‘Ahmet Günaydın’ Kategorisi için Arşiv

Alay Komutanı Tabur Komutanı’nı çağırmış ve tembih etmiş “Yarın güneş tutulacak. Bu her zaman görülen bir hadise değildir. Eratı talim elbiselerini giymiş olarak talim sahasına getirin. Ben de gelip onlara gerekli bilgiyi vereceğim. Tabi yağmur yağar ise haliyle bir şey göremeyiz. O zaman eratı üstü kapalı talim yerine götürünüz ve tutulmayı siz anlatınız”

Binbaşı Bölük Komutanını çağırıp “Albayın emri ile yarın güneş tutulacak. Bu hadise her zaman görülmez. Yağmur yağarsa hiç görülmez. O zaman tutulmayı talim elbisesi ile kapalı yerde ben yapacağım” demiş.

Yüzbaşı Teğmeni çağırmış “Teğmenim” demiş “Yarın hava güzel olursa Albayın emri ile güneş tutulması yapılacaktır. Ancak yağmur yağarsa ki bu pek rastlanan bir hadise değildir, kapalı salonda Binbaşı talim elbisesi giyip tutulmayı yapacak” demiş.

Teğmen Başçavuşu çağırıp “Yarın hava iyi ise Albay, eğer hava kötü ise Binbaşı talim elbisesi giyerek tutuklamaları yapacaklar. Bu her zaman rastlanan bir şey değildir” demiş.

Başçavuş erleri toplamış “Yarın teğmen Albayı tutuklayacak eğer o tutuklanmaz ise biz de kapalı yerde talim elbiseli Binbaşıyı tutacağız. Bunu her zaman göremezsiniz” demiş.

Akşam erler aralarında şöyle konuşmuşlar: “Ulan helal olsun bizim Başçavuş’a be! Adam gözünün yaşına bakmadan sırf talim elbisesi giydi diye bizim Binbaşı’yı tutuklayacakmış. Albay’ı da çağırmış ‘Komutanım gelin! Bunu her zaman göremezsiniz” demiş.

nahl.57,58,59. Onlar, kızları Allah’a nispet ediyorlar -ki O bundan uzaktır- kendilerine ise, canlarının istediğini.  Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir!   Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan utanır, Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!

 

 

 

Bu ayetler ve de siret kaynaklarına göre Araplar kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Bu hikâyeye sorulacak bazı sorular vardır:

1. Neden diri diri? Neden öldürüp öyle gömmüyorlar?

2. Gömüyor idiyseler nesil nasıl çoğaldı?

Aslında ayetler yaygın bir gerçeklikten söz ediyorlar. Kız çocuklarının istenmeyen, değer verilmeyen bir çocuk olması. Erkek çocuk sahibi olmanın bir başarı olduğu, kız çocuğu sahibi olmanın bir başarısızlık olduğu.

1991 de 14 yaşında elvan yılmaz isimli bir öğrencim (1991 de yunus emre sevgi yılı kompozisyon yarışmasında Türkiye birincisi olmuştu. cumhurbaşkanı onunla konuşmuştu ve cumhurbaşkanına (Özal) büyüyünce cumhurbaşkanı olacağım demişti..) derste Arapların bu uygulamasını konuşurken söz alıp şöyle söyledi. “1400 sene öncesinin Araplarına gitmeye gerek yok. Benim babam beni diri diri toprağa gömüyor. Ben okumak istiyorum ve babam beni okutmak istemiyor. Beni öldürmüyor ama benim kişiliğimi yok ediyor…”

20 yıl oldu o günden bugüne öğretmenlik yaptığım birçok okulda kız çocuklarına karşı uygulanan ayrımcılığa çok tanık oldum. bir çok kız çocuğu ve kadının kişiliği yok ediliyor, potansiyelleri öldürülüyor, bağımsızlık hakkı tanınmıyor…

Diri diri gömülmekten kasıt odur. Yoksa gerçekte kızını öldürmeden toprağa gömen bir Arap yoktur.

