetlerindeki gençlerin “bilgi” olduğunu vurgulamıştım. Hatta “Güneş battığı yerden doğacaktır” hadisindeki güneşinde bilgi olduğunu söylemiştim. Görüldüğü gibi bize şifrelenerek verilen argümanların hepsi aynı şeyi anlatmaktadır. Sadece bize değil tüm dünyaya da doğu dinleri aracılığıyla bu bilgiler şifreli olarak sunulmaktadır. “Agarta” tüm dünyada bilinen bir olgudur ama en küçük bir delili yoktur. Tıpkı Atlantis gibi efsanelerde yaşar. Agarta’nın varlığı ile ilgili bilgiler sadece Kutsal metinlerde bulunur ve çok büyük bir insan nüfusu doğru olduğuna inanır. İşte bu gibi şeyler benim için yönlendirildiğimizin delilleridir. Kutsal mekânlar kıyamette gerekecek olan bilgileri folklorumuza sokup unutmamamızı sağlamışlardır.

Kıyamet anının nasıl olacağını rüyamda görmüştüm. Eğer o an rüyamdaki gibi olacaksa hiç korkmayın. Ne acı, ne ızdırap, nede korku olacaktır. Tereyağından kıl çeker gibi ya da çok kısa bir iç geçmesi gibi bir an yaşayacağız ve kendimizi öte dünyada bulacağız. Fakat ortamımız pek değişmeyecek. Yani, yine dünyadaki ortama benzer bir ortamda bulacağız kendimizi. Bir miktar farklılık olacak ama yabancısı olmadığımız bir ortam bizim için oluşturulmuş olacak. Böylece kolay adapte olacağız. İnşallah rüyamdaki gibi olur.  Aslında söylediğim gibi çok   kısa süreceğini Kuran’da söylemektedir.

NAHL 77 – Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a aittir. Kıyametin kopuşu yalnız bir göz kırpması veya daha az bir zamandan başkası değildir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

Genel inanış olan felaketleri yaşamayacağız. Fakat kıyamete kadar normal süreç devam edecek. Yani insanlar ölüp, dirilecekler. Fakat kıyamet anında gali belada yaratılan tüm ruhlar dünyada bedenlenmiş olacaklardır. Kuran bu konuda çok açıktır. Kesinlikle her ruh kıyameti yaşayarak bir üst yaşam formuna geçecektir.

MERYEM 93 – Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahmân’ın huzuruna kul olarak çıkmasın.

Ben 2012 için argümanlarımı bir tekrar etmek istiyorum.

-İlk argümanım yukarıda yazdığım gibi insanlığın öte dünyada yaşayacak kadar gelişmiş olmasıdır. Eğer kıyamet olacaksa şimdi olması çok uygundur. Çünkü sistemin çalışmasını anladığım için dünyada daha fazla kalmamızın gereksiz olduğunu görebiliyorum.

-ikinci argümanın 2012 yılının insanlığın hafızasına sokulmasıdır. Geçmişte de benzer şeyler oldu ama bu kadar yaygın olmamıştı. Tüm dünyada 2012 furyası esip durmaktadır. Son dönemlerde bulunan yeni Maya takvimine göre 21.12.2012 son değil. Zaten bana göre de bir takvim sona ermez. Devam eder. Fakat bu tarih insanlığın hafızasına sokuldu. Aslında elle tutulan bir veri yokken, insanlar bu tarihi dünyanın sonu diye kabul etmişler. Benim için önemli olan o…

 -Üçüncü argümanım sizleri ikna etmekten çok, beni ikna eden bir argümandır. 2007′ye kadar ateist olarak yaşayan ben, değil kıyamet, tanrı kelimesine bile inanmıyordum, ayrıca ateşli ateistler gibi dinlere alerji duyuyordum. O zamandan beri ulaştığım bilgiler beni; -yönlendirildiğime- kesin olarak inandırdı. Yönlendirilme tarzı, sezgi şeklinde olmaktadır. Hiç bilgim olmayan konularda bilgi sahibi oldum. Beni bu bilgilere ulaştıran sezgilerim, yine kıyametin yakın olduğunu söylüyor. Onun için 2012 sonunun doğru olduğuna inanıyorum. Eğer 2013 yılına geldiğimizde değişen bir şey olmazsa, kendimi çok fena kandırılmış hissedeceğim…

http://www.vizyonfilmizle.org/13405-morgan-freeman-ile-evrenin-sirlari-izle.html?postTabs=0  Belgeselin 1. bölümünün tamamı (video açılmazsa tıklayınız. )

“Through the wormhole” belgeselinin ilk bölümü, Tanrı kavramını çeşitli yönlerden inceliyor. 5 ayrı bilim insanının, tanrının ne olabileceğiyle ilgili güzel yorumları var. Yukarda ki linkte görebilirsiniz.

İlk olarak kozmolog Andy Albrecht evrendeki dengenin tesadüfen olamayacağını onun için bir planlayanın olması gerektiğini söylemektedir. Özellikle doğada bulunan dört temel kuvvetin güçlerinin aldığı değerlerin çok hassas ve önemli olduğunu söylemektedir. Evrenimiz gibi bir evrenin olabilmesi için verilerin ancak bu değerlerde olması gerektiğini söylemektedir. Rakamların tesadüfen bu değerleri almasının mümkün olamayacağını, onun için bir planlayıcının olması gerektiğini söylemektedir.

Tam bu görüşün zıddı bir görüşü, Dr. Alan Guth savunmaktadır. Ona göre büyük patlamadan hemen sonra oluşan genişleme anında saniyenin çok kısa bir zamanında evren, 100 bin kez büyüdü. Genişleme teorisine göre evren birden fazla olmalıdır. Genişleme her yerde aynı anda durmayacağından cep evrenler oluşması gerekir. İşte bu cep evrenler sonsuz sayıda olabilir. Bizim evrenimiz de bu cep evrenlerden biri olabilir. O zaman bir yaratıcıya gerek yoktur demektedir.

Matematikçi olan Garrett Lisi’ye göreyse tanrı bir matematikçidir. Ona göre evrende her şeyin matematiğe uyması ve bilimin bu matematik sayesinde evreni anlayabilmesi gerekir. Bu konuda Einstein’ın dahi başaramadığı dört temel kuvvetin birleştirilmesini gerçekleştirmek istemektedir. Bu konuda yeni bir yöntem uygulayarak yeni parçacıklar öngörmektedir. Parçacık hızlandırıcılarda bu parçacıkların bulunabilmesi onun matematiğinin doğru olduğunu gösterecektir.

Dr. Michael Perginser ise çok başka bir iddiada bulunmaktadır. Ona göre Tanrı; insan beyninin yarattığı bir şey. Dominica adlı bir kızın sağ beyin lobuna manyetik alan uğrayarak bedensiz varlıklar görmesini sağlamıştır. Bu durumu, beynin bir ürünü olarak görmekte ve daha önceki peygamber veya din kurucularının böyle etkilendiğini söylemektedir. Ona göre tüm dinler, bir şekilde sağ lopları etkilenen insanların ürünü. Ben bu görüşü diğerlerinden ayrı olarak değerlendireceğim.

İçlerinden en ilginci olan Will Wright’ın söylemidir. Ona göre tanrı bir bilgisayarcıdır. Evrenin bir bilgisayar programına benzemesi ve benzerinin insanlar tarafından yapılabilmesi delil oluşturmaktadır. Bugün bilgisayarlarda yaratılan oyunların içindeki karakterlerin bizi temsil edebileceği ve gelecekteki birinin böyle bir evren yaratabileceği savunulmaktadır. Özellikle ekranlarda oluşan piksellerin evrende de olması çok güzel bir delil olarak sunulmaktadır. Torunlarımızın tanrı olabileceği vurgulanmaktadır.

Ben bu dört bilim insanının da haklı olduğu düşüncesindeyim. Aslında beşi de gerçeklerden bahsetmektedir ama Dr.Michael Perginser’in düşüncesini farklı değerlendireceğim.

1-      Evrenimizin bir planlayıcısı var.

2-      Evrenimiz tek değil çok sayıda benzeri var.

3-      Evreni planlayan güç onu matematik kurallara göre oluşturdu.

4-      Evren bir bilgisayardan ibarettir.

Bu dört şıkka göre planlayan bir güç var. Her ne kadar çok sayıda evren olduğunu iddia eden Dr. Alan Guth bir yaratıcı öngörmüyorsa da olmadığını da söylemiyor. Sadece çok fazla evren oluştuğu için içlerinden birinin bizim evrenimiz olabileceğini söylemektedir. Oysa ilk büyük patlama anı öncesi için bir yorum yapmıyor. Bana göre koca evrenler boşuna olamaz. Onun için çok sayıda evren var ama bunların hepsinde tekâmül edilebilmesi için bir çeşit yaşam vardır. Yani boşuna bir şey veya israf yoktur. Evren gibi muazzam bir enerjisinin hiçbir işe yaramadan öylece durması mantıklı değildir. Üstelik tesadüfleri kabul ederek evrenlerde canlıyı açıklamaya kalkarsak sayısız evrende tek canlı barındıran bizimki olabilir. Çünkü Penrose’nin yaptığı bir hesaba göre evrenin bu günkü durumda olabilmesi 1010123 de bir ihtimaldir. Bu kadar küçük bir rakam (1 rakamının yanına 10 üzeri 123 adet sıfır yazmak gerek) doğruysa bizden başka pek bir canlı barındırabilecek evren aramamak gerekir. Bu kadar çok amaçsız evrenler topluluğu olması bir anlam ifade etmez. Elbette bu felsefi bakış açısıdır. Her şeyi madde olarak gören ve ruhu kabul etmeyen bilim için gayet normal bir sonuçtur.

Evrenin bir planlayıcısı var derken ona ille de Tanrı ismini takmak doğru değildir ama en yakın tanımlama olduğu için kullanıyorum. Bir çok yerde Kaynak adını tercih ediyorum. (Tüm evrenin başladığı ve sonunda döneceği yer olduğundan, daha uygun bir isimdir.) Kaynak dinlerde tariflenen tanrı kavramıyla pek örtüşmez. Hele dünyaya veya insana kurallar koyan ve uymayanları yakan bir tanımlamayla hiç alakası yoktur. Benim bahsettiğim yaratıcı kurallarını koymuş ve süreci izlemektedir. Aslında izlemiyor. Sonucunu almıştır. Onun zamanıyla bizim zamanımız aynı şey değildir. Biz zaman genişlemesine tabiyiz. Bunu bir örnekle anlatmaya çalışayım. 60 dakikalık bir filmi düşünün, içindeki karakterler için 10 yıllık bir süreci kapsasın. Oysa bizim için 60 dakika geçmiştir. İşte Kaynak için zaman geçmezken biz milyarlarca yıl geçiririz. Daha kolay anlaşılması için Tanrı kelimesini kullanacağım ama Kaynak demek istediğimi bilin.

Tanrı kurallarını koydu ama insan bu kurallara karşı gelemez. Onun kuralları doğa veya fizik kanunlarıdır. İnsan onlara karşı gelemez. Böylece suç da işlemiş olmaz. Aslında insan yaratıcıya karşı suç işlese bile hiç önemli değildir. Bir çocuğun yaramazlığı gibi düşünmek gerekir. İnsanda bu günkü gelişmişliği ile henüz buluğ çağına girme aşamasındadır. Yani çocuk olmaktan henüz çıkamamıştır.

İnsan, tanrı dediğim güç için gereken bir şeydir. Bizler bilinçsiz enerjiyi bilinçli hale getirme uğraşısıyız. Fakat ruhlarımız evrendeki toplam enerji yanında o kadar küçüktür ki yok varsayılabilir. Fakat evrendeki tüm enerjinin bilinçlenmesi amaçlanmıştır. Onun için dünyada pek çok hasat yapılmıştır ve evrenin sonuna kadar da yapılacaktır. Fakat dünyada yapılan hasat okyanusun yanında bir bardak su kadar ancak olabilir. Onun için evrenin canlı kaynıyor olduğunu düşünüyorum. Fakat tüm evren canlı kaynıyor olsa bile ancak küçük bir göl kadar olur. İşte evrenimizin tek olmaması onun için elzemdir. Sayısız evren olmak zorundadır.

Evrenimiz veya tüm diğer evrenlerin hepsi bir bilgisayar içinde rahatlıkla yaratılabilir. Kesinlikle çok kolaylıkla çözülebilecek bir problemdir. Bu günkü teknolojimizle çözemezsek bile en geç elli yıl sonra bizim benzerimiz bir evren yapabiliriz. Çünkü her şey matematiğe göre olmaktadır. Her şeyin matematiğe uyması programlama işlemini daha da kolaylaştırmaktadır. Belki matematik kuralları değiştiremeyiz ama fizik ve kimya kurallarını istediğimiz gibi yapabiliriz. Hatta, evrenimizdeki suyun varlığı buna örnek gösterilebilir. Su diğer sıvılardan farklı davranır. Bu özelliğin, evrende canlı oluşabilmesi için özel düşünülüp planlandığını sanıyorum. Birçok kişinin bildiği gibi tüm sıvılar soğurken büzüşür. Oysa suyun buz hali sıvı halinden daha hafiftir. Onun için buz dağları okyanuslarda yüzer. Başka sıvılar bu şekilde davranmaz. (Suyun özelliklerini bu belgeselde seyredebilirsiniz. http://www.belgesell.com/suyun-onemi.html) Bu özellik canlı oluşumu için çok gereklidir. Eğer su o şekilde davranmasaydı okyanuslar veya denizler sıvı halde kalamazdı. Çünkü kışın soğuyan su buz olacak ve suyun dibine çökerek orada kalacaktı. Yazları ise çok az kısmı eriyecekti. Bu birikim yavaş yavaş tüm gezegendeki suların donmasına sebep olacaktı. Çünkü buzlar arttıkça yazları daha soğuk geçecekti. Ayrıca buzun, güneş ışınlarını yansıtması bu süreci daha da artıracaktı. O zamanda dünyamızda suya dayalı bir hayat oluşamayacaktı. Yani katı hali sıvı halinden ağır olan her sıvı çok karasız bir yapıya sahip demektir.  Çünkü donmaya başladığında donma etkisini tetikleyen ve artıran bir yapıya sahip olmuş olacaktır. Ancak çok sınırlı şartlarda sıvı denizleri olması durumu vardır. Fakat dünyamız bu sınırlı şartlara sahip olmayan bir dünyadır. Buz sudan ağır olsaydı dünyamızda tüm okyanuslar donmuş olacaktı.

Bir bilgisayar içinde böyle bir şeyi planlamak oldukça kolaydır. Yani tanrı öyle süper bir şey olması gerekmez. Çok harika diye gördüğümüz evren bizim yetersizliğimizin sonucu öyle gözükmektedir.

Dr. Michael Perginser’in düşüncesine gelince bende tanrı inancının genlerimize işlendiğini düşünüyorum. Fakat halüsinasyon gören birinin tek başına dünyadaki herhangi bir dini oluşturabileceğini düşünmüyorum. Bu o kadar kolaylıkla gerçekleşecek bir durum değildir. Müslümanlığı düşünelim. İletişimin ağızdan ağza olduğu bir dönemde yeni bir dinin oluşturulması mümkün değildir. Bir dedikoduyla din değiştirecek kaç kişi vardır. Üstelik o dönemde Arap yarımadasında insanlar küçük kabileler halinde yaşıyor ve çoğu kan davaları güdüyordu. Kaynaklar kıt olduğu için kabile savaşları her zaman revaçtaydı. Böyle bir ortamda biri çıkıyor ve elinde hiçbir delil veya mucize yokken dünyanın 1/3 inin inanabileceği bir din ortaya çıkarabiliyor. Üstelik bu din hala daha etkisini sürdürmekte ve genişlemekte. Üstelik birçok saçmalık ve yanlışa rağmen…

Ben böyle bir olasılığın hiç olmadığı kanaatindeyim. Bu iş ancak bizi yönlendirenlerin planları dâhilinde oluşabilir. Ancak o zaman bir dinin dünyada taraftar bulması ve yayılması mümkün olabilir. Çünkü onlar olayda rol alacak herkesi organize ederler ve yayılmasını sağlarlar.

Peki, Dr. Michael Perginser’ın yaptığı deney ne anlama gelmektedir? Aslında astral seyahati bilen herkes durumu hemen anlar. Fakat ruhun varlığını kabul etmeyen Dr. Michael Perginser bunu halüsinasyon gibi düşünmektedir. Oysa Dominica’nın anlattıkları tam olarak astral seyahate uymaktadır. Özellikle vücuduyla irtibatının olmadığını söylemesi tam oturmaktadır. Fakat ne yapılacağı veya nasıl davranılması gerektiği bilinmediğinden deneydeki kadar deneyim yaşanmıştır. Günümüzde birçok insan astral seyahati yapar. Özellikle Budist keşişler bu konuda uzmandırlar. Ruhun bedenden ayrılarak farkındalığına devam etmesi söz konusudur. Kişi bedenini dışarıdan görebilir. Fakat bu işlemi gerçekleştirmek epey zordur. Uğraşarak bu işi başaranların olduğu gibi doğuştan yetenekli olanlarda vardır. Fakat materyalist görüşe sahip birinin böyle bir şeyin olduğunu düşünmesi bile mümkün değildir.

