HANGİNİZ MUHAMMED? \ İHSAN ELİAÇIK

Yayınlandı: 19 Mart 2011 / İhsan Eliaçık, İktibaslar

Önce üç rivayet:

1- “Peygamberimiz ile birlikte oturduğumuz sırada biri gelip ‘Hanginiz Muhammed`dir?’ diye sordu. Allah’ın Resulü ashabı arasında dayanmış oturuyordu. ‘İşte dayanmış olan şu beyaz kimsedir.’ dedik. Adam ‘Ey Abdü`l-Muttalib`in oğlu!’ diye hitap etti. Peygamberimiz ‘Seni dinliyorum.’ buyurdu. ‘Ben sana bazı şeyler soracağım. Amma soracaklarım (pek) ağırdır. Gönlün benden incinmesin.’ dedi. Peygamberimiz ‘Aklına geleni sor.’ buyurdu. ‘Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına (söyle) bütün halka seni Allah mı gönderdi?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allah aşkına (söyle) namaz kılmayı sana Allah mı emretti?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allah aşkına (söyle) oruç tutmayı sana Allah mı emretti?’ dedi, ‘Evet.’ buyurdu. (yine): ‘Allah aşkına (söyle) zenginlerimizden alıp yoksullarımıza dağıtmayı sana Allah mı emretti?’ dedi. Peygamberimiz (buna da) ‘Evet.’ buyurunca adamcağız: ‘Sen ne getirdin ise ben ona iman ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçi benim. Ben, Bekr kabilesinden Dımâm b. Sa`lebe`yim.’ dedi.” (Buhari; Kitabu’l-ilm, 57).

2- “Peygamberimiz bir gün sahabelere verdiği bir ziyafet sırasında, onlara hizmet ederken, uzaklardan geldiği anlaşılan bir atlı, Peygamberimizin meclisine yaklaşıp: ‘Bu kavmin efendisi kimdir?’ diye sordu. ‘Bu kavmin efendisini arıyorum’ dedi. Allah’ın Resulü ‘Benim’ demedi. O sırada sahabelerine su dağıtmakta olduğundan, atlıya şöyle cevap verdi: ‘Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir!” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463).

3- “Beni Amir heyetiyle Allah’ın Resulünün yanına gitmiştik. ‘Sen bizim efendimizsin!’ diye hitap ettik. ‘Efendi, Allah`tır!’ buyurdular. Biz: ‘Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!’ dedik. Bize: ‘Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi uçurmasın’ buyurdular.” (Kütüb-i Sitte, hadis no: 5391).

Görüldüğü gibi ilk iki rivayette “dışarıdan gelen bir adam”, topluluğun içine karışmış peygamberin kim olduğunu tanıyamıyor. “Hanginiz Muhammed?” veya “Sizin efendiniz kim?” diye soruyor. Birincisinde “İşte şurada yaslanmış oturan beyaz (yüzlü) adamdır”, ikincisinde de bizzat kendisi “Benim” demiyor da “Kavmine hizmet edendir.” diyor. (o sırada su dağıtmaktadır). Üçüncü rivayette ise onu tanıyan bir grup direk kendisine “Sen bizim efendimizin” diye hitap edince “Efendi, Allah’tır!” diye cevap veriyor.

Bu rivayetler Kur’an’da anlatılan “arkadaş peygamber” karakterine tamamen uygundur. Bu nedenle sahih mi değil mi diye şüphelenmeye gerek yok.(ayrıca bkz. ‘Arkadaş peygamber’ başlıklı makale).

***

İçinde yaşadığı topluma karışıp gitmiş birisine “Hanginiz Muhammed?” diye sormak durumunda kalıyorsanız, bilin ki o, derin bir ahlak ve karakter sahibidir.

Çünkü arif lisanıyla kâmil insan “Hanginiz Muhammed?” makamına (tekrar ede ede ulaşılan ahlak ve karaktere) ulaşmış kişidir. Peygamber okulunun asıl amacı bu makama ulaşmış insanlar yetiştirmekti. Böyle birisi dışarıdan bakıldığında halktan ayırt edilemediğinden sıradan biri gibi görünür fakat hiç de sıradan değildir! Çünkü böylesi biri başlangıçta sıradan/halktan biriyken, “hamdım, piştim, oldum” seyrinden geçer ve tekrar başa dönerek halktan birisi olur. İrfan’da son makam tekrar başladığı yere dönmektir. Bayazıd der ki: Marifetullahın (Allah’ı tanıma yolunun) sonu susmaktır!

Dikkat edersiniz, insanoğlu için mal, mülk, bilgi, statü ve iktidar sahibi olmanın getirdiği kibir, ayrıcalık ve sınıflaşmaların ortadan kaldırıldığı iki yer vardır; ihram ve kefen!

Hacda “ihrama girmek” ve ölünce “kefene sarılmak” sonradan edinilmiş rütbe ve kisvelerden sıyrılıp tekrar başa dönmeyi, bütüne karışıp gitmeyi ifade eder. İhramda ve kefende insanoğlu her tür statü belirtici alametlerden sıyrılır; ne rütbe, ne kisve kalır… İhrama girmiş veya kefene sarılmış birisini tanımak için “Hangisi” diye sormak zorunda kalırsınız. Çünkü ayırıcı hiçbir rütbe ve kisve kalmamıştır. Kişiyi yalnızca içi (kalbi) ve amelleri ötekinden ayırır.

İşte “Hanginiz Muhammed?” sorusu, bunu yaşarken yapmayı ifade eder ki İslam’da bütün tasavvuf mekteplerinin veya irfan okullarının amacı bu makama ulaşmış insanlar yetiştirmekti. Tarikatlar bunun için kuruldu, seyr-i süluk (yolda yürüyüş halinde olma)lar bunun için yapıldı. Fakat sonunda ‘keser döndü sap döndü bir gün oldu hesap döndü’ ve en çok rütbeli, makamlı, kisveli, kavuklu, cübbeli, zünnarlı, suflu (yünlü) haller bu topluluklarda görülmeye başlandı.

Bu noktada tasavvuf hareketi içinde tekrar başa dönme amaçlı yani “Hanginiz Muhammed?” sorusunu sordurtacak hale gelme amaçlı protest bir hareketin tâ ilk baştan itibaren doğduğunu görüyoruz: Melametilik!

“Horasan erenleri” de denilen bu hareketin ilk başlatıcıları, her türden halktan ayırıcı rütbe, kisve, suf (yün) elbise giyme, sema, zikr ve vird talimi, tarikat hiyerarşisi, şehy-murid ilişkisine karşıdırlar. “Fakr”ı savunarak ihtiyaç fazlası mülkiyet talebini reddederler. “İsâr” diyerek vermeyi/paylaşmayı teşvik ederler. “Fütuvvet” diyerek digerğamlığı/ötekiciliği savunurlar. “Ahilik” diyerek Anadolu’da kardeşlik iktisadı kurarlar. “Kalendirilik” diyerek kof şekilciliğe isyan ederler, ruhsuz kuralcılığa aldırış etmezler.

Anadolu’nun İslamlaşmasında ve kaynaşarak yeniden inşasında bu anlayışların yattığını görüyoruz.

İslam’ın ilk yüzyılındaki Emevi darbesine ve onun getirdiği mal ve mülk ihtirası ile ganimetçiliğe tepki olarak Hasan-ı Basri gibi zahidlerin karşı çıkışının bir benzeri 13. yüzyıllarda Anadolu’da yaşandı. Osmanlı merkezileşmesinin yaşandığı dönemde de Melametilik, Kalenderilik, Ahilik gibi akımlar Hasan-ı Basri’nin rolünü üstlendiler. Emeviler ilk dönem zahitlerini nasıl dışlayarak merkezileşmişse, Osmanlı da bu akımları dışlayarak merkezileşmiştir. Kuruluş döneminde kullanılmışlar fakat mal ve mülk ihtirası ile ganimetçilik arttıkça bu akımlar da tepki biçimlenmesi olarak ortayı çıkmışlar. Anadolu’daki fütuvvet (mertlik, diğerğamlık, kardeşlik) geleneğinin kökleri buraya dayanmaktadır.