Hz. Ömer ile ilgili anlatılan meşhur hikâye son derece vahşi bir Ömer tablosu çıkarır karşımıza: kızını gömecekken kızın: pantolonunuza çamur bulaştı babacığım sileyim edebiyatı. Ömer öldürecekse neden konuşma yaşını beklesin ki?

Olayın abartılı bir şekilde anlatılması:

1. Hz. Muhammed’in peygamberliğine haklı bir meşruiyet kazandırmak (ki buna ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum)

2. Bu ayetlerin bugünkü hayattaki karşılığını görmezden gelmek. Yani Kur’an’ı ölülere okumak tarihe gömmek. Bence her zaman ve her yerde görülebilecek bir sapkınlıktır bu.

Kız çocuklarını yok sayıp meta gibi görmek ve yeteneklerini, köreltmek onu diri diri gömmektir.

SAE MA YAHKÜMUN.

 

 

 

“Yüzyıllardır gerek Yahudi ve Hristiyanlar hakkımda iftiraya varacak yalanlar uydurarak kişiliğimi karartmaktadırlar. Yaklaşan Kurban bayramı vesilesiyle de Müslüman hoca ve vaizlerin hakkımda gözyaşları içinde bu karalamaya devam edeceklerini düşündüğümden aşağıdaki açıklamayı Ahmet Günaydın aracılığıyla yapmayı uygun gördüm. Kamuoyuna duyurulur.”

1. Kur’an’ın Saffat süresinin 100. ayetinde de belirtildiği gibi, ben Rabb’imden yumuşak huylu bir erkek çocuk istedim. Söylenildiği gibi onu kurban edeceğimi söylemedim. Keseceğim bir çocuğu neden isteyeyim ki?  Ayrıca o dönemde çocukların kurban edildiği de safsatadan ibarettir.

2. Oğlum benimle çalışacak çağa geldiği dönemlerde (Saffat 101) uykumda bir rüya gördüm. Dedim ki: “oğlum uykumda seni kestiğimi gördüm. Bak ne görüyorsun”  ‘bak ne görüyorsun’un Arapçada anlamı: ‘görüşün nedir, nasıl yorumluyorsun?’ demektir.

Yani ben oğlumun rüyamı yorumlamasını istedim. Oğlumun görüşlerine saygı duyduğum için yorumunu almak istedim.

3. Oğlum benim rüyamı yorumladı. Ve bana endişelenecek bir şey olmadığını emrolunduğum şeyi yapmamı söyledi. Benim emrolunduğum şey aslında üstlendiğim misyondur. Üzerime aldığım görevdir. Oğlumu kesmek benim görevim değil ki. Emrolunduğumun oğlumu kesmek olduğu safsatası Allah’a ve bana saygısızlıktır, uydurmadır, magazindir.

4. Oğlum aynı zamanda yumuşak huylu ve uyumlu olduğu için bu konuda bana zorluk çıkarmayacağının, babamın ve toplumun karşıma dikildiği gibi karşıma dikilmeyeceğinin, devamlı arkamda olacağının ve de inşallah bu konudaki zorluklara dayanacağının garantisini vermiştir. Vaktiyle babam ve toplum bana karşı çıktı, onları aştım oğlum söz konusu olursa ne olacağının sorgulaması idi bu. Kur’an’ın Tevbe süresinin 24. ayetinde herkesin bu kişilik savaşında neleri feda edebileceği ile bir anlamda sınanabileceği vurgulanır.

Oğlum benim onunla sınanmasına gerek kalmayacağını deklere etmiştir.

5. İkimiz de teslim olduk (103) aslında oğlum da bana katıldı. Ve ben oğlumu yukarıya zirveye, en başa uzattım (ve telle hu lilcebin). Telle Arapçada bir şeyi yukarıya uzatmak demek iken hikâyedeki telle magazine uygun olarak tahrif edilip yere yatırdı palavrası uydurulmuştur. Tamamıyla bir iftiradır. Yorumunu ve açık desteğini duyunca oğlumu alnından öptüm ve başımın üzerine çıkardım. Siz olsaydınız güzel bir yorum yapan oğlunuzu taşı bile kesen bir Bursa bıçağıyla (gizli reklam) kesmeye gider misiniz? Hele ona “hade ormana gidelim odun keseceğiz” diye yalan söyler misiniz? (Bu yalan söyleme çelişkisini Ahmet hocanın bir öğrencisi “bu nasıl peygamber oğluna yalan söylüyor” diye fark etmiştir.)

Hele bu hikâyedeki en makul düşünen adamın şeytan oluşunu duyunca çok hayıflanıyorum. Güya beni, oğlumu, annesini ikna turları yapıyor… Bu kadar salakça bir şeytan avukatlığını olsa olsa Nihat Hatipoğlu ve Ömer Döngeloğlu gibi magazin palavracıları anlatabilir.

6. Rabbim bana rüyayı doğruladığımı söyleyerek seslendi evet. Doğruladı. İhsan Eliaçık hoca (severim kendisini)  bile ‘rüyayı gerçek hayatta uygulamaya kalktı’ diye yorumluyor. Olacak şey mi bu? Beni tanımıyor musunuz? Ben ki her şeyin sebebini mantığını sorgulamayı ilke edinen bir adamım. Rüyanın aynen yapılmayacağını bilemeyecek kadar aptal mı sandınız beni. Veya beni şizofren mi sandınız? Bir şeyi doğrulamak gerçek hayattaki karşılığını bulmak demektir. Ben de oğlum sayesinde buldum.

7. Rabbim beni o zamana kadar ki fedakârlığım dolayısıyla büyük bir kurban geleneğiyle fidyelendirdi. Benim aranızda anılmamı sağladı. Maalesef bunu da yanlış anladınız. Bu fidyeyi de bir hayvana indirgediniz. Hâlbuki o her şeyden vazgeçebilme becerisidir. Hiç bir şeyi Hanif olmaktan fazla önemsememe geleneğidir. Beni Rabb’im yüceltti. Çünkü ben kendi iç dinamiğimle kişiliğimi inşa etme ve self determinasyonu başarma erdemine sahiptim.

Benim güçlü kişiliğimi magazinsel uydurma anlatımlarla gölgelemeye çalışan bu palavracı sahtekârlara inanmayın. Ben şizofren bir adam değilim. Ben gerçeği keşfedip bunun arkasında ne pahasına olursa olsun duran bir adam olarak yaşadım. Lütfen hakkımda anlatılanları bu kişiliğim çerçevesinde değerlendirin. Kamuoyuna duyurulur.

Bu açıklamamı yapmama fırsat veren Ahmet Günaydın dostuma teşekkür ederim.

İbrahim Halilullah

Zıraata elverişsiz vadi

Bekke.”

Evrende olup biten olayları takdir eden/belirleyen Yaratan’ın her şeyi ezeli ilmiyle bilip takdir ettiği İslam itikat sisteminin tartışılmaz konularından sayılmıştır. Bunun yanında Allah’ın ezeli ilminin insan özgürlüğünü sınırlandırıp sınırlandırmadığı da önemli tartışma konularındandır. Allah’ın bilgisinin ezeli olduğu ve bu bilgiye insanın yaşamındaki olayların da dâhil olduğu inancı Kur’an’daki birçok ayetle ve de insanın özgürlük ve sorumluluk olgusuyla çelişmektedir.

Bu çelişkiyi gören itikatci mealciler ve müfessirler birçok kavramı ve ayeti itikada uydurmak için tahrif etmek zorunda kalmışlardır. Bir anlamda; Allah’ın ‘maksadını aşan ifadeler’ini düzeltmek durumunda kalmışlardır.

Bu yazıda bu durumu dayandırdığım ayetleri orijinale uygun tercümeleriyle verip ayetlerden çıkardığım soruları fikirlerinize sunacağım:

Ayet 1: “And olsun ki biz, onlardan öncekileri de sınadık.  Allah, dürüst olanları elbette BİLECEKTİR. (feleyalemenne allahu)  Ve O, yalancıları da elbette BİLECEKTİR.” (veleyalemenne allahu) (ankebut:3)

Ayet 2: “Allah müminleri elbette BİLECEKTİR. (feleyalemenne allahu) Ve münafıkları da elbette BİLECEKTİR.” (veleyalemenne allahu) (anlebut:11)

Ayet 3: “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri BİLMEDEN (ve lemma yalemillahü) ve direnenleri BİLMEDEN (ve yaleme)  cennete gireceğinizi mi sandınız? (Ali İmran:143)

Ayet 4: “İki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelen, Allah’ın izniyledir ve Allah, müminleri BİLSİN (veli yaleme) diyedir. Ve münafıkları BİLSİN( veli yaleme) diye.” (Ali İmran 166-167)

Ayet 5:  “…Biz, eskiden üzerinde olduğunu kıble haline getirdik ki resule uyanı, ökçesi üstüne gerisin geri dönenden BİLELİM…” (Li naleme) (bakara:143)

Ayet 6: “Şimdi, Allah yükünüzü hafifletti.  Sizde bir zaaf olduğunu BİLDİ (ve alime). İçinizden sabırlı yüz kişi olsa, iki yüz kişiye galip gelir; sizden bin kişi olsa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelir.” (Enfal:66) (65. Ayette bu oran 1’e 10 iken sonraki zayıflık oranı 1’e 2 ye düşürülmesine sebep olmuştur.)

Ayet 7: “Oysaki onun (iblisin), onlar üzerinde hiçbir sultası yoktu. Sadece biz; ahirete inananı, onun hakkında kuşkuya düşenden BİLMEK (Li naleme) için böyle yapıyorduk” (sebe:21)

Ayrıca; Kur’an ayetlerinde Rabb, hiçbir yerde ‘aslında öyle olacağını zaten biliyordum’ üslubuyla değil, insanın kararları sonucunda ortaya çıkan durumları ‘sürpriz’ ve ‘öngörülmemiş’  durumlarmış gibi bir üslupla zikretmektedir. Misal: insan süresinin ilk ayetinde insanın anılmaya değer bir varlık olamamasına hayıflandığını görüyoruz. Ayrıca rest çektiği iblisin öngörüsünün isabetli çıkmasını şaşkınlıkla zikrettiğini de görüyoruz. (sebe:20)

Bu ayetleri ele almakla Allah’ın ilminin ezeli olmadığı gibi bir ön kabulü kesin kabul gibi ortaya koymadığımı en başından beyan ederim. Sadece bu ayetlerin aklıma getirdiği bazı soruları sormak istiyorum.

SORULAR:

1. Allah’ın insana ruhundan üflemesiyle O’nun özellik ve kabiliyetlerinin kısmen insana geçtiğini düşünürsek, insana verilen bu kabiliyetler ve özellikler kadar Allah’ın kendini sınırlandırdığı düşünülemez mi?  Dolayısıyla Allah’ın insanın kısmi MEŞİET, İLİM, KUDRET,  YARATMA alanlarında kendini kendi isteğiyle sınırlandırdığı ve aslında İkbal’in deyimiyle önemli bir risk aldığı düşünülemez mi?

2. Allah’ın ‘istiva’  etmesinin insana bıraktığı meşiet/insiyatif alanından çekilmesi olduğu düşünülemez mi?

3. Tevrat’ın başından Kur’an’ın sonuna kadar Allah kavramının seyrine bakacak olursak, prensipleri/hukuk normları zamana göre değişen, uygulamaları farklılık arz eden, yer yer öğrenen bir beşer tanrı profilini görmek mümkün değil mi? Yukarıda arz ettiğim ayetler de insanların tercihlerine başlı bir bilgilenme kendini göstermiyor mu?

4. Allah’ın ilminin ezeli olduğunu söylemek, insanın yaşantısının da ezeli bir belirlenmeye tabi olduğu anlamına gelmez mi? Eğer öyleyse insan nasıl özgür olabilir ki?

5. Allah’ın,  ilminin ezeli olduğu kaygısını hiç taşımadan, gelecekte bileceğini söylemekten çekinmemesine rağmen, İslam kelamcılarının bu ilmi, ezeli kılma gayreti, uydurdukları vesayetçi bir kader ve tanrı anlayışının alt yapısını inşa çabası değil midir?

6. Meal ve tefsirler neden yukarıdaki ayetlerde geçen kelimeleri ve zamanlarını değiştirme gereği duymuşlardır? Olduğu gibi çevirdiklerinde maazallah; Allah’ın hiç de yüksünmediği ilminin sınırlılığı ve insanın özgürlüğü gibi sakıncalı bir düşüncelere varmamızdan mı korkmuşlardır?

(Bu yazıyı arkadaşım Meliha’nın gözyaşlarına ithaf ediyorum.)

Tanrım;

‘Soraya ‘yı taşlamak’ filmini izlerken gözlerim seni aradı. Acaba Sen bu vahşetin neresindeydin?

Bunu istiyor muydun?

Onaylıyor muydun?

Göz mü yumuyordun?

Yoksa elinden bir şey gelmemiş miydi?

Seni yanlış mı tanımıştı?

Kuran bize senin, aldatıcıların senin üzerinden insanları aldatmalarına çok öfkelendiğini söylüyordu.  Öyle ki ‘arz da fitne kalmayıncaya’ ve de ‘din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar’ savaş(kıtal)malarını istediğini söylüyordu. Bu ayetlerin dini arza yaymak gibi bir kaygıyla söylenmediğini, İnsanlar üzerinde baskı ve dayatmanın kalmayıncaya kadar ve de Dinden insan eli ve katkısı kalmamasına kadar savaşmak anlamında söylendiğini düşünüyordum.

İnsanlar hiçbir baskı ve dayatma ile karşılamaksızın senin dinini sırf sana duydukları/duymadıkları saygı sonucu kabul/reddetme hakkına sahip olsunlar diye gerekirse savaşılmasını istediğin anlamında anladım bu ayetleri. Aslında senin dinini özgürce kabul edenlere baskı kurmak ne kadar savaş sebebi ise Onu reddedenlere yapılan baskı da savaş sebebidir. Senin, dininin bir zorbalık aracı olarak kullanılmasına asla razı olmadığını anlıyordum bu ayetlerden.

Kuran bize senin, yarattığın şeylerin doğasının bozulmasından da rahatsız olduğunu söylüyor.

Görüyorum ve sen de görüyorsun ki senin dininin doğası bozulmuş, özüne yabancılaşmıştır. senin adına senin olduğu söylenen dinle insanlara zulmedilmekte, özellikle kadınlar ve kızlar üzerinde en ağır hükümler zorla icra edilmekte, senin dinin zorbaların elinde Demokles’in kılıcı işlevi görmektedir.

Senin sadece hakkı hatırlatmak için gönderdiğin din insanlara hayatı zindan etmekte, senin dinin adına işlenen zulümlere senin dinini istemeyen insanlar müdahale edecek duruma gelmektedir.

Kuran, dinini zorbaların katkı ve etkisinden kurtarmak ve insanlar üzerinde baskı aracı olmaktan çıkarmak için bizim sana yardım etmemiz durumunda senin de bize yardım edeceğini söylüyor.

Tanrım, belki Hira’da değilim ama Hira’da başlattığın dinini ele geçirme operasyonuna devam etmen için senin yanında olduğumu ilan ediyorum. Gözlerim seni aradığında yanımda olmanı, 4. sınıf öğrencilerimle sol kulaklarımızı kalplerimize doğru eğdiğimizde senin sesini duymayı istiyorum.

Ben senin dinini senin elinden gasp eden palavracı,  katil ve zorbaların senin adına ortalıkta fink atmalarını hazmedemiyorum. Ve seni buraya çağırıyorum.

Lütfen bitir şu azabı,  Ben sana yardım edeceğim.

Ebabil kuşları kadar sayıca çok olmayabilirim, ama onlar kadar kararlıyım, gagalarındaki pişmiş çamurdan taşlarla nasıl vazgeçmedilerse ben de senin sımsıcak kelimelerinle asla vazgeçmeyeceğim.

Sadece seni de yanımda istiyorum, Soraya’yı ve İsa’yı terk ettiğin gibi beni terk etmeyeceğini bana söyle.

Yanımda olacak mısın?

 

 

 

Allah’ın, Kur’an’da geçen 99 isminin olduğu ve bu isimleri bilmenin, okumanın, ezberlemenin Dini yaşamımızda yaygın bir kabuldür.

Bu notta esmau-l-husna kavramının ne demek olduğunu kelimelerin Kuran’daki kullanımından irdelemeye çalışacağım.

‘Esma’ kelimesi ‘ism’ kelimesinin çoğuludur.  Genellikle ‘ad’ olarak anlam verilir.

‘husna’ da hesen kelimesinden ismi tafdil yapılmış müennes bir kelimedir. Anlamı da ‘en güzel’ demektir.

‘Esma’ (isimler) kelimesi kuranda fiil olarak  ‘adlandırma, ’tanımlama’ anlamında kullanılmıştır.

Necm:23, araf:71, Yusuf:40:”bunlar ancak sizin ve atalarınızın isimlendirdiği (tanımladığı) isimlerdir(tanımlardır)…”

Ra’d:33: “Onlar Allaha ortaklar yaptılar. Deki: ”onları isimlendirin (tanımlayın). Yoksa siz arzda ona bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?”

Esma kelimesinin fiil kullanımından da çıkacağı gibi tanım yapmak, tanımlamak, kategorize etmek anlamı kelimede mevcuttur.

Bakara süresi 31. ayette de Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğrettiği söylenirken, Âdem’e evrendeki tüm tanımların bilgisinin kategorik olarak verildiği anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla isim: tanım, esma da: tanımlar anlamına gelmektedir.

‘Esmaul husna’ da ‘En güzel tanımlar’ demektir.

Yukarıda zikredilen ayetlerde bizim ve atalarımızın hevasına göre yaptıkları tanımlar eleştirilmekte bunun yerine insan doğasına kodlanan tanımlara göre evreni algılamamız/okumamız bizden istenmektedir.(Yaratan Rabbin ismi ile oku) Çünkü yaratan Rabb, aynı zamanda da tanımlayan Rabb’dır. Ve de en güzel tanımlamayı ancak O yapar.

O’nun isimleri, yarattığı varlıklarla ilgili tanımlamalarıdır. (Kategoriler, Kant) Bu Esma (tanımlar) içinde Allah’ın kendi zatı ile ilgili tanımlamaları olduğu gibi, O’nun eşya ile ilgili esma (tanımlar) sı da vardır.

‘Bismillah’ ta, Allah’ın tanımıyla yani: “ben bu işi Allah’ın tanımladığı gibi yapacağım” demektir.

 

 

 

Rahman da rahim de aynı kökten iki kelimedir.

Rahman Rahmetin sonsuz bir POTANSİYEL olduğunu,

Rahim ise Rahmetin ETKİN halini ifade eder.

Yani: RAHMAN: sonsuz merhamet/tolerans sahibi

RAHİM: merhamet EDEN demektir.

Esirgeyen ve bağışlayan anlamları eksiktir. Rahim kalıbına bağışlamak anlamı verildiğinde ğafurun rahim olduğunda bağışlayan olması gerekecek. Bu da olmayacak bir şeydir.

Ayrıca Rahmanın dünyada herkese, Rahimin ise ahirette sadece müminlere rahmet anlamı hayal mahsulü züğürt tesellisidir.

 Rahmet Rabbin üzerine farz olarak kuranda anılan tek şeydir.(enam 12) Rahmet Rabbin yegâne sorumluluğudur.