Archive for the ‘Seyfullah Demir’ Category

İnsanlığı yönlendiren Kutsal mekânlar ya da Atlantislilerden bize kalan bilgiler her oluşturdukları medeniyetteki söylemleri birbirlerine benzerdir. Bu söylemleri bize anlatan destan ya da dinler çok benzer bir yapı içindedir. Bu yazımda Yunan tanrılarının bıraktıklarına değineceğim. http://www.mitoloji.in/nedir/hephaistos internet adresinden aldığım pasajı paragraf paragraf inceleyelim.

Olympos tanrılarının kudretine ve kuvvetine karşılık Prometheus’ta kurnazlık ve zekâ vardı. Titanların meşhur isyanları sırasında tarafsız davranan bir Titan olduğu halde baş tanrı kendisine başkaldırmadığı, tersine saygı gösterdiği için Prometheus’u Olympos’a ölmezler arasına kabul etmişti. Fakat kendi ırkını mahveden Zeus’a karşı içinde büyük bir kin ve öfke olan Prometheus, tanrılarını inkâr edecek, onları hiçe sayacak ve işleyecekleri kötülüklerle en vahşi hayvanlara bile taş çıkartacak, dünyanın başına bela olacak bir mahlûk’u, insanı yaratarak intikam almaya karar verdi.

Görüldüğü gibi insanın kötü olacağı anlatılmaktadır. Tevrat’ta Kayin’in Habil’i öldürmesi kötülüğü temsil etmişti. Kuran’da aynı görev şeytana verilmişti. Fakat insanın kötü olacağı bilinerek yaratılmıştı. Hatta melekler itiraz etmişti ama Allah “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diyerek gizli bir gerekçe olduğunu söylemişti. Sümerlerde insanın kötü olması bilinerek yaratılmıştır. Oradaki insanın yaratılma gerekçesi köle ihtiyacıdır. Burada ise kötü insan yaratma intikam almaya dayandırılmıştır.

Prometheus ilk insanı çamuru gözyaşlarıyla karıştırarak yarattı. Buna aslanın gücünü, tavusun kibrini, tilkinin kurnazlığını tavşan’ın ürkekliğini kattı. Fakat insan çıplaktı, kendisini koruyacak hiç bir şeye sahip değildi. Doğduğu günden itibaren acıları, üzüntüleri ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları başlıyordu. İlk insan çiğ meyvelerle, kanlı etlerle beslenip, elbise yerine bitkilerin yapraklarına sarılıyorlardı. Güneşin faydalarını bilmeden kendilerini karanlık oyuklarda saklıyorlardı. Yarattığı mahlûklara acıyan Prometheus insanları daha iyi bir şekilde yaşatabilmek, vahşi hayvanlara karşı etkili silahlarla koruyabilmek, toprağı sürmeye yarayacak gerekli aletleri elde edebilmek için onlara madenleri işlemeyi ve ateşi vermeye karar verdi.

Yine topraktan yaratılma hikâyesi karşımıza çıkmaktadır. Bu anlatım Sümer Enuma-eliş Destanı, Tevrat ve Kuran’la özdeştir. Sümer Enuma-eliş destanına göre. “Bunun üzerine ben de Ea’nın yardımını istedim. Toprağı, Kingu’nun kanıyla yoğurdum. İlk insan meydana getirdim.” Diyerek topraktan yaratılmayı onaylar.

Fakat insanların eğitmesi Kuran ve Tevrat’tan daha çok Sümerlerle yakındır.  Tevrat’a göre; RAB, İsrailoğullarını eğitmek için büyük çaba sarf etti. Kuran’da bu konuda pek bir bilgi yoktur.

Prometheus’un kurnazlıkla çalarak insanlara verdiği akıl onları şımartınca Zeus o zamana kadar yalnız erkeklerden ibaret olan insan topluluğuna ceza vermek istedi ve onlara kadını gönderdi. Zeus, oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos’tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı.

Olympos’ta oturan tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite’in vücudunu model olarak kullanmıştı. Heykel bitince onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca “bütün armağan” anlamına gelen Pandora adını taktılar. Athena ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri Kharites beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes Pandora’nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve ona dedi ki; Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır. Böyle dedikten sonra baş tanrı ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus’un kardeşi Epimetheus’a gelin olarak gönderdi. Prometheus kardeşine Zeus’dan hiç bir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora’nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi. 

Kuran ve Tevrat’ta Havva’nın yaratılışı Âdemden alınan parça ile olmuştur. Burada ise kadın sırf erkeğe ceza olarak yaratıldığı anlatılmaktadır. Fakat aynı bela durumu onlarda da vardır. Cennetten kovulmanın suçu Havva’ya yüklenir. Bu satırlarda kadın ruhu ve güzelliğe olan düşkünlüğü çok güzel vurgulanmaktadır. Bu anlatım günümüzde bile aynen geçerlidir.

Kadını yaratarak insanları felakete ve ıstıraba sürüklenmesi Zeus’un öfkesini yatıştırmamıştı, üstelik Pandora’nın kutuyu açmasıyla tüm kötülükler yeryüzüne yayılmış, insanlar birbirleri ile kavga etmeye, savaşmaya, birbirlerini öldürmeye başlamışlardı bunun üzerine Zeus onlara çok daha büyük bir ceza vermeye karar verdi. Onları tamamıyla yok etmek müthiş bir tufanın dalgaları arasında onları boğmak istedi.

Zeus’ta İsrail tanrısı gibi hiç memnun olmaz. RAB’de dünyadaki kötülükleri gerekçe sayarak tufanı gerçekleştirmiştir. Aynı şekilde Allah ve Zeus’da dünyadaki kötülükleri gerekçe göstererek onları yok etmeye karar verir. Fakat en ilginç yok etme gerekçesi Sümer tanrısı Enlil’e aittir. Enlil insanın sevişme seslerinden rahatsız olduğu için yok etmeye karar vermişti.