Benim için en önemli detay Simcity oyununu yaratan Will Wright’ın öngörüsüdür. Çünkü bende tam olarak bir bilgisayar programı olduğumuzu düşünüyorum. Onun için bu konuyu ayrı bir makalede inceledim. Eğer bir bilgisayar programında yaşıyorsak, her şey çok anlaşılır ve kolay hale gelir. Çünkü bizim yaşantımızın kaba bir hali bilgisayar oyunlarında bulunmaktadır. Bu simülasyonu planlayan şey, bizden 50 yıl daha gelişmiş bir insan bile olabilir.

Kıyamete hızla yaklaştığımız süreçte önümüzdeki günler çok şeye gebedir. Hiç aklımızın ucundan geçmeyen süreçler yaşayacağız. Daha önce yazdığım Deccal, İsa, Mehdi dönemlerini sırasıyla yaşayacağız.

Deccal dönemi bilgi dönemi olacaktır. Hemen her tür bilgiler artacaktır ama asıl bilgi bilimsel konularda olacaktır. Bilimin aradığı tüm sorular cevabını bulacaktır. Özellikle karanlık madde veya karanlık enerjinin cevabı bizleri çok şaşırtacaktır.

Deccal dönemi epey sancılı geçecek. Çünkü bilinen birçok şeyin hatalı olduğunu çoğu kişi kabul etmeyecek. Özellikle dindarlar büyük direnç gösterecekler ama deccal dönemi sonlarına doğru muhalefet azalacak ve son bulacak. Şu anda deccaliyet döneminin başlarında olduğumuzu düşünüyorum.

İsa dönemi huzur ve barış dönemi olacak. İnsanlara kıyamette yapılacaklar anlatılacak ve çok büyük bir kısım insan, bedensiz yaşama geçecek. Böylece kıyamet gerçekleşmiş olacak. Fakat bir miktar insan bu süreci yaşayamayacak. Çünkü yeterli tekâmül seviyesine ulaşmamış (üç milyon kadar) insanlar geri kalacak. Onların geri kalmalarının asıl sebebi bedensiz yaşamayı başaramayacak kadar gelişmedikleri içindir. İşte mehdi dönemini bu insanlar yaşayacak.

Mehdi dönemini, altınçağ dönemi olarak da biliyoruz. Bu dönemde yaşam bugüne kadar bildiğimiz düzen içinde olmayacak. Bu dönemin tanımı hemen her kültürde vardır. Onları incelemeden önce bu devirlerin ne kadar sürecekleri konusuna değinmek istiyorum.

En sancılı geçecek olan Deccal dönemi 40 gün kadar sürecek. Aslında bildiğimiz anlamda gün değiller. Daha çok dönemler halinde olacaktır.

O kırk gün (çok kalacaktır). Bir günü (birinci devri) bir sene gibidir. Diğer (ikinci) günü ay gibidir. Diğer (üçüncü) günü Cuma (hafta) gibidir. Diğer günleri sizin günleriniz gibidir.

Hadiste belirtilen ilk dönem, deccaliyet döneminin hazırlık dönemi olmalıdır. Bu dönem dünyaya duyurulmadan önce, ön hazırlık yapılmış olmalıdır. İkinci dönem bilginin yavaş yavaş insanlığa duyurulduğu dönemdir. Bu dönemde dünyanın büyük bir çoğunluğunun haberi olacak ama tüm dünya üçüncü dönemden sonra duyacaktır.

Tüm dünyanın duymasından sonra en çok 40 gün kadar süre sonra deccal dönemi bitecektir.

İsa inip Deccalı öldürecektir. [Müslim, Ebu Dâvud]

Hadiste de anlatıldığı gibi deccal dönemi bitecek, İsa dönemi başlayacaktır. Bu dönem barış ve huzurun olacağı bir dönem olacaktır.

İsa, Deccalı öldürdükten sonra iki kişi arasında düşmanlık kalmaz. [Müslim]

Hadiste İsa döneminde barış olacağı söylenmektedir. Bu durumun sağlanması inandığımız mal, mülk, sahiplenme, ego gibi şeylerin saçmalığını anlayacağımızdan olacaktır. Yani bu gün başkalarını öldürmeyi dahi göze aldığımız para, iktidar, güç, şan, şöhretin hiçbir anlamının olmadığını öğrendiğimizde savaşlar bitecektir.

Dünya da barış ve huzur sağlandıktan sonra insanlar kıyamete hazırlanacaktır. Neler yaşanacağı anlatılacak. Böylece İsa dönemi son bulacaktır. Bu dönemin sonunda insanlar bedensiz yaşama geçecek ve dünyada kalanlar altınçağı yaşayacaktır.

Dünyada tekâmülü yetmeyenlere kalacaktır. Onlar ise yeni bir dönem yaşayacaklar. Bu dönemi anlayabilmek için MS2150 kitabını okumak gerekir. Çünkü altınçağda makro felsefe mantığı uygulanacaktır. Makro felsefe mantığını anlamak için burayı okumak gerek.

Ezoterik kaynaklarda, kâhinlerde ve dini kaynaklarda altın çağdan çok bahseder. Müslümanlıkta sözlü gelenekte de bilgi vardır.

Benim beğendiğim birkaç özelliği sayacağım. İsteyen nette çok şey bulabilir.

Tevrat’ta kurtla kuzunun yan yana yaşayacağı yazar.

Tibet söylencelerinde insanların sihirli güçlere sahip olacağı söylenir.

Müslümanlıkta ise sınırsız kaynak olacağı belirtilmektedir.

Tüm bu özellikler altın çağın bugün yaşadığımız düzenle hiçbir benzerliğin olmayacağı aşikârdır. Onlar tekâmül etmeleri gerektiğini bilecek ve ona göre yaşayacaklar. O insanların tek derdinin tekâmül etmek olduğunu anlamak gerekir. Onun için kimse zengin olmak, meşhur olmak gibi şeylerle ilgilenmeyecektir. Yönetici, polis, asker, savcı, hâkim olmayan bir dünya olacaktır. Herkes yapması gerekeni yapacak ve kimse hiçbir şeyin eksikliğini çekmeyecektir.

İnsanlığın bu güne ulaşmasının iki türlü senaryosu var. Birini bilim oluşturuyor. Diğerini ise din…. Öncelikle bu senaryolara kısaca değinelim ve tarihsel gelişmelerle örtüştürmeye çalışalım.

Bilim, bize 6-8 milyon yıllık bir geçmiş sunuyor. Ve “insanlık bir hayvandan gelişerek bu güne ulaşmıştır” diyor. Fakat bu gelişmenin en bilinen zamanı 10 bin yılı geçmez. Dinler ise 5-10 bin yıllık bir geçmiş sunuyor. Fakat dinlere göre insan bu günkü akılla yaratılmış ve zaman içinde akıl artışı olmamıştır.

Bu iki senaryonun hem doğru hem de hatalı yönleri var. Bilimin hatası insanlığı 6-8 milyon yıl geçmişe götürmesidir. Dinlerin hatası ise insanlığın hep günümüzdeki akıla sahip olması, düşüncesidir.

İnsanlığın kendini var sayabileceği dönem 10 bin yıl civarıdır. Çünkü ancak bu kadar süre için ciddi verilerimiz var. Ondan önce elde ettiğimiz veriler -örneğin mağara resimleri gibi- ademoğluna ait değildir. Ondan önceki veriler bizden önce yaşamış diğer türlere aittir. Bilim; dünyada medeniyet geliştirmiş tek türün, insan olduğu yanılgısı yüzünden, tüm verileri insana atfetmektedir. On bin yıllık Çatalhöyük veya Göbeklitepe’de bulunan veriler yazının henüz bulunmadığını gösteriyor. Çatalhöyük resimleri bu günkü çocukların yapabileceği seviyededir. Yani tam da bilimin beklediği gibidir. Fakat işin garip yanı 10 bin yıl önce yazıyı bilmeyen insan 35 bin yıl önce harika resimler yapabiliyordu. Bu resimleri yapanların, üç boyutlu düşünebilme yeteneği olduğu görülmektedir. Ne hikmetse insanlık gelişeceği yerde geri gitmiş ve 25 bin yıl sonra Çatalhöyük’te basit resimler yapmıştır. 35 bin yıl önceki resimleri yapanların çok daha ileri düzeyde bir seviyede oldukları, resimleri inceleyenlerin ortak düşüncesidir.  Sanat tarihi.com’dan bir paragraf  alalım. (http://www.sanattarihi.org/95/Chavau-Magarasi.aspx)

Mağaranın ilk fotoğrafları, uzmanlar kadar kamuoyunu da büyüledi. Onyıllar boyunca akademisyenler sanatın ilkel çizimlerden canlı, natüralist resimlere doğru kademeli olarak ilerlediği kuramını ortaya koymuşlardı. Chauvet başyapıtlarındaki hafif gölgeler, perspektifin ustaca kullanımı ve zarif çizgiler, yapıtları kuşkusuz bu gelişimin doruğuna çıkarıyordu. Sonra karbon- 14’le tarihleme sonuçları geldi ve uzmanlar şaşkına döndü. Daha ünlü mağaralarda yer alan resimlerin yaklaşık iki katı yaşında olan Chauvet’deki resimler, sadece tarihöncesine ait sanatın bulunduğu en yüksek noktayı değil, aynı zamanda sanatın bilinen en eski başlangıcını temsil ediyordu. Anatomik açıdan modern insanın Avrupa’da ortaya çıkmasından birkaç bin yıl sonra, mağara resim sanatı olabilecek en ileri noktaya ulaşmıştı.

Görüldüğü gibi bilim dünyası şaşkınlık içinde, bu resimleri nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Çünkü mevcut teorilerimize uymuyor. Bilim sanatın ilkelden gelişmişe gitmesi gerektiğini düşünmektedir. Oysa bu veriler tam tersini göstermektedir.

Şekil 1 Sağdaki resimler soldakilerden 25 bin yıl daha eski..

Şekil 1’de görülen resimler size bir fikir verebilir. Çatalhöyük’te yapılan inek resmi dış sınırlarını belirlemekten öteye geçmiyor. Şekil 2‘de bir çocuğun yaptığı resim gözükmektedir. Dış sınırları belirleyip içini bir tek renkle doldurmaktan daha karmaşık değil. Çatalhöyük resmi bunun ötesine geçmiyor. Gerçi resimde orantı da göz önüne alınmamış ama buna başka sebep gösterilebilir. Örneğin; av hayvanı olması sebebiyle ön plana çıkarılmak istenmiş olabilir, gibi.

Altamira mağarasındaki resim ise gölgelendirme tekniği ile çizilmiş. Bırakın çocuklarımızı, bende böyle resim yapamıyorum. Böyle resimler biraz resim eğitimi almış ya da bu konuda egzersiz yapmış insanların yapabilecekleri resimlerdir. Bu tür resimleri taş aletler yapabilmiş birilerinden beklemek biraz hayalperestliktir.

Şekil 2 Bir çocuğun yapabileceği resim.

Başka bir sorun da Avrupa’da insanlığın varlığı 35 bin yıl öncesine tarihlenmektedir. Bu şu anlama gelmektedir. İnsanlık Avrupa’ya bu sanatı getirdi ya da çok kısa sürede oluşturdu. Bu mağaralar tek olmadığı için süper bir sanatçının varlığı ile bu olay açıklanamaz. Birçok sanatçı olmalı ayrıca boya yapımının bir ön çalışması olmalı. Yani boya yapımının önce icat edilmesi ve sonraki nesillere de aktarılması gerekir. Yaş ortalamasının 35’in altında olduğu o dönemlerde tek dertlerinin geçinmek olduğunu düşünürsek tarımı icat edemeyen o insanların boyayı icat ettiğini düşünmek çok abes olur.

Son 100 bin yıl içinde dünyada 4 türün geliştiği ispatlandı. Bunlar İnsan, Cro-Magnon, Neandertal ve hobbitler. Bu türler birbiriyle akraba ama hiçbiri diğerinin atası değil. Daha önceleri de birçok türün varlığı ispatladı. Bilimin yanılgısı İnsanoğlunun teknoloji geliştiren tek tür olduğu kabulüdür.

Bu durumu başka makalelerimde de yazdım. Tekrar oldu ama önemli olduğu için tekrarlamakta fayda var. Bu resimler insanlara ait olamaz. Önceki resimler insanla aynı zamanda dünyada yaşayan ve gelişmiş olan başka bir türe aittir. İnsanlar yeni yeni alet kullanmaya başlamıştı. Tıpkı günümüzdeki Şempanzeler gibi. Günümüzdeki şempanzelerde yeni yeni alet kullanmaya başladı. İlkel mızraklar yapıp küçük canlıları avlıyorlar. Yada örs ve çekiç kullanıp kabuklu yemişleri kırabiliyorlar. Hatta şu andaki şempanzeler o zamanki insandan 10 bin yıl daha geridedir.  Yani günümüzdeki şempanzeler 10 bin yıl sonra Avrupa’da taş aletler kullanmış insanın seviyesine gelecektir. Gelişim hayvansal süreçte çok yavaştır. Ancak insan seviyesine gelince süper bir hıza çıkacaktır ve 10 bin yılda uzaya gidebilecek seviyeye ulaşacaktır.

İnsanlığın gelişimine yardım yapılmaktadır. Bu yardımın hem bilim hem de dinler vasıtasıyla olduğunu yazmıştım. Bu yazıda Tevrat’taki göç olayına değineceğim. Çünkü Musa’nın bu yürüyüşü insanlığın yürüyüşüdür. Tevrat sebebiyle sadece Yahudiler sahip çıkıyor ama bu tüm insanlığın varoluş hikâyesidir. Fakat Tevrat’ta yazan yer isimleri ve gerekçeler biraz daha değişikliğe uğramıştır. Çünkü gerçekler insanlıktan saklanmıştır.

Burada yeni bir konu açıp sonra bu iki konuyu birleştireceğim.

Büyük Sahra çölünün bir zamanlar yeşil olduğunu biliyor muydunuz? Hatta o bölgede dünyanın en büyük tatlı su kaynakları vardı. Eğer belgeseli izlerseniz göreceksiniz.

H.Channel | Dünya Nasıl Oluştu?: Sahra Çölü ile BelgeselGunlugu

Cezayir ve Libya’nın güneyinde tamda bu göllerin ortasına denk gelen Tassili bölgesi var. Kaya ve kumdan başka bir şey olmayan bu bölgede harika kaya resimleri var. O resimleri burada inceledim. Orada 5-10 bin yıl aralığına tarihlenmiş kaya resimleri var. Resimlerde dalgıç elbisesi veya derin deniz dalgıç elbisesi olan resimler var. Hatta bana göre Olimpiyatları seyreden birinin çizdiği resimler bile var.

Şekil 3 Büyük sahra çölü bir zamanlar yeşildi.

Şekil 3’de Kaya resimlerinin yoğunlukla bulunduğu Tassili bölgesi iki gölün arasına denk gelmektedir.

Daha önce çölün geçilemez olduğu düşünülerek insanların Arabistan yarımadasından dünyaya yayıldığı düşünülmüştü. Oysa Tevrat’ın da desteğiyle bu göçün Tassili bölgesinden başlayıp çölü geçerek Mısır’a vardığı düşüncesindeyim.

Benim senaryoma göre insanlığın medeniyet macerasının başlangıcı Tassili bölgesidir. Cennetten kovulan insanoğlu Tassili bölgesinden rehberleri eşliğinde yola çıkarıldı. Tassili o tarihler yeşildi ama çöle dönüşmek üzereydi. Bir miktar insan alınarak göç ettirildi. İşte Musa’nın 40 yıl çölde dolaştırılmasının sebebi budur. Musa çölde başıboş dolaşmamıştır. Haritadaki su yolundan Mısır’a kadar olan bölge çöldür. İşte bu bölge geçilmiştir. Bu göçün sonucunda Sümer ve Mısır medeniyeti doğmuştur. Onları göç ettirenler onlara her şeyi öğretmiştir. Şimdi onları tanrı olarak tanıyoruz.  Aslında Bu göçten sadece Mısır medeniyeti doğmuştur. Sümerler uçan araçlarla göç ettirilen insanlarla kurulmuştur. Tıpkı İndus, Maya medeniyetleri gibi. Bir Kızılderili efsanesinde “Büyük ananın Güneş Kapısına 40 çocuk doğurduğu” anlatılır. Büyük ana bir uçak olmalıdır.

