Archive for the ‘Seyfullah Demir’ Category

Bilimciler, ‘görünür evren’in temel yapıtaşları olan kuarkların kütlesini netleştirdiler.

Evrendeki “tanıdığımız madde”nin yüzde 99’dan fazlası, atom çekirdeklerini oluşturan proton ve nötronlardan mamul. Bu çekirdek parçalarıysa basit anlatımla kuark denen temel parçacıkların iki çeşidinden oluşuyor.

Kuarkların maddenin temel yapı taşları olduğu, 1968 yılında keşfedilmişti. Doğada kuarkların 6 türü ya da fizik diliyle “çeşnisi”, bir de bunların antimadde karşılıkları olan antikuarklar bulunuyor. Bunların en hafifleri olan ve proton ve nötronların içinde birbirlerine bağlı olarak bulunanları “yukarı” ve “aşağı” diye adlandırılan çeşniler.

Protonlar, iki yukarı, bir de aşağı kuarktan oluşurken, nötronlarda durum tersi: iki aşağı ve bir yukarı kuarktan oluşuyorlar. Bu kuarkları çekirdek içine hapseden, dört temel doğa kuvvetinin en güçlüsü olan şiddetli çekirdek kuvveti (güçlü kuvvet de deniyor).

Şiddetli çekirdek kuvveti de sekiz “çeşnisi” olan gluon adlı parçacıklar aracılığıyla etkileşiyor. Yani proton ve nötronlar içindeki yukarı ve aşağı kuarklar, birbirleriyle gluon alışverişinde bulunarak bir arada kalabiliyorlar. Bu, maddenin yapısının basit resmi.

Gerçek resimse bilimcilerin bile zor kavrayabildikleri bir kaos tablosu. Bir kere kuarkları bu şiddetli çekirdek kuvvetinin pençesinden kurtarıp birbirlerinden ayırarak tek tek incelemek imkansız. Ayrıca bu kuvveti taşıyan gluonlar da birbirleriyle etkileşim içinde. Proton ve nötronların içindeki üçlü kombinasyonlardaki yukarı ve aşağı kuarklara “değerlik” kuark (valence quark) deniyor. Ama bu üçlüler proton ya da nötronların kütlesinin yüzde 2’sinden daha azını meydana getiriyor. Asıl kütle, proton içinde her an ortaya çıkan ve birbirini yok eden sonsuz sayıda başka kuark ve antikuark çifti ve gluondan meydana geliyor. Proton ve nötronların kütlesinin asıl bölümünü de bu “sanal” kuark ve gluonlar oluşturuyor.

Daha önce hafif kuark ve bazı parçacıkların kütlelerini daha kabaca hesaplamış olan gruptan Fransız araştırmacı Laurent Lellouch, karmaşayı “her şey, her şeyle etkileşiyor” diye dile getiriyor. Bu da milyonlarca değişkeni içeren imkansız hesapları gerektiriyor.

Yine de, Kuantum Renk Dinamiği (Quantum Chromodynamics – QCD) denen çok karmaşık bir hesap tekniği ve süperbilgisayarlarla uzun simulasyonlar gerçekleştirilerek, hafif kuark kütlelerinin yaklaşık değerleri, 2008 yılının Kasım ayında açıklanmıştı. Ekip, bu değerlere ulaşabilmek için bilinen gluon kütlelerinden yola çıkmıştı.

Şimdiyse yeni bir ekip, QCD hesaplarında daha farklı bir yaklaşımla önceki hesaptaki %30 hata payını, yüzde 1,5’e indirdiğini açıklamış bulunuyor. Araştırmacılar, bu kesinliğe ulaşmak için, iki hafif kuarktan 500 kat daha ağır olduğu için kütlesi daha kolay hesaplanan “Tılsım” (Charm) adlı kuarkla aşağı kuarkın; yine ağır bir kuark olan “Garip” (Strange) kuarkla da yukarı kuarkın doğadaki bollukları arasındaki orandan yola çıkmışlar.

Sonuçta, yukarı kuark için bulunan değer 2.01 milyon elektronvolt (0.16 milyon elektronvolt fazla ya da eksik). Aşağı kuarkın kütlesiyse, 4.79 milyon elektronvolt (0.6 milyon elektronvolt fazla ya da eksik). Bu durumda yukarı kuark, proton kütlesinin yalnızca yüzde 0.214’üne, aşağı kuarksa yüzde 0.510’una eşit.