Danae Argos şehrinin ünlü kralının kızıydı. Bu kralın erkek evladı olmadığından tahtının sahipsiz kalacağından korkuyordu ve tanrılardan yardım istiyordu. Bir mucize eseri kızı Danae’den doğacak erkek çocuğun tahtına oturacağını öğrendiğinde. Kral bundan çok korktu ve kızını tunç levhalarla kaplattığı bir yeraltı odasına kapattı. Böylece kızının evlenmeden hamile kalmasını engelleyebileceğini düşünmüştü. Odaya kimsenin girmesi yasaktı ve kapıda sürekli nöbet tutan adamlar vardı. Ama bunlar Zeus’u engelleyemediler.

Lykaon’un kızı Kallisto ise Artemis’in yakın arkadaşı olan bir periydi. Tanrıça ile birlikte ava çıkar ona yoldaşlık ederdi. O da tıpkı Artemis gibi evlenmemeye ve bir erkekle birlikte olmamaya yeminliydi. Ancak Zeus bu güzel periyi görür görmez ona gönül verdi ve bir gün Kallisto ağaçların altında dinlenirken Artemis’in kılığına girerek yanına yaklaştı. Kallisto baş tanrıyı Artemis sandığında ondan çekinmedi fakat hatasını anladığı zaman iş işten geçmişti. Hamileliğini gizlemek için büyük çaba harcadı ancak bir gün arkadaşları ile birlikte gölde yıkanırlarken Artemis peri kızın hamile olduğunu fark etti. Zeus sevdiği kızı Artemis’in öfkesinden korumak için Kallisto’yu bir ayıya çevirdi ama bu bile onu Artemis’in öfkesinden korumaya yetmedi. Artemis okları ile onu delik deşik etti. Kallisto ölmeden az önce Arkas adında bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Bu çocuk daha sonra Arkadia’ların babası oldu. Kallisto ise öldükten sonra Zeus tarafında gökyüzüne alındı ve kutup yıldızına ‘Büyük Ayıya’ çevrildi.

Tevrat’taki Tanrı oğullarının insan kızlarını hamile bırakma hikâyesi burada da gözükmektedir. Hatta Zeus uçkuruna sahip olamayan bir tanrı biçiminde betimlenmiştir. Nerde bir güzel görse hemen onunla yatar. Hatta ille de kadın olması gerekmez güzel erkek olan GANYMEDES adındaki delikanlıyı Olympos’a götürmüştür. Bu durum Sümer tanrılarında da gözükür. Enlil’in elinden de hiçbir güzel kaçamaz.

Bu satırlar bize yaşanan tek bir olayın ayrı versiyonları gibi gözükür. Fakat ben bu hikâyelerin özel olarak çıkarıldıklarını düşünüyorum. İnsanın yaratılış hikâyesini hiçbir insan kendiliğinden bilerek yazıya geçirmiş olamaz. Sadece insan değil evrenin yaratılışına da hiç kimse şahit olamaz. O hikâyeler tanrılar tarafından insanlara aktarılmıştır. Ben bu hikâyelerin çoğunluğunun ilk oluşturulan Âdem’in çocuklarından bir ekip alıp onu insan yapma çalışmasıdır. Onların yazıyı öğrenmesinden sonra yazmaları sağlamıştır. Bunu Tevrat’ta ve Sümer kayıtlarında açık olarak görmekteyiz. Aslında tam gerçekleri anlatmazlar fakat gerçeklerle aktarılmak istenen mesajlar harmanlanmıştır. İnsanların bu kayıtlarla bir yaşayış oluşturması istenmiştir. Zaman içinde kaybolan Sümer kayıtları teknolojinin gelişmesi ile tekrar gün yüzüne çıkmıştır. Böylece geçmişimizde nelerin olduğunu daha çok anlar olduk. Bu hikâyelerdeki benzerliklerden çok farklar dikkat çekicidir. Aynı olayı alan kaynaklar farklı gerekçeler sunarak anlatmaktadır. Bana göre yaşananların aynı tür olmasından gelmektedir. Her ekip aldığı âdemoğlu gurubuna aynı tür evrim işlemini yapmak zorundaydı ama uydurdukları gerekçeler farklı oldu. Çünkü asıl gerçek insanın yaratılmasıdır. Oluşturulan gerekçeler ise uydurmadır. İşte bu farklı hikâyelerin bize anlattığı şeyler içindeki gerçekleri görmemiz istenmektedir.

 

 

 

Hahamlar tarafından saçma bulunup Tevrat’tan çıkarılan Enok’un kitabına göre Nuh’un hikâyesi çok ilginçtir. O hikâyeyi Eric Von Daniken’in kaleminden okuyalım. Aynı hikâye Kumran yazıtlarında da vardır.

Nuh’un babası Lamek, güzel bir günde evine dönünce, görünüşü bakımından aileye hiç uymayan bir oğlanla karşılaşır. Bunun üzerine karısı Bat-Enoş’u çağırır ve çocuğun kendisine ait olmadığını söyler. Bat-Enoş bildiği bütün kutsal şeyler üzerine yemin ederek tohumun ondan, yani Lamek’ten geldiğini, bu işte ne bir askerin ne bir yabancının ne de ‘tanrı oğullarının’ parmağı olduğunu anlatır. Bununla birlikte Lamek karısına inanmaz ve babası Methuselah’ın öğütlerini almak üzere yola çıkar. Babasının evine varınca olayı olduğu gibi anlatır ve çok üzüldüğünü söyler. Methuselah dinler ve çocuğun nereden geldiğini anlamak için bilge Enok’a başvuracağını, bunun için de çok uzun ve yorucu bir yolculuk gerektiğini söyler. Ama ailenin bu çocuğa tepkileri öyle büyümektedir ki, sonunda yolculuğa çıkmaya karar verir.