***

Hasan-ı Basri’nin (öl. 110/728) şu sözü kendi döneminde “zamanın ruhunun” nasıl değiştiğini gösterir: “Eğer Allah’ın Resulü’nün ashabından biri şu mescidin kapısından içeri girerek yanımıza gelseydi, kıblemiz hariç, hiçbir şeyimizi tanımazdı.” (İbnu’l-Cevzi; Hasan-ı Basri, s. 69, M. Kubat; Hasan-Basri, s. 108)

Yine zamanın ruhunun değiştiğini gören Hasan-ı Basri’nin daha ilk yüzyılda şöyle dediğini görüyoruz; “Her ümmetin bir putu vardır, bu ümmetin putu da altın ve gümüştür.” (A.g.e, s. 110)

Keza ona göre “Yün (suf) elbise giyen şahsın kibri ipek elbise giyenden daha fazladır.” Hasan-ı Basri, Ferkad es-Subhi adlı zahidin üzerinde yünden yapılmış bir elbise görünce ona “Şu elbisenle insanlar arasında üstünlük mü taslıyorsun. Oysa ben cehennem ehlinden çoğunun bu kıyafeti giyecek olduğunu gördüm” der. Yine “Bir topluluk içinde nefsini kınayan kimse, aslında zımnen kendisini övüyor demektir.” diyerek, samimiyetten uzak, yapmacık, sırf gösterişe dayalı amellerin hayır getirmekten çok kişiyi dalalete sürüklediğini söyler. Ona göre bir Müslümanın “ihtiyacını gidermek” bir ay “itikâfa girmekten” daha hayırlıdır. (A.g.e., s.102-103).

Horasan erenlerinden İbrahim b. Ethem (öl. 166/782), Ahmed b. Hanbel gibi tarlalarda çalışarak, ekin ekip-biçerek, değirmencilik, odunculuk yaparak geçimini temin ederdi. Cömertliğin, yardımseverliğin ve diğergamlığın yok olduğundan şikayet eden İbrahim b. Ethem şöyle diyor: “Gerçek kazanç kendi alnının teri ile karnını doyurmaktır. Yoksulluk şikayet sebebi olamaz. Çünkü tüm mülkiyet Allah’ındır. Mülkiyet Allah’ın olunca elinde mal bulunduran kişinin, gerçekte kendisine ait olmayan mal-mülk ile yoksullara karşı üstünlük taslaması (kendini halktan ayırarak) büyüklenme alametidir…” (Ali Bolat; Melametilik, s. 47)

Yine Horasan erenlerinden Şakık Belhi’nin (öl. 194/810), geçimini “Elime geçince şükreder, geçmeyince sabrederim” diyen birisine “O dediğini Belh’in köpekleri de yapıyor. Biz bulunca dağıtır, bulamayınca şükrederiz” dediğini görüyoruz. (A.g.e, s. 61).

Yine Horasan erenlerinin ulularından Ebu Turab en-Nahşebi’nin (öl. 245/859) mülkiyet görüşü bizim anlamakta güçlük çekeceğimiz türdendir. Ona göre Kur’an’da Hz. Musa “O âsâmdır” diye mülkiyet iddiasında bulununca Allah “Âsânı at” (Taha; 20/18) diyerek haddini bildirmiştir. Bu nedenle ona göre hür tür mülkiyet iddiası kendini toplumdan (bütünden) ayırma olup batıldır. (A.g.e, s. 90).

Yahya b. Muaz (öl. 258/872) da zamane fâkih, şehy ve hocalarına şöyle seslenir ki güncelliğinden hiçbir şey kaybetmiş değil: “Saraylarınız Kayserlerinki gibi, evleriniz Kisralarınki gibi, elbiseleriniz Talut’unki gibi, binekleriniz Karun’unki gibi, sofralarınız cahiliyeninki gibi, mezhepleriniz şeytanınki gibi, Muhammed’inki gibi olanlara nerede?” (A.g.e, s. 98).

Bayazıd-ı Bistami (öl. 264/878) de şöyle der: “Eğer Firavun aç olsaydı ‘Ben sizin en yüce Rabbinizim’ demez, Karun aç olsaydı azgınlık etmez, Sa’lebe aç olsaydı kendisinden övgüyle bahsedilirdi. Halbuki o mülke kavuşunca (karnı doyunca) nifaka düşmüştür.” (A.g.e, s. 108).

Horasan Melametilerinin liderlerinden Hamdun Kassar’ın (öl. 271/884) “Hanginiz Muhammed?” sorusuna halel getirecek her tür davranışı kerih gördüğünü ve Melamet öğretisini bu sorunun gereği ile temellendirdiğini görüyoruz.

Ona göre hırka giymek, suflu (yünlü) elbiselerle gezmek, cübbe, sarık, zünnar, kisve gibi halktan ayrı kıyafetlerle dolaşmak, zikr, sema, vird vermek, şeyh-murid ilişkisi tesis etmek, tarikat kurmak, servet yığmak, mülkü ve ilmi kendine saklamak “Hanginiz Muhammed?” diye sormaya gerek bırakmayıp, kişiyi halktan ayıracağı ve belli edeceğinden riyadır. (A.g.e s.128 vd., 204 vd.)

Keşfu’l-Mahcup yazarı Hucviri’ye göre de aslolan hırka değil; hurka (gönül ateşi) dir.

Demek ki âlim ilmiyle, zengin malıyla toplumdan ayrılamaz. Tıpkı resulün risaletiyle ayrılmadığı; “Hanginiz Muhammed?” diye sordurtacak denli topluluğa karıştığı gibi…

Demek ki âlim bilgisini, zahid malını, aşık canını verebilendir. Ve bunlardan dolayı hiçbir maddi karşılık (ücret) beklemeyendir.

Kanımca gerçek arifler bunlardır ki böylelerini seviyorum. Bu tür karakter ve ahlakta kesinlikle Kur’an’ın ruhu ve peygamberin kokusu var.

***

Baştaki rivayette geçen adam gibi ben de sorayım: Allah aşkına (söyleyin), günümüzün şeyhleri, hocaları, liderleri burada gördüklerinize ve duyduklarınıza hiç benziyor mu?

Rivayetteki adam gibi dışarıdan gelip, devenizi bağlayarak (arabanızı park ederek) gidip bunlardan birinin yanına girseniz, “Hanginiz şeyhiniz?”, “Hanginiz hocanız?” veya “Hanginiz lideriniz?” diye sorar mısınız, sormaya gerek kalmadan hemen tanır mısınız?

Uygulanan protokolden, oturduğu yerden, giyiminden kuşamından, çevresindekilerin ona davranışından, hal ve hareketlerinden hemen belli olur mu olmaz mı? Topluluğun arasına karışmış, sıradan birisi ile karşılaşmak sanırım hayal.

Siz hiç seçmenleri arasında fark edilmeyen bir lider gördünüz mü?

Siz hiç müritleri arasında fark edilmeyen bir şeyh gördünüz mü?

Siz hiç yoksulların arasına karışıp giden ve fark edilmek istemeyen bir zengin gördünüz mü?

Ayette geçtiği gibi böylelerinin halkla (yoksullarla, müritleriyle, seçmenleriyle, seyircileriyle, okurlarıyla, işçileriyle) eşit hale gelmekten, onlardan birisi gibi olmaktan, onların içine karışıp tanınamaz hale gelmekten ödleri kopar.

***

“Hanginiz Muhammed?”

Bu öyle bir soru ki, sorulduğu an, peygamberin kürsüsünde oturarak elde edilmiş bütün kisveleri tiril tiril döker.

Bu öyle bir soru ki “ihram” ve “kefen” dışında adamda hiçbir şey bırakmaz, her şeyini sıyırır döker. İnsanı yalnızca imanı ve yalnızca ameli ile baş başa bırakır.

Bu öyle bir soru ki Allah, Kitap, Peygamber namına konuşan/onun kürsüsünde oturan bütün rütbe, kisve, servet, şan ve şöhret sahiplerini eğer imanları varsa utanç içinde bırakır.

Böyle öyle bir soru ki, sorulunca bütün kastlar yıkılır, hiyerarşiler yerle bir olur.

Bu öyle bir soru ki, sorulunca mağrur rütbeler sökülür, kibirli kasıntılar iflas eder.

Bu öyle bir soru ki efendi-kul ilişkileri ile örülmüş kerpiçten duvarları yer ile yeksan eder.

Onun için “Hanginiz Muhammed?” sorusu üzerine ne kadar düşünsek azdır.

İnsanları, makam, mevki, mal, zenginlik ve iktidar yani “sosyal statü” bakımından birbirinden ayıran ve sınıflaştıran, dahası buna göz yuman bir din, bilin ki “Muhammed’in getirdiği din” değildir.

Onun estirdiği ruh “Hanginiz Muhammed?” sorusunda gizlidir.

Allah’ın selamı, sevgisi ve merhameti “onun” ve güzide “arkadaşlarının” üzerine olsun!

Anam babam bu sorunun muhatabına feda olsun!

yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.