Bu değerler, fizik camiası için son derece önemli. Çünkü hafif kuark kütlelerinin bilinmesi, LHC ve öteki hızlandırıcılarda gerçekleşen parçacık çarpışmaları nın sonuçları için Standart Model’in öngörülerinin hesaplanmasında yardımcı oluyor. Bu hesaplar da yeni parçacık ya da olguların varlığına işaret edecek tutarsızlıkları ortaya koyabilir. Ayrıca kesine çok yakın kütle değerleri, parçacıkların neden bu kütlelere sahip olduklarını açıklayan daha “derin” kuramların oluşumuna yol açabilir.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25082402/ adresinden alıntı

 

 

 

İnsan beyni, bireyleri yanlış bilgilere ve yalanlara inanmaya itiyor. Yanlış düşünceler her yerde. New York Times gazetesinde yayınlanan bir habere göre Amerikalılar’ın yüzde 18’i güneşin dünyayın etrafında döndüğüne inanıyorlar. Beynin hafıza ve inançlarla olan ilişkisi insanları doğru olmayan şeylere inanmaya bile itebiliyor.

Beyin bir bilgiyi, bilgisayar hafızası gibi depolamıyor. Bilgiler dinlenmiyor. Aksine aklınıza her gelişlerinde ilk kez kaydediliyormuşçasına yeniden işleme tabi tutuluyor. Bu nedenle mesela siz de Fransa’nın başkentinin Paris olduğunu biliyorsunuz, ancak nerede ve nasıl öğrendiğiniz hakkında hiçbir fikriniz yok.

Amnezinin kaynağı olarak da bilinen bu fenomen, bireylere öğrendikleri herhangi bir bilginin doğru ya da yanlış olduğunu unutturuyor. Mesela, ne zaman bir yalan, onun aksini kanıtlayan bir bilgiyle ortaya konulsa, beyin bunu ‘doğru’ bir bilgi olarak algılıyor. Kısacası beyniniz aslında size oyun oynayıp, size yalan söylüyor! Bilginin kaynağı unutuldukça, yanlış bir şeyi doğru olarak algılama durumu daha da vahim bir hal almaya başlıyor, çünkü aslında doğruluğuna kendinizi daha da ikna ediyorsunuz.

Aynı zamanda dünya görüşünüze uyan bilgilere daha çok inanıyorsunuz ve bu arada da doğruluğunu sorgulamayı unutuyorsunuz. Psikologlar da efsanelerin bile, beyinde duygusal bir noktaya etki ettiği için yer tuttuğunu söyleyerek, bu görüşü destekliyorlar. Stanford Üniversitesi’nde yapılmış bir araştırmaya göre, inanılan düşüncelerin aksini kanıtlamaya çalışmak bir işe yaramazken; baştan inanılan bilginin yanlış olduğunu varsayma halinde, insanlar karşı görüşü dinlemeye daha açık.

İşte, hiç sevmediğiniz, sinir bozucu bulduğunuz şarkı sözlerinin ya da reklam repliklerinin aklınıza takılmasının nedeni de buradan geliyor. Beyinin bu özelliğini keşfeden programcılar ve reklamcılar de bunu kullanıyorlar. Yapılan başka bir araştırmaya göre, medyada aksi kanıtlanmaya çalışılan haberler bile, aslında sürekli tekrar edildiğinden, hedef kitleyi doğru olan bilgi yerine, yanlış olanına inanmaya sevkediyor.


Eflatun, idealar öğretisinde, ―Çevrenizde yer alan nesneler birer görüntüdür, gerçek olan bunların ideasıdır- der. Eflatun‘un bu düşüncesi, en güzel anlatımını Politei adlı eserinin VII. kitabındaki ünlü mağara örneğinde bulur. Buna göre, bu dünyanın insanları yeraltında bir mağarada yaşayanlara benzer. Ama mağarada oturan insanlar kollarından, bacaklarından zincirlerle bağlanmışlar, ne oturdukları yerden kalkabilir, ne de başlarını geriye çevirebilirler. Kendilerini bildikleri andan itibaren orada öylece oturmaktadırlar. Arkalarındaki ışıklı yoldan birçok nesne geçiyor ama onlar yalnızca dışarıdan içeriye sızan ışığın bu nesnelere çarparak duvarda yarattığı hayalleri görebiliyorlar. O hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler, hayalleri gerçek sanırlar. İşte bizler de dünya yaşantımızda aynen bu durumdayız. Bu dünyayı tek ve alternatifsiz olarak düşünüyoruz.

 

 

 

Tüm kadim yazıtlarımızda gelecekte bir gün dünyada Altın çağın yaşanacağıyla ilgili bilgiler var. Hatta Nostradamus bile bu çağ hakkında bilgi vermiştir. Daha doğrusu verememiştir. Çünkü genelde beklenmeyen olayları veya felaketleri haber veren Nostradamus altınçağ döneminde haber verecek hiçbir olay görememiştir. Yani ne bir savaş ne bir deprem ne fırtına insanlara için yıkıcı olmamıştır. Aynı dönem İslam’ın sözlü kaynaklarında da geniş yer bulur. Hiçbir olumsuzluğun olmayacağı, sınırsız kaynakların olacağı söylenmiştir. Bu barış dönemini Tevrat; kurtla kuzunun yan yana duracağı dönem olarak vurgulamıştır. Tibet kaynaklarına göre ise sihirli güçlere sahip insanların dönemi olacaktır. Tüm bu anlatımlar altın çağın bir yönüne vurgu yapmaktadır. Bizim altınçağı anlayabilmemizin yolu M.S. 2150 kitabındaki makro felsefe mantığını anlamaktan geçer.  Ben bu yazımda sizin için bir özet çıkardım.

Öncelikle şu andaki yaşam felsefemizi mikro felsefe ve toplumumuzu da mikro toplum olarak adlandırmaktadır. Dünya nüfusunun felaket ile büyük bir bölümünü kaybederek 300 milyona düştüğünü söylemektedir. Burada da felaket senaryosunun işbaşında olduğunu görmekteyiz. O felaketin 2000’li yılların başında gerçekleştiği ve onun etkisiyle toplum büyük değişiklikler geçirerek makro felsefeyi geliştirdiği anlatmaktadır. Günümüzden bahsetmektedir. Yani kıyameti bu aralar yaşamamız gerektiğini söyleyen bir kaynağımız daha var demektir.

Altın çağı anlatan kitabın kahramanı gelecekte bir dinin geçerli olmayacağını hemen tüm dinlerin özünü barındıran bir yaşam biçimi olduğunu söylemektedir. Günümüzdeki insanları kısıtlayan ve ne yapmasını emreden bir din ya da yönetim şekli geçerli değildir.

Mikro adam dediği günümüz insanının “geçici olarak oyna­dığı role gerçek benliğini yitirecek kadar dalmış ve o rolü seçe­nin sadece kendisi olduğunu unutmuştur! Geniş açıdan bakıldı­ğında ortada herhangi bir adaletsizliğin söz konusu olmama­sının nedeni bu; çünkü her ruh oynadığı her rolü kendisi seç­miştir.” Diyerek daha önce vurgulamaya çalıştığım -öte dünyadayken dünyadaki hayatımızı biz seçerek bedenleniriz- fikrimi desteklemektedir.

Sümer tanrılarının uzun yaşama sırlarını anlatması açısından bir paragrafı aynen alıyorum. “Evet. Kuramsal olarak 10. bilinç düzeyine ulaşan herkes istediği kadar yılı fiziksel bedende geçirebilir. İdrak ne ka­dar yükselirse, fiziksel beden de o kadar kolay denetim altına alınabilir. Mikro adamın aksine, bizim üst düzeydeki Makro varlıklarımız dilediklerinde fiziksel, dilediklerinde astral bedenlerini kullanabilirler. Sadece fiziksel düzeyde almaları gereken ders varsa, bu dersi öğrenene kadar fiziksel bedende kalırlar. Amacımız kendimizi sınırlı, düşük titreşimli fiziksel varlığımızdan tamamen özgürleştirmektir.”

Kıyametten sonra, seçilmiş ekip veya ekipler 10-15 bin yıl daha dünyada kalacaklardır. İşte bu ekipler tanrı olarak bilinecek ve bütün planları öte dünyadaki ortak bilinçten alacaklardır.

Makro düzeyde aile, ekonomik sınıf, din, milliyetçilik, ulusallık, kültürel ve ırksal bölünmeler gibi mikro adamın önemsiz ve bölücü uğraşları terk edilmiştir. Bencil olma, kendi mutluluğu­na başkalarınınkinden daha fazla önem verme, rekabet, savaş, başkalarını yok etme, aşırı tüketimle kirlilik yaratma, aşırı üreme ve işbirliğini reddetme gibi olgular yanlış olarak görülür ve kesinlikle uygulanmaz.

Kişiler bedenlerine hükmedebildikleri için korkulardan, kıskançlıklardan, hastalıklardan, açlıktan, yalnızlıktan, sinir bozucu gerilimlerden ve kendi kendinden nefret duygusundan kurtulmuşlardır.

Makro toplum zihinsel gelişmeye son derece değer verdiği için, birkaç yüz marka sabun, çeşit çeşit tuvalet kâğıdı veya diş macunu ya da evcil hayvan yiyeceği gibi gösterişe yö­nelik malzeme üretmez. Mak­ro adam tüm hayvanlarla uyum içinde yaşadığından, onları beslemek, korumak veya onlarla arkadaşlık etmek adına, hiç­bir hayvanı içeri kapatıp tutsak etmez.

Rekabete ve aşırı tüketime dayanan, atığı bol bir ekonomi uygulanmadığı için sa­tıcılara ve reklâmlara gerek duyulmaz. Ve tüm üretim hiz­met mekanizması tarafından yürütüldüğünden, işçi-yönetici sı­nıfı ve sendikalar yoktur.

Uyuşmazlıklarla ilgili yasalar olmadığından, avukatlar ve mahkemeler de yoktur. Makro zihin güçleriyle denetim altına alınamayan hiçbir hastalık bulunmadığı için doktorlara ve has­tanelere gerek duyulmaz. Makro toplum sevgi ve işbirliği değerlerine dayanan evrensel bir uyum içinde yaşar, bu yüzden orada devletin bürokratik kuralları da gereksizdir.

Mikro toplumda devletin üstlendiği görevlere Makro top­lumun gerçekten hiç gereksinimi yoktur. Polis ve benzeri güçler yoktur, çünkü mikro bölünmeler ve hak­sızlıklar yoktur. Tüm fiziksel gereksinimler karşılıksız sağlan­dığı için para kullanılmaz, kişisel mal edinilmez, çünkü her şey herkesin kullanımına açıktır ve her­kes bu ortak yaşama gerektiği ölçüde katkıda bulunur. Orada ne mikro çekişme veya umursamazlıkların kurbanı olan insanları gözetmeye yönelik yardım kuruluşlarına, ne de yasama kurullarına ve sonu gelmez mikro önyargılarıyla sert tartışmalar içindeki yasa koyuculara gerek vardır. Orada mikro dünyaya özgün bürokratik kuralların hiçbirine gereksinim duyulmaz.

Makro düzeyde aşk ve seks aynı şey değildir. Mikro adam birine âşıksa sevdiğinin onun olmasını ister ve onun özgürlüğünü kısıtlar. Bu erkek veya kadın olarak fark etmez. Kişi kendisini de onun malı olarak görür. Oysa bu sahiplenme duygusu birçok kötülüğün kaynağıdır. Makro düzeyde kişilerin bilinç düzeyi ilişkiyi belirler ama kesinlikle aidiyet yoktur. Eşler istedikleri herhangi biriyle seks yapabilirler. Seks vücudun bir ihtiyacı olarak görülür ve aşkla özdeşleştirilmez. Bu günkü fikirlerimize ters gelen bir durumdur ama kıskançlık; vahşet veya cinayetin sebebi olduğunu düşündüğümüzde çokta ters değildir.

Mikro düzeyde sahiplenme duygusu beraberinde aileyi getirdi ve her önüne gelen çocuk yapar duruma geldi. Evrimsel olarak düşündüğümüzde doğrudur ama insan olarak düşündüğümüzde çok yanlıştır. Mikro aile istediği kadar çocuk sahibi oldu ve onu malı gibi gördü. Oysa bir çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işidir. Anne babalar hiçbir eğitim almadan çocuk yapıyor ve sokaklara salıyor. Sonra da bu çocuklar kapkaç, hırsızlık, eroin, esrar, alkol, adam öldürme gibi her türlü melaneti işler oluyorlar. İşte bu sebeplerle altın çağda çocuk sahibi olmak isteyenler yeterli eğitimi aldıktan sonra çocuk sahibi olurlar. Buna rağmen çocuk yine de toplumun malı olur. Ailesi onunla ilgilenir ama her sorunu, eğitim ve öğretimi tamamen toplumun sorumluluğundadır.

“Makro düzeyde 10. Dereceye gelen insan isterse bedenini terk ederek bir üst yaşama çıkar” düşüncesini Kuran’daki RAHMAN 54’deki “İki cennetin de devşirmesi yakındır.” sözüyle özdeştir. Demek ki kurulacak olan iki cennet diğer ikisine nazaran 10. Düzeye yakın insanlardan oluşacaktır. Eğer kişi 10. Düzeye gelmişse (ya da çalışıp uğraşan herkes) astral seyahat yapar. Bu seyahat türü bedeni bırakıp astral beden olarak seyahat etmektir. Astral seyahat hakkında bilgi vermeyeceğim isteyen başka kaynaklardan (netten veya kitaplardan) gerekli bilgiyi alabilir.

Kitap, 10. düzey birinin başka dünyalara düşünce hızıyla seyahat yaptığını söylemektedir. Seyahati yapan kişi bir gezegenin manyetik alanının düzenlemesi işine katkı yapmıştı. Aynı düşünce yapısı Michael Newton’un kitabında da vardı. Daha önce yazmıştım. Bir gezegene musallat alacak olan bir sarmaşık için önlem alınmıştı. İşte Atlantisliler veya onlar gibi olanlar tüm dünyadaki ve evrendeki her gezegenle uğraşıp biyolojik yaşam oluşturmaya çalışırlar. Onun için evren canlı kaynıyordur. Uzay yolculukları veya evreni keşfetmek için uzay gemileri değil astral seyahat kullanılır. Fakat bedensel olarak gitmek gerekirse astral dünyaya cihazlarla geçerek aynı seyahat araçlarla yapılabilir. UFO’ların yaptığı gibi… UFO dediğimiz şeyler bizim altın çağı yaşayan insanlarımız olabilir.

Makro toplumun üyeleri o yaşamlarında öğrenebilecekleri her şeyi öğrendiklerine karar verdik­lerinde, astral ve fiziksel bedenleri arasındaki bağı koparır­lar, böylece fiziksel beden ölürken, ruh bir üst düzeye çıkmakta özgür kalır. Bu işlem tekâmül ederek yükselmenin sonucudur.

 Hani eskilerin bir sözü vardır “Ne dilediğine dikkat et! Gerçekleşebilir” derler. İşte M.S. 2150 kitabında da aynı anlatımı görüyorum. Kitaptaki anlatımı düzenleyerek aldım “aklımızdan geçen her düşünce bir duadır; çünkü bir kez düşünüldüğünde, o düşünce evrenin sürekli bir parçası haline gelir ve makrokozmik birliğe yönelir. Bütün dualar, gerçek­te bütün düşünceler, istekleri dile getirir. Buna ister dua, ister düşünce de, hepsi bir; sonuçta bu deneyimlediğimiz her şeyi yarattığımız bir araçtır. Senin zihnin o tek olan zihnin bölünmez bir parçası oldu­ğu için, isteklerini yerine getirecek tüm güce sahipsin. Ne is­tersen onu alırsın, ancak alacağına ‘inan’. Dünyadaki tüm büyük dinler “Ne ekersen onu biçersin” derler. Makro felsefeye göre bu deyişin anlamı olumlu ve olum­suz düşünce kalıplarının yarattığı sonuçlarda aranmalıdır. Eğer gerçekleşmesinden korktuğunuz bir şey varsa, genelde gerçek­leşir; çünkü düşünce enerjinizi bu korkulu olaya harcar, do­layısıyla da onu kendi düşüncenizin enerjisiyle yaratmış olur­sunuz.”

Düşüncelerin insana yaptıkları etkiyi anlamak için Hıristiyanlıktaki stigmata olayını anlamak gerek Stigmata, İsa’nın çarmıha gerilişi sırasında vücudunda oluşan yara ve lekelerin ve de acının verdiği duyarlığın ismidir. Terimin kökeni Pavlus’un Galatlar’a yazdığı bir mektuba dayanır. Bu mektupta Pavlus: “Bedenimde İsa’nın sahip olduğu yaraları taşıyorum.” dedi. Bu yaralar tarih içerisinde birçok insanda oluştu. Önceleri İsa’nın çarmıha gerildiğinde çivilerin avuç içine çakıldığı biliniyordu. O tarihlerde bu yaraları taşıyanların hepsinin ellerindeki yaralar avuç içinde oluşuyordu. Sonraları bir doktor avuç içine çakılan çivinin vücudun ağırlığını taşıyamayacağını ispatlaması ile yaralar bileklerde oluşmaya başladı. Daha sonra doktorun hata yaptığı ve avuç içine çakılan çivilerin de vücut ağırlığını taşıyabileceği gösterildi. Yaralar yine yer değiştirdi. Yani kişi İsa’nın çarmıhta çektiği acıları kendine çektirmek için düşüncelerini kullanmaktadır. Bunu bilinçli olarak değil ama bilinçaltında istediği için oluşmaktadır. Çünkü o tür insanlar çok fazla itibar görmekteydi. Hatta kendini yaralayan ve o yaraları kesici aletlerle yapanlar bile vardı. Düşüncelerimiz vücudumuz üzerinde tam bir denetime sahiptir.

Kıyamette kimler yeterli seviyeye ulaşacak kimler ulaşamayacak konusuna değinmek istiyorum. Altın çağı tekâmülü yeterli seviyede olamayan ruhların yaşayacağını söylemiştim. Fakat bu gün dünyada yaşayan her ruh seviyeyi aşacak konumdadır. Önceleri hayalet gibi astral düzeye sıkışıp kalan insanların tekâmülünü tamamlayamayacağını düşünüyordum ama eşzamanlılığı anladıktan sora yaratılan her ruhun tekâmülünü tamamlayabileceğini anladım. Öyle sanıyorum ki gizli tekâmülü gerçekleştiremeyen ruhlar vardır. O ruhlar kıyametten sonra açık tekâmül ettirilirler. Belki bu ruhlar 10 bin yıl yerine 1000 yılda tekâmül edecekleri için yarı bilinçli döneme sokulmazlar. Sonuçta eşzamanlılık prensibi gereği geç kalmak korkusu yoktur. Geç kalmak bizim zamanımız içinde söz konusudur. Kıyamet zamanı Atlantislilerin oturup karar verdikleri bir zaman değildir. Kıyamet, bizi oluşturan program gereği olduğundan zamanı sabittir. Öne çekilemez veya sonraya bırakılamaz. Onun için insanlığın bu tarihe yetiştirilebilmesi için kutsal mekânlar canla başla uğraşırlar.

 

 

 

Ben bu güne kadar pek bilinmeyen bir konudan bahsetmek istiyorum. Cinlerle ilgili. Kuran çok fazla ayette cin diye bir şeyden bahseder. Bu cinler insanla aynı statüde incelenir. Kuran’da EN’AM 112, ARAF 179, HUD 119, RAHMAN 31, RAHMAN 33, RAHMAN 39, CİN 5, RAHMAN 56, NAS 5-6 gibi bir çok ayette cin ve insanı aynı mahluk gibi alır ve her ikisine de hitap eder. Sanki aynı şeymiş gibi bakar. Ben örnek olması için tek bir ayet aldım.

ZARİYAT 56 Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

Yukarda ki ayet numaralarından çok daha fazlası Kuran’da vardır. Bu ayetlerde görüldüğü gibi insan ve cin sanki aynı şeymiş gibi anlatılmaktadır. Yani dünyada bedenli ise insan, yok öte dünyada ise (ölmüşse) cin ismini olmaktadır. Aslında ruh konusunu gizleyen kutsal mekânlar insandan ayrı bir cins gibi sunarak ruhun özelliklerini vermeye devam etmiştir.  Yani Cin denilen şey bizim ölmüşlerimizdir. Yani bizleriz. Kuran dünyada yaşayana “insan” öte dünyada olanına “cin” demektedir.

HİCR 27 Cinleri de daha önce insan vücudunun gözeneklerinden geçebilen güçlü bir ateşten yarattık.

Bu ayet cinin, insanın gözeneklerinden geçebilen bir yapısı olduğunu söylemektedir. Âdemin içine de böyle bir şey üfürülmüştü. Sizce de cin diye tanıdığımız şeylerin biz olduğunu ima eden bir yapı yok mu?

RAHMAN 14 Allah insanı, pişmiş bir çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.

RAHMAN 15 Cinleri de hâlis ateşten yarattı.

Bu ayette de insanın biyolojik yapısının madde ve cinlerin enerjiden yapılı olduğunu söylüyor. Bu insanın SAD 72 ayetindeki “ruhumdan ona üfledim mi” sözü ile aynı şeydir. Çünkü niye cinlerin insanın gözeneklerinden geçebilen bir enerji yapısının olduğu anlatılsın. Bu anlatım gereksiz bir anlatım değildir ve bize cin denilen şeyin insan ruhu olduğunu kapalı olarak vermektedir.

Bu yeni bilgiler ışığında ruhun yapısını yeniden değerlendirdiğimizde biraz daha belirginleşir. Ruh; öğrendikçe gelişen bir enerjidir diyebiliriz. Bu yapı bir bedene girebilecek özelliktedir.

EN’AM 130 (Allah) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” deyince onlar: “Kendi aleyhimize şahidiz” derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.

Bu ayette bize bir ipucu sunulmaktadır. Eğer ayeti incelersek insanların ve cinlerin dünyada yaşadıkları sonucuna varırız. “Dünya hayatı onları aldattı” sözü cinlerin de dünyada yaşadığını ima etmektedir. Fakat bilimsel olarak biz dünyada bizden başka yaşayan bir tür bulmadık. Ayrıca cinlerin enerji yapısı dolayısıyla dünyada bizim gibi var olamayacakları kesindir. Aslında aynı şekilde ruhlarımız da madde dünyasında olamazlar. Onun için astral bir kılıf beden kullanırız. Aslında ruhun kendisi dünyaya gelmez ama bir gölgesi ya da yansıması olan bir yapı dünyaya gönderilir. Yani astral beden dediğimiz yapı ruh değildir ama ruhun tüm özelliklerinin yüklü olduğu bir cd gibidir. Ruhun getirilerini kullanır ve dünyada yaşananları da kaydeder. Öte dünyaya gidildiğinde ruha yüklenir. Dünyaya gönderilen cd’ye ise sadece ruhun ulaştığı tekâmül seviyesi yanı zekâsını oluşturan veriler yüklenir. Geçmiş hayatlara ait anılar yüklenmez. Biz dünyada yaşayarak bu cd’yi doldururuz. Kuran’a göre bu cd’nin adı amel defteridir ve kıyamette tüm hayatlarımızı hatırlayacağız. Daha doğrusu tüm hayatların bize kazandırdıklarını ruhumuzda hissedeceğiz.

NEW YORK – İnsanlık tarihinin en önemli deneylerinden biri kabul edilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) ile ilgili ‘komplo’ teorilerine bir yenisi eklendi. İki fizikçi, yazdıkları makalede, çarpıştırma sonucu ortaya çıkması beklenen Higgs parçacığının “zamanda geriye doğru bir etki yaratarak” kendisinin üretimini engellediğini savundu.

Kopenhag’daki Niels Bohr Enstitüsü uzmanı Holger Bech Nielsen ile Kyoto’daki Yukawa Fizik Teorisi Enstitüsü’nden Masao Ninomiya’ya göre, CERN’deki deneyde geçen yıl meydana gelen arızanın da aslında üretilen Higgs parçacığının ‘zaman boyutu içinde geriye doğru bir etki yaratarak kendi üretimini engellemesinden kaynaklandı”.

İki fizikçinin yazdığı makalede, “Higgs parçacığı yaratmak için girişilen deneylerin hep başarısızlıkla sonuçlanacağı, çünkü parçacığın zamanda geriye doğru kendi üretimini engelleyici bir etkisi olacağı savunuldu. Makalede ayrıca milyarlarca dolar harcandıktan sonra iptal edilen ABD’deki Superconducting Supercollider çarpıştırıcısının da aynı nedenle rafa kaldırıldığı iddia edildi.

Dr. Nielsen, Amerikan New York Times gazetesine yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Higgs üreten makinelerin şansı hep kötü olacak gibi görünüyor. Daha da ileri giderek, burada bir “Tanrı modeli” ile karşı karşıya olduğumuzu bile söyleyebiliriz. O kadar ki o “Tanrı-vari davranış” Higgs’i engellemeye çalışıyor”. (http://www.ntvmsnbc.com/id/25011729/)

İki fizikçinin bu makalesi doğru ise çok ilginç bir sonuç çıkmaktadır. Bu durumda ya Higgs parçacığı bilinçlidir ya da başka bir bilinç tarafından engelleme işlemi yapılmaktadır. Her iki durumda da Tanrı olarak algılanacak bir güce atıfta bulunulmaktadır. Demek ki bilimin hiç hoşlanmadığı konuların içine dalmak zorunda kalmış.

Ben ruhların atomaltı parçacıklardan oluştuğunu ve tekâmül etmeye çalıştığını söylüyorum. Bizden önce Atlantislilerin dünyadan geçtiğini ve şimdi bizi yönlendirdiklerini anlatıyorum. İşte eğer gerçekten bir engelleme varsa bunu kesinlikle onlar yapıyordur. Aslında engelleme varsa dedim ama Kuran’a göre engellemenin olduğu görülmektedir. Çok ilginçtir ki Kuran bu duruma ”kulak hırsızlığı” demektedir.

SAFFAT 8 Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar.

SAFFAT 9 Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.

SAFFAT 10 Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder.

Yüksek Melekler Topluluğu evreni yöneten melekler topluluğudur ve onların dinlenmesi söz konusudur. İşte kuantum dünyası bizim için ulaşılamaz bir pozisyondadır ve oraya ulaşabilmek için çok büyük enerjilere gerek vardır. Parçacık hızlandırıcılar atomaltı parçacıklar elde ediyoruz ya ne kadar küçük parçacığa ulaşırsak o kadar tanrıya yakın parçacığa ulaşmış olmaktayız. İşte bu duruma kulak hırsızlığı denmektedir. Ne kadar küçük parçacığa ulaşmak istersek o kadar çok enerji kullanmak zorunda kalıyoruz.

Yukarda ki makalede nasıl her taraftan kovulup atıldıklarını görüyorsunuz. Fakat bazı deneyler başarılı olmuş ve onlarda kulak hırsızlığı olmuşlar. Yani bir miktar kuantum dünyasını dinleyebilmişiz. Ayetteki “yakıcı alev” sözü kullanılan büyük enerjileri kastediyor. Bir miktar başarılı olmamıza izin vermişler. Çünkü kıyamette ulaşılması gereken bilgi düzeyine ulaşmak için gerektiği kadarına izin vermişler.

 

 

 

Kuzey Afrika’yı kaplayan Sahra Çölü, 10 bin yıl önce hiç hayal edemeyeceğiniz bir haldeydi

Sahra bir zamanlar vahaydı. Sahra Çölü, 9 ila 7 bin yıl önce üzerinde birçok kabileyi barındıran göller ve akarsularla kaplı, bitek ve verimli bir bölgeydi.

Kuzey Afrika’yı kaplayan Sahra Çölü, 10 bin yıl önce yağmurların yıkadığı, sulak, yağışlı ve yeşil bitkilerin kök saldığı bir bölgeydi. Sahra’nın yaklaşık 5 bin yıl önce kurumaya başlamasıyla insanlar, Nil Vadisi’ne doğru göçtü ve Mısır uygarlığının temellerini attı.

Köln Üniversitesi’nden Stefan Kropelin ve Rudolph Kuper, kendi alanında en kapsamlı araştırmada 30 yıl boyunca 10.000′den fazla buluntuyu inceledi. Araştırma bugün kuraklıkla boğuşan Sahra’nın tarihini aydınlatıyor.

Sahra’nın kurumasıyla insanlar Mısır’da Nil Vadisi’ne göçtüler.

Buz Çağı’nın bitiminde Sahra, bugünkü gibi bir çöldü. O dönemde Kuzey Afrika’da insanlar sadece Nil Vadisi boyunca yaşıyordu. Nüfusun hızla artmasıyla tarım arazileri buradaki topluluklara yetemez hale gelmişti. Kısıtlı tarım arazileri için kavimler arasında savaşlar yaşandı. Bugün bölgede bulunan birçok toplu mezarın 12 bin yıl önce tarım toprakları için yaşanan savaşlarla oluştuğu düşünülüyor. Araştırmayı yürüten Köln Üniversitesi uzmanı Dr. Kropelin geçmişte birçok savaşın bugün gibi yine çevre ve su nedeniyle çıktığını vurguluyor, Tarıma bağlı yiyeceğin azalması, suların çekilmesi kabileler arasında toprak rekabetini tetikledi.

SAHRA’NIN KADERİNİ DÖNÜŞTÜREN YAĞMUR
Ancak Sahra’nın kaderi 10.500 yıl önce değişti. O güne dek çöl olan Sahra’yı etkisine alan güçlü yağmurlar birkaç yüzyıl boyunca bu kurak toprakları suladı. Dr. Kroepelin yağmurların Sahra’yı sulamasını şöyle anlatıyor, İklim değişimi 10.500 yıl önce gerçekleşti ve 10 milyon kilometre kare’lik bir alanı birkaç yüzyıl içinde bataklığa dönüştürdü. Böylece insanlar Nil Vadisi’nden Sahra’ya doğru yöneldi. Ve Sahra’da yeni yerleşimler ortaya çıktı.

BOLLUK VE YEŞİLLİK ÇAĞI
Sahra’da yağmurlu iklim bataklıkların ve çayırların gelişmesine olanak sağladı; kimi bölgelerde ağaçlar biterken, kimi bölgelerde küçük akarsular oluştu. Bitkilerin yeşermesi ve yağmur güneydeki zürafa gibi hayvanların da bu bölgeye göçmesine yol açtı. Sudan gibi Sahra Çölü’nün güney kısımlarında biten yeşil bitki örtüsü, ağaçlar ve göller birkaç binyıl boyunca insanlara ev sahipliği yaptığı tahmin ediliyor. Hatta güneydeki vadilerde biriken göllerin ilerki yıllarda Nil nehrini beslediği düşünülüyor. Kroepelin’e göre, bitek topraklar filler, hippopotamlar, timsahlar gibi birçok bataklık hayvanına ve bazıları 2 metre’yi bulan 30 çeşit balığa evsahipliği yapacak kadar bereketliydi.

Daha sonra yaklaşık 7 bin ila 5 bin yıl önce yağmurları kesilince bölge yeniden kuraklaştı ve insanlar toplu halde yeniden Nil Vadisi’ne döndü.

SAHRA’NIN DÖNEMLERİ
22.000 ila 10.500 yıl öncesi: Nil Vadisi hariç, Sahra Çölü’nde hiçbir yerleşim yoktu. Çöl bugünküne göre 450 km daha güneyde bitiyordu.

10.500 ila 9.000 yıl öncesi: Muson yağmurları Sahra’yı yıkamaya başlar ve bölge yaşama elverişli sulak bir alana dönüşür.

9.000 ile 7.300 yıl öncesi: Yağmurlar sürdükçe bitki örtüsüde yeşeriyordu, hayvanlar ve insanlar bu bolluktan yararlanmak için Sahra’ya göçetti. Hayvanları evcilleştiren insanlar, koyun ve keçi otlatmaya başladı.

7.300 ila 5.500 yıl öncesi: Yağmurlar kesilmeye başladı. Sahra’nın 5.500 yıl önce kurumasıyla başlayan dev göçle insanlar yeniden Nil Havzası’na göçtü ve Mısır uygarlığının temelleri atıldı. Kavimler göçtükleri bölgelerde Sahra’da geliştirdikleri hayvan evcilleştirmeyi yaygınlaştırdılar.

http://www.internethaber.com/sahra-bir-zamanlar-yesildi-34088h.htm?interstitial=true alıntı