Enok, Methuselah’ın ailede birdenbire ortaya çıkan ve ne saçı, ne gözü, ne de derisi kendilerine benzeyen bu çocuğu anlatmasını dinler ve yaşlı adamı çok üzücü bir haberle birlikte evine yollar: Pek yakında dünya, insanlık ahlâksızlık ve alçaklık suçundan yargılanacaktır. Ailedeki çocuk, büyük evrensel yargılamadan kurtulacak olanların dedesidir. O bakımdan Lamek’in çocuğu kabul etmekten ve Nuh adını koymaktan başka çaresi yoktur!

(Tanrıların arabaları kitabından alıntı)

Tufanın sorumluları

Her çağda olduğu gibi, yerleşik hayatın bilincini dönüşüme uğratacak bilgilerin sahipleri cezalandırılmıştı. Suçları büyüktü: Maddenin kullanılması, kadınlara makyajı, seksten nasıl zevk alacaklarını ve herkesle ilişkiye girebileceklerini, -İbrani öykü anlatıcılarının gözünde ‘tanrısızlık’
olarak görülen büyük bir küfürdür bu
– meteoroloji gibi bilgileri getirmişlerdi. Bu günahkar toplumu yok etmenin tek yolu vardı: Nuh tufanı!
Collins, Gözleyenler ve bugüne kadar gelen kültürel uzantıları hakkındaki incelemesini Patrik Hanok’un kitabından yola çıkarak oluşturmuş. İ.Ö 2. yüzyılın ilk yarısı süresince oluşan Hanok kitabında ve 1947′de bulunan Lut Gölü parşömenleri, yeryüzüne günah sayılacak bilgileri getiren insan – melek figürünü içeriyor.
Colins, bu figürün yok edilmesinin nedenlerini ortaya koyuyor. Tevrat’ta Tanrı’nın yanına alınan kişi olduğu belirtilerek, özel bir anlam yüklenmesine karşın, bu fikrin kaynağı olan Hanok (özdeşi Hz. İdris’tir) ve kitabı gözden düşürüldü. Çünkü melek gibi dinsel varlıkların ete kemiğe bürünmesi fikri, teolojik düşünce için bir tehditti, sapıklıktı. ‘Din dindi, mitoloji de mitoloji!’ Böylece, bu mirası devralıp bugüne getiren Yezidi, Yaresan gibi topluluklar bugün dört dörtlük sapıklar olarak görülüp her fırsatta katledildi.
‘Meleklerin Küllerinden’, mitolojik öykülerin çözümlemesi yapıldığında, Gözleyenlerin aslında bir topluluğa işaret ettiği ve onların devamcılarının, kültürel uzantılarının bugün varolduğu yolundaki bilimsel şüphecilikle yol alıyor. Sumer sözcüğü ‘gözcünün ülkesi’ anlamına geliyor. İbranicede ‘Nefilim’, eski Mısır’da ‘Neter’ olarak adlandırılan,
‘Gözleyenler’ bütün eski kültürlerde anılıyor. İnsan – melekler ve onların çocukları dehşet uyandıran dev, kuş,
yılan şekilleriyle anlatılıyor.
Bu yasaklanmış ırkın mirasının izleri, bugün izole hayat süren bazı ‘melekçi’ topluluklarda bulunuyor. Collins, Kürdistan’dan Mısır’a Gözleyenler ya da Nefilim’in mirasını taşıyan bu toplumları arıyor. Ortadoğu’nun mitolojik labirentinde bunu belirlemek güç, ama Kürdistan dağlarında yok edilmek istenen Yezidi ve Yaresan topluluklarında çok belirgin izler var: Yezidilerin en yüce varlığı, meleklerin başı Meleke Tawus’un ilk ismi, Gözleyenlerin liderlerinden biri olduğu bilinen, Arapça Azazel’in döştüğü bir biçim olan Azazil. Tabii ki bu mirası taşımanın faturası da ağır oldu Yezidiler için. Diğer bir gizemli toplum Yaresanların da insana çok benzeyen melekleri var. Kürtçenin Goranice lehçesini kullanan Yaresanların yaratılış mitleri Gözleyenleri içeriyor. Azazel, Adem ve Havva’yı günaha kışkırtmak için Cennet’e girmeden önce, yılan ve tavusun hizmetinde çalışıyor. Cennette yakışıklı bir meleğe dönüşen Azazel, bereketin simgesi buğdayı (Elma’yı değil!) yemesi için Adem’i (Havva’yı değil!) kandırmaya çalışıyor. Anadolu’da Kızılbaşlar ve Yahudi Kürtlerini de inceleyen Collins, insan – meleklerin aslen Mısır’dan gelmiş olabileceğini ve Büyük Sfenks’i ve diğer devasa yapıtları kurmuş olabileceklerini söylüyor.

Nuh’un doğumu

Nuh’un büyük – büyük babası olduğu anlatılan Hanok’un Habeşistan’da (Etiyopya) bulunan kitabındaki İbrani kökenli öykü şöyle:
“Geçen birkaç günden sonra oğlum Metuşelah, oğlu Lamek için bir kadın aldı ve kız ondan gebe kalıp bir oğul doğurdu. Çocuğun vücudu kar kadar beyaz, gül kadar kırmızı idi; kafasındaki kıllar beyaz yün gibiydi, demdeması (uzun dalgalı saç) çok güzeldi; gözlerine gelince, gözlerini açtığında tüm ev güneş gibi parladı… Ve babası Lamek ondan korktu ve kaçıp babası Metuşelah’ın yanına geldi; ve ona dedi; ‘Acaip bir oğlum oldu. O sıradan bir insan değil ama cennet meleklerinin çocuklarına benziyor, biçimi değişik, bizim gibi değil… bana öyle geliyor ki o bizden değil, meleklerden….
Aramca parşömenlerdeki öykü ise şu: İşte, o zaman düşündüm ki gebelik Gözleyenler’den Kutsal Varlıklar’dan… ve Nefilim’den… ve kalbim bu çocuk yüzünden sıkıntıya düştü…
Hanok, bu varlıkların yeri ve kimliği konusunda da bilgi veriyor: İkiyüz Gözleyen Eski Filistin’in bölgesinde yer alan Cebel eş Şeyh’in üçlü zirvesine özdeş, mitolojik bir yer olan Hermon Dağı’nın doruğu Ardis’e iner. İnsanlığa yeni bilgiler getiren bu grubun önderleri Şamyaza ve Azazel’dir.
(Kitaptan)

(http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=1330 sitesinden alıntı)

Bu hikâyenin bana anlattıkları:

Burada genlerle uğraşıldığının çok açık delilleri vardır. Nuh mevcut insanlardan çok farklıdır. Yani gen olarak o kadar değişmiştir ki babası onu kabul etmez. Çünkü kendilerine hiç benzememektedir. Anne bu işte Tanrı oğullarının bile parmağının olmadığını söyler ama yanılmaktadır. Çünkü bu iş ancak tüp bebek yöntemi ile olabilecek bir durumdur. Atlantisliler insanlığın genlerini değişti ve yeni insanların atası olarak Nuh’u oluşturdu. O ve ailesinden başkalarını yok ederek yeni bir nesil oluşturuldu. Bilge Enok adlı kişinin de bu senaryodan haberi olduğu anlaşılmaktadır. Çocuğun genlerinin değiştirildiği için artık diğerlerinin yok edileceğini bilmektedir. Bence bu bilge Atlantislidir. Çok uzun bir yolculuk yapılması belki de Atlantislilerin şehirlerinin yakınlarına gitmek içindi.

 

 

 

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Ruhsal veya uzaylı bir varlık olduğunu iddia eden her varlık insanlara mesaj vermeye çalışmaktadır. Hadi ruhsal varlıkları anlayabiliyorum. Onlar ruhsal kanalları kullanmaları gerekir de, uzaylı olduğunu iddia edenler teknoloji kullanmaktan aciz gibiler. Çok süper uzay araçları olduğunu iddia ederler ama bir telsizleri yoktur. Bir TV kanalına girip tüm dünyaya seslenmezler ne hikmetse. Üstelik “kendim için bir şey istiyorsam namerdim” havasındalar. Fakat yinede dünyadaki tek bir insanı veya küçük bir ekibi kullanıp tüm dünyayı kurtarmaya soyunurlar.

Böyle bağlantıların özelliklerinden biride kullandıkları ağır dildir. Sanki dedikleri tam anlaşılmasın ya da farklı anlamlara da gelebilsin diye çaba gösterirler. Sanırım kıvırma payı bırakmak isterler.

Başka bir şeyde hep insanlığı felaketler için uyarmaya çalışırlar. Sanki uyarı yapınca depremler duracak ya da elnino kasırgası yön değiştirecek.

İşte size bir örnek;

Hathor mesajını TOM Kenyon kanalıyla bizlere ulaştırılıyor.

Felaketler, uyarılar, komplolar… Geçtiğimiz günlerde Hathor domuz gribi aşısı olmayın demişti. Domuz gribiyle genleriniz üzerinde oynayacaklar gibi bir söylemi vardı. Domuz gribi modası geçince mesajında modası geçti galiba linki yok olmuş.

Çok uzağa gitmeye gerek yok İstanbul’da da Bilgi Kitabını yazdıran bir uzaylımız var üstelik onu tanıyoruz. Çünkü Kuran’ı da yazdırdığını iddia ediyor. Yani Allah olduğunu ve şu anda bilmem hangi gezegenden Alfa kanalıyla bağlandığını iddia etmektedir.

Bu tür varlıklar Kuran’ın Cin dediği batı literatüründe Peri yada hayalet denilen şeylerdir. Yapıları gereği bedensiz varlıklardır ama dünyada bir kanal (medyum) bulurlarsa irtibata geçmeyi çok severler. Bu varlıklar bulundukları mekanın en alt tabakasına ait varlıklardır. Bilgi olarak insandan daha ileri seviyeleri yoktur. Fakat hayalleri çok geniştir.

Bu varlıkların insanlarla irtibat kurmalarını neden bu kadar sevdiklerini bilmiyorum. Fakat çok haz aldıkları sözlerinden anlaşılmaktadır. İrtibatta oldukları insanları olabildiğince yüceltirler. Onlara bol bol iltifat ederler. Sanırım irtibatın devam etmesini isterler. Çünkü medyum istemezse irtibat kurmaları mümkün değildir.

İşte onun için bağlantılarını pohpohlarlar. Kimisine sen Mevlana’nın enkarnesisin, kimisine üstat’sın, kimisine Hz Ali’nin enkarnesisin derler.

Fakat istisnasız hepsi medyumu yüceltir ama kendini medyumun çok üstünde konumlandırır. Sanırım kontrolün ellerinde olmasını isterler. Hem kontrolü ellerinden bırakmazlar hemde bağlantının devamını sağlarlar. Bazısı kendisini Sirius gezegeni elçisi, bazısı Agarta yeraltı uygarlığı görevlisi, bazısı UFO pilotu, bazısı Allah, Bazısı peygamber yada melek olur.

İşte 1000 Yılı aşkın süredir, sahte peygamberler, sahte uzaylılar, sahte Mesihler ve Mehdiler diye İnsanlığı kandırıp duruyorlar. İnsandan fazla bilgileri yok ama derslerine iyi çalışıyorlar. Yeni bulunan her bilgi hemen kullanılıyor. Bu cinlerin çok önemli bir avantajları var. İnsanların düşüncelerini okuyabiliyorlar. Böylece bağlantı kurduklarından, bir adım önde oluyorlar. Onun neye inanacağını kestirebiliyorlar. Ona göre rol üstleniyorlar. Hatta bazı cinler bağlantısına hayali şeyler (vizyon) gösterebilecek kadar yetenekli oluyor. Örneğin onu uzay aracına bindirip başka gezegene gittiğine inandırıyor. Bazıları ise Agarta’ya gittiğine inandırılıyor. Fakat bu görsel kandırmaca zor olduğu için başlarda çok az kullanılıyor. Bağlantı ikna olduktan sonra bir daha bu işlem yapılmıyor. Daha sonra kolay olan rüyada seyahat yöntemi kullanılıyor. Yada sadece ruhsal bağlantı yürütülüyor.

Dünyada bilinen şeyler üzerine doğru ve süslü şeyler söylüyorlar. Felsefe yönünden güzel açıklamaları var. Hele de biraz anlaşılmaz konuşunca harika oluyor. Verdikleri çoğu bilgi doğruya yakın. Bazı şeyleri bilmediklerinden bazılarını da izin verilmediği için söyleyemiyorlar.

Sizlere canlı, kanlı bir örnek vererek bu tür bağlantıların nasıl yürütüldüğünü, kandırılanların nasıl kandırıldığını, kimse inanmadığı halde onların nasıl inandığını anlatmaya çalışayım.

http://www.barisvesulhesoncagri.com adresinde bir “MEHDİ”miz var. Birçok hadisin aksine bu mehdi bir bayan ve iki de yardımcısı var. Daha birinci dakikada bir gol… Acaba Peygamber mehdinin kim olabileceğini açıklarken yalan mı söyledi. Çünkü İslam literatüründe mehdinin erkek olacağı bilinir. Hani Allah’ı, İsrafil’i kullanmasa pek bir şey demeyeceğim de yine de yorumu sizlere bırakıyorum.

Mehdimiz “ANANUR” isimli bir bayan, biri kız biri erkek iki çocuğuyla tebliğ yapmaktadır. Yayın organları da yukarıda verdiğim link. Linki inceledim edindiğim izlenim şu! Cinler melek rolüne girerek bu insanları ikna etmişler.

Her cin bağlantısında olduğu gibi medyum yüceltilmiş ve uyarıcı rolüne çıkarılmış. Aslında İslam inancında Mehdi uyarıcı değil kurtarıcıdır. Tebliğ görevi yoktur. Bizzat uygulayıcıdır. Böyle bir şey yapamayacağını bilen cinler Ananur hanımı tebliğci yani sanki peygamber konumuna yerleştirmiştir. Kendileri de melek konumuna yerleşerek 30 yıldır o insanları parmaklarında oynatmaktadırlar. Öyle ikna edilmişlerdir ki bu yazımı okusalar bile hiç tereddüt etmeden inanmaya devam ederler. Çünkü cinler, medyumda ki  en küçük tereddüdü hemen anlar ve daha o dile getirmeden çaresine bakarlar…

Yazılanlardan birkaç satır alarak eleştirmek istiyorum.

”Haydi! Büyük bir tehdid ve   tehlike içine girmekte olan dünyamızın bütün insanları”

“Bu apaçık yüce Allahın size merhametidir. Son uyarısıdır. O hiçbir toplumu uyarıcı yollamadan helak etmemiştir.”

 

Tüm diğer cin bağlantılarında da görüldüğü gibi insanlık felaketle uyarılmaktadır. İnsanlığın kurtuluşu onların elindedir. Tek çare onlara inanmak ve itaat etmektir.

İstisnasız her bağlantı ister uzaylı, ister dini içerikli olsun insanlığı felaketler ve kıyamet için uyarmaktadır. Tek kurtuluş yolu ya onlardır ya da gösterdikleri yoldan gitmektir. Sanırım sayma imkanımız yok ama yüzlerce beklide binlerce bu tür bağlantı vardır.

Başka bir örneği ise insanları daha çok da medyumları ikna etmek için kullandıkları küçük oyunlardır. Burada da benzer bir şey kullanılmıştır.

mehdi, ulu meleklerin yüksek ilhamı ve himmeti ile büyük harfleri tesbih ederek, kücük harflerle yazılı sözleri elde etmiştir. yazılardaki her bölümde, büyük harflerin sayısı ile küçük harflerin sayısı birbirine eşittir. bu yüzden yazı mühürlüdür degiştirilemez. yani büyük harfleri kuran israfil as dan sonra cebrail as onları tekrar okutarak alttaki kucuk harfli yazıları oluşturur. yazıların degiştirilmesi mümkün degildir. bu yüzden adını mühürlü olarak almıştır.

örnegin;

“ABC ABC ABC” büyük harflerinden oluşan bir cümle, aşagıya bir başka anlam ile “bca cba bac” şeklinde eşit sayıda dizilmiştir, şimdi de yazılardan bir örnek vermek isterim;

israfil as mehdiye öncelikle seslenir örnegin derki;

M U H A M M E D İ N      N A M A Z I      Z A M A A N I !   ( büyük harflerle 5 tane “M” harfi, 1 tane “U”, bir tane “H”, 6 tane “A”, 1 tane “E”, 1 tane “D”, 3 tane “I”, 3 tane “N”, 2 tane “Z”) ardından cebrail as bu harfleri farklı biçimlerde küçük harfler ile dizerek aynı yazı içersinde bir başka anlamda cümle kurar;

z a m a n      a z      a m a      m u h i m       i m a n      e d i n !   ( küçük harflerle 5 tane “m” harfi, 1 tane “u”, bir tane “h”, 6 tane “a”, 1 tane “e”, 1 tane “d”, 3 tane “i”, 3 tane “n”, 2 tane “z”)

her numaralı yazıdaki küçük ve büyük harf sayıları birbirine eşittir. ve yazıların zaman içersinde değiştirilmesi mümkün değildir. bu yüzden yazıların ismi mühürlü yazılardır. yani ulu melekler tarafından harf sayıları birbirine eşitlenerek verilmek istenilen haber verilmiş ve birbirine mühürlenmiştir.

Bu yazıda Türkçe iki türlü katledilmiştir. Birincisi yazının kendisi Türkçe yazım kurallarını kullanmadan yazılmıştır. Bu durum çok önemli değildir.

İkinci ve önemli olan şey Türkçe katledilerek verilen mesaj, saçma sapan bir şey olmuştur. Büyük veya küçük harfle yazılan her iki cümlede anlam bozukluğu içermektedir. İlk cümle MUHAMMEDİN NAMAZ ZAMANI şeklinde olmalıydı. İkinci cümleyi düzeltebilmek için kelime ilave etmek yada çıkarmak gerekir. Ayrıca “mühim” kelimesindeki “ü” birinci cümleye uydurulabilmek için “u” yapılmıştır. Türkçede “muhim” diye bir kelime yoktur. Sadece “mühim” kelimesi değil harf sayılarının denk gelmesi için “zamanı” kelimesi de dumura uğratılarak “zamaanı” gibi Türkçede olmayan bir hale çevrilerek, ikinci cümledeki harflerle özdeşliği sağlanmıştır. Bu türden mesajlara mühürlü mesaj diyorlar. Çünkü bu özelliğinden dolayı değiştirilemeyeceğini söylüyorlar. Mesajların bariz özelliği çok bozuk bir Türkçe’yle yazılmaları. Ayrıca harfleri uydurmak için bir mesaja “aaaaaaaaaaa” gibi kelimeler eklenmiş. Yani bariz uydurmaca.

Nerden bakarsan elinde kalan bu cümleler, medyumun iknasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu kadar bariz hatalara, sadece medyum kanar. Bu şifreden de anlaşıldığı gibi, kendini üstün melek olarak sunan bu cinler, çok zeki değildir. Ben bile çok daha iyisini yaparım.

Başka bir örnekte; Zaman yolculuğu sitesi sahibi Sayın Çetin Bal bir seansta uçan daire pilotundan bilgi almaya çalışmış ama sonuçta bir şey bilmediğine karar vermiştir. Yani, anlatmaya çalıştığım, bu bağlantılar dünyada olan bilgi üzerine kuruludur. Yanına biraz bilim kurgu katarlar. Bilim kurguyu da yalanlama imkânı olmadığından inandırıcı gözükürler. Biz 100 yıldır Einstein’ın söylediklerinin üstüne bir şey koyamadık. Einstein bilimin sonuna varmadı ya! Niye yeni bir formül vermiyorlar. Yıldızlar arası yolculuk yapan bir teknolojiye sahip ama fizikten haberleri yok.

Ben tüm dinlerin de bu tür bağlantılarla oluşturulduğunu düşünüyorum. Fakat din oluşturacak olan ruhsal varlık üst seviyede varlıktır ve ana planları uygular. Fakat dediğim gibi bağlantı türü aynıdır. Bazen görsel vizyon da oluşturulur. Bu tür bağlantılar birkaç türdür. Burada daha etraflıca inceledim.

 

 

 

Karganın şaşırtan zekası | video.mynet.com

Bilim adamları, kargaların şempanzeler gibi hedeflerine ulaşmak için alet kullanabildiğini ve hatta bu aletleri yoktan yaratabildiğini ortaya koydu.

Daily Telegraph gazetesinin haberine göre, Cambridge Üniversitesinden Chris Bird ve Londra Üniversitesinden meslektaşları, araştırmalarında 5 yaşındaki Cook, Connely, Fry ve Monroe adlı 4 kargayla çalıştı.

Yapılan bir dizi deneyde bu kuşlar, taş atmak suretiyle bir düzlemi yıkmayı ve altındaki solucana ulaşmayı hızlı bir şekilde öğrendi.

Kargalar bu deneyde, eğitim görmeden doğru boyuttaki ve ağırlıktaki taşı seçme kabiliyetine sahip olduğunu da gösterdi.

Araştırmacılar çalışmalarında, bu kuşların yoktan var etme kabiliyetlerine örnek olarak da bir tüpün dibindeki solucana ulaşabilmek için bir tel parçasını gagalarıyla büküp kanca şekline sokabildiğini gösterdi.

Uzmanlar, kargaların alet kullanma kabiliyetlerinin, fiziksel zekâya bağlı olabileceğine inanıyor. Bu yolla şempanzelere rakip çıkan kargaların, `duygusal zekâya` sahip olup olmadığı henüz bilinmiyor.

Kaynak: http://www.timeturk.com

Ergun Candan’ın da kitaplarında çok işlediği bir yanılgı var. Bu yanılgı dünyada olan bir yanılgı. Sebebi de 30 bin yıl önce gelişmiş bir uygarlık varken (Atlantisliler) 8 bin yıl önce geri zekâlı bir insanla karşılaşıyoruz. Ya da 100 bin yıl önce çok üstün bir uygarlık (Mu medeniyetinden bahsediliyor) varken 5 bin yıl önce ok ve yayla savaşan bir geri kalmış uygarlıkla karşılaşılıyor. İşte bu durumu açıklamak için oluşturulan çözümdür. Şimdi insanoğlu uzaya açılmaya başladığından tekrar yukarı çıkış başlamıştır denmektedir. Yani başka cevap bulunamadığındandır.  İnsanlığın düşüşü hem  teknolojik hem de ruh gelişmişliği yönünden olmuştur. Aslında insanlığın öyle düşünmesi de istenmiştir.

Benim bakış açımla bakıldığında geçmişte niye öyle olduğu anlaşılmaktadır. Geçmişteki o medeniyetler sürelerini doldurup bir üst yaşama geçtiler. Onların yok oluşu da bize felaket senaryoları eşliğinde anlatılmıştır. Aslında felaket olmadı ama felaket senaryosu oluşturuldu. Bunun sebebi yarı bilinçli dönemini yaşayan insanlığa ”O insanlar tekâmüllerini bitirip gitti.” denemezdi. Çünkü böyle bir bilgi dünyaya önem veren medeniyetlerin gelişmesini engelleyebilirdi. Bunu Budistlerde görebiliyoruz. Bir Budist için en önemli şey Nirvana’ya ulaşmaktır. Onun için para, şan, şöhret veya kariyerin bir önemi yoktur. Bu dünyasal değerlere sahip olmayan insanın arabayı icat etmesi beklenemez. O zamanda insanı IQ yönünden geliştiren teknolojik yaşam tarzı eksik kalırdı.

Bu durumun engellenmesi için bu bilgi gizlenmiştir. Artık kıyamete geldiğimiz için doğru bilgilerin meydana çıkması normaldir. Artık biliyoruz ki tekamül eden insan öte dünyada yaşayabilecek kadar geliştiğinde bu dünyadan gider. Bu gidişte kıyametle olur.

 

 

 

Son yıllarda farklı bir tür çocuk gurubu dünyada bedenlenmektedir. Bu çocuklar özel görevler için dünyaya gelmektedir.
Bu özel çocukların en önemli özellikleri çok sabırsız olmalarıdır. Çoğu çocuğa panik atak teşhisi konulmaktadır. Dünyanın bu durumdan haberi olmaması onların anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Özellikle ebeveynleri yeterli eğitime ve donanıma sahip değilse o çocuklar çok sorunlu olmaktadırlar.

Bu çocuklar zeki olduklarından her şeyi inanılmaz çabuklukla kavramakta ve mantık süzgeçlerinden geçirmektedirler. Eskiden çocukları “seni leylekler getirdi” diyerek kandırmak mümkünken, artık bu çocuklar böyle masallarla kandırılamamaktadır. Üstelik buna benzer beyaz yalanlar çocuğu ebeveyninin bir şey bilmediğine inandırmakta ve artık çocuk ebeveyninden kopmaya yönelmektedir.
Hele çocuğu kontrol altına almak için şiddet kullanılırsa çok vahim sonuçlar doğmaktadır. Çocuk evi terk etmekte en iyi ihtimalle evi bir otel gibi kullanmaktadır. Çocukla ebeveyn arasındaki iletişim kopukluğu hat safhaya çıkmaktadır.

Eğer çocuğunuz bir indigo veya kristal ise bebeklikten itibaren kendini belli eder. Sıradan durgun bir bebek olmaz. Netten özelliklerini araştırarak öğrenebilirsiniz. Eğer öyle bir çocuğunuz varsa işiniz zor demektir. Çünkü size çok soru soracaktır. Her çocuk sorar ama bunlara doğru ve mantıklı cevaplar vermelisiniz. Kesinlikle başınızdan savmayınız. Bunaldıysanız -sorularını saklayıp daha sonra sormasını- söyleyiniz. Cevaplarınız birbirleriyle çelişen tutarsız cevaplar olmamalı. Kesinlikle doğru cevap vermelisiniz.
Eğer cevaplarınız tutarsız ise size güvenini kaybeder. Bir noktadan sonra onlara ulaşmanız mümkün olmaz. Çok hareketli ve sabırsız olmaları sizi korkutmasın bluğ çağından sonra bu hareketlilik kendini bilgi öğrenmeye doğru değiştirdiğinden bilgisayara yönelmektedirler.

Sigara, içki gibi şeyler içiyorsanız çocuğunuzun da içeceği kesindir. Gerçi tv sayesinde birçok çocuk küçükken zararlarını öğrenmekte ama model aldığı kişinin içmesi onunda içmesini sağlayabilir. Eğer içmesini istemiyorsanız içmesini kesinlikle yasaklamayın. Bu tür çocukların en büyük sıkıntısı yasaklardır. Yasaklardan nefret ederler. Ellerine geçirdikleri ilk fırsatta yasağı deleceklerine emin olabilirsiniz.

Yapacağınız en mantıklı (örneğin sigara için) şey sigaranın zararlarını anlattıktan sonra büyüme çağında olduklarından bronşlarının çok küçük olması sebebiyle sigaradan çok çabuk tıkanacağı anlatılmalı. Ve 18-20 yaşına geldiğinde eğer isterse serbestçe içebileceği yönünde ikna edilmeli. O zaman olay bir yasaktan çıkıp sağlık sorununa dönüşmekte ve çocuğun mantığına uymaktadır.

Bu tür çocukları ders yaparken pek görmezsiniz ama yinede dersleri iyidir. Dersi derste dinlemek ve olayları hemen kavrayabilmek sebebiyle başarılıdırlar. Fakat okulda verilen derslerin birçoğunu gereksiz görürler.

Bu çocukların bir amacı olduğunu yazmıştım. İşte bu çocuklar önümüzdeki süreçte dünyada olacak değişikliklerde görev alacak olanlardır. Dünyanın her ülkesinde doğan bu çocuklar 1980 den beri bedenlenmektedir. Önümüzdeki süreçte insanlık kıyamete hazırlanacaktır. İşte o süreçte aktif görev yapacak olan bu gençler bizlere rehber olacaktır…

 

 

 

Eski hikâyelerimizden en ilginçlerinden biri de Hint destanları Mahabharata ya da Ramanyana destanlarıdır. Bu destanları yazanlar uçan ve savaşan araçlar görmüşlerdir. Belki de o araçları kullananlar tarafından yazılmıştır. Çok uzun olan bu destanlardan can alıcı az bir bölümü internetten aldım. (http://akhenaton.blogsayfasi.com/?p=118)

*Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu Ravan’dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu” Ramayana Destanı

*”Salva’ nın aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı’nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu” Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna

*”Kralım; uçan araç mükemmeldi, Şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilmesi ve anlatılması imkânsız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici bir güç vardı. Mihrace Bai’ nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu”. Swami Prabhupada, Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam

*”Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” Mahavira of Bhavabhuti ( 8.yy’dan kalma bir jain yazısı)

*”Vata’ nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmız göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor” Rigveda ( Vata bir Aryan rüzgâr tanrısı)

*”Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva’ yı görür… Oklar ışınlar “Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görünmezler”. Srimad Bhagavatam VI, Canto, Bölüm 3

 Görüldüğü gibi ilkel bir insanın kesinlikle hayal gücü ile bile oluşturamayacağı anlatımlar var. Bu satırları yazan veya yazılmasına sebep olanlar ancak Atlantisliler olabilir. Bu satırlar aralardan seçmedir ve can alıcı anlama sahiptir. Destanlarda çok daha fazlasının olduğuna eminim.

Aynı mantıkla Amerikalı araştırmacı John Major Jenkins’in mayalar hakkındaki yazısında iki paragrafı inceleyelim. (http://www.medyagunebakis.com/haberdetay.asp?id=1256)

“Maya düşüncesinde Uzun Sayım döneminin bitimi; aynı zamanda en çok saygı duydukları tanrılarının geri dönüş gününe ilişkin çağrışımlara da sahip. Neredeyse bütün tapınaklara damgasını vuran Kukulkan, uzun yıllar önce “Tekrar geleceğim” diyerek Maya yurdundan ayrılmış. Simgesi “tüylü yılan” olan bu bilge tanrı, Mayalara göre onlara her şeyi öğreten ilahi bir figür. Efsaneler, Kukulkan’ın Doğu ufkunda belirip, denizden geldiğini söylüyor. Atalarına dokumacılıktan tarıma, astronomiden mühendisliğe dek birçok şey öğreten bu “tanrı”nın fiziksel özellikleri ise, Mayaların tasvirine göre, Mayaların aksine, beyaz tenli, açık renk gözlü, açık renk saçlı, uzun boylu bir tanrı. Elinde de sürekli bir asa taşıyor.

Bu dönemde Mayaların daha hiçbir “beyaz adam” ile karşılaşmamış olduğu düşünüldüğünde, bu tanımlama oldukça ilginç geliyor insana. Üstelik Kukulkan’ın uzun bir de sakalı var. Mayalarda hiç olmayan bir şey bu, çünkü genetik olarak sakalları çıkmıyor!”

Görüldüğü gibi Maya’larda aynen İsrailliler ya da Sümerler gibi Tanrı tarafından eğitilmişlerdir. Tüm Tanrılar insanlarla uzun uğraşlar vermiş ve onların her şeyi ile ilgilenmişler. Yazı dahil her şeyi onlardan öğrenmişler. Tanrıların aynı dili konuşmasına karşılık insanlara farklı farklı dil öğrettikleri görülüyor. Bunun sebebi kendi karmaşık dil ve yazılarını öğretemeyecekleri için yeni basit konuşma ve yazı öğretmek zorunda olmaları olabilir. Kendi şartları içinde gelişen bu dil ve yazı, farklı olmak zorunda kalmıştır. Ayrıca gittikçe karmaşıklaşırken özel şartlar iyice farklı olmalarını sağlamıştır. Bu duruma aynı dili konuşmamaları gereği yüzündende izin verilmiştir. Tevrat’ta insanları ayırmak için dillerini ayıralım diyerek vurgu yapılmıştır. (Yar. 11:1-9) Bu durumda birbirleri ile anlaşıp barış içinde yaşamaları engellenmiştir.

Mayaların takvimlerinin bu kadar harika olması artık anlaşılırdır. Uzun zaman dilimleri insanların hasat dönemlerine göre hazırlanmıştır. En azından bizim hasat zamanımızı belirlemesi içindir. 2012 yılında biten maya takvimi gerçekten bizim için zamanın sonunu vurgulamış olabilir. Elbette böyle durumlar hep yan bilgilerle desteklenmiştir. Maya takvimini anlatan Carl Johan Calleman’ın yazısından küçük bir bölümünü adım.

“Eğer Maya Uzun Sayımının kaynağı için bilgi bulma amacıyla eski kaynaklara gidersek bunun astronomik döngülere dayandığını asla söylemediklerini görürüz. Aksine Palenque’de ki Yazıtlar Tapınağı gibi Maya kaynaklarının açıkça söylediği şey Uzun Sayımın Dünya Ağacına ya da diğer kaynaklarda geçtiği ismiyle Yaşam Ağacına dayandığıdır….”

Celleman aynı yazısında Maya takviminin 2012 de değil 2011’de sona ereceğini söylemektedir.  Ayrıca uzun sayım günlerinin dünya hayatına göre değil de yaşam ağacına göre şekillendiğini söylemektedir. Tarih konusunda benim önem verdiğim zamanın bir yıl ileri veya geri olması değildir. Önemli olan Mayalara göre zamanın sonu denilen bir zamanın olmasıdır.  Çoğu kişi, yaşam ağacına göre zamanın sonunun bir yıkım ile değil bir değişim ile gerçekleşeceğini söylemektedir. Bu benim tam olarak söylemeye çalıştığım şeydir. Aslında maya takvimindeki bu tarih karmaşası çok önemli değildir. Bana göre doğru tarih insanlığa empoze edilen tarihtir. Eğer Maya takviminde 2012 tarihi yanlışlıkla görülmüşse vardır bir sebebi. Nasıl ki ortada ciddi hiçbir veri yokken binlerce yıldır Atlantisliler insanlığı meşgul ediyorsa aynı güç tarihi de insanlığa empoze etmiştir.

Genel olarak insanın yükseleceğini düşünen insanlar 4. boyuttan 5. boyuta geçeceğini düşünür. Yani zamanın sonu denen zamanda insanlık 4. boyut olan dünyamızdan 5. boyuta geçecektir. Bu düşünce tarzını bende destekliyorum ama hangi boyuta gideceğimizi bilmiyorum. Benim tahminim kıyamet sonrası kendimizi 6. ya da 7. boyutlardan birinde bulabiliriz. Biz 4. ve 5. boyutları dünyada bedenlenerek geçtik. Onun için o boyutların daha üstünde bir boyuta geçmek durumundayız. Bu durum önemlidir. Biz dünyadaki madde bedenle ruhumuzu ulaştırabileceğimiz en üst seviye bu demektir. Yarı bilinçli dönemin sonu ile zamanın sonu aynı şeydir. Çünkü öte dünyada zaman buradaki gibi değildir ve gerçekten bizim için zamanın sonudur. Artık zaman bize hükmedemeyecektir. Eşzamanlılık sebebiyle zamana biz hükmedebileceğiz.