Bu senaryoya göre Tevrat’ta anlatılan Kızıldeniz haritada gösterilen suyolu olmalıdır. Sanırım Amazon gibi büyük bir nehir olmalıydı. Bu durum Tevrattaki mantık hatasını da açıklar. Kenan diyarı da Mısır olmalıdır. Tevrat yazılırken bu isimler değiştirilip insanlığın bilgi dağarcığına eklenmiştir. Bu yöntemle hem bazı bilgiler verilmiş hem de bir kısmı gizlenmiştir.

Eğer bir haritadan bakarsanız, Mısır’dan çıkan birinin İsrail’e gitmek için Kızıldeniz’den geçemeyeceği görülür. Kızıldeniz güneyde kalır. Süveyş kanalı da açılmamıştır. O zaman Kızıldeniz’in yarılması diye bir şey olamaz. Tevrat akademisyenleri bu durumu açıklamak için oraların bataklık olduğunu söylemektedir. Oysa Tevrat nettir. Bir bataklıktan değil Kızıldeniz’den bahseder. Eğer Tassili bölgesinden çıkılırsa haritadaki su yolunu bir yerden geçmek zorunluluğu vardır. Göllerin büyüklüğünü Tevrat’taki bilgilerle birleştirince Amazon nehri gibi büyük bir nehir olabileceğini düşünüyorum. Kızıldeniz’in yarılması hikayesi bu durumu anlatmak için oluşturulmuş olmalıdır. Ayrıca da Musa’nın amaçsızca 40 yıl çölde dolaştırıldığı mantıksızlığı da açıklanmış olur. Aslında insanlar yürüyerek o alanı ancak 40 yılda geçebilmiştir. Musa adanmış topraklara hiç gidemedi. Yeni nesil insanlarla Mısır medeniyeti kurulmuştur. Bu teoriye göre Tevrat’taki Rab ile Mısır tanrısı Ra aynı kişi olabilir. Bizi organize eden Atlantislilerden kalan bir görevli olmalıdır. Yada aynı ekibin görevlileridir.

İnsanlık 2012’ye geldi. Benim tahminim 2012 yılı sonuna doğru tüm insanlık uyanmış olacak. İnsanlık birdenbire sayılabilecek kadar kısa zamanda uyandırılacak. Uyanana kadar ön hazırlık yapılacak. Çünkü insanlık uyandığında elde edeceği bilgiler yüzünden şok geçirebilir. Bu şok dalgasının hafifletilmesi gerekir. Onun için ön bilgi niteliğinde bazı şeyler verilecektir. Onun için önümüzdeki süreç çok şeylere gebedir. Bana göre epeydir insanlığa gizli gizli bilgi veriliyor.
Bunların birkaçını ben sayacağım. Herkes kendi hayatından başka örnekler bulabilir.
1. Maya takvimi kullanılarak 2012 rakamı kıyametin zamanı olarak insanlığın hafızasına yerleştirildi. Aslında bazı araştırmacılara göre Mayaların takvimi 2011’in sonunda bitiyor. 2011 rakamı doğru olsa bile önemli değildir. Çünkü insanlığın hafızasına 2012 yılının sonu yerleştirilmiştir. Bende bu tarihte büyük değişikliklere maruz kalacağımızı düşünüyorum.
2.1 Öte dünyayı anlayabilmek için kitaplar yazdırıldı. Birçok kitap var ama ben Michael Newton’un Ruhların Kaderi ve Ruhların Yolculuğu kitaplarına değineceği-m. Bu iki kitap öte dünyada neler oluyor sorusunun cevabına en çok yaklaşmış iki eserdir. Bu kitaplar öldüğümüzde ya da kıyametten sonra nasıl yaşayacağımız konusuna kısmen açıklık getiriyorlar. Bunlar da insanlığın aydınlanmasına yönelik yazdırılan kitaplardır.
2.2 MS 2150 kitabı da insanlığı bilgilendirme amaçlıdır. Hemen her din Altınçağdan bahseder. Fakat Altınçağın tam bir tanımı yoktur. İşte bu tanımı bu kitap yapar. Yani Altınçağda makro felsefe mantığı uygulanacaktır.

Ayrıca Sınır Ötesi yayınlarının Türkiye’de bazı şeyleri insanlara empoze etme görevini üstlendiğini düşünüyorum.

3.1 Öte dünya ile yaşadığımız dünya arasındaki ilişkiyi anlamak için filmler ve belgeseller oluşturulmuştur. Bu konudaki en önemli film Matrix filmidir. Makinelere bağlanıp matrixe girmek bir örnektir. Bizlerde öte dünyada bir makineye bağlanıp yaşadığımız hayatlarımızı deneyimliyoruz. Bu durum tıpkı aynı oyuna giren birkaç kişinin oyunu beraber oynamalarına benziyor.

3.2 Diğer önemli bir film ise İnception filmidir. Zaman konusunu rüya katmanı halinde anlatan bu film bize üç katmanlı bir evrende yaşadığımızı gösteriyor. Her şeyin var olmasının sebebi olan Kaynakın katında zaman yoktur. İlk katman öte dünya ve ikinci katman dünyamızdır. Dünyamız ile öte dünya arasında 1 güne 1000 yıllık zaman farkı var. Ben buna zaman genişlemesi diyorum. Bizim zamanımızda 1000 yıl geçtiğinde öte dünyada 1 gün kadar zaman geçer. Tıpkı filmdeki katmanlar gibi.
Ayrıca günümüzde hazırlanan birçok belgesel bizleri bilgilendirme amaçlıdır. Bu belgesellerin başında through the womhol, Bilinen evren, Antik çağ teknolojileri, Paralel evrenler ve Kuantum ile ilgili tüm belgeseller yanında birçokları daha…
4. Bilim epey bir bilgiye ulaştı ama son bir atılım daha yapması gerekiyor. Kıyametten hemen önce oluşturulacak “her şeyin teorisi” ile bilimde sürecini tamamlayacak. Tıpkı dinler gibi bilimde sürecini tamamlayacak ve gerçek bilgiye vakıf olacağız. Böylece bilim her şeyi daha kolay anlamamızı sağlayacak.

Zamanın yetersiz olduğunu düşünenler olabilir. Bence kıyamet süreci bir veya iki aylık bir zaman alacaktır. Şu anda Deccaliyet döneminin ilk dönemini yaşıyoruz. (O kırk gün (çok kalacaktır). Bir günü (birinci devri) bir sene gibidir. Diğer (ikinci) günü ay gibidir. Diğer (üçüncü) günü Cuma (hafta) gibidir. Diğer günleri sizin günleriniz gibidir.”) Yani ilk devri yaşıyoruz. Bir yıllık bir hazırlık dönemi olacak ama insanlık bu hazırlığı bir günde öğrenecek. İşte şu anda o bir yıllık süreyi yaşıyoruz. Fiili olarak kıyamet süreci başladı ve devam ediyor. Bu sürecin ne zaman sona ereceğini bilemiyorum ama çok uzun zaman almayacağını da umuyorum. Olaylar gittikçe hızlanacak. Fakat sürecin tüm insanlığa açılması için kütüphanelerin açılması gerekir. Kütüphaneler açıldığında SUR’a üflenmiş olacak. Ancak o zaman tüm dünyaya duyurulmuş olacak. O zamana kadar süreç az bir insan tarafından takip edilecek. Bu insanlar içinden 300 kadar kişi bir şekilde organize olacak ve insanlığı kıyamete hazırlamak için bir araya gelecektir. Bir araya gelmek fiziki anlamda olmayabilir. Daha çok nette bir araya gelip ortak bir amaç etrafında toplanacaklardır. Bu amacın: “insanlığın uyandırılması” olacağını düşünüyorum. Amaç insanlığın uyandırılması olunca bu kişilerin dünyanın birçok ülkesinden olacağı fakat ortak bir dili bilecekleri kesindir. Bu kişiler, içlerinden gelen sese uyarak bir araya toplanabileceklerdir.  Eğer videoyu izlerseniz göreceğiniz gibi, birçok İslam düşünürü Mehdi’nin şu anda dünyada yaşadığını kabul etmesi bir tesadüf değildir…

Yazılarımı okuyanlar Kutsal Mekânların bizleri organize ettiğini biliyordur. Bu kutsal mekânlara Kuran “Yüksek Melekler Topluluğu” ya da “Arşı Taşıyanlar” demektedir. Kıyamet sürecindeki tüm planlar onların eseridir. Bu varlıklar, bizden önce dünyada yaşamış ve tekâmülde üst seviyeye çıkmış olanlardır. Onlarda tıpkı bizim gibi bir zamanlar dünyada yaşamış ve kıyamet ile bedensiz yaşama geçmişlerdir. Siz hangi adı uygun görürsünüz bilmem ama ben onlara ATLANTİSLİLER demeyi tercih ediyorum. Çünkü Atlantisliler de bizim gibi dünyada yaşamış ve kıyametle yok olmuşlardır. Bir zaman gelecek dünyada bizden sonra yaşayacak tür de, bizim için aynı şeyleri diyecektir…

Makalelerimin içinde, henüz ispatlanmamış olan önemli bir öngörüm var. Geçmiş insanlardan bize kütüphaneler kaldığını söylüyorum. Bu konu benim ve teorilerim için çok önemli. Onun için bu konuyu biraz daha incelemek istiyorum.

http://www.seyfullahdemir.com/gecmis-medeniyetlerden-bize-kalan-kutuphaneler/ adresinde incelediğim konunun en önemli delili Kuran’dı. Kuran’a göre bu kütüphanelerin yedi tane olabileceği söylenmişti. Linkini belirttiğim yazıdaki gibi dünya üzerinde gerçek anlamda iki kütüphane olmalı. Diğer kütüphaneler ise bir sandık büyüklüğünde elektronik bir cihaz şeklindedir. İçlerinde geniş bilgiler vardır ama asıl geniş bilgiler sözünü ettiğim iki kütüphanede olmalıdır.

Yalnız Sfenksin (Büyük Piramit) sakladığını düşündüğüm yerde, bilimsel verilere göre büyük bir kütüphane gözükmüyor. Yapılan araştırmalar Sfenks’in ayakları altında küçük bir odanın olduğunu gösteriyor. Oysa Kuran’da ki bilgiye göre geniş bir mağara olması gerekiyor. Ben Kuran’ın doğru söylediğini düşünüyorum. Araştırmalar mı? Yoksa Kuran’mı haklı, zaman gösterecek.

Büyük kütüphanelerin en önemlisi Tibet’te bulunuyor. Diğerinin Mısır’da olduğunu söylemiştik. Küçük olanlar ise;

  1. Kuzey Amerika kıtasında Nova Scotia denilen yerde bulunan Meşe adasında…
  2. Güney Amerika’da ki Machi Pichu kentinde…
  3. Türkiye’de Nemrut dağındaki Tümülüs’ün içinde…
  4. Kamboçya’daki Ankor Wat tapınağında…

Bu dört yerdeki bilgiler bir sandık büyüklüğündeki bir cihaz şeklindedir. Hatta Ahit sandığı için tahmin edilen şekil çok uygun olabilir. Belki biraz daha küçük olabilir. Sırasıyla incelemeye çalışalım.

Şekil 1 Ahit sandığı.

1. Meşe adası definesi

Bu kütüphane, bir define olduğu sanılarak, 200 yıldır ulaşılmaya çalışılıyor. Hikâyesini http://www.bilinmeyen.com/node/325 adresinde okuyabilirsiniz. Yapılan büyük mücadelede yüz binlerce dolar harcandı ve beş kişi hayatını kaybetti. Birkaç şirket iflas etti. Sonuçta bir şey bulunamadı. Yapılan sondaj sonucunda  70 metre derinlikte, yapay boşlukların bulunduğu belirlendi. Aynı derinliğe yollanan bir kamera çarpıcı görüntülerle geri döndü. Zemin kayaydı ve üç sandık görünüyordu. Bu görüntüler üzerine aşağıya balık adamların indirilmesi kararlaştırıldı ama çok şiddetli akıntı ve görüş alanının sıfır olması nedenleriyle bu da başarılamadı. Balıkadamlar kameranın indiği yere inemiyorlardı. Bu arada kameranın gidip geldiği yerin çöktüğü anlaşıldı ve bir daha aynı görüntülere ulaşılamadı.

Bu hikâye pek fazla duyulmuş olmamasına rağmen, şu anda bile dünyanın en ilginç olaylarından birisi olma özelliğini sürdürüyor. Ve en önemli söz bu hikâyenin anlatıldığı makalenin sonunda söylemiş. “Kim bilir, belki de gelecekte sır çözülecek ve belki de böylesine karmaşık ve neredeyse insanüstü bir yapının sadece hazine saklamak için yapılmadığı anlaşılacak ya da Para Çukuru´ndan bir başka yere, bilinmeyen bir yere geçilecek.”

Bu kadar büyük mücadele bir hazineyi korumak için olmayacağına karar verilmiş. Bu benimde düşündüğüm şeydir. Hele de bulunup çıkarılamayanın sandıklar olması işi daha da ilginç yapıyor. İşte bu yüzden, o sandıkların benim bahsettiğim türden bir sandık olması gerektiğini düşünüyorum. Bulunmamaları için her türlü önlem alınmış. Ancak ve ancak, o sandıklara; doğru yolu bilen kişinin ulaşması mümkün olacaktır. Fakat o sandıkların artık bulunamayacaklarını düşünüyorum. Çünkü onlar göçük altında zayi olmuşlardır.

2. Machi Pichu tapınak odası

Bir başka sandık ise Peru’da 2360 mt bir dağ zirvesinde yapılan İnka şehrindedir. Bu şehir olumsuz şartlarda olmasına rağmen 1000 kişiyi, barındırabilecek yapıdaydı. Bana göre İnka’lar hazır buldukları bir yeri genişleterek restore ettikleri bir şehir oluşturdular. O kadar harika bir taş işçiliği var ki! bu gün bile o duvarları yapamayız. http://www.seyfullahdemir.com/gecmis-medeniyetlerden-bize-kalan-sehirler/ adresinden detayları okuyabilirsiniz.

Aslında Machi Pichu’da iki ayrı kalitede duvar işçiliği var. Asıl teknoloji harikası duvarlar eski olanlardır. İnka’lar, dağda buldukları harabelerin tanrılardan kaldıklarına hükmetmişlerdir. Rüya veya sezgiyle de oraya yönlendirilmiş olabilirler. O kalitede duvarları ancak tanrılar yapabilir düşüncesine varmış olabilirler. Tanrıların taş işçiliğini taklit etmeye çalışmışlar ama kaba bir taklidini yapabilmişlerdir. Aslında İnka’lar işçiliği taklit etmeye çalışarak çok iyi taş işçileri olmuşlardır. Çünkü İspanyollar Amerika’ya gittiklerinde İnka’ların kendilerinden daha iyi taş duvar yaptığını görmüş ve onları kullanmışlardır.

Machi Pichu kentinin en önemli eseri güneş tapınağıdır. Çünkü onun yapımına çevresindeki her şeyden daha fazla özen gösterilmiş. http://www.facebook.com/video/video.php?v=105951819441644 linkindeki

Şekil 2 Güneş tapınağı.

belgeselde de aynı vurgu yapılmaktadır. Tapınağın içindeki lahit gibi taş işin püf noktasıdır. Ben bu taşın içinde bir sandığın gizlendiğini düşünüyorum. Bu kent tamamen bu sandık için inşa edilmiştir. Zaten taş işçiliği cayır cayır bağırmaktadır. “Bana dikkat edin ben çok özelim” der gibidir. Ayrıca şehrin kurulduğu yerde onu çok özel yapmaya yeter. Böyle olumsuz şartlar sıradan insanların seçeceği bir şey değildir. Ancak Budistler böyle olumsuz yerlerde yaşamayı tercih edebilir. Oysa İnka’ların inançları onarın dünyadan el etek çekmesini gerektirmez. Fakat buldukları harabelerin, “tanrının evi” olduğuna hükmetmeleri, onları böyle olumsuz yerlerde yaşamaya ikna etmiştir.

Şekilde görülen tapınaktaki taşın içinde onun yapısına uygun bir sandık saklanmıştır. Fakat İnka’lar bu odadaki sandıktan habersiz tanrılarına tapınıp durmuşlardır. Önceleri kutsallık, sonraları ise dünya mirası olması; tapınağı, dolayısıyla sandığı korumuştur.

Bu tapınağın üstüne yapıldığı yekpare kayanın altında küçük bir mağara vardır. Hatta bu mağaranın suni olması da mümkündür. Eğer sonar ya da sinyal gönderip alabilen bir cihaz kullanılırsa taşın içindeki cihaz tespit edilebilir. Yani üstten sinyal gönderip alttan alan röntgen gibi bir cihaz taşın içindeki anomalileri ortaya çıkarabilir.

Tapınağın içindeki taş sanduka, yekpare gözükmesine rağmen parçalıdır. Çatlakları mevcuttur. Sanki yapıştırılmış gibidir. Çatlakların içinden alınacak numunenin analizi de bize ipuçları vermesi gerekir. Çünkü o taşlar birleştirilirken bir yapıştırıcı kullanılmıştır. Bu yapıştırıcı ya çimento, ya da kimyasal yapıştırıcı olmalıdır.

Şekil 3 Nemrut dağı Tümülüs’ü.

3. Nemrut dağı Tümülüs’ü

Nemrut dağındaki Tümülüs’te de benzer bir sandık saklıdır. Nemrut dağında da tıpkı Machi Pichu’daki gibi zor şartlar vardır. 2150 mt yükseklikte bir sürü büyük heykel ve çok büyük bir Tümülüs yapılması nasıl bir mantığın ürünüdür. http://vimeo.com/12442260 adresinde burası için hazırlanan belgeseli izleyebilirsiniz. Araştırmacılar, küçük bir ülkenin, küçük bir kralının bu kadar büyük bir mezar yaptırmasını anlamadıkları için; onu, kendini beğenmişlikle suçlamışlardır.

Nemrut dağındaki eserlerin kim tarafından ve niçin yapıldığının bir açıklaması vardır. Çünkü kalan yazıtlarda her şey açıklanmaktadır. Fakat şöyle bir mantıksızlık vardır. Bu Tümülüs’ü hazırlayan Komagene hanedanından Antiokos, diğer kralların yaptıklarını yapmıyor. Onlar, mezarlarını kayalara oydurdular. Ayrıca yapılan tüm kazılara rağmen kralın mezarı bulunamamıştır. Yıllardır her tarafından delik deşik edilmiştir. Son zamanlarda Tümülüs’e zarar vermemek için tünel açma çalışmalarından vazgeçilmiştir. Belgeselde de burasının basit bir mezar olamayacağı söylemektedir.

Son olarak yapılan jeofizik testlerinde iki anomalinin olduğu görülmüştür. Şekil 3′te anomaliler gösterilmektedir. Bu anomalilerden altta olanının bir sarnıç, diğerinin mezar yeri olduğu düşünülmektedir. Bence de Tümülüs’ün içindeki anomali, sandığın saklandığı yer olmalıdır. Sandık; bir mezar kisvesi altında saklanmıştır. Benim tahminim, Tümülüs zaten oradaydı. Çok daha eskiden yapılmıştı. Antiokos heykelleri yapmıştır. Tüm yazıtları ve heykelleri yaptırarak Tümülüs’ü de onun yaptırdığı yanılgısını oluşturmuştur. Araştırmacılara göre dünyada böyle başka bir yer daha yok.

Şekil 4 Ankor Wat tapınağı.

Mezar odasına ulaşma uğraşısı tıpkı meşe adasındaki gibi hüsranla sonuçlanmıştır. İnşaatın zorluğu ise Machi Pichu ile aynı özelliklerdedir. Ulaşılması zor bir dağın tepesi seçilmiştir. Tüm yapı malzemesi uzaklardan taşınmak zorunda kalmıştır. Bir gölgenin dahi olmadığı bu yerlerde kışın çalışmak mümkün değildir. Antiokos 48 yıl iktidarda kaldı ama bana göre küçük bir kralın böyle bir Tümülüs’ü yaptırabilmesi pek mümkün değildi. Zaten, yapılan heykeller bile bitirilemedi. Tıpkı Büyük Piramit gibi bir mezar sanılması istendiği için Antiokos yönlendirilmiştir.

4. Ankor Wat tapınağı

Bir sandıkta Kamboçya’da ki Ankor Wat tapınağında gizlenmiştir. Fakat bu sandıktan emin olamıyorum. Yani en tereddütlü olduğum yer burasıdır. Zaten bu yerdeki sandığı açmamız gerekmeyebilir. Onun için çok önemli tutmuyorum. Buradaki sandığın Ankor Wat tapınağındaki merkez kulesinin altında gömülü olmalıdır.

Ankor Wat, Macchi Pichu, Nemrut dağı Tümülüs’ü ve Mısır Piramitlerindeki kütüphanelerin ortak özellikleri var.

  1. Hepsi, ya tapınak, ya da mezar olarak karşımıza çıkmaktadır.
  2. Hepsi, çok eski ‘yapılmış olmasına rağmen sonradan oraları kullanan insanlar yüzünden, tarihsel olarak yanıltılmaktayız. Mısır piramitleri, Ankor Wat, Machi Pichu ve Nemrut dağı Tümülüs’ü sonradan insanların kullanımları yüzünden gerçek mimarları gizli kaldı.
  3. Hepsi, önceleri “kutsal” oldukları için, sonraları ise “UNESCO dünya mirası” olduklarından koruma altına alınmışlardır.
  4. Hepsinde saklanan bilgiler ara dönemlerde define avcılarının eline geçmeyecek şekilde korunmuştur.

Tibet’teki bilgiler ise, Budizm ve Çin devletinin korumasındadır. Meşe adası korunamamış ama bilgilerin deşifresi engellenmiştir.

Ben altı kütüphanenin yerini tahmin edebildim. Kuran yedi tane olabileceklerini ima eder ama kesin rakam vermez. Benim anladığım, tümüne ulaşmamız gerekmediği doğrultusundadır. Zaten sandıklar birbirinin aynıdır. Yani içlerindeki bilgiler aynıdır. Asıl bilgiler büyük kütüphanelerdedir. Büyük kütüphanelerde maddesel şeylerde vardır. Örneğin her medeniyet kullandığı plastik, demir, bakır örnekleri veya ulaştığı teknolojik aletlerden örnekler (tv, lazer) v.b. Ayrıca Mısır’da Ahit sandığı veya Musa’nın asası gibi kutsal emanetler olmalıdır. Onların teknolojik alet olduğunu gördüğümüzde çok şaşıracağımıza eminim.

Mısır ve Tibet’teki kütüphaneler, aynı gün açılacak. Fakat ondan önce Machi Picchu’daki sandığa ulaşmamız gerekir. Machi Pichu’daki sandık en kolay bulunacak olanıdır. Yeri tam olarak bellidir. Tarihi dokuya zarar vermeden tespit edilebilir. Tümülüs’ün içindeki boşlukların tespiti gibi tespit edilebilir. Hatta Machi Pichu çok daha kolaydır. Çünkü büyük değildir ve aynı anda iki tarafına cihaz konulabilir. En riskli tarafı taş olması dolayısıyla içinin görülmesi zor olabilir. Fakat teknolojinin üstesinden geleceği kesindir.

Machi Pichu açıldığında içindeki bilgileri takip ederek diğer kütüphaneleri de açacağız. Fakat Machi Pichu’nun açılmasını insanlık duymayacak. İnsanlık Tibet ve Mısır kütüphaneleri açıldığında duyacak. Ve o zaman Sur’a üfürülmüş olacak. Kıyamet fiilen insanlığa o zaman duyurulmuş olacak. Ben bu zamanın 2012’nin sonlarına doğru olması gerektiğini düşünüyorum.

Farkındaysanız hemen hemen tüm Antik Mega yapılardan bahsettik. Geriye Baalbek ve Petra gibi antik mega yapılar kaldı. Bence Petra’da da bir sandık olabilir.

Öngörüm doğruysa antik insanların mega yapılar yapmasının nedenini anlamış oluyoruz. Tüm bu yapılar bize bırakılan bilgilerin hem korunmasını hem de zamanı geldiğinde bulunmasını kolaylaştırmak içindir. Böyle bir gerekçe o eserlerin yapılmasını mantıklı bir sebebe bağlar. Yoksa açlık sınırında olan insanların tüm varlıklarını heba ederek imkânsız görünen işlere girmiş olmasını anlamak mümkün değildir. Arkeologlar geçmişte gelişmiş bir medeniyetin olamayacağını düşündükleri için zoraki açıklamaları çok makul değildir. Fakat başka da çareleri yoktur.

Mısır piramitlerini açıklamak için arkeologlar; bir haftada kestikleri kireç taşını kullanırlar ama aynı yöntemin çok daha sert olan bazaltı kesemeyeceğini göz ardı ederler. Ellerinde demir dahi olmayan insanların 1000 tonluk kayaları taşıyabileceklerini düşünürler. Oysa günümüzde güçlü bir kamyonun 40 ton yük taşıyacağını düşündüğümüzde 1000 tonun ne kadar büyük bir yük olduğunu idrak etmezler. Hangi kaldıraçla 1000 tonluk kayanın kaldırılabileceğini söylemezler.  Ağaç kaldıraçların çatır çatır kırılacakları kesindir. Bakırın ise çok yumuşak olacağını anlamak için kahin olmaya gerek yoktur. Komegena kıralı bir şehir devletiyken hangi insanlarla o kadar büyük Tümülüs’ü yapabilmiştir. Elinde insandan başka bir şey yokken bunu nasıl başarmıştır. Nemrut dağının tepesinde en çok altı ay çalışılabilir. Alan dar ve yakınlarda kaya yoktur. Küçük bir devlet bu kadar büyük bir işin altından nasıl kalkabilir. Tek amaç, bir kralın ihtirasları… Üstelik bu kralın ömrünün yetip yetmeyeceği de belli değilken…

Farkındaysanız sadece Meşe adasındaki sandık zayi oldu. (Aslında zayi olduğundan emin değilim) Onun üstünde kutsal bir koruma oluşturulmamıştı. Diğerlerinin hepsinde kutsal koruma kalkanı ve dünya mirası koruması var. Sadece Tibet’te dünya mirası koruması yok ama Kutsal mekan koruması devam ediyor. Ek olarak Çin devletinin kendi içine kapanmasından gelen bir koruması daha var. Kutsal alan koruması bir dönemler işe yararken sonraları anıtlar koruması gerekmektedir. Çünkü bu sandıklar basit aramalarla bulunabilecek özelliklerde değildir. Sistemli bir arama gerektirir. Bunu da kaçak olarak yapmak mümkün olmadığından bu bilgilerin korunması hâlâ daha devam etmektedir.

Neden bu bilgiler bu kadar özenle korunmaktadır?

Bu konuya Kuran güzel bir açıklama getirmektedir. Gençler diye tanımladığı mağaradaki (bilgileri) yedi uyurları

KEHF 20 Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluşa eremezsiniz.

diyerek uyarmaktadır. Bu uyarı önemli bir uyarıdır. Çünkü zamanı gelmeyen bilgilerin deşifresi insanlığın gelişmesinde tamir edilemeyecek yaralar açabilir. Eğer insanlık (Doğu dinlerine sahip insanlar pek zarar görmezler) kıyametin gerçekliğini zamanından önce idrak ederse tüm gelişmeler sekteye uğrayabilir. Bir Budist inançları gereği dünyasal hiçbir şeye değer vermez. Bu dünyanın bir illüzyon olduğunu öğrenecek insanlık, tıpkı Budistler gibi davranmaya kalkacaktır. Artık kimse dünyasal işlerle uğraşmayacaktır. Bu durum ise dünyasal işlere önem vererek tekamül edecek olan milyarlarca insanın gelişmesini durduracaktır. Bu hiç istenmeyecek bir gelişmedir. Onun için bu sandıklar ve kütüphane çok özenle korunur. Çünkü hem bu dünya, hem de öte dünya çok fazla etkilenecektir

Nefiller Kimdi?

Robert Lomas; Hanok’un Gizemi adlı kitabında Bizde Enok, İslam literatüründe İdris peygamber olarak bilinen şahıstan kaldığı düşünülen kitabı bilimsel gözle inceledi. Lomas’a göre 10 bin yıl önce üstün bir medeniyet vardı. Kitapta adı geçen düşmüş melekler o insanlardandı. Bu insanlar bir kuyrukluyıldızın dünyaya çarpacağı bilgisine sahipti.  Bunu insanlarla paylaştılar ve insanlığın devamını sağlamak için Nuh’u uyardılar.

Lomas ve ekibinin yaptığı araştırma; M.Ö. 7640 tarihinde dünyaya bir kuyrukluyıldızın çarptığı yönündeydi. Bu savı -10 bin yıl önce nesli tükenmiş birçok hayvanın olması- gibi yan fikirlerle de desteklemektedirler. İddiaya göre Kuyrukluyıldız çekim etkisiyle parçalanarak 7 ayrı bölgeye düşmüştür. Hepside okyanuslara denk geldiği için dünyada çok büyük tsunamiler oluşmuştur. Bu tsunamiler Nuh tufanını oluşturmuştur. Enok’un kitabında insanlığın kurtarılmasının öyküsü anlatılmaktadır. Aslında düşmüş meleklerin kimler olabileceği konusunda açık bir bilgi yok. Bana göre bu düşmüş melekler ile Nefiller arasında bir bağ olmalıdır. Fakat düşmüş melekler yüzünden dünyada devler oluştuğu düşüncesi var. Ben bu “dev” kelimesinin abartıldığı düşüncesindeyim.

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Tevrat’ta tek ayette geçen Nefillerin; devler olduğu düşüncesini, Robert Lomas da benim gibi pek kabul etmez. Oda benim gibi düşünmektedir. Nefiller uzun boylu insanlardı. Yahudilerin uzun boylu insanlar içinde, kendilerini küçük hissetmeleri doğaldır. Bende Almanya’da uzun boylu insanların içinde kendimi küçük hissetmiştim.

“İbranice’deki “Nefilim” kelimesi Yunancaya “Dev” olarak çevrilmiş. Çağdaş Hıristiyan Kitab-ı Mukaddes’lerinde de “Nefilim”, “Devler” diye karşılanmış ama 13:32-33 ayetlerinin doğrudan İbraniceden çevrilmiş Yahudi uyarlamasında, küçük Yahudilerin bu “uzun boylu” insanlarla karşılaştıklarında hissettiklerini anlatıyor:

Orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu. Nefillerden gelen Anak’ın oğulları olan devleri gördük. Kendi gözlerimizde çekirge kadar küçüktük, onların gözlerinde de bu aynıydı.”

(Hanok’un Gizemi Robert Lomas Sayfa 178)

Aslında Yar.6:4 Ayeti çok başka şeyleri anlatmaktadır. Ayette 3 ayrı insan çeşidi tanımlanmaktadır.

1-      İlahi varlıklar.

2-      Nefiller

3-      Ve insanlar.

İlahi Varlıklar; Tevrata göre melekler yani Tanrının yardımcıları. Bana göre insanoğlunu geliştirmek için Atlantislilerden kalan görevlilerdir. Bu insanlar Sümer ya da Mısırlılarda tanrılar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Nefiller; Tevrata göre eski çağdan kalma ünlü kahramanlar. Bana göre ise Atlantislilerdir. İlahi varlıklarda Atlantislidir ama Nefiller altınçağı yaşayan Atlantisliler, İlahi varlıklar ise Atlantislilerden kalan görevlilerdir. Onlar belli şehirlerde yaşamaktaydılar. Her iki türde aynı şehirlerde yaşamaktaydılar ama Nefiller insanlarla etkileşime girmiyorlardı. Onlar kıyamet sonrası bin yıllık tekâmül dönemlerini yaşamaktaydılar. Zaten ayette de bunların eski çağdan kalan insanlar olduklarını görüyoruz. Yani bir çağ bitmiş ve yeni bir çağ başlamıştır. Bu yeni çağ insanların çağıdır. Nefiller ise önceki çağdan kalan ve az bir süre daha dünyada kalmak zorunda olan önceki dönemin Altınçağını yaşayan insanlardır. Teknoloji ve yetenek bakımından insanlardan çok üstün olmalarına rağmen insanlarla bir arada olmazlar. Kendi şehirlerinde yaşar ve dünyada istedikleri gibi gezerler. Hatta zaman yolculuğu bile yapabilirler. Fakat insanlarla iletişime geçmezler. İnsanların gelişimine görevlilerden başkasının etki etmemesi gerektiğini bilirler. İşte bizim UFO diye tanıdığımız araçlar bu insanlardan zaman yolculuğu yapıp dünyada gezen eski çağ insanlarıdır. Aslında bu gezilerin büyük çoğunluğunu yapanlar görevlilerdir. Öyle sanıyorum ki kaçırılma olayları bu görevliler tarafından yapılıyor olabilir. Benim düşünceme göre insanın evrimiyle uğraşan görevlilerin sonucu görebilmesi için geleceğe gidip bir denek üzerinde evrimin gelişimini kontrol ediyordur. Eğer istediği sonuç oluşmamışsa geri gidip müdahale ediyordur.

Nefillerin yaşadığı şehirlere insanların girmesi yasaktı ve zaten insanlardan uzak yerlerde bulunuyordu. Enok’un kitabında Nuh’un doğumunda da bu konuya vurgu vardır. Nuh farklı bir görünüşte doğduğunda, babası tarafından kabul görmez. Onun tanrı oğullarına benzemesi yüzünden kendinden olmadığını düşünür. Bu durumu anlayabilmek için babasını Enok’a gönderir. Enok’unda bir görevli olduğu anlaşılmaktadır. Fakat Enok’a ulaşmak için uzun bir yol gidip meleklerin yaşadığı yere gitmesi gerekmiştir. Yani bir Altınçağ şehrine gitmiştir.

Enok’u tanrının yanına alması da bu duruma işaret eder. Görevli olan Enok insanlar arasında yaşamış ve onlara bilgiler aktarmıştır ve zamanı geldiğinde de geri gitmiştir.

Kuran’da yapılan cennet tanımının bu şehirleri anlattığını yazmıştım. İşte yeni türü oluşturacak olan görevliler de (Tevrat’a göre ilahi varlıklar) bu şehirlerde ikamet etmekteydi. Hem yeni türü oluşturup geliştirirken hem de şehirlerdekilerin tekâmül edebilmeleri için onlara öğretmenlik yapmaktaydılar.

Enok bir görevlidir ama o kendini insan olarak tanıtmıştır. (Aslında bu sahneler birer kurgudur. Olaylar birebir böyle yaşanmış değildir ama bize senaryolaştırılarak aktarılmıştır.)

Nefillerin insanlardan büyük cüsseli olmasının bilimsel bir açıklaması var. Nefillerin fosilleri Cro-Magnonlardır. Cro-Magnonlar ortalama 1,90 boyunda iri cüsseli insanlardı. Slavların uzun boylu olmaları onlara bağlanır ama aslında bağları yoktur.  Yani küçük yapılı insan yanında birer dev gibi görülebilirler. Ayrıca tufan öncesi insan yapısı biraz daha küçüktü. Maymundan evrimleştirildiğimiz için daha küçük yapılıydık. Son şeklimize Nuh Tufanı sonrası ulaştık. Tufandan sonra ise doğal evrimle gelişmekteyiz. Yani müdahale olmadan doğanın evrimine uymaktayız.

Bu konuyu destekleyen bir başka şeyde Davut’un Golyat’ı bir taşla öldürebilmesidir. Golyat gerçekten dev olsaydı onu tek taşla öldürmek mümkün olmazdı. Bir fili mancınıkla atmadığın sürece tek bir taşla öldürmek mümkün değildir. Golyat iri cüsseli biriydi, yani dev değildi. Tevrat’a dayalı “dev” kelimesi abartılı bir tanımdır.

Bir dilbilimci olan Zecheria Sichkin’de Nefilim kelimesinin çevirisini dev olarak kabul etmemiştir.

Irkların Oluşumu.

Başka bir yanlış anlaşılma ise İlahi varlıkların insan kızlarını dölleyebilmesi olayıdır. Bu hep cinsel birleşme olarak düşünülmüştür. Öyle düşünülsün diye ayet bizzat öyle yazılmıştır. Oysa bu ayette anlatılan şey insanların genlerinin değiştirilmesi olayıdır. İnsanlar maymundan müdahale ile insana çevrilmiştir. Bu evrimle kademe kademe olmuştur. Tevrat’ta derilerin değiştirildiği anlatılır. Bu süreç tüm dünyada uygulanmıştır. Her ekip bir miktar maymunu alıp bir bölgeye giderek onları orada evrimleştirmiştir. Bu evrimleştirme işleminin nasıl yapılacağı bize bırakılan bir cihazda anlatılmaktadır.  Aslında bu cihazlar 7 tanedir. Her cihazın bulunduğu yerde, içindeki bilgilerden yararlanarak, ırk oluşturulur.

Bu cihazlar Machi picchu’da, Mısır’da, Tibet’te, Ankor Wat’ta (Kamboçya), Nova Scotia’da (Kanada) ve Nemrut dağındadır. Ben bu altı yeri tespit edebildim. Oysa Kuran Kehf süresinde yedi uyurların, yedi tane olabileceğini yazar. Ben bu yedi rakamının yedi tane, uyuyan bilgi sandukası olduğunu düşünüyorum. Bir tane de Avrupa’da olmalıdır. İngiltere’deki Stonehenge bu sandukalardan birini saklıyor olabilir. Bunlardan birini bulduğumuzda tümünün yerlerini bileceğiz. Fakat bu yerlerden ikisi özel öneme sahiptir. Mısır ve Tibet’tekinde başka bilgilerde vardır. Onlar bir sanduka şeklinde değil büyük bir oda halinde olup tüm insanlığın geçmiş bilgileri saklıdır. Daha bilmediğimiz çok şey bulacağımıza eminim. Hatta bulacağımız bilgileri tahmin bile edemeyebiliriz. Ezoterik bilgilere göre kıyamete yakın açık bilgilere ulaşacağız. İşte bu kütüphanelerde açık bilgiler olacak.

Bu süreci Atlantislilerden kalan ekipler de yaşamıştır. Onlara kalan bilgilerin yerleri onlara da kendilerini organize eden Mu’lu ekipler tarafından verilmişti. Onlara da Machi picchu’da bir sanduka verilmiş miydi bilmiyorum ama o çevrede bir yer olduğu kesindir. O bilgilerle Güney Amerika yerlileri evrimleştirilmiştir. Yani her sanduka bir ırkın oluşumunu sağlar. İlk dönemlerde birbirine yakın bölgelerdekiler birbirleriyle evlenerek melez ırklar oluşturmuştur. Şimdilerde ise tüm ırklar birbirine karışmaktadır.

Sandukalardaki bilgiler sayesinde Kızılderililer sakalsız ve kızıl renkte, Zenciler siyah, Çinliler sarı olmuştur. 7 ana ırk olduğunu düşünüyorum. Bunlar Kuzey ve Güney Amerika yerlileri, Afrika yerlileri, Avrupa’daki ilk ırk, Orta Asya’daki temel ırk, Asya’daki iki temel ırk olmalıdır. Ana ırklar sandukaların olduğu yerlerde türetilmiştir. Onların birbirleriyle ilişkilerinden melez ırklar türemiştir. Gen olarak bu temel ırklara ulaşılabilir mi bilmiyorum. Belki bir araştırma yapılmıştır ama benim bilgim yok.

Tanrı=Öğretmen

Antik dönemlerdeki tanrılar bu günkü anlamdaki tanrı kelimesiyle çok örtüşmez. Benim düşünceme göre, o dönemlerde tanrı kelimesi daha çok öğretmen anlamındaydı. Sümer veya Mısır kayıtlarındaki tanrılar insanlar arasında yaşayan kanlı canlı kişilerdi. Tanrıların özel güçleri vardı ama onlarında hastalanabileceğine hatta ölebileceklerine inanılırdı. Yeteneklerinden biri uzun yaşamlarının olmasıydı.

Antik dönemlerde cennet veya cehennem inancı yoktu. Ceza veya mükâfat bizzat tanrılar tarafından ve anında verilirdi. Bu süreç Tevrat’ın ilk dönemlerinde de devam eder. Museviliğin tek tanrılı dine dönüşmesiyle cehennem kavramı zaman içinde oluştu. Aslında başlarda tanrı, ahit sandığı aracılığıyla insanları cezalandırmıştır. Tanrı insanlardan uzaklaştıkça cezalandırma işlemi de sonraya bırakılmıştır. Böylece cennet ve cehennem kavramı oluşmuştur. Tevrat ve Kuran’a göre cennet dünyadadır. Her ne kadar inananlar için öte dünyadaki mükâfat yeriyse de tanım tamamen dünyasaldır. Yani dünyadaki bir yeri tarifler. Ben bu yerlerin Altınçağda kurulacak olan şehirleri kastettiğini düşünüyorum.

Enok’un Kitabı, meleklerin insanlara öğretmenlik yaptığını söyler.

8. Bölüm

  1. Azazil insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler, takılar, boya kullanımı, kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması.
  2. Kötülük arttı. Çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.
  3. Semyaza büyü yapmayı ve kök kesmeyi
  4. Armaros büyü çözülmesini,
  5. Baraqiyael astrolojiyi,
  6. Kokabel takımyıldızlarını,
  7. Ezeqeel bulut bilgilerini,
  8. Araqiel toprak bilgilerini,
  9. Shamsiel Güneş bilgilerini ve
  10. Sariel de Ay’ın harekelerini öğretti.
  11. İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göklere ulaştı.

Bu satırlardaki anlatım tam olarak benim düşündüğüm gibidir. Enok bu kişileri melek olarak tanımlar. Kendisi de onlardan olduğu için durumun farkındadır. Kendini gizleyerek bilgiler aktarır. Bahsettiği kişiler, geçmiş dönemden kalan görevli insanlardır. Mısırlılar, Yunanlılar veya Kızılderililer bu insanları tanrı olarak tanıdılar ve bize de tanıttılar.

Bir Sümer tableti “Güzel görünen ne varsa tanrıların lütfüyle yaptık” diyerek olayı özetler.

Tanrı önceleri öğretmendi ama sonradan tapınmaya dönüştü. Önceden bizzat insanların içinde her şeyi kontrol altında tutan öğretmen, insanlardan uzaklaştıkça yaptırım gücünü kaybetti. Bu açığı; olayı bir dine çevirerek kapatmaya çalıştılar. İnanan insanların nasıl dini kurallara uymaya çalıştığını herkes bilir. Eğer o kuralları tanrı koymasaydı kimse özen göstererek uygulamazdı. Elbette uymayanlarda vardır ama genel çoğunluk gidişatı belirlediği için aradaki uyumsuzlar sonucu etkilemez. Böylece görevliler gelişen insana gelişmeyi de göze alarak dinler oluşturdular. Bazen yeni bir din oluşturdular (İslamiyet gibi) bazen eski dini revize (Hıristiyanlıktaki reform hareketleri gibi) ettiler.

Bilginin korunması.

Robert Lomas’in Hanok’un Gizemi adlı kitabında ilginç bir tespiti var.

“Bu bilimleri geliştiren insanların tufanı önceden gördüğünü ve birisi ateşe diğeri de suya dayanıklı iki sütunda bu bilimlerin ayrıntılarını sakladıklarını söyler. Inigo James el yazması, beklenen felaketten bilimi korumak için alınması gereken önlemlerin ayrıntılarını verir.”

Bilginin korunması için iki sütun yapılması benim ve Kuran’ın da desteklediği bir düşüncedir. Ben kütüphane demeyi tercih ediyorum ve Kuran bu ikisini detaylı anlatır. Birine Yecüc-Mecüc diğerine Dabbe ismini verir ve detayları Kehf süresinde verir. Kuran kütüphanelerdeki bilgilere şahsiyet kazandırarak gençler olarak senaryolaştırır ve İslamiyet bu bilgilerin, kıyamette insanlığa yol göstereceklerini söyler. Hatta Edgar Cayce bile bu kütüphanelerden Arşivler piramidi olarak bahseder.

Benzer söylem Enok’un kitabı’nda da var.

“Cevap verdi: ‘Bu adil olan İnsan Oğlu’dur, onun içinde adalet vardır. O tüm hazineleri ortaya çıkartır çünkü Ruhların Tanrısı onu bunu yapması için seçti. Onun topluluğu Ruhların Tanrısı önünde sonsuza kadar üstündür.’”

Bu satırlardaki “Adil olan” Mehdi’dir ve hazineleri ortaya çıkaracaktır. Buradaki önemli ipucu “hazineler” kelimesindedir. İşte bu hazineler benim bahsettiğim kütüphanelerdeki bilgilerdir. Aynı hazinelerden Tevrat’ta da bahseder.

Yşa.45:3 “Seni adınla çağıranın Ben RAB, İsrail’in Tanrısı olduğumu anlayasın diye Karanlıkta kalmış hazineleri, Gizli yerlerde saklı zenginlikleri sana vereceğim.”

Diyerek gizli hazinelerden bahseder. Bir tanrı için hazine olabilecek şey ne olabilir?

Tevrat’ta Mehdi’yi Koreş kimliğinde gizler. Enok’un kitabında ise açıktır. İslam literatüründe ise Mehdi, yedi uyurları uyandıracak ve onlarda onun yanında savaşacaklar. Benzer anlatım Agarta efsanesinde de vardır. Rudra Cakrin başlangıçta barbarlarla beraber olacak ama daha sonra savaşarak egemenliğini kuracaktır. Buradaki Rudra Cakrin kütüphanelerdeki bilgilerdir. Barbarlar ise mevcut sistemdir. Bütün efsaneler göre bilgiler dünyaya egemen olacak ve mevcut bilgilerimiz çöpe gidecektir. Buna da kıyamet deniyor.

Şekil 1 Ashoka sütunu.

Zecharia Sitchin, Sümer tabletlerine yeni bir yorum getirdi ve Eric Von Daniken’in savunduğu düşüncelerin bir benzerini geliştirdi. Her iki yazara göre insanlığı, uzaydan gelenler oluşturmuştur. Sitchin’in gerekçesi çok açıktır. Madenlerde çalışan uzaylıların yerini tutacak bir köle yaratma isteği insanı ortaya çıkardı. Daniken’e göre belirli bir gerekçe yoktur. Ben bu durumu uzaylılara bağlamıyorum. Evet, uzaylılar kadar gelişmiş olan bir tür zaten dünyada vardı. İnsandan önce yüksek teknolojiye ulaşmış bir tür yaşamaktaydı. Tevrat bu insanlara Nefilim demekteydi. Sitchin’e göre bunlar Nibirudan gelenlerdir ama ayet tanrı oğullarından başka birilerini kastetmektedir. Yani tanrı oğullarından ayrı birileri dünyada bir yerlerde yaşamaktaydılar.

İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Ayetteki tanımdan anlaşıldığı gibi “bunlar eski çağdan kalmadırlar”. Bu söz önemlidir.  Bu tanım gereksiz yapılmamıştır. Demek ki yaşanılan çağ yeni bir çağdır ve eski çağdan kalan başkaları vardır. Zaten bu sitede bu çağ değişimi ile ilgili bilgiler vermekteyim. İşte bu geçmiş devir insanlarının kimliğini arıyoruz. Bu insanları biz Atlantisliler olarak tanıyoruz. Hemen bazılarından itiraz sesleri yükselecektir ama bu cevap uzaydan gelmiş olanlardan daha mantıklıdır ve ayrıca çok fazla delillerimiz de vardır. Bu delillere sırasıyla değineceğim ama önce benim vermeye çalıştığım ana mantığa değinmeliyim.

Dünyadan, bir tarladan ürün hasadı yapılır gibi insan hasadı yapılmaktadır. Bu mantığı bir çok yazımda inceledim. Dinler ve Tanrı açısından da olayları değerlendirdiğimizde aklınıza yatacaktır. Eğer hasat yapıldığını kabul edersek, Atlantislilerin bizden önce hasadı yapılan son tür olduğu anlaşılır.

Nefilimler yeryüzünde tanrıların da yaşadığı (Pagan tanrıları) yasaklı şehirlerde yaşamaktaydılar. O bölgelere insanların gitmesi kesinlikle yasaktı. Kuran’daki bilgilere göre gelecekte dünyada dört adet böyle şehir kurulacaktır.¹ Acaba Atlantisliler de dört şehir mi kurmuşlardı bilmiyoruz ama bu döneme altınçağ denmektedir. Hem dini hem de kadim kaynaklar gelecekte böyle bir zamanın yaşanacağını söylemektedir. Atlantislilerin altınçağ için kaç şehir kurduklarını bilemiyorum ama birinin Kamboçya’daki Ankor şehrinin olabileceğini düşünüyorum. Sümer yazıtlarından bir şehrin de orta doğuda olduğu anlaşılmaktadır. Gılgamış destanında bu şehirden bahsedilmektedir. (Nefiller ile tanrılar aynı dönem insanlarıdır ama Nefiller 1000 yıl kadar bu şehirlerde yaşadı. Oysa tanrılar seçilmiş görevlilerdi. Onun için çok uzun zamanlar görev yapmışlardır)

Anladığım kadarıyla bir tür hasat edilene kadar bir önceki tür tarafından sürekli yönlendirilmektedir. Bu yönlendirme tüm dallarda olmaktadır. Bunların en önemlileri bilim ve dinlerdir. Zaten dinler için yönlendirildiğimize sanırım kimse itiraz etmez. Ama bilim için aynı şeyi söylemek daha zordur. Fakat en bariz örnek olan Einstein’ı düşündüğümüzde olay çok açık gözükmektedir. Konuşmasını zamanında yapamayan ve tüm okul hayatı boyunca sorunlu olan biri patent enstitüsünde çalışırken –dikkat edin araştırma görevlisi bile değil- dünyayı yerinden oynatacak şeyler söyleyebiliyor. Bunun pek olası olamayacağı çok aşikârdır. Çünkü Einstein’ın söyledikleri çağının yüz yıl kadar önünde olan şeylerdir. Bilim Einstein’ın söylediklerinin üstüne yüz yıldır tek bir harf koyamamıştır. Onun teorilerini anlama ve ispatlama aşamasına yeni geldik. Bilimde bu kadar ileri adımı zamanı gelmeden yapabilmek mümkün değildir. Bu durum süper zekâ ile açıklanamaz. Dünyada bir sürü süper zekâ insan yaşadı ve yaşıyor olmasına rağmen bir tane daha Einstein çıkmamıştır. Bu işin içinde başka şeyler olduğu aşikârdır. Yani birileri ona yol göstermiş olmalıdır. Elbette bu durumdan onun bile haberi yoktur ama eminim bir şeylerden şüphelenmiştir. Fakat açıklayamayacağı için başarılarını sezgilerine bağlamıştır. Aslında aynı sezgilere peygamberler vahiy demektedir. Çünkü onlar vahiy geldiğini anlıyorlardı. sezgi konusunu burada daha detaylı inceledim. Ayrıca insanlığın yönlendirildiğini anlamak için burayı da okumalısınız.

Söylediklerimi anlayabilmek için öncelikle dinlerden başlayarak incelemeliyiz. Bizlere aktarılan bilgilerin büyük bir bölümü din kisvesi altında sunulmuştur. Din kisvesi altında sunulan bilgiler hem insanları bir düzen içine koymuştur hem de bizlere güzel bilgiler aktarmışlardır. Ateistler dinlere inanmadığı için o bilgileri kabul etmeyebilirler ama o bilgiler bize tanrıdan değil de bizden daha zeki insanlar tarafından gönderildiğini anlamak gerek. Dinler, birkaç ayrı durumu bünyelerinde taşırlar. Öncelikle hitap ettikleri bir kesim vardır. O kesim içine giren insanlar için kesinlikle doğru ve tartışılmaz olarak algılanırlar. Her din kendi inanan gurubuna hitap eder. Ayrıca her din dünyada farklı farklı yaşam alanları oluşturur. İnsanların deneyimlemeleri için ayrı ayrı ortamlar var ederler. Kişiler geliştikçe dinlerin oluşturduğu eşiği aşabilirler. O zaman kişi o dinin söylediklerini saçma görebilir. Dinler ayrıca rekabet ortamı da oluşturur.  Dinlerin var olma gerekçelerini buradan daha geniş olarak okuyabilirsiniz.

Biz her şeyi bize verilen bilgiler yüzünden maddeye bağlamış bulunuyoruz. Onun için ruhun varlığına bile itiraz ediyoruz. Eğer insanın bir ruh taşıdığını kabul edersek önümüze uçsuz bucaksız bir alan çıkmaktadır. Eğer ruh bir enerjiyse, enerjinin sakınımı gereği evrenden yok olması mümkün değildir. O zaman ruh ölümsüz demektir. Zaten dinlerin bahsettiği bir durumdur. Yani ruhlar ölümsüzdür. Sadece geçici bir süre bedenleri deneyimleyip giderler. Bu düşünce bize ruhun gelişen bir şey olması gerektiğini söyler. Öyle ya ruh, sırf laf olsun diye bir bedene sahip olup sonra o bedeni terk etmesini düşünemeyiz. Bunun bir gerekçesi olması gerekir. İşte, ruhun gelişmesini sağlayan mekanizma, madde bedenlerden geçmektedir. Peki, gelişen bu ruhlar ne olmaktadır. İşte benim anlatmaya çalıştığım şeyde bu soru üzerine şekillenmektedir. Gelişen ruhlar gün gelir madde bedene ihtiyaç hissetmeden saf bilinç olarak yaşamaya başlar. Bazıları için doğal olarak kabul edilebilecek bu durum bazıları için ise akıl almazdır.

Eğer, ruh bir gelişme içerisindeyse böyle bir sonuca doğru gitmesi kadar doğal bir şey olamaz. İşte dinlerde bahsedilen melekler bu geçmiş dönem insanlarının bedenlerden kurtularak saf bilinç olarak yaşamaya devam etmesinden başka bir şey değildir.  Kuran bunu çok açık olarak söylemektedir.

ENBİYA 26 Böyle iken dediler ki: “Rahmân çocuk edindi.” Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (Allah’ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır.

Ayette, meleklerin bir zamanlar insan (kul) olduğu açıkça yazmaktadır. İşte bu insanlar (insan demek ne kadar doğru) dünyayla ilgilenmeye devam edip arkadan gelenleri organize etmeye devam ederler. Bir bayrak yarışı gibi birbirlerini yetiştirerek bu sürece katkıda bulunurlar. İşte bir devrenin bitip de saf bilinç halinde yaşamaya başlama kıyametle olmaktadır. Dinlerde üst devrenin olaylara vakıf olmayan alt devreyi hazırlamak için oluşturduğu mekanizmalardır. Bu mekanizmaların gayesi en kısa sürede insanları geliştirmektir. İşte bizden önceki son devre Atlantislilerin devresidir. Kuran onlara Semud kavmi der. Fakat dünya onları Atlantisliler olarak tanır. Haklarında hiçbir gerçek veri olmamasına rağmen dünyanın gündeminde hatırı sayılır bir yer tutmaları tamamen bu sebepledir. Kendilerini unutturmazlar.

Atlantisliler bizden 25-30 bin yıl ilerdedirler onun için çok daha zekidirler. Ayrıca ruhsal yeteneklerini kullanabilmek gibi bir avantajları da vardır. Onun için bizi istedikleri gibi yönlendirebilirler. 25-30 bin yıl evrimde çok az bir zaman gibi gözükebilir ama gerçek öyle değildir. Şekil 1’deki parabol zekânın gelişmesini gösteriyor ve parabol gittikçe daha büyük oranla eğimi dikleniyor. Yani artık kısa süreler çok fark yaratmaktadır. Örneğin dede ile torun arasındaki fark görülebilecek seviyededir. Biri elektronik cihazlarla sörf yaparken diğeri açıp kapamada bile acizdir. Yalnız dedenin yaşam deneyimi aradaki zekâ farkının görünmesini engeller.

Şekil 2 Yıllara göre hasat edilen insan türleri.

Anlayacağınız gibi insanın gelişmesi beden olarak değil de “ruh”en olması gerektiği aşikârdır. Bilim ruhun varlığını kabul etmemektedir. Fakat son dönemlerde yapılan çalışmaları başka yazılarımda incelemekteyim. Artık bilim eskisi kadar net karşı çıkmamaktadır.

İnsan beden ve ruh ikilisinden oluşmaktadır. Beden ruh için geçici eğitim gördüğü bir durak görevi yapmaktadır. Ruh beden ile öylesine bir olmaktadır ki bedenin var olan içgüdülerini de kendi dürtüleri olarak algılar. O dürtüler sayesinde hayatta kalır ve gelişir ama zamanı geldiğinde bedeni terk ederek gider. Bu konuda en iyi kaynaklardan biri Kuran’dır. Başka yazılarımda detaylı olarak değindim. (Fakat Kuranın sıra tefsirinde öyle bir şeye değinmezler.)

Bize bilgi veren Atlantislileri biz tanrı olarak algılayabiliriz ama zekâ özürlü insanları yönlendirme çalışmaları nedeniyle böyle bir yol seçtiklerini bilmek gerekir. Fakat onlar yaratıcı değildir. Her şeyi oluşturan bir mekanizma vardır. Bu mekanizmaya kaynak ya da saf enerji demek gerek. Fakat enerji olayı tam olarak yansıtmaz onun için kaynak demeyi tercih edeceğim. Bizlerin Kaynağın ya da enerji olarak tanımlayabileceğim bir gücün eseri olduğumuzu bilmek gerekir. Bu enerji her nasılsa bilincin değerine vardı. Yaptığı planlar gereği bir evren ve bu evrende insan veya insan gibi canlılar planlamıştır. Bu canlılar bilinçsiz enerjiyi bilinçli hale getirmek için oluşturulmuştur. Bu sürecin bir kısmı madde dünyasında bir kısmı ruh dünyasında gerçekleşmektedir. Ruh dünyasına yükselen kesim arkadan gelenleri organize etmektedir. Arkadan gelenler sıfır zekâ ile başlamaktadır. Onun için belli bir düzeye gelene kadar yönlendirilmeleri gerekir. Yoksa kendi başlarına çok uzun bir süre geçmesi gerekir. İnsanlığın ilk yıllarında bu kişiler insanların arasında yaşayarak onları geliştirdiler. Onları hem gen olarak geliştirmeye çalıştılar hem de medeniyet kurabilmeleri için gerekli bilgileri öğrettiler. Onlara tarla sürmeyi ekin ekmeyi hayvan bakmayı öğrettiler. Tarlalarında ekecekleri genleri değiştirilmiş tohum vererek büyük avantaj sağlamalarına yardımcı oldular. Bize de bu tohumları nereden buldukları sorusunu miras bıraktılar. Sümer medeniyetinin yoktan ortaya çıkışı bu sebepledir.

İşte Sümerleri geliştiren tanrılar bu mantıkla hareket etmişlerdir. Bu sadece Sümerlerle son bulmamaktadır. Sümer tanrıları, Mısır tanrıları, Yunan tanrıları ve Roma tanrıları aynı kategoridedir. Tüm pagan dinleri bu çalışmaların eseridir. Bu arada Kızılderililer ile Hint söylencelerini de unutmamak gerekir. Fakat Yahudilerin farklı bir misyon yüklü oldukları gözükmektedir. Çok tanrılı bir dinin tek tanrılı hale çevrilmiş ilk hali karşımıza çıkıyor. Bu durum üç büyük dinin ilk versiyonudur ve dünyada zekâyı geliştirecek yaşam deneyimi kısmını oluşturmaktadırlar. Ayrıca Yahudiler dünyada lokomotif olarak kullanılmıştır. Sebebinin ne olduğunu bilemiyorum ama dünyadaki bilim ve teknolojiye Yahudilerin katkısı çok fazladır. Her dönemde dünyayı yönetmeyi başarmaktadırlar.  Bu durumun Atlantisliler tarafından özellikle planlandığı görülmektedir. Üç büyük dininde kökeni Tevrat’tır. Ayrıca sadece Yahudilere özgü bir din oluşturulmuştur. Nüfus olarak az olmalarına karşın özel önem verildiği aşikârdır. Bu durumu açıklayamam ama bir tahmin ileri sunabilirim. Belki Yahudiler çok kurallara bağlı olduğundan kolay yönlendiriliyor olabilirler. Dünyanın her yerine dağıtılarak dünyanın yönü onlar aracılığı ile belirlenmiştir. Hemen her ülkede yönetici konumlarda olabilmeleri ve gizli örgütlenerek planlarını uyguladıkları için kullanılmış olabilirler. Dünyada çıkan tüm savaşların altından Yahudiler çıkabilir. Bunun kötü gözükmesine aldanmayın savaşlar insanlığın gelişmesinin ana lokomotifidir.

Ruhun varlığını M.S. 2150 kitabı çok güzel vurgulamaktadır. İnsanın bedeniyle birlikte titreşimi çok yüksek olan ve onun için görülemeyen ruhsal bedeni olduğunu söylemektedir. İnsan dünyaya gelirken ruhu, zihni ve astral bedeni için daha yoğun bir maddeden oluşan bedenler seçtiğini ve bu fizik­sel bedeni mikro bakışla görebildiği için, onu tek bedeni sandığını anlatmaktadır

Her şey bir plan eseridir. Yapılan işler için kimseyi suçlayamayız. Öyle olması gerektiği için olmuştur. Amaç insan denen bu türün hasat zamanına kadar yeterli olgunluğa gelebilmesidir. Hasat zamanı dinlerde kıyamet olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bizler hasat zamanına yaklaşmış olduğumuzdan kıyamet gelmiştir. Kıyamet süreci başladı ama henüz sura üflenmedi. Kıyamette bize en iyi bilgiler yine dinlerden gelmektedir. Ayrıca Atlantisliler bize kütüphaneler bıraktı. O kütüphanelerde ne yapmamız gerektiği yazmaktadır. Ergun Candan yazılarında kıyamette açık bilgi geleceğini söylemektedir. Bence bu açık bilgi ile kastedilen bu kütüphanelerdir.

Tüm kadim söylencelerde gökten gelenler diye anlatılan tanrılar sanki uzaydan gelmiş gibi algılanmaktadır. Oysa bu gün teknoloji görmemiş bir Afrika yerlisinin yanına helikopterle inerseniz sizi gökten gelen olarak anlatacaktır. Bu gökten gelme işini ille de uzaya bağlamak bizim geçmişte dünyada gelişmiş bir tür olamayacağı önyargısındandır. Eğer Atlantislilerin var olduğundan haberimiz olsaydı kesinlikle uzaylı aramayacaktık. Fakat bu uzayda hayat yoktur anlamına gelmez.

Sümerlerden sonra oluşan diğer medeniyetlerin Sümer medeniyetini ve tanrılarını kopyaladığı sanılmaktadır. Ama bence bu bilgi tam doğru değildir. Bence o medeniyetlerin birbirine benzemeleri veya tanrı ismi olarak benzemeleri aynı kişiler ya da aynı planı uygulayan aynı ekibin elemanları tarafından organize edilmeleri sebebiyledir. Medeniyetleri aynı şekilde organize ettiklerinden aynı tür medeniyetler çıkmıştır. Tevrat’ı tek tanrılı bir dine çeviren de aynı kaynaktır. Yani dünyadaki insanları organize etmeyi kendine görev edinen bir kısım Atlantisli insanlar tüm olayların kahramanlarıdır. Fakat bir sorun vardır. Bu insanlar o kadar uzun yıllar nasıl yaşayabilmektedir. Ben bu konuyu burada inceledim.

Bizlerde gelecekte yerimize bırakacağımız şempanzeleri aynı şekilde hazırlayacağız. Fakat şempanzeler şu anda otomatik dönemlerini yaşamaktadırlar. Şempanzelerin fark edeceğimiz kadar zekâsı olduğu kesindir. Belgesellerde insana en çok benzeyen tür olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Hatta sadece insana ait birçok özelliği bünyelerinde sakladıkları gözükmektedir. Örneğin alet kullanabiliyorlar, aynada kendilerini tanıyabiliyorlar, intikam alabiliyorlar, yas tutabiliyorlar ve en önemlisi zevk için öldürebiliyorlar. Bu özellikler aklın veya farkındalığın var olduğunun delili olarak görülüyor. Bunlar içinde insana ait en önemli özellik zevk için öldürmektir. Çünkü hayvanlar ihtiyaçları dışında zevk için öldürmez.

Atlantislilerin kurduğu bu düzenin devam ettiğinin, yani bizi yönlendirmeye devam ettiğinin delili; İncil, Kuran, Einstein’dır. Ayrıca daha kitaplar da vardır ama bu saydıklarım özel önemdedir. Yani bu kitaplara ilâhi bir elin değmeden oluşması imkânı yoktur. Atlantisliler yaptıkları planlar gereği her şey olup gitmektedir. İlk dinler yani pagan dinleri Atlantislilerin insanları açık olarak yani aralarında onlarla beraber yaşayarak yetiştirme çalışmalarıdır. İlk tanrılar sonra tanrı krala dönüşmüştür. Yerlerine seçtikleri insanları bırakmış ve onları yönlendirmişlerdir. İnsanlar geliştikçe insanlardan uzaklaşmış ve göklere (uzaya değil öte dünyaya) çekilmişlerdir. Fakat ne kadar uzaklaşsalar da insanlığı yönlendirmekten hiç vazgeçmemişlerdir. Aslında onların onaylamadığı bir toz zerresi bile dünyada uçamaz. İşte planlar gereği dinlerimiz ve bilimimiz gelişmiştir. Dinlerin gelişmesi de insanın gelişmesi ile paraleldir. Önce açık olan eğitim sonra vahiy şekline dönüşmüştür. Aslında dinlerde anlatılan her şeyi bire bir yaşanmış olarak almamak gerekir. Onlar bize bir yaşayış ve zamanı geldiğinde uyanmak için ipuçları vermek içindir. Onun için belki yaşanmış olaylarla senaryolar harmanlanarak insanlığa sunulmuştur. Sunulurken bir inanış oluşturulmasına özen gösterilmiştir. O dinin hitap edeceği seviyedeki insanların kabul edecekleri şekilde oluşturulmuş ve satır aralarına ilginç bilgiler sokuşturulmuştur.

Bize aktarılan bilgiler içinde en önemlisi kıyamet vurgusudur. Haliyle onunla beraber kurtarıcı düşüncesi de işlenmiştir. Ben bu konulara diğer yazılarımda değiniyorum ama özellikle kıyametin bir yok oluş olmadığını vurgulamak istiyorum. Kıyameti yok oluş gibi sunmalarının sebebi insanlara korkacakları bir gün oluşturmak hem de geçmişte izi silinmiş insanlara bir gerekçe oluşturmaktır. Çünkü tekâmül edip insanların bir üst yaşam alanına çıkmaları söylenmesi gizlenmiştir. Eğer tekâmül gizlenmeseydi bilim gelişemezdi. Bu gün bir Budist Nirvana’ya ermekten başka bir şeyle ilgilenmez. Yani bir Budist’i para, şan, şöhret veya kariyer ilgilendirmez. Öyle şeylerle ilgilenmeyen birinin icat yapması düşünülemez. Onun için kıyamette dünyanın dümdüz olacağı veya insanların toptan öleceği iddiası doğru değildir. Zaten ne kadar çok şeyin doğru olmadığını öğrendikçe çok şaşıracağız.

“Eğer bizden önce birileri yaşadıysa fosilleri ya da şehirleri nerede?” diye mantıklı bir sorunun cevabının da olması gerekir. Öncelikle fosillerinin var olduğunu söylemeliyim. Aslında bilim dünyada bizden önce iki ayağı üzerinde yaşamış olan yirminin üzerinde hominid türü buldu. Bu türlerden hiçbiri bizim atamız değil. Bilim bu türlerin mızrak kullanabildiği, ölülerini gömdüğü gibi akıl emareleri gösterdiklerini ama sonra bilinmeyen bir sebeple yok olduklarını söylemektedir. Bilime göre sadece homo sapiens teknoloji üretebilmiştir. Oysa bizden önce yaşamış olan her tür özellikle Atlantislilerde teknoloji üretti. Onların fosilleri Neandertal ve Cro-Magnonlardır. Bu konuyu detaylarıyla burada inceledim. Cro-magnonlarda tüm diğer türler gibi mızrak ve taş aletler yapabilen bir tür olarak düşünülmektedir. Fakat linkini verdiğim yazımdaki resimleri incelerseniz gelişmiş, üç boyutlu düşünebilen bir insanın varlığını görebilirsiniz. Bilimin dünyada tek teknoloji geliştiren tür olarak insanı kabul etmesinin sebebi daha önce gelişmiş bir türün olabileceğini hayal dahi etmemesindendir. Ayrıca bu işe bizi yönlendirenlerinde katkısı var. Gizli olan bu süreçlerin zamanından önce öğrenilmesi doğru değildir. Bunun için Atlantislilerden sonra kalan görevli ekipler gelecek türün kafasını bulandırabilecek olan şehirleri yok etmişlerdir. Fakat yok edilmemesi gereken yerlerin varlığına da farklı bir çözüm bulunmuştur. Örneğin Machi picchu, piramitler veya Ankor gibi yerlere geliştirdikleri insanlardan bir türü yerleştirip oraları kullanmaları ve kendi izlerini bırakmaları sağlanmıştır. O şehirleri hazır bulup yerleşen halk kendi eserlerinin de harmanlandığı bir tarih bırakmıştır. Biz o şehirleri, içinde sonradan yaşamış halkın yaptığını sanıyoruz. Oysa orası sonradan bir kısım değişikliklere uğramış olsa da çok eskiden kalmıştır. Sadece taş eserler seçilmiştir. Zaten taştan başka hiçbir şeyin 25 bin yıl dayanamayacağını düşünürsek neden o şehirlerin taştan yapıldığını anlayabiliriz.  Böylece hem şehirlerin yaşaması sağlandı hem de yeni gelişen tür kendinden öncekilerden kaldığını anlamadı. Bu konuyu burada daha detaylı inceledim. Ayrıca daha teknolojik eserlerde vardır. Örneğin; Hindistan’ı anlatan THY’nın netteki yazısında, paslanmayan demir sütundan şöyle bahseder.

Demir Sütun: Yedi metre yüksekliğindeki bu sütun  M.S. 5. yüzyılda Hindi Kralı Chandra Varman tarafından buraya yerleştirilmiştir. Bu demir sütunun hangi teknolojiyle bu kadar kusursuz yapılabildiği ve aradan geçen 2 bin yılda en küçük bir paslanmanın bile oluşmamasındaki gizem henüz çözülemedi.

Bu sütun ortalık yerde durur ve milattan sonra veya biraz önce yapıldığı düşünülür. Fakat teknolojik olarak o zamanlar yapılamayacağı düşünüldüğünden çözüm getirilemez. Oysa o sütun çok daha eski yapılmıştır ve onu bulan Chandra Varman mezar taşı olarak kullanmıştır. Bunun gibi eserler vardır. Ben bir kısmını bu adrese aldım isteyen çok daha fazlasını nette bulabilir.

Geçmişimizde bilinmeyen bir sürü şey var. İşte ilginç bir örnek. Sümer dilinde Ti kalay demek. Ti-an-a-ku da kalay çıkarılan yer demek. Amerika’da antik dönemden kalan ve kalaylarıyla meşhur Tiahuanaco şehri var. Sizce bir tesadüf mü? Çıkış kaynakları aynı olmasın…

Bazıları kutsal kitaplardaki kimi bilgileri referans aldığım için itiraz edebilir. Ben, hem bilim hemde dinler aracılığıyla bizlere bilgiler verildiğini düşünüyorum. Bilimdeki bilgiler gözleme ve matematiğe dayalı olmasına rağmen dinlerdeki tamamen kabule dayalıdır. Fakat bilim bizi dinin verdiği bilgilere götürmez. İşte onun için kutsal kitaplardaki şifrelenmiş bilgilerin benim için çok değeri vardır. Çünkü o bilgileri başka hiçbir yerde bulamayız.

İlk girişe koyduğum bu yazının delilleri diğer sayfalarda verilmektedir. Okuyucularım açısından en büyük sorun inançları olacaktır. Hem bir yaratıcıya inanan hem de inanmayan kendinden bir şeyler bulacağı gibi düşüncelerindeki hataların neler olduğunu iyi görecektir.

Eğer tutucu biriyseniz kendinizi yeni düşüncelere kapadıysanız lütfen bu sayfalardan uzak durun. Elbette beğenmediğiniz şeyleri terbiye sınırları içinde eleştirebilirsiniz. Ya da daha iyi bir fikriniz varsa yazmanızdan memnunluk duyarım ama hakaret vari yazılara asla müsaade etmeyeceğim.

Sizde “bu kadar saçma düşünce olur mu?” gibi saçma bir şey yazmadan önce lütfen yazılanların hepsini okuyun. Yok, okumadan benim bildiğim doğrudur diye düşünüyorsanız siz tv kanalı açıp bir dizi seyredin. Ya da mayın tarlası oynayın siz zaten her şeyi biliyorsunuz. Bu sitedeki bilgiler size bir şey katmaz. Fakat unutmayın ki bu sitede okuyacağınız şeylerin çok büyük bir bölümü ilk defa bu sitede açıklanmaktadır. Yani başka yerlerde bu düşünceleri bulamazsınız.

Kıyamete doğru hızla giden insanlığın önümüzdeki süreçte öğreneceği çok şey olacaktır. Eğer bu sayfaları okuyorsanız siz başkalarından bir adım önde demeksiniz.

Not: Bu sitedeki yazıların altına alıntıdır yazmıyorsa bilin ki benim düşünüp kaleme aldığım yazıdır. Elbette herkesin bildiği şeyler hakkında da yazı yazdım ve onların altında ismim yazıyor olmasına rağmen anonim olduğu bellidir.

Seyfullah Demir

NOT: Bu blokta altına yazmıyorsa, ayetler; Elmalılı Hamdi Yazır’ın mealinden alınmıştır.

Dip Not:

¹ Kuranda Rahman Suresinde cennetler tanımlanmaktadır. 46 ve 62 nolu ayetlerde 4 adet cennet olduğu söylenmektedir. Ayrıca bu cennetlerde tanımlanan her şey dünyasaldır.  Tamamen dünyadaki nimetlerden bahsedilmektedir. Bir ruhun yemek yemesi yada yatakta yatması hele hele cinsel ilişkide bulunması mümkün değildir. Çünkü bunlar madde bedenin yapabileceği şeylerdir. İşte onun için Cennet dünyasaldır ve kıyametten sonra oluşacak olan altınçağ şehirlerini temsil ettiğini düşünüyorum. Ve bu ayetlere bakarak şehirlerin çoğunluğunu kadınların oluşturacağını düşünüyorum. Ayrıca Cennet, Cehennem konusunu daha geniş olarak Kuran’ı inceleyen makalelerimde ele aldım. (Elmalılı meali Rahman Süresi)

46. Rabbinin makamından korkan kimselere iki cennet vardır.

48. İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır.

50. İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.

52. İkisinde de her türlü meyvadan çift çift vardır.

54. Astarları atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin de devşirmesi yakındır.

56. Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.

58. Sanki onlar yâkut ve mercandırlar.

60. İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?

62. Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.

64. (Bu cennetler) yemyeşildirler.

66. İkisinde de fışkıran iki kaynak vardır.

68. İkisinde de her türlü meyva, hurma ve nar vardır.

70. İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır.

72. Çadırlar içerisinde gözlerini yalnız kocalarına çevirmiş hûriler vardır.

74. Bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.

76. Yeşil yastıklara ve hârikulâde güzel işlemeli döşeklere yaslanırlar.?

Öncelikle nette gezen ve benim düşüncelerimin bir kısmını yansıtan bir yazı ile başlamak istedim. Gerçekten güzel konulara değinmiş.

Şekil 1 Altamira mağara resmi.

Bilim geliştikçe geçmişimizle ilgili çarpıcı buluşlarla karşılaşıyoruz. İnsanlığın geçmişinde kayıp zamanlar var. 50.000 yıl öncesini biliyor ama 8.000 yıl öncesini bilmiyoruz, 35.000 yıl öncesinin kanıtlarını buluyor ve bu kanıtların 6.000 yıl öncesinden daha ileri bir uygarlığı ima ettiğini görüyoruz fakat nedenlerini bulamıyoruz. Ama en azından artık atalarımız maymundu demiyoruz…

İnsanlığın geçmişi aşağı yukarı 8.000-10.000 yıl arasındadır, bu periyod Buzul Çağı öncesine götürülerek arttırabilir ama Buzul Çağı´ndan ve öncesinden kalan izler kafamızı daha çok karıştırabilir. Bilim “Homo Sapiens” in yani bugünkü insanın geçmişini arkeolojik olarak 6 bölüme ayırmaktadır;

Tarih Çağı Bugün-Milat/1. Yıl

Demir Çağı Milat-MÖ 1.000

Bronz Çağı MÖ 1.000-MÖ 2.000

Neolitik Çağ MÖ 2.000-MÖ 4.000

Mezolitik Çağ MÖ 4.000-MÖ 8.000

Geç Paleolitik Çağ MÖ 8.000-MÖ 12.000

Ama bu ayırım sadece bir genellemedir, tarihsel deneyseldir ve bölünmeler yapaydır, öte yandan buluşlara ve bilimsel gelişmelere göre de değişkendir. Örneğin Bronz Çağı´ndan önceki döneme bir zaman evvel Taş Devri deniyordu ve bu tanım çok hatalıydı. Çünkü Taş Çağı veya devri günümüzde de sürmektedir, Avustralya Aborjinleri, Yeni Gine yerlileri, Amazon içlerinde yaşayan kabileler, Afrika Kalahari Çölü´ndeki Buşmenler 20. Yüzyıl´da yaşamalarına rağmen Taş Çağı kültüründedirler. Olası bir nükleer savaş sonrasında belki de beş veya on bin yol sonra onlar yine varolabilirler ve yaşamlarını bugünkü gibi sürdürebilirler.

On bin yıl önceki çiçekli cenaze töreni;

Altamira mağara resmi.

Şekil 2 Altamira mağarasındaki aslan resimleri.

Bilindiği kadarıyla Homo Sapiens yani bizler son büyük buzlanma döneminin ortalarında ortaya çıktık ve bu dönem yaklaşık 10.000 yıl önce sona ermişti. Gerçek insanın izleri bugün çoğunlukla Avrupa´da, İskandinavya, Fransa ve Almanya´da bulunmuştur ve bazı güncel kuramlara göre ise, Artrik Bölgesi yani Kuzey Kutbu buzlanmanın merkeziydi, çok sert kışlar, rutubetli, karlı soğuk yazlar yaşanıyordu. Yaşamak için öncelikle soğuktan korunmaya çalışılıyor, örtünme güdüsü gelişiyor ve daha sıcak yerlere ulaşılmaya çalışılıyordu. Zekanın gelişmesi için sıcak iklimler şarttı, açık havada yaşamak, tarım yapabilmek için gerekliydi. Neandertal insanın Homo Sapiens insanın ilk döneminde yaşadığı düşünülmektedir, mistik bir inanç olarak Neandertal insanın Sapiens´in atası olduğu da varsayılmaktadır. Orta Doğu, Cebelitarık ve Kuzey Afrika´da bulunan Neandertal insan kafataslarının genel olarak, alınları çıkıntılı ve çeneleri sivridir ama kafatası kapasiteleri yüksektir; 1300-1500 cm3 arasındadır buna karşın Avrupalı Homo Sapiens´lerinki 1100-1700 cm3 arasında değişmektedir. Fakat kafatası büyüklüğünün yani beynin büyüklüğünün zeka ile ilgili olduğu artık kabul edilmemektedir yani beynin büyüklüğü üstün zekayı göstermez. Burada asıl önemli olan Neandertal insanın davranış biçimidir, Neandertaller ölülerini gömecek hatta bir cenaze töreni yapacak kadar bilinçliydiler, Irak´da Şanidar´da Mağarası´nda bulunan bir mezarda ölünün çevresi yaban çiçeği kalıntılarıyla doluydu; bu bir insan davranışıdır ve maymunsu bir hayvanı göstermemektedir.

 Cro-Magnon insanların giyim modası;

Eğer Neardertal insanı bir maymunsu insan türü olarak varsaymazsak, Homo Sapiens´in yani bizlerin atası olduğunu daha kolay kabul edebiliriz. Her iki grup da, Kuzey Yarımküre´de yaşamışlar, Güney İngiltere´den Missisipi Deltası´na kadar yayılmışlardı ama karanlık bir nokta daha vardır; Neden her iki grup buz kütlelerinin daha az olduğu batı Avrupa´yı tercih etmemiştir? Acaba Kuzey Kutup noktasının daha güneyde bulunduğu varsayımında yanılıyor olabilir miyiz? Homo Sapiens´in ilk örneklerini Cro-Magnon diye tanımlıyoruz, Güney Fransa´da bulunan iskeletler bize onların tipik Avrupalı olduklarını gösteriyor, ortalama boy 1.80´dir ve kafatasları bugünkü insanlardan daha büyüktür. Bazı antropologların ilginç bir iddiası vardır; bir toplum olarak yaşamayı bilen Cro-Magnon insanların zekasının bugünkü insanın zekasından daha yüksek olduğunu öne sürerken örnek olarak da o dönemin yaşam koşullarında ancak üstün bir zekanın yaşamını sürdürebileceğini iddia ediyorlar. Örnek olarak da, mağara duvar resimlerini gösterirken, resimleri bir sanat eseri olarak tanımlıyorlar. Cro-Magnon ressamlar gördükleri hayvanları kusursuz resmederken, insanları da çizmişlerdi ve resimlerde bu insanların giyimli oldukları görülüyordu. Gerçekten de, Rusya´da bulunan bir Cro-Magnon kalıntısının üzerinde kürklü bir pantalon, işlemeli bir gömlek, boynunda bir kolye vardı. Takılar, deniz kabuklarından ve hayvan kemiklerinden yapılmıştı. Antropologlar, kalıntıların 33.000 yıl öncesinden kalmış olduğunu belirlediler.

Ya 30.000 yıl önceki beyin ameliyatı gerçekse?

Bu tarihleme, diğer geleneksel görüşlerin çok ötesine taşmaktadır. Kaya resimleri daha birçok yerde bize yüksek bir kültürün izlerini gösteriyorlar; insanlar giyimlidir, kadınları etekleri vardır, pantalonlu erkeklerin yanısıra şortlu olanları da vardır hatta ayakkabı ve bot giymektedirler. İnsan yüzleri daha da şaşırtıcıdır; erkeklerin garibi aralarında beyaz uzun saçlı olanları görülüyordu. Neolitik ve Mezolitik insanın giyimli ve traşlı olduğunu biliyoruz ama onların yaşam dönemi MÖ 8.000 ile 4.000 arasındadır, oysa biz burada 30.000 yıl evvel yaşayan insan türünden söz ediyoruz. Cro-Magnon insanların yaşam merkezlerinde kemik ve fildişinden yapılmış mükemmel iğneler ve düğmeler bulunmuştur. Aynı tür düğme ve iğnelerin Avrupa kültüründe birkaç bin öncesinde ancak kullanıldığı bir diğer gerçektir. Ama inanılmaz bir gerçek daha var; Bazı Neolitik kafataslarında düzgün delikler bulundu. Kafatasını delme operasyonu gönümüzde bir tümörü veya kan pıhtısını almak için ya da kafatası kırılmalarında çökük parçayı düzeltmek için yapılmaktadır. Güç bir operasyon olduğu kadar, büyük bir dikkat, ustalık ve performans gerektirir. Neolitik insanların bunu yapabildiklerine inanmak çok güçtür. Eğer yaptılarsa ilkel aletlerin çok ötesinde aletleri olması gerekirdi, çakmaktaşından bıçaklarla, anestezi olmadan ve hijyenik kurallar bilinmeden böyle bir beyin operasyonu nasıl yapılırdı? Ve günümüzün Neolitik toplumlarında böyle bir bilgi ve olay yoktur. Öyleyse, insanlığın ilkel dönemi olarak kabul ettiğimiz çağlarda yaşayan atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyi sandığımızın ya da bildiğimizi zannettiğimizin çok üstündedir. Eski Mısır ressamları Ebu Simbel Tapınağı´nda görüldüğü gibi karanlık koridorlara ve yeraltı odalarının duvarlarına resim yapabilmek veya yazı yazabilmek için, yağ kandilleri kullanıyorlardı, kandillerin bıraktığı is lekeleri hala görülmektedir. Ama gerek Cro-Magnon´ların, gerekse de Neolitik insanların mağaralarında bu tür izler yoktur. Fransa, Cabrerets´de bulunan labirent türü dev mağara sisteminde yüzlerce metrelik dar koridorlar bulunmaktadır ve o karanlık koridorların duvarlarına muhteşem bizon resimleri yapılmıştır. Peki, ilkel insanlar, hangi teknikle karanlık mağaraları aydınlatıyorlardı? Bizim hala bulamadığımız bir teknikleri mi vardı? Eğer böyleyse, Eski Mısırlılar bu tekniği neden bilmiyorlardı? Kısacası, ilk insanlar bizlerden daha akıllı mıydılar? Eidetik belleklerinin yani önceden algılanan objelerin zihinde çok net bir şekilde canlandırılması yeteneklerinin çok gelişmiş olduğu kesindir. Gördükleri tüm detayları duvar resimlerine aktarıyorlardı.

Şekil 3 Lascaux mağara resmi.

Mağaralarda ne arıyorlardı?

Ve şimdi bir paradoksumuz var; bizler Paleolitik insanın Cro-Magnon insan tarafından karakterize edildiğini söylüyoruz, fiziksel üstünlükleri, geniş beyin kapasiteleri ve zekaları ortadadır, eidetik belleklerini de biliyoruz ama onları en ilkel koşullarda buluyoruz. Neden ve nasıl? Neolitik dönemden kalma bir kent, köy ya da büyük bir yerleşim merkezi henüz bulunamamıştır, neden mağaralarda yaşıyorlardı? Buna karşın, Paleolitik insanların yaşadıkları küçük köylerin Avrupa´da kalıntıları bulunmuştur. Arada neler oldu? Paleolitik dönemden sonra yaşayan Neolitik insanların yerleşim merkezleri neden bulunamıyor? Ya daha da öncesi? 30.000 yıl önce üstün bir uygarlık var olduysa, 12.000 yıl önceki Paleolitik Çağ´da bu uygarlık yok olduysa ve sonra yine Neolitik Çağ´da yükseldiyse, iniş ve çıkışların nedeni nedir? Gerçeği nasıl öğreneceğiz? Güney İspanya Sierra Morena´daki mağara duvarlarında bulunan bir grup simge bizlere bir yazı türünü göstermektedir ve 20.000 yıl öncesine aittir, benzerleri Brezilya ve İzlanda´da bulunmuştur. Homo Sapiens ile yani bizim geçmişimizle ilgili iki bulmacayı çözmemiz gerekiyor; Eğer Homo Sapiens´in gelişmiş yeteneklerinin tarihi 12.000 yıllıksa, Taş Çağı insanının yeteneklerini nereye koyacağız? Ve eğer ciddi kanıtlara göre, insan zekasının geçmişi 35.000 yıl öncesine kadar gidiyorsa neden yerleşik düzeni gösteren uygarlık izlerini bulamıyoruz? Önümüzde sadece 6.000 yıllık bir uygarlığın kalıntıları duruyor. 30.000 yıllık bir boşluktan sonra, nasıl oldu da topu topu 5.000 yıl içinde kentleşmeye ve teknolojiye ulaşıp, matematiği, tarımı, tıbbı birdenbire öğrendik? Aradaki dev boşluğu açıklayabilecek hiçbir bilimsel görüş yoktur. Aranan açıklama, Daniken türü uzaylılar yaklaşımı şeklinde değildir ama dünyadışı bir ilişki olasılığı da hemen reddedilemez çünkü mantıklıdır.

Efsaneler bizi gerçeğe götürebilir…

Şekil 4 Bu resimlerden solda olanı 32-26 bin yıl önce Avrupa’da, sağda olanı 9.000-9.500 yıl önce Anadolu’da bulunmuştur. Sizce bunların hangisi daha modern?

Sayısız mitolojik anlatı, hep göklerle ilgilidir ve daima uçan insandışı yaratıklardan söz edilir. Eğer bir zamanlar dünyadışı canlılar buradaysalar, acaba Cro-Magnon insanlara birşeyler öğretmiş veya bırakmış olamazlar mı? Uzak geçmişin uygarlık düzeyinin nedeni bu olabilir mi? Aranan ve gerekli olan kanıtlar milyonlarca tonluk buz kütlelerinin altında yani kuzey yarımkürenin kuzeyinde olabilirler ve bizler onlara ulaşıncaya kadar orada duracaklar. Tarih öncesi insanlar artık ilgimizin odağıdır, Erken Paleolitik Çağ´ın başlangıcı 3 milyon yıl öncelere ulaşır yani karşımızda kapkara dev zaman dilimleri vardır. Taş Çağı´nın küçük insan toplulukları bize tüm öyküyü anlatmıyorlar, elimizde milyonlarca insanın yokolduğunu anlatan efsanelerden başka birşey yok. Eğer bu efsanelerin temelinde gerçek saklıysa, geçmişimizde zeki insanlar, kültür ve hatta uygarlıklar varolmuş olabilir. Onları neyin yok ettiğini bilmiyoruz? Doğa mı neden oldu yoksa kendilerini mi yok ettiler? Fakat topyekün yokuluşu ve yıkımı gösteren kanıtların azlığı nedeniyle doğasal felaketler olasılığı daha fazladır. Vardığımız sonuç açıktır; insan bir hayvanın sonucu değildir yani bir maymundan insan ortaya çıkmamıştır, Prehistorik insanların zekasını bir maymunun düzeyine indirmek insanın kendisini küçümsemesidir. Maymunlar 50.000 yıldan bu yana henüz akıllanıp, zeka sahibi olamadılar. Aksi halde, “Maymunlar Cehennemi” nin gerçekleştiğini gerçekten görürdük…

Bu yazıda katılmadığım tek nokta maymundan geldiğimiz konusuna karşı çıkmasıdır. Geri kalanların hepsine katılıyorum. Şekil 4’de görülen resimler çok şey anlatıyor. Sağdaki resimlerden çok daha eski olan soldaki resimler günümüz ressamlarının eserleri ile yarışabilir güzelliktedir. Sağdaki resimler beklendiği gibi acemice ve ilkeldir. Soldaki resimlerin üstte olanı karakalem bir çalışmaya altta olanı gölgelendirilmiş modern bir çalışmaya benzemektedir. Bu çalışmaları yapanlar sağdakilerden en az 20 bin yıl önce yaşamıştır ve kesinlikle sağdakilerden daha moderndirler. İşin ilginci insan eseri olduğu kesin olan sağdaki resimlerden üstteki alttakinden 7000 yıl sonra yapılmıştır ama çok daha ilkeldir. Bu nasıl mümkün olabilir? Ayrıca yukarıda ki yazıda da belirtildiği gibi bu resimleri karanlık dehlizlere yapanlar meşale gibi is çıkaran aydınlatma gereci kullanmadılar. Acaba elektrik lambaları kullanıyor olabilirler mi?

Makaleyi yazanı bulabilirsem adını yazının altına yazmaktan zevk duyacağım.

Dünyadaki adaletsizliklere baktığımızda insan ümitsizliğe kapılıyor. Hele ölümün varlığı tam bir adaletsizlik. Gerçi çare olmaması sebebiyle insanoğlu ölümü görmezlikten gelerek kabullenmiş gibi davranmaktadır. Bu duruma dinler bir çözüm oluşturarak kabullenmeyi kolay ve yasal hale getirmektedir.

Aslında insanların asıl zorlandıkları adaletsizlik çok başkadır. Onlar insanın insana yaptığı haksızlıkları öne çıkarır.  Hatta elde olmadan yapılan hatalarda bile karşısındakini sonuna kadar suçlamaktadır. Diyelim ki bir doktor hastasını iyileştirmeye çalışırken hatalı bir teşhisle hastasını öldürürse doktorun vay haline. Oysa tüm sorun insanın ölümlü olmasıdır. Eğer insan ölümlü olmasaydı doktor kimseyi öldüremezdi.

Eğer canlıların biyolojik yapısına bakarsak ölüme endeksli olduğunu görürüz. Yani beden ölmek için var edilmiştir. Buna sebep dinlere göre dünyanın bir test alanı olmasıdır. Burada yaptıklarımız ebedi hayatta ki durumumuzu belirler. Materyalist görüşe göre ise tesadüfen oluşan şartların belirlediği bir şeydir. Tesadüflerle oluşan canlı yok olmak zorundadır.

Her iki durumda da insan, eften püften bir varlık konumundadır. Ya doğada var olan bir ot ya da bir gücün deneme tahtası durumundadır. Dünyada bu iki görüş hâkim ve bu iki felsefi görüş birbiriyle çarpışıp durmaktadır.

Önce birinci görüşü irdeleyelim.

İnsan eğer doğanın bir eseriyse hiçbir önemi yoktur. Hem de doğanın hatalı bir versiyonu olma durumundayız. En değerli saydığımız bilincimiz bile dünyaya zarar vermektedir. Havayı kirletiyor ve kaynakları hoyratça kullanıyoruz. Sınırsız çoğalıyor ve her şeyi kendi çıkarımıza kullanıyoruz. Dünya kendi malımızmış gibi fütursuzca harcıyoruz. Yani materyalist görüşe göre bizler bir anlamda asalağız. Bu bence bilince yapılan en büyük hakarettir. Gerçi kaynakları ve dünyayı fütursuzca kullanmamız konusunda çok haklılık payı olmasına rağmen buna hakkımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü bilinçli olmamıza rağmen yeterli seviyeye gelmediğimizden sorumsuz davranmamız normaldir. Bunu bir çocuğun yaramazlık yapmasına benzetebiliriz. Büyüdüğünde aynı yaramazlıklarını hoş görmediğimiz gibi bizde büyüdükçe bu davranışlarımızı düzelteceğiz. Hatta şimdiden epey insan dünyayı kurtarmak için büyük çabalar harcamaktadır.

Yok, eğer insan bir tanrının eseriyse durum epey farklılaşır. Çünkü bilincin bir yaratıcısı var demektir. O zaman bu yaratıcının bilinci neden yarattığını sorgulamak gerekir. Bu durum biraz daha karmaşıktır. Her din kendine göre bir gerekçe oluşturduğundan ortak bir görüş yoktur. Fakat genel hatlarıyla iki görüş altında toplamak mümkündür. Doğu dinlerine göre insan tekâmül ederek gelişmesi için yaratılmıştır. Aslında dinlerde insan faktörü kalkar onun yerine ruh kavramı gelir. İşte bu ruh tekâmül etmelidir.

Batı dinlerine göreyse durum daha basittir. Tanrı insanı yarattı ve içine ruh üfledi. Bu ruh dünyada bedenlenerek tanrının emirlerini yerine getirmekle yükümlü bir varlıktır. Dünya yaşantısı sonucunda öte dünyada ceza veya mükâfatla ödüllendirilir. Yani insan ne kadar kurallara uyar ve ibadet ederse o kadar iyi kul olur. Aslında bu durum tam robot vari bir duruma karşılık gelir ama inananlar için ters bir durum olarak gözükmez. Kişi kendini yaratıcı ne emrettiyse yapmakla yükümlü görür. Başka bir yazımda insanların ihtiyaçlarına göre din oluşturulduğunu yazmıştım. Onun için inanan için ters bir durum yoktur.

Bu konuyu irdelerken Kuran’da yazanları kullanacağım. Fakat diğer dinlerinde çok benzer olduğunu bilmek gerekir.

Kuran’a göre Tanrı insanı kendine ibadet etsin diye yarattı.

ZARİYAT  56 – Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

Görüldüğü gibi çok bencilce bir düşünce yapısı var. Bunun ne kadar şoven bir düşünce olduğunu anlamak için bir insanın kendine ibadet edip onu öven robotlar yapmasına benzer. Öyle birini görsek hasta olduğunu ya da kişiliğini oluşturamadığını düşünürüz. Dinler inanırlarının tam bir teslimiyetle ve sorgulamadan biat etmesini ister. Eğer kafanızda soru işaretler belirirse onları çevrenizle paylaşamazsınız. Çünkü dinsiz damgası yemek ve dışlanmak riski mevcuttur. Diyelimki cesaret ettiniz ve sorularınızı bir bilene sordunuz. Size vereceği cevaplar sizi tatmin etmezse bunu belli edemezsiniz. İnanmış gibi gözükerek onaylamalısınız. Yoksa sizi şeytanın hükmü altında bir zındık ilan edebilirler. Çünkü size verilen cevaplar mevcut inanışın kabul ettiği ve birçok insan için doğru olan cevaplardır.

Bu durum birçok insanda soru işaretleri oluşturur. Fakat soru işaretleri oluşturmadan ikna olanlarda vardır. İşte bu iki insan gurubu tekamülde farklı yolları izlemesi gerekir. Biri dinin oluşturduğu yol, diğeri ise din dışı bir yol. her ikiside sonuçta aynı kapıya çıkar.

İnsanlığı yönlendiren kutsal mekânlar en kısa yoldan tekâmül etsin diye uğraşmaktadır. Bir ruh iki farklı yönden tekâmül eder. Aslında sadece zekâ yönünden tekâmül eder ama iki kısımdan oluşur. Biri matematik zekâ dediğimiz IQ yönünden diğer ise sosyal zekâ dediğimiz SQ yönünden olur. Bunun için dünyada iki tür din oluşturuldu. Dinler haricinde birde bilim ve dinsizlik gibi diğer akımlarda bu işe katkı sağlamaktadır.

İnsanı, SQ yönünden Budizm, Hinduizm ve Konfüçyüzm gibi doğu dinleri geliştirmektedir. IQ yönünden gelişimini ise üç büyük din ve diğer yaşam alanları yükseltmektedir.  İnsanlar dünyada bu iki tür yaşam alanında zaman zaman bedenlenerek tekâmül ederler.

Bu farklı dinler insanın hem zekâ hem de insanlık açısından dengeli gelişmesini sağlar. Durumu anlayabilmek için şöyle örnekleyeyim. Eğer SQ yönünden daha fazla, IQ yönünden daha az tekâmül eden biri olursa bu kişi çevresinde saf olarak bilinir. Zeki biri defalarca onu kandırır. O her seferinde bile bile belki bu sefer yapmaz diye yine kanar. Çünkü böyle insanın en büyük korkusu başkasını kırmaktır. O başkasını kırmak yerine aldanmayı daha rahat kabul eder. Çevresinin baskısı olmasa ömrü boyunca aldanmaya razıdır.

Eğer ters bir tekâmül sürecine maruz biri olursa bu seferde çok akıllı ama vicdansız bir karakterle karşı karşıya kalırız. Her iki tip insan karakteriyle çevremizde karşılaşmaktayız.

İşte dinlerin asıl oluşturulma sebepleri budur. Fakat bu durum gizlidir. Çünkü tekâmül süreci insandan gizlenmektedir. Bu konuda en çok bilgili olan Budistler bile tam doğruyu bilmezler. “Yarı bilinçli dönem” olarak adlandırdığım bu dönemimiz kıyametle son bulacak ve bizler gerçek bilgilere vakıf olacağız. Artık ondan sonra açık tekâmül edeceğiz.

Dinler sadece tekâmül etmemizi sağlamadı. Asıl işlevleri tekâmül olmakla beraber bir dünya düzeni oluşturmuşlardır. Bilgisiz ve zekâ özürlü insan kendi başına bir düzen oluşturmaya kalksaydı iyi sonuç alamayabilirdi. (Gelişmiş insan için bu durum geçerli değildir. Gelişmiş insan dinlerin getirdiğinden daha iyi düzen oluşturabilir.) Oysa dinler vasıtasıyla itiraz etmeden kabul ettikleri bir düzen oluşturuldu. Birbirini öldürmek için sebep arayan geçmişteki insanlar din sayesinde bir araya getirilerek bir toplum yapılabilmiştir.

Fakat insanlığın da barış içinde yaşaması istenmemiştir. Onun için dinler ve milliyetler ya da farklı çıkarlar kullanılarak sürekli savaşlar çıkarılmıştır. Savaşlarda insanın gelişebilmesi için lokomotif olarak kullanılmıştır. Dünyada son 3500 yıl içinde 230 yıl savaşmadan geçmiştir. Bu durum insanlık açısından çok acıklı bir durumdur ama tekâmülümüze yardım etmiştir.