Nebi ve Resul kelimeleri, İslam adına yapılan konuşma ve tartışmalarda en fazla dile getirilen kelimelerden olmasına rağmen, Kur’an’i anlamda bu kelimelerin tariflerinin doğru yapıldığını ve birçok kişinin bu kelimelerin anlamlarını doğru biçimde bildiğini söylemek mümkün pek değildir. Klasik bilgiler çerçevesinde yapılan tarife göre Resul, Kendisine kitap ve şeriat verilen elçi, Nebi ise, Kendisine kitap ve şeriat verilmeyen, önceki elçinin kitap ve şeriatını sürdüren elçi demektir. Fakat bunları Kur’an’a arz edecek olursak, maalesef kelimelerin bu şekildeki tarifleri Kur’an’dan onay almayacaktır.

[042.013] Allah, dinden Nuh’a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa ya ve İsa ‘ya tavsiye ettiğimiz Allah’ın dinini hayata egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir hayat düsturu olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.»

Nebi için yapılan, yeni bir şeriat getirmemiş olması, önceki elçinin şeriatını sürdürmesi şeklinde yapılan tarifin Şura Suresi 13. ayetinden onay almadığı görülmektedir. Hiç bir elçinin yeni bir şeriat getirmediği, ilk elçiden beri Allah’ın insanlar için şeriat yani yol kıldığı İslam Dinini tebliğ etmek amaçlı olarak gönderildiklerini Şura Suresi 13. ayetinden ve diğer ayetlerden öğrenmekteyiz (3. sure 85- 5. sure 6).

Elçilerin yeni şeriat getirmediği, getirdiği şeriatın yani insanlar için belirlenen yolun, ilk elçiden son elçiye kadar aynı olduğunu öğrendikten sonra, klasik tarifte resul için yapılan Kitap verilen elçi, Nebi için yapılan Kitap verilmeyen elçi tarifinin doğru olup olmadığının cevabını Kur’an’da aramaya çalışalım.

[003.081] Allah nebilerden ahit almıştı: «Ant olsun ki size Kitap, hikmet verdim; sizde olanı tasdik eden bir resul gelecek, ona mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz, ikrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?» demişti. «İkrar ettik» demişlerdi de: «Şahid olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim» demişti.

Al-i İmran Suresi 81. ayetinde, Allah (CC) ‘nin “Ant olsun ki size Kitap, hikmet verdim” sözünü söylediği kişiler, NEBİ olarak isimlendirilmektedir. Bu ayet bizlere klasik tarifteki Nebilere kitap verilmemiştir iddiasının doğru olmadığını göstermektedir. Ayrıca, Enam Suresi 84-88. ayetlerde 18 elçinin ismi sayıldıktan sonra 89. ayette “İşte bunlar, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir” buyurulmuş olması, elçi vasfına sahip olan bir kimsenin kitap getirmediği iddiasının doğru olmadığını göstermektedir. Sayılan bu 18 elçinin dışındakilere kitap verilmediği şeklinde bir iddia, yukarıda mealini verdiğimiz ayet ile çelişecektir. Dolayısı ile kitap verilmeyen elçi diye bir sözün kullanılması asla doğru değildir.

Bu noktada elçilere kitap verilmiş olmasının ne anlama geldiği önem kazanmaktadır. Kitap kelimesinin klasik tarifteki anlamının, bu konudaki yanlış anlayışı beraberinde getirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Kitap denildiğinde hepimizin aklına ilk olarak, iki kapak arasına alınmış yazılı sahifeler şeklinde bir tarif gelmektedir.

Kelimeye bu şekilde verilen anlam elbette doğrudur, fakat kelimenin böyle bir anlam kazanmasına sebep olan temel anlamına baktığımızda bu kelime bizlere, elçilere kitap verilmiş olmasının ne anlama gelebileceği konusunda, daha farklı bir bakış açısı kazandıracaktır.

El Ketbü: İki deriyi dikerek birbirine eklemek anlamındadır. Ketebtüssikae: Tulumu diktim.

Yaygın dilde ise, harfleri yazarak birbirine eklemek anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca bu kelime, birbirine eklenmiş söz yani lafızla ilgili olarak da kullanılır. Kitabetün kelimesi, yazarak arka arka dizmek anlamındadır. Bundan dolayı Allah kelamı her ne kadar yazılmamış olsa dahi Kitabun olarak adlandırılmıştır. Örnek: Elif, lam, mim zalike-l kitabü (Bakara Suresi 1-2)

(El Müfredat)

Görülmektedir ki, Kitap kelimesi sadece yazı ile arka arkaya dizilen harflerin kâğıda yazılarak toplandığı bir objenin adı değil, Muhammed (as) ‘ın ağzından dökülen sözlerin arka arkaya toplandığı sözlerin de adı olmuştur.

Kur’an ile ilgili geçen Kitap kelimesini Kur’an’ın Muhammed (as) a yazılı olarak indirilmediğini dikkate alarak anlamaya çalıştığımızda, elçinin ağzından dökülen kelimelere de EL KİTAP denildiğini görürüz. İşte kitap kelimesinin bu anlamı, elçilere kitap verilip verilmediğini daha kolay anlamamızı da sağlayacaktır.

Bu bağlamda kitap kelimesine, ALLAH (CC) TARAFINDAN SEÇİLEN ELÇİLERİN KENDİLERİNE VAHYEDİLEN SÖZLERİ MUHATAPLARINA AKTARMASI şeklinde bir anlam verdiğimizde, elçilere kitap verilip verilmemiş olduğu anlaşılacaktır. Allah (CC) seçmiş olduğu bütün elçilere vahyettiğine, seçilen bu elçilerin de kendilerine vahyedileni muhataplarına aktardığına göre BÜTÜN ELÇİLERE KİTAP VERİLMİŞTİR diyebiliriz.

Bütün elçilere kitap verilip verilmediği yönünde yapılan tartışmalar, kitap kelimesinin anlamının sadece iki kapak arasına kâğıttan mamul sayfalara yazılmış harflerden müteşekkil sözler şeklinde bir anlamı olduğu dikkate alınarak, kelimenin ağızdan çıkan harflerin birbirine eklenmek sureti ile sözlerin oluşturulması şeklinde bir anlamı da olmasının dikkate alınmamasından kaynaklanmaktadır. Kelimenin bu anlamı da dikkate alındığında, elçilere kitap verilip verilmediği şeklinde yapılan tartışmaların ne kadar da gereksiz olduğu görülecektir.

Kur’an’daki elçi kıssalarına baktığımızda, kavimlerine gönderilen elçiler, kendilerinin Allah (CC) tarafından gönderilmiş olduklarını bildirmektedirler. Allah tarafından bir yetki belgesi olmadan hiç bir elçi kendiliğinden ortaya çıkarak, elçiliğini iddia etmemiştir.

Bu bağlamda resullüğü kendilerinden menkul bazı kimselerin, son zamanlarda ortaya çıkarak BEN DE RESULÜM şeklindeki iddialarını ele almak gerektiğini düşünmekteyiz.

Ahzab Suresi 40. ayetinde “Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” buyurulmasından hareketle, Nebi ve resul ayrımına giderek, nebilik bitmiştir ama resullük bitmemiştir şeklinde bir teori üretmek sureti ile kendilerini resul ilan edenlere veya bu tür kişileri resul olarak kabul edenlere rastlamaktayız.

Al- İmran Suresi 81. ayetine geri dönerek konuyu anlamaya çalıştığımızda, Allah (CC) ‘nin beşer cinsinden seçtiği insanların bir kısmının nebi, bir kısmının resul olduğunu değil tamamının nebi olduğunu görmekteyiz. Bir insan resul olmadan önce nebi olması gerekmektedir ki Allah (CC) ona VAHYETSİN YANİ KİTAP VERSİN. Yani bir kimsenin resul olması onun öncelikle nebi olmasından yani bu belgeyi almasından geçmektedir.

Fakat bugün ortalıkta Ben de resulüm diye gezen birçok kimseye Sen neyin resulüsün? diye sorduğumuzda cevap olarak, Ben Kur’an’ın resulüyüm cevabını vermektedir. Bu noktada kendisini resul ilan edenlerin en tutarlısı!! olduğunu söyleyebileceğimiz İskender Evrenosoğlu adlı şahıs, bu işin kitapsız olmayacağını bildiği için kendisine kitap indirilmiş bir nebi resul olduğunu ilan ederek tutarlı bir sahtekâr olduğunu ortaya koyabilmektedir. Bu kişi haricindekiler ise, kendilerine kitap verilmediğini, önceki kitap olan Kur’an ile idare ettiklerini söyleyerek, büyük bir yalan ve iftiraya imza atmaktadırlar.

Hâlbuki gerçek bir resul, kendisine kitap verilen yani vahyedilen bir kimse olması gerekmektedir. Kendine kitap verilmemiş yani vahyedilmemiş bir resul, ancak yalancı ve sahtekâr bir müfteri olmaktan ileri gidemeyen, dahası tıbbi destek almaya ihtiyacı olan hastalıklı bir kimsedir.

Sonuç olarak; İslam düşüncesinde nebi ve resul ayrımının yapılarak, Allah (CC) ‘nin seçtiği elçilerin bir kısmının nebi, bir kısmının resul olduğu iddiası Kur’an’dan destekli bir iddia değildir. Bu elçilerin bir kısmına kitap verildiği, bir kısmına verilmediği iddiası da aynı şekilde Kur’an’dan destek almamaktadır.

Kitap kelimesini şayet doğru biçimde anlayacak olursak, halen yapılmakta olan, nebi resul ayrımı veya bunların bazılarına kitap verilip verilmediği yönündeki tartışmalar son bulacaktır.

Kur’an’ın bu konuda ne demiş olabileceğine baktığımızda, Allah (CC) ‘nin seçmiş olduğu beşer elçilerin tamamının Nebi Resul olduğu ve tamamına kitap verildiği anlaşılmaktadır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Sayın Nihat Hatipoğlu, yazılarını yazdığı gazetenin köşesinde, günümüz İslam batağının acıklı halini savunmak ve topluma anlattığı rivayetleri, doğruluğundan asla emin olamayacağımız sözleri, bilgileri aklamak adına bir makale yazmış. Bu makaleden alıntılar yaparak, sizleri konu hakkında düşünmeye davet etmek istiyorum.

“Önümüzdeki yıllarda radikal oluşumları tetikleyecek ve İslam âlemindeki ayrışmayı daha da derinleştirecek din merkezli projeler hız kazanacaktır. Bu projelerin Müslüman halkın geneline etkisi cılız olacaktır belki ama dinden rahatsız olup dine karşı dini kullanan Müslüman görünen kitle ile oryantalizmin maşası olan bazı kesimlerde etki bırakacağı kesindir.”

Sayın Hatipoğlu, İslam toplumunda bazı oluşumların hareketinden bahsediyor. Bu oluşumların, dinde olan ayrışmayı daha da derinleştireceği uyarısını yapıyor. İlginç olan bu tür bahsettiği oluşumların, ayrışmayı derinleştirecek olduğunu söylemesidir. Peki, bu proje neymiş, burası çok önemli, gerçekten ayrışmayı mı sağlıyor, yoksa bölünmüşlüğü birleştirme, tek bir kitap altında buluşmaya mı davet ediyor. Çünkü bu kişilerin Müslüman görünüp, dini kullandıklarından bahsediyor. Burası önemli. Sayın Hatipoğlu, karşı olduğu projenin ana başlıklarını sayıyor ve kendi düşüncesi doğrultusunda, bu projenin İslam düşmanları tarafından oluşturulmak istendiğinden bahsediyor. Başlıkları yazalım önce.

1. Kur’an İslam’ı. 2. Peygambersiz İslam projesi. 3. Hadisleri uydurma projesi. 4. Mezhep düşmanlığı projesi. 5. Tasavvuf düşmanlığı projesi.

Şimdide konuları açalım, acaba bu projeler gerçekten Allah’ın emirlerine muhalif sözleri, düşüncelerimi içeriyor. Eğer Kur’an’ın onayını almıyorsa, elbette bu oluşumlarla asla işimiz olmaz. Ama önce Sayın Hatipoğlu’nun İslam’ı nasıl anladığına, izlediği yola bir bakalım aynı makalede, bakın ne diyor.

“Sağlıklı, donanımlı, toleranslı, sağlam ilkelere dayanması ne istediği belli olan, kendini kullandırmayan bir dini anlayış, İslam üzerine operasyon icra eden tarafları daima rahatsız eder. Kur’an-ı Kerim, sünnet (Hz. Peygamber (sav.) söz ve eylemleri) ve siyret (Hz. Peygamber’in (sav) hayatı) ve sonraki dönem âlimlerinin TECRÜBELERİ BİZİ FIRTINADA LİMANA ULAŞTIRACAK ŞER’İ, HUKUKİ- DİNİ- VİCDANİ METOTTUR. Bunun dışındaki her proje defoludur, şaibelidir ve dini tahrip etmeye yöneliktir.”

Gerçekten de SAĞLAM İLKELERE DAYANAN HER SÖZ, BİLGİ VE DÜŞÜNCE GÜÇLÜDÜR, hiçbir bilgi, gurup, oluşum tarafından yok edilemez. Peki, Allah’ın bizlere ulaştığı mesajları, kanun ve hükümleri, bizler için gereği gibi SAĞLAM İLKELER İÇERMİYORMU DA, BİZLER FARKLI KAYNAKLARDAN YARARLANMAYA, BİLGİLER ALMAYA ÇALIŞIYORUZ. Lütfen bu soruyu kendimize soralım. Eğer doğru cevabı veremezsek nefsimize, mutlaka birilerinin, hatta kişisel çıkarları için bizleri kullananların tuzağından, asla kurtulamayız. Allah ne diyordu Kur’an ayetleri için? HADİ BİR BENZERİNİ GETİRSİNLER BAKALIM. HÂŞÂ YOKSA KUR’AN’IN BENZERİ BİR KAYNAK, BULAN MI VAR ARAMIZDA?

Gelelim Sayın Hatipoğlu’nun İslam’ı anlamaya, öğrenmeye çalıştığı kaynaklara. Sünnet kelimesi izlenen yol demektir ki, KUR’AN’DA ALLAH’IN SÜNNETİNDEN, YANİ İZLENECEK YOLUNDAN BAŞKA HİÇBİR YOLA SAPILMAMASI EMRİNİ BİZZAT, BİRÇOK AYETİNDE ALLAH VERİYOR. Sakın emin olmadığın bilgilerin ardına düşmeyin hesabını sorarım, yalnız Kur’an’ın ipine sarılın, güvenilecek kaynak yalnız Kur’an’dır diyor. Çünkü Kur’an’ı kendi koruması altına aldığı açıklamasını yapıyor. Hemen soralım, güvendikleri, fırtınalı bir havada limana ulaştıracaklarını söyledikleri bilgileri, kimler koruyor da, bizler güvenebiliyoruz bu sözlere? Çok daha açık bir şekilde Rabbimiz, SİZLERİ KUR’AN’DAN HESABA ÇEKECEĞİM diyerek, Kur’an’ın dışından tüm kaynaklara kapıyı kapatmıştır. Daha da açık bir şekilde bizleri uyarıp, Kur’an’ın sınırlarını aşmayın, kâfirlerden olursunuz diyor.

Allah birçok ayetinde, elçisini özellikle devreye sokarak, deki onlara diyerek, HÜKMÜN YALNIZ KENDİSİNE AİT OLDUĞU, HÜKMÜNE KİMSEYİ ORTAK ETMEDİĞİNİ, KENDİSİNİN YALNIZ VAHYE YANİ KUR’AN’AUYDUĞUNU, PEYGAMBERİMİZİN GÖREVİNİN, YALNIZ APAÇIK DUYURMAK, TEBLİĞ ETMEK OLDUĞUNU, ONLARCA AYETİNDE BİZLERE DUYURUYOR. Buradan da apaçık ortaya çıkan, Allah’ın sünnetiyle, elçisinin sünnetinin farklı olmadığı ortaya çıkıyor.

Allah elçisinin, bizler için güzel bir örnek olduğunu söyler. Lütfen bu sözü doğru anlayalım. Allah’ın elçisi dinde Allah’ın ortağı değil, KUR’AN’I HAYATINA EN GÜZEL BİR ŞEKİLDE GEÇİRMİŞ, BİZLERE YAŞAMIYLA ÖRNEK BİR İNSANDI. Yoksa Kur’an’ın bahsetmediği konularda, dinde hükümler koyan değildi. Hakka suresi 44 ve 46. ayetlerinde Allah, elçisine böyle bir şey yapmaya kalksaydı, bakın ne yapardık diyor. “EĞER PEYGAMBER BİZE ATFEN BAZI SÖZLER UYDURMAYA KALKIŞSAYDI, ELBETTE ONU BUNDAN DOLAYI KISKIVRAK YAKALARDIK; SONRA DA ONUN ŞAH DAMARINI KESER ATARDIK.“

Sayın Hatipoğlu’nun, İslam’ı anlamak ve yaşamak adına faydalandığı bilgiler için ne diyordu hatırlayalım. “SONRAKİ DÖNEM ÂLİMLERİNİN TECRÜBELERİ, BİZİ FIRTINADA LİMANA ULAŞTIRACAK ŞER’İ, HUKUKİ- DİNİ- VİCDANİ METOTTUR” Ne yazık ki bu düşünce İslam’ı böldü, Kur’an’dan uzaklaştırdı ve birbirimize düşman yaptı. Peygamberimizden sonra yaşamış Âlimlerin tecrübeleri, koydukları beşeri kural ve kanunların bizleri fırtınada, limana ulaştıracak en doğru bilgiler olduğunu açık yüreklilikle söyleyebiliyor. İlginçtir bu bilgilerin ve sözlerin bahse konu kişilere ait olduğundan dahi emin olamayız. Hemen sormamız gerekmez mi, SAYIN HATİPOĞLU’NU KUR’AN FIRTINADA, SAKİN BİR LİMANA ULAŞTIRMAYA YETMİYOR MU? Allah’ın bilgileri bizlere yeterli gelmiyor da, beşerin bilgilerine muhtaç mı kalıyoruz. Hatırlayınız Allah Ankebut 51. ayetinde ne diyordu. “KARŞILARINDA OKUNUP DURAN BİR KİTABI SANA İNDİRMİŞ OLMAMIZ ONLARA YETMIYOR MU? Şükürler olsun bana yetiyor. Karar ve yorum elbette sizlerin, herkes imtihanını bizzat KUR’AN’DAN kendisi verecektir. Gelelim karşı çıktığı Kur’an İslamcılığına. Bakın ne diyor Sayın Hatipoğlu.

“Görünüşte hiçbir Müslüman’ı rahatsız etmeyecek bir başlık. Ama iş anladığınız gibi değil. Bu sözün açılımı şudur; ‘Hz. Peygamber’in (sav) hayatını, hadislerini yok sayacak’ bir İslam projesi. İki yüzyıldır oryantalistlerin meşhur projesidir bu. Kur’an İslam’ı projesi, zannettiğiniz gibi Kur’an’ı okuyup onun mesajını hayata yaymak anlamı taşımıyor. Tam aksine Kur’an ayetlerini diledikleri gibi yorumlayacak ve ‘paralel bir din’ kuracaklardır.“

Başlığa itiraz edilmiyor ama devamındaki sözler dikkat çekici. Peygamberimizin hayatını hiçbir Müslüman yok sayamaz. Peygamberimizin hayatı, giydiği kıyafetlerin, sevdiği yemeklerin, kültür ve geleneklerinin din olmadığı, ONUN HAYAT GÖRÜŞÜ, DAVRANIŞLARI VE KUR’AN’I YAŞAMINA NASIL GEÇİRDİĞİDİR BİZLERE ÖRNEK OLUŞU. Hadis yani sözlerini de elbette asla yok sayamayız. Ama doğru olup olmadığını, araya din düşmanlarının nifak sokup sokmadığını mutlaka araştırmalıyız. Bunu yaparken de referansımız yalnız Kur’an olmalıdır. Çünkü peygamberimiz, Allah’ın hadisleri/sözleri dışında dine asla ilaveler yapmadığını, yalnız Kur’an’ı hayatına geçirdiğini yine Kur’an’dan öğreniyoruz. KUR’AN’IN MUHKEM AYETLERİ ASLA YORUMLANMAZ. YORUM ANLAMI AÇIK OLMAYAN SÖZLER İÇİN YAPILIR. Bugün mezhepler, cemaatler ve tarikatlar, ayetleri kendi hurafe inançları doğrultusunda yorumladıkları için, farklı anlatılıyor böylece ayetler yanlış anlaşılıyor. Paralel din Kur’an mezhepler, tarikatlar ve cemaatlerdir. Bunun acıklı örneğini yakın zamanda gördük. Toplumun üzerine kurşun sıkan, halkına zulüm eden bir zihniyet, sizce İslam’ı nasıl anlayan ve yaşayan bir zihniyetti?

PEYGAMBERİMİZ KUR’AN’IN DIŞINDAN, TEK BİR KELİME BİLE SAĞLIĞINDA YAZDIRMAMIŞ VE TOPLUMA BUNLARADA UYACAKSINIZ ŞEKLİNDE BİR SÖZ SÖYLEMEMİŞTİR. Onun içindir ki günümüzdeki hadislerin tamamı, peygamberimizin ümmetine hitabıyla başlamaz, bir rivayete göre diye başlar. Birkaç kişinin nakliyle konu anlatılır. Peygamberimizin sözleridir diye öne sürdükleri sözlerin, elbette bir kısmının bizzat onun sözleri olma ihtimali vardır ama bunlar dine hüküm koyan konular değildir, çünkü Kur’an buna izin vermez. Eğer dini yaşamak adına, bizlere Kur’an yeterli gelmeseydi, Allah’ın elçisi sağlığında bazı bilgileri, tıpkı Kur’an’ı kayıt altına aldırdığı gibi yazdırmaz mıydı? Elbette yazdırırdı. HÂŞÂ Allah’ın elçisinin düşünemediğini, yaklaşık 200–250 yıl sonra, birilerinin mi aklına geldi de hadis toplanmaya, yazdırılmaya başlandı.

PEYGAMBERSİZ, YANİ LİDERSİZ BİR DİN ASLA OLAMAZ. AMA ALLAH’IN VERMEDİĞİ YETKİ VE SORUMLULUKLARI, BİZLER ALLAH’IN ELÇİSİNE VERMEYE KALKARSAK, YAHUDİ VE HIRİSTİYANLARDAN HİÇBİR FARKIMIZ KALMAZ, ONLARIN DÜŞTÜĞÜ SAPKINLIĞA BİZLERDE DÜŞERİZ. Lütfen Kur’an’dan, Allah’ın elçisine verdiği görev yetki ve sorumluluklarını okuyunuz.

İlginçtir, ne peygamberimiz zamanında, nede dört halife devrinde, peygamberimizin yasaklaması nedeniyle, hadis yazımı ve nakli yapılmamıştır. Peygamberimizin ölümünden yaklaşık 200–250 yıl sonra, İslam’ın bölünmesi ve mezheplere ayrılması ile hadis toplama ve yazma seferberliği başlamıştır. İlginçtir o dönemde, yaklaşık mezheplerin 500 civarında hadis topladıkları rivayet edilir. Ama hadis sayısı her ne hikmetse yıllar geçtikçe çoğalmış ve günümüzde neredeyse milyonu bulmuştur. Hepsi de bir rivayete göre başlar, araya girmiş kişilerin nakliyle bizlere ulaşır. SİZCE BU BİLGİLER IŞIĞINDA DİN YAŞANIR MI? YAŞANIRSA NE DERECE SAĞLIKLI OLUR?

Mezhep konusuna gelince. Mezhep bildiğiniz gibi, kelime anlamı olarak izlenecek yol anlamına gelir. KUR’AN’DA TEK BİR MEZHEP VARDIR, O DA ALLAH’IN MEZHEBİ YANİ ALLAH’IN YOLUDUR. Çok daha ilginci Allah Kur’an’da, İmanınızı yaşarken dinde sakın bölünmeyin, dinden saparsınız diye bizleri uyarmıştır. Din simsarcıları ise, hükümranlıklarını, saltanatını sürdürebilmek için, Allah’ın yasaklamasına rağmen, dinde bölünmenin sakıncasının olmadığı, bir zenginlik olduğunu söyleyebilmektedirler.

Tasavvuf konusu ilk zamanlar, masum düşüncelerle dine sokulmuşsa da, daha sonra bu edebiyat akımı mezhepler ve dinde bölünmüş cemaat ve tarikatlar tarafından kullanılmıştır. Tasavvuf bir konuyu anlatırken, kelimeleri, sözcükleri süsleyerek, cazip hale getirerek anlatan felsefi bir sanattır.

KUR’AN AYETLERİNİN SÜSLENEREK, CAZİP HALE GETİRİLEREK ANLATILMASINA YANİ TASAVVUF SANATINA ASLA İHTİYACI YOKTUR. Çünkü Kur’an düşünerek, akılla anlaşılan bir rehberdir. BİLİMSEL KİTAPLAR TASAVVUFLA ANLATILMAZ. Ne peygamberimiz devrinde, nede dört halife devrinde, İslam böyle bir yöntemle anlatılmaya çalışılmamıştır. Yüzlerce yıl sonra dinin mezheplere, hatta tarikatlara, cemaatlere bölünmesi sonucu, gurup ve toplumların etkilenmesi adına başvurulmuş bir yöntemdir. Bunun iyi ve güzel tarafı da olduğu gibi, yanlışları, batıl ve hurafeyi gizlemek ve örtmek adına da kullanılması tehlikesi vardır. Böylede olmuştur.

Allah cümlemizin yardımcısı olsun. Yalnız Kur’an’ın ipine sarılmayıp, emin olamayacağımız bilgilere de sarılırsak, asla hesabını verenlerin safında olamayacağımızın lütfen farkında olalım. Dilerim cümlemiz Kur’an’ın sınırlarını aşmayan, KUR’AN MÜSLÜMANI OLAN, Rabbin halis kulları arasında oluruz.

Muhammed 2–3: İman edip iyi amel işleyenlerin ve RABBLERİ TARAFINDAN HAK OLARAK MUHAMMED’E İNDİRİLENE İNANANLARIN GÜNAHLARINI ALLAH ÖRTMÜŞ VE HALLERİNİ DÜZELTMİŞTİR. Bunun sebebi, İNKÂR EDENLERİN BÂTILA UYMALARI; İNANANLARIN DA RABBLERİNDEN GELEN HAKKA UYMUŞ OLMALARIDIR. İşte Allah, insanlara kendileriyle ilgili durumları böyle örnek vermektedir. (Bayraktar Bayraklı meali)

Saygılarımla

Sayın Mustafa İslamoğlu’nun, bir konuşmasını izledim. Kur’an hakkında çok doğru bilgiler veriyordu. Bu konuşmasından bazı alıntılar yapmak ve daha sonra üzerinde birlikte sizleri düşünmeye davet etmek ediyorum. Bakın Sayın İslamoğlu neler söylüyor Kur’an ile ilgili.

“Biz Kur’an’ı anlayamayız demek, 1-Allah a iftiradır. ZİRA ALLAH BU KİTABI AÇIK VE ANLAŞILIR KILDIM DEDİĞİ HALDE, MUBİN KİTAP DEDİĞİ HALDE, O diyor ki hayır, senin kitabın açık ve anlaşılır değil ben anlayamam. 2-Allah a, hem anlaşılmayan mesaj gönderip, hem de hesap sormuş demektir.

Hem anlaşılmayan bir mesaj gönderecek, hem de niye anlamadınız diye hesap soracak, olur mu böyle bir şey. 3-Kur’an ile İslam’ın hattına geçmektir. Neden, Kur’an’ın hakkı onu yaşamaktır. ANLAYAMADIĞINIZ BİR ŞEYİ YAŞAYAMAZSINIZ. Önce anlarsınız sonra yaşarsınız. Yaşamanın şartı onu anlamaktır.

Biz Kur’an’ı anlayamayız diyenler, yaşamak istemeyenlerdir. O zaman neyi yaşıyorlar bunlar, üstelikte iyi dindar olduklarını söylüyorlar. SIKINTI ORADA. KUR’AN ANLAŞILDIĞI ANDA, YAŞADIKLARI DİNİN BU DİN OLMADIĞI, İNDİRİLEN DİN OLMADIĞI ORTAYA ÇIKACAK. Sıkıntı orada. Yani foya ortaya çıkacak.

KUR’AN HERKES TARAFINDAN ANLAŞILABİLİR KABUL ETTİĞİ ANDA, KENDİSİ ARACILIK YAPAMAYACAK. Aracılık yapmaktan mütevellit aldığı komisyonu alamayacak. Maddi ya da manevi. O saltanatı süremeyecek. Elaleme tepeden bakamayacak. Binlerce insanı köle gibi çalıştıramayacak. Elini öptüremeyecek. İnsanları sıraya dizemeyecek. Yani tezgâh gidecek. Onun içinde Kur’an anlaşılmaz.

Yani Allah’ın kitabıyla yüz yüze gelme ey Müslüman. Niye biz girelim arana. Biz sana çevirmen olalım. Tercüman olalım. Peki, sen niye giriyorsun Allah ile arama, bunun karşılığı ne olacak? Elbette sende bizi görürsün.

Kurulmuş bir düzen, kurulmuş bir tezgâh, kurulmuş bir değirmen, üstten insan atıyorlar, alttan bambaşka bir şey çıkıyor. İnsan öğüten bir değirmen. Yazık değil mi Allah’ın kullarına. Allah’ın kullarına bunu yapmaya kimin hakkı var.

Öyle demiyor muydu O büyük sahabi, “Allah’ın özgür yarattıklarını ne zamandan beri kendinize köle edindiniz.”

Sayın İslamoğlu’nun bu sözlerinin tamamına katılıyorum. Katılıyor olmamın nedeni, bu sözlerin nefsimi hoşnut ettiği için değil, Allah’ın Kur’an’da bizleri, bu şekilde uyardığı ve yol gösterdiği içindir. Yüzlerce makalemde bu gerçekleri anlatmaya çalışıyorum. Her Müslüman İnancını yaşarken, Kur’an’ın apaçık öğretisi, uyarıları ışığında bu gerçekleri yaşamalıdır.

Bu gerçekleri söylemek, elbette çok güzel ama en güzeli ve doğrusu, BU GERÇEKLERİ, UYARILARI İNANCIMIZIN HER ANINDA REFERANS VE REHBER OLARAK KULLANMAMIZ, HAYATA GEÇİRMEMİZDİR. Eğer bizler Kur’an’ın, Allah’ın söylediği gibi muhkem ayetlerinin apaçık ve nice örneklerle anlayabilmemiz için anlatıldığına, izah edildiğine inanıp, bunu da açıkça söyleyebiliyorsak, HER KONUDA BUNU HAYATIMIZA GEÇİREBİLMELİYİZ. Sözde kalmamalı. Yani Kur’an’ın hiç bahsetmediği, söylemediği açıklık getirmediği, izah etmediği bazı konuları dinin içinde sayıp, bir kısmını Kur’an bunlardan bahsetmiyor, bilgi vermiyor diye karşı çıkarsak, Kur’an’ı gereği gibi anlamak istememiş ve hükümlerini yerine getirmemiş sayılırız. YANİ KARŞIMIZDAKİ KİŞİLERE, YANLIŞ YAPIYORSUNUZ DİYE SÖYLEDİĞİMİZ SÖZLERİ, BİZLERDE YAPMIŞ OLURUZ.

İsterseniz şimdi gelin, Sayın Mustafa İslamoğlu, İslam’ı topluma anlatırken, yukarıda sizlere alıntı yaptığım konuşmasında olduğu gibi, Kur’an’ın apaçık bilgilerinden mi yararlanarak İslam’ı anlatıyor, yoksa bazı konularda, Kur’an’ın asla açıkça bahsetmediği, hüküm vermediği konularda, FIKIH inancının oluşturduğu, geleneğin ve Arap kültürünün, rivayet bilgilerin etkisinde mi konuşuyor, gelin diğer konuşmalarından alıntılar yaparak, onu anlamaya çalışalım.

Sayın İslamoğlu, bir konuşmasında ay halinde olan bir kadının, oruç tutabileceğini ama namaz kılamayacağını anlatıyor. Bununda delilini Kur’an’dan göstererek bakın ne diyor. ”NAMAZ İÇİN ABDEST GEREKLİ, ORUÇ İÇİN ABDEST ŞART DEĞİLDİR. ZATEN HADİSTE DE NAMAZ KILMAYANA KAZA GEREKMEZ ÖZEL HALDE, ORUÇ TUTMAYANA İSE KAZA GEREKİR.” Bakara 185. ayeti örnek veriliyor konuşmasında ve kadın bu haldeyken rahatsızlık, eza halidir, ister tutar isterse daha sonra tutabilir, Allah bu ruhsatı vermiştir örneğini veriyor. Çok doğru, rahatsızlık hali, yalnız kadınların bu hali için değil, tüm insanlar için geçerlidir.

Sayın İslamoğlu bu düşüncesiyle, yazımın başında sizlere naklettiğim sözlerinin tam tersine inanmış oluyor. Peki, neden? Çünkü Allah hayızlı/ay halinde olan bir kadının, asla ne oruç tutamayacağını, nede ibadet yapamayacağına hükmetmemiştir. Kur’an Bakara 222. ayetinde, ay halindeki kadın konusunda, lütfen bu kısma dikkat edelim, erkeklere hitaben, KADIN BU HALDEYKEN ONLARLA CİNSEL İLİŞKİYE GİRMEYİN, ÇÜNKÜ BU HALLERİ ONLARA RAHATSIZLIK VERİR. BU HALLERİ GEÇTİKTEN SONRA, ALLAH’IN EMRETTİĞİ YERDEN VARINIZ DER.

Kur’an’ın hiçbir yerinde, bu haldeki kadın ibadet edemez demediği halde, Sayın İslamoğlu rivayet hadislerin etkisinde böyle bir yasağa inandığı açıktır. Hani Kur’an açıktı? Hani bizler aracısız anlayabilirdik? ELBETTE AÇIK VE ARACISIZ ANLAYABİLİRİZ, MUHKEM AYETLERİ. AMA SÖYLEMLERİMİZ HAYATIMIZA HER KONUDA MUTLAKA YANSIMALIDIR.

Kur’an’da abdesti bozan haller açıklanmıştır. Tuvalete gitmek ve cinsel ilişkiyle cünüp olmak ki, buna gusül abdesti de gerekir. Bunun dışında kadın ay halinde abdest alamaz, cünüptür şeklinde Kur’an’ın asla bir hükmü yoktur. İlginçtir hastalık halinde orucumuzu erteleyebileceğimizi söyleyen Kur’an, hasta olduğumuzda namazımızı erteleyebileceğimizi söylemez. Kolaylaştırılmış bir şekilde yapmamız örneğini verir. Çünkü namaz Allah ile sohbet kapısıdır, çok kolay bir şekilde yerine getirebiliriz.

Çok dikkat çekici bir örnek vermek istiyorum. Daha önceleri Sayın Abdülaziz Bayındır hocamız, regli/ay halinde ki kadının oruç tutacağını, ama namaz kılamayacağını söylerdi. Son çalışma ve araştırmalarından sonra fikrini değiştirdiğini VE AY HALİNDEKİ BİR KADININ, NAMAZDA KILABİLECEĞİNİ AÇIK YÜREKLİLİKLE SÖYLEYEBİLİYOR. Buda güzel bir gelişme. Bizler Kur’an’a her konuda aynı pencereden bakar da, Allah’ın apaçık hükmetmediklerini dinin sınırlarına almazsak, Allah’ın en doğru yolundan gitmiş oluruz.

Kur’an penceresinden bakamadığımız, bir örnek daha vermek istiyorum. Sayın M. İslamoğlu ile geçmiş yıllarda başörtüsü konusunda yazdığım bir yazıma verdiği cevap nedeniyle, bir tartışmamız olmuştu. Sayın İslamoğlu’nun, başörtüsünün Allah emri olduğunu anlatan, bir konuşmasından da kısa alıntı yapmak istiyorum. Lütfen bu sözlerini yazımın başında verdiğim, kendi sözleriyle karşılaştırınız. Bakın neler diyor, başörtüsü konusunda ki konuşmasının ilk bölümünden kısa bir alıntı yapmak istiyorum.

“Eğer İslami bir meseleyi, ilmi olarak konuşmak istiyorsanız, mutlaka kendi içerisinde, bir yöntemi olmalı. Tutarlı bir yöntemi. Bu usulde İslam’ın kendi ortaya koyduğu usul olmalı. Çünkü İslam, özgün bir bilgi sistemi ortaya koymuştur. Kendisiyle başlattığı bilgi sistemi. FIKIH USULÜ DEDİĞİMİZ USUL, ASLINDA İSLAM’I FIKIH MEDENİYETİ KILAN BU USULDÜR. Dolayısıyla biz bir meseleyi elimize aldığımız zaman, İslami bir bağlamda konuşuyorsak o meseleyi, MUTLAKA BU USUL ÜZERİNDEN KONUŞMALIYIZ…… Müslüman olmak kitabına uydurmak değil, kitaba uymaktır….. BU DİN EMİR VE YASAKLARINI, MUBİN BİR KİTAP İLE İFADE EDİYOR APAÇIK. ÖZÜNDE AÇIK VE ANLAŞILIR VE AÇIKLAYAN ve anlaşılan. Mübin budur.”

Bu düşüncelerin, yazıma başlarken söylediği sözlerle, ne yazık ki hiçbir ilgisinin olmadığını görüyoruz. Bizler İslami bir meseleyi, tutarlı ve açık ve kesin bir kanıt olan Kur’an ayetlerinden anlamaya çalışmıyorsak, asla doğru olduğundan da emin olamayız. Sayın İslamoğlu Kur’an’ı anlamak için beşeri bir yöntem, yani FIKIH inancı edinerek bu bilgileri en tutarlı ve en doğru yöntem olarak görebiliyor ve başörtüsünün Allah emri olduğunu da ne yazık ki beşeri FIKIH inancı yoluyla anlatmaya çalışıyor.

FIKIH yöntemini, İslam dini ortaya koşmamıştır lütfen bunu önce söyleyelim. Fıkıh dinin mezheplere bölünmesiyle, beşerin batıl inançlarıyla yoğrulmuş ve de bu bilgiler olmasaydı ne Kur’an’ı anlardık nede ibadetlerimizi yapamazdık dedikleri bilgiler, kitaplardır. Bu bilgilere bakarsanız elbette başörtüsünün Allah emri olduğunu söyleyebilirsiniz. PEKİ, BU BİLGİLER IŞIĞINDA, ALLAH’IN EMRİNİN BU OLDUĞUNU KANITLAYABİLİR MİSİNİZ?

Yine Sayın İslamoğlu’nun sözlerinden yola çıkarak bu sorumuzu anlamaya çalışalım. “MÜSLÜMAN OLMAK KİTABINA UYDURMAK DEĞİL, KİTABA UYMAKTIR” diyor Sayın İslamoğlu. Hemen soralım HANGİ KİTABA UYMAKTIR? Allah’ın kitabı Kur’an’a mı, yoksa beşerin yarattığı FIKIH kitaplarına mı? Ne yazık ki başörtüsünün Allah emri olduğunu anlatanlar, Nur suresi 31. ayette geçen bir kelimenin (HIMAR) etrafında öyle dolanıyorlar ve bu kelimeye öyle anlamlar veriyorlar ki, işte bak bu ayette hımar başörtüsü demek, belki ayette açıkça kadın başını örtmelidir demiyor, göğüs açıklığını örtün diyor ama bakın Kur’an’da başörtüsü geçiyor. Demek ki kadının başını örtmesi, Allah emriymiş diye kanıt gösterilmektedir.

Bu yanlışlarına yine Sayın İslamoğlu’nun sözleriyle cevap vermek istiyorum. Bakın Sayın İslamoğlu Kur’an için ne diyor. ”BU DİN EMİR VE YASAKLARINI, MUBİN BİR KİTAP İLE İFADE EDİYOR APAÇIK. ÖZÜNDE AÇIK VE ANLAŞILIR VE AÇIKLAYAN” Bu sözlerden sonra hemen soralım tekrar kendisine. Kur’an’ın açık olduğu doğru, hatta nice örneklerle izah ettik ki daha iyi anlayasınız diyor Allah. Bu durumda Allah, KADIN BAŞINI ÖRTMELİDİR, KOCASINDAN BAŞKA KİMSEYE GÖSTERMEMELİDİR, BUNU YASAKLIYORUM HARAM KILIYORUM DİYE HÜKMETTİĞİ TEK BİR AYET GÖSTEREBİLİR MİSİNİZ? Kur’an’dan gösteremezsiniz, ama inandığınız beşeri FIKIH bilgilerinden gösterebilirsiniz. Çünkü Allah’ın böyle bir hükmü, haramları içinde böyle bir yasağı asla yoktur.

Allah açıklamadığı, izah etmediği hiçbir konudan bizleri sorumlu tutmayacağına göre, kadının başını örtmesinin de Allah emri olduğunu söyleyemeyiz. SÖYLERSEK ALLAH A İFTİRA ATMIŞ OLURUZ. İŞİMİZE GELDİĞİNDE KUR’AN VE ONUN APAÇIK AYETLERİ DİYECEĞİZ, İŞİMİZE GELDİĞİNDE EMİN OLAMAYACAĞIMIZ BEŞERİN FIKIH İNANCINI ÖRNEK GÖSTERECEĞİZ. BU YOL VE YÖNTEM KENDİMİZİ ALDATMAKTAN BAŞKA İŞE YARAMAZ.

Peygamberimizin ve dört halife devrinde Kur’an’ın dışından, rehber olarak aldıkları hiçbir kitap yoktu. DOLAYISIYLA FIKIH İNANCI DİYE ÖNE SÜRDÜKLERİ BİLGİLERDE YOKTU. Lütfen kendimizi aldatmayalım. Nefislerimizin esiri olmayalım. Allah’ın yemin ederek kolaylaştırdığı ve sizleri Kur’an’dan sorumlu tutuyorum dediği kitabın dışına, asla çıkmayalım. Çıkarsak mutlaka hem bu dünyada, hem de hesabın görüleceği o çetin gün, çok üzülür, hatta şaşkınlığımızdan dolayı, pişman olanların safında oluruz.

Unutmamamız ve üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken konu ise Allah, yeni doğan bir çocuğun iki yıl süt emmesi gerektiğini, aynı anneden süt emen sütkardeşin, birbiriyle evlenemeyeceğinin açıklamasını dahi yapıyorsa Kur’an’da, AY HALİNDEKİ BİR KADIN İBADET YAPAMASAYDI, KADIN BAŞI AÇIK DOLAŞAMASAYDI, TÜM BU BİLGİLERİ DE APAÇIK KUR’AN’DA BİZLERE BİLDİRİRDİ. Kur’an’da bu konularda açıkça bir hüküm göremiyorsak, lütfen bu yanlış bilgileri Kur’an ile sorgulayalım.

Saygılarımla

Kullarına yapmış olduğu her türlü vaadinden asla dönmeyeceğini beyan eden Allah (CC), bu vaadinin gerçekleşmiş şeklini kıssalar ile canlı ve yaşanmış bir şekilde bizlere göstermektedir. Bu yazımızda, Allah (CC) ‘nin biz kullarına Nahl Suresi 41. ayetinde yapmış olduğu bir vaadin, Yusuf kıssası üzerinden gerçekleşmiş şeklini okumaya çalışarak, kıssaların anlatılış amaçlarını daha iyi anlamaya çalışacağız. Malum olduğu üzere Kur’an kıssaları, geçmişlerin yaşantılarından kesitler sunmak sureti ile sonraki gelecek olanlara bu anlatımlardan ibret almalarını amaçlamaktadır. Kıssaları bu gözle okuduğumuz takdirde, bu anlatımlar bizlerin yaşantısının şekillenmesinde örnek olacaktır.

Yapacağımız okumanın amaçlarından bir tanesi de, aynı zamanda Kur’an’ın birbiri içinde nasıl muhteşem bir anlam örgüsüne sahip olduğunu da göstermeye çalışmaktır. Nahl Suresi 41. ayetini belki çoğu zaman üstünkörü okur geçeriz. Fakat Arapça metindeki bazı kelimelerin birbiri ile olan alakasını kurarak okumaya çalıştığımız bir Kur’an, ayetlerin birbiri ile olan anlam bağını da görmemizi sağlayacaktır.

[016.041] Zulme uğradıktan sonra Allah uğrunda hicret edenlere gelince, kesinlikle onları dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; ahiret mükâfatı ise daha büyüktür, eğer bilseler.

[016.042] Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.

Nahl Suresi 41. 42. ayetlerini okuduğumuzda, Allah (CC) zulme uğrayan kullarını, sabrederek mücadele ettikleri takdirde, DÜNYADA güzel bir yere yerleştireceğini vaad etmektedir. Kur’an kıssaları Allah (CC) ‘nin bu vaadinin canlı bir şekilde yerine gelmiş olduğunu bizlere anlatan ibret vesikalarıdır. Allah (CC) ‘nın sabreden kullarına vaad ettiği dünyada güzel bir yer, Yusuf (as) ‘ın yaşamında canlı olarak bizlere gösterilmektedir. Allah (CC) ‘nin bu vaadini Sünnetullah yani değişmez yasa olarak anladığımız zaman, bu vaadlerin gerekli şartlar yerine geldiği tüm zamanlarda yerine geleceğini anlayabiliriz.

Nahl Suresi 41. ayetindeki vaadin yaşanan hayat içinde yani DÜNYADA gerçekleşeceğinin vaad edilmiş olması önemli bir noktadır. 42. ayette bu karşılığa ulaşmanın yolunun sabır ve tevekkül olduğunu dikkate alarak yapılacak okumalarda, biz kulların dünya hayatında karşılaştığımız sıkıntıları nasıl aşabileceğimizin de yolu gösterilmektedir.

Başına gelen sıkıntılara karşı sabır ve tevekkül etmek konusunda acze kolayca düşebilen insan, eğer bunu başardığı takdirde bunun karşılığını ahirette alacağı gibi, Allah’ın bir vaadi olarak dünya hayatında da alacaktır. Yusuf (as) yaşamı içinde bunu başarmış bir kimse olarak, sabrının karşılığını dünya hayatında almış, onun aldığı bu karşılık ise, değişmez bir yasanın sonucu olarak bizlere de örnek olmaktadır.

[012.056] Ve işte böylece Yusuf’u o ülkede yerleştirdik; neresinde isterse makam tutuyordu. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. Ve iyi davrananların mükâfatım zayi etmeyiz.

Yusuf Suresi 56. ayeti, Yusuf (as) ‘ın o ana gelene kadar çektiği çile ve ıstırabın bittiğini, başına gelenlere karşı gösterdiği davranışların karşılığını aldığını beyan etmektedir. Bu beyan ile Nahl Suresi 41. ve 42. ayetlerini birlikte okuduğumuzda ise, Allah (CC) ‘nın biz kullarına yapmış olduğu vaadin, Yusuf (as) örneğinde gerçekleştiği görülmektedir.

Yusuf (as) ‘ın hayatına baktığımız zaman, kardeşleri tarafından kuyuya atıldıktan sonra, onu bulan kervancılar tarafından Mısır’da satılmış, satın alan kişinin onu yetiştirerek gençlik çağına gelmesini sağladığını görmekteyiz (Yusuf Suresi 1-21). Onu satın alan kişinin karısı onun nefsinden murat almak istemesi, Yusuf’un hayatında yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur.

Yusuf (as) ‘ın başına gelen bu olay genellikle ters biçimde gerçekleşerek, erkeğin kadını arzulaması şeklinde cereyan etmektedir. Bir kadının erkeğe yaptığı zina teklifinin ret edilmesi nadir görülebilecek durumlardan bir tanesi olup, bu konuda Yusuf (as) ‘ın dahi bir an için bocaladığını görmekteyiz (Yusuf Suresi 24). Hele bu kadın ret edildiği takdirde o kişiye bazı yaptırımlar uygulayabilecek bir güce sahip ise, ret edilmesi daha güçtür.

Fakat Yusuf (as) kendisine yapılan ahlaksız teklifi ne pahaya olursa olsun geri çevirmek sureti ile gençliğinin hapislerde çürümesine razı olmuştur. İşte Yusuf (as) tarafından bize öğretilen ders bu dur. Eğer o kadının teklifini kabul etmiş olsaydı, gençliğinin hapislerde geçmesine engel olacak ve güzel bir hayat sürebilecekti. Fakat böyle bir hayata razı olmak yerine hapsolunmayı seçen Yusuf (as), dünya hayatının geçici nimetleri ile ahiret hayatının ebedi nimetleri arasında tercih yapılması gerektiğinde, nasıl bir tercihte bulunmak gerektiğini yaşantısı ile öğretmektedir.

Yusuf (as) gençliğinin hapislerde geçtikten ve sıkıntılara göğüs gerdikten sonra, Mısır ülkesine sultan olacağını da bilmiyordu. O sadece doğru bildiğini hayatına geçirmek sureti ile dik bir duruş sergilemiş, sonu neye mal olursa olsun her şeye razı gelmişti.

İnsan olarak hepimizin hayatı, dünya hayatının geçiciliğini veya ahiret hayatının ebediliğini seçmek noktasında yapacağımız tercihler ile geçecektir. Ebedi hayatı seçmek noktasında yapacağımız tercihler belki bizlerin dünya hayatında büyük sıkıntılara düşmesine sebep olacaktır, fakat bunun bize ileride daha güzel günleri getireceğini bilmiş olmamız, bu sıkıntılara katlanmamızı kolaylaştıracaktır.

İşte Nahl Suresi 41 ve 42. ayetleri, bizlere bu müjdeyi vermektedir. Yusuf (as) ı aynı surenin 56. ayetindeki sonucu götüren süreç, onun Nahl Suresi 41. ayetinin gereğini hayatına yansıtması sonucunda gerçekleşmiştir.

Nahl Suresi 41. ve 42. ayetlerinin yine dünya hayatında gerçekleşmiş şekli İsrailoğulları ve İbrahim (as) örneğinde görülebilir.

[010.093] Biz, İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik (bevve’ne). Onlara tertemiz şeylerden rızıklar verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar hiç ihtilafa düşmediler. Şüphesiz Rabbın, kıyamet günü aralarındaki ihtilaflar hakkında hükmünü verecektir.

[022.026] «Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için Evimi temiz tut» diye İbrahim’i El beyt’in yerine yerleştirdik (bevve’ne).

Yunus Suresi 93. ayeti, İsrailoğullarının Firavun zulmünden kurtularak denizin karşı kıyısına geçtikten sonraki hallerini anlatmaktadır. İsrailoğulları bu sonuca erişmek için uzun yıllar süren bir mücadele içine girmiş, Nahl Suresi 41. ve 42. ayetlerdeki şartları yerine getirerek, dünyada güzel bir yere yerleştirilmeyi hak etmişlerdir.

Hac Suresi 26. ayeti, İbrahim (as) ‘ın kavminden kurtularak başka topraklara hicret etmesinden sonraki hayatını anlatmaktadır. İbrahim (as) bilindiği üzere müşrik kavmi ile büyük bir mücadeleye girişmiş, onların kendisine karşı kurduğu tuzaktan kurtularak onlardan ayrılmıştır. Onun kavmi ile giriştiği mücadele, yine Nahl Suresi 41. ve 42. ayetindeki şartları yerine getirmesi sonucunda dünya hayatında güzel bir yere yerleştirilme vaadinin gerçekleşmesine sebep olmuştur.

Kur’an kıssalarını Sünnetullah’ın toplumlar üzerinde nasıl işlediğini gösteren anlatımlar olarak okuduğumuz zaman, elçilerin ve onlara inanmayanların başlarından geçenler, sadece onlara has olmaktan çıkarak, tüm zamanlara mesajlar içeren gerçekler olarak karşımıza çıkacaktır.

Sonuç olarak; Kur’an kendi içindeki anlam örgüsü ile kendisini açan bir kitap olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmamızda Nahl Suresi 41. ve 42. ayetlerinde Allah (CC) tarafından verilen vaadin gerçekleşmiş şeklini Yusuf (as) ‘ın hayatı üzerinden okumaya çalıştık.

Kur’an kıssaları, Sünnetullah olarak bildiğimiz değişmez toplumsal yasaların, geçmiş kavimler üzerinde nasıl işlediğini göstererek, gelecek topluluklar üzerinde de nasıl ve hangi şartlarda işleyebileceğini gösteren anlatımlardır. Bu nokta dikkate alınarak yapılan okumalar, bizlere Kur’an’ın gerçek hayatın tam ortasına hitap ettiğini gösterecektir.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Herhangi bir ayet ile ilgili yapılan Kur’an okumalarında ilgili ayetin, konu, sure ve Kur’an bütünlüğüne dikkat edilmesi, yapılan anlama çalışmasını kolaylaştıracaktır. Bu yazımızda Hud suresi bağlamında bazı ayetlerin sure için ilişkileri üzerinde durarak, ayetlerin sure içinde birbiri ile olan bağına dikkat çekmeye çalışacağız.

Hud suresini okuduğumuzda bazı elçilerin kıssalarını ve o elçilerin kavimlerinin helak edildiğini görmekteyiz. Aynı surenin 120. ayetinde, bu kıssaların anlatılma sebebi şöyle anlatılmaktadır;

[011.120] Elçilerin haberlerinden senin gönlünü yatıştıracak olanlardan sana anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve ibret gelmiştir.

Hud Suresi 120. ayeti, Kur’an kıssalarını anlamanın anahtar ayetlerinden bir tanesi, belki en önemlisidir. Ayete baktığımızda kıssa anlatımların iki amaca yönelik olduğunu görmekteyiz.

1- Elçinin gönlünü yatıştırmak.

Bilindiği gibi Muhammed (as) kendisine verilen görevi yerine getirmek konusunda bir hayli sıkıntı çekmekte, kavmi tarafından ona ve beraberindekilere her türlü eza ve cefa reva görülmekteydi. Geçmiş elçilerin başlarından geçenlerin ona anlatılmasının sebebi, bu konuda yalnız olmadığı ve aynı olayların geçmiş elçilerin başlarından da geçtiğini bilmesi, böylelikle rahatlaması içindir.

2- Müminlere öğüt ve ibret.

Aynı sıkıntıları sadece elçiler değil, onlarla beraber olan müminlerde çektiği için, kıssa anlatımlarının onlar için de birer ibret olarak okunması gerekmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Kur’an kıssaları sadece geçmiştekilerin yaşantılarından kesitler olarak değil, onların yaşanmışlıklardan ibret alınması için bizlere anlatılmaktadır.

Hud suresi bütünlüğünde, bu ayetin daha geniş açılımını görmekte, bir nevi ayetin ayet ile açıklanma örneğini görmekteyiz. Kısacası, Hud Suresi 120. ayeti kendisini yine aynı sure içinde tefsir etmektedir.

Ellâ ta’budû illallâh(illallâhe), innenî lekum minhu nezîrun ve beşîr(beşîrun).

[011.002] Öyle ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Gerçekten ben, sizi onun tarafından uyarıp-korkutan ve müjdeleyenim;

Ve enistagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi yumetti’kum metâan hasenen ilâ ecelin musemmen ve yu’ti kulle zî fadlin fadleh(fadlehu) ve in tevellev fe innî ehâfu aleykum azâbe yevmin kebîr(kebîrin).

[011.003] Rabbınızdan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin. Her lütuf sahibine lütfunu versin. Eğer yüz çevirirseniz; o zaman ben, başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.

Hud Suresi 1. ayeti, bu kitabın kimin tarafından indirildiğini beyan etmekte, 2. ve 3. ayetlerinde neden indirildiği ve elçinin kavmine yaptığı uyarıları görmekteyiz. Bu uyarıların benzerlerinin surenin diğer ayetlerinde başka elçilerin de ağzında döküldüğünü görülecektir. İlerleyen ayetlerde, Mekkelilerin inkârcı davranışları ve onlara karşı söylemesi gerekenler bildirilmektedir.

Hud suresinin temel mesajı, Allah’tan başkasına kulluk edilmemesi gerektiğine dair bilgileri ihtiva eden kitaba iman etmek, önceki elçilerin kavimlerinin, bu emre aykırı hareket etmek sureti ile başlarına gelenlerden ibret almaktır diyebiliriz.

E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ve yetlûhu şâhidun minhu ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten), ulâike yu’minûne bih(bihî) ve men yekfur bihî minel ahzâbi fen nâru mev’ıduh(mev’ıduhu), fe lâ teku fî miryetin minhu innehul hakku min rabbike ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu’minûn(yu’minûne).

[011.017] Rabbinden açık bir delil üzerinde bulunan, ardınca da Rabbi tarafından bir şahid gelen, ondan önce de Musa’nın imam ve rahmet olan kitabını tasdik eden kimse, başkaları gibi midir? İşte onlar; Kur’an’a inanırlar. Herhangi bir güruh onu inkâr ederse; onun varacağı yer ateştir. Bundan şüphen olmasın. Doğrusu o, Rabbin tarafından gelen bir gerçektir, ama insanların çoğu inanmazlar.

Surenin 17. ayeti, elçinin açık bir delil üzerinde olduğu, önceki elçilerden olan Musa’nın kitabını tasdik eden elçiler zincirinin bir halkası olduğu belirtilmekte, surenin 25. ayetinden itibaren ise Nuh (as) ‘ın kıssası anlatılmaya başlanmaktadır. Kur’an’ın kendisinden önceki kitapları tasdik etmiş olmasının sıkça hatırlatılması, son elçi ve kitabın kaynağının aynı olduğunun bilinmesi içindir.

Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî innî lekum nezîrun mubîn(mubînun).

En lâ ta’budû illallâh(illallâhe), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin elîm(elîmin).

[011.025] Gerçekten Nuh’u da kavmine göndermiştik. Ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

[011.026] «Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, muhakkak ki, ben sizin üzerinize elîm bir günün azabından korkuyorum.»

Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî rahmeten min indihî fe ummiyet aleykum, e nulzimukumûhâ ve entum lehâ kârihûn(kârihûne).

[011.028] (Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?

Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).

[011.029] Ey kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.

Surenin 2. ve 3. ayetlerinde Muhammed (as) ‘ın kavmine söylediği sözlerin bir benzerinin Nuh (as) ‘ın ağzından da döküldüğünü görmekteyiz. 28. ayette ise, surenin 17. ayetinde olduğu gibi, elçinin yetkiyi kimden aldığı bildirilmektedir. 29. ayette ise Nuh (as) ‘ın tebliğine karşılık herhangi bir ücret istemediğini görmekteyiz. Bu durum bir sonraki Hud (as) kıssasında da karşımıza çıkacaktır. İlerleyen ayetlerde, Nuh (as) ‘ın kavminin ona karşı olan inkârcı tavrı mücadelesinden kesitler sunularak, kavminin helak edilmesi ile kıssa son bulmaktadır.

Ve ilâ âdin ehâhum hûdâ(hûden), kâle yâ kavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), in entum illâ mufterûn(mufterûne).

[011.050] Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan uyduranlardan başkası değilsiniz.

Yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi ecrâ(ecren), in ecriye illâ alellezî fetaranî, e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).

[011.051] Ey kavmim; ben sizden bunun için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, yalnız beni yaratana aittir. Aklınız ermiyor mu?

Ve yâ kavmistagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi yursilis semâe aleykum midrâran ve yezidkum kuvveten ilâ kuvvetikum ve lâ tetevellev mucrimîn(mucrimîne).

[011.052] «Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O’na tevbe edin ki, üzerinize gökten bol bol bereket indirsin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin.»

Surenin 2. ve 26. ayetlerine baktığımızda, Muhammed ve Nuh (as) ‘ların kavimlerine yaptığı çağrının benzerinin, Hud (as) tarafından da kavmine yapıldığını görmekteyiz. Surenin 29. ayetinde, Nuh (as) ‘ın kavmine yaptığı tebliğe karşılık herhangi bir karşılık istememesi, Hud (as) ‘ın ağzından dökülmektedir. Surenin 3. ayeti ve 52. ayetini okuduğumuzda ise Allah (CC) den mağfiret ve tevbe istenilmesini görmekteyiz. Ayrıca surenin 6. ayetinde gördüğümüz sözlerin bir benzerinin, 56. ayette Hud (as) tarafından da tekrarlandığını görmekteyiz.

Nuh (as) ‘ı ret eden kavminin başına gelen helak, Hud (as) ı ret eden kavminin de başına gelerek, yeni bir elçi kıssasına geçilmektedir.

Ve ilâ semûde ehâhum sâlihâ(sâlihan), kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), huve enşeekum minel ardı vesta’merekum fîhâ festâgfirûhu summe tûbû ileyh(ileyhi), inne rabbî karîbun mucîb(mucîbun).

[011.061] Semud’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. O: « Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir ilahınız da yoktur. Sizi, yerden O meydana getirdi, yeryüzünde yerleşme ve imar etme gücünü size O verdi; O’nun bağışlamasını isteyin, sonra O’na tevbe edin! Şüphe yok ki, Rabbim yakındır, duaları kabul edendir.» dedi.

Salih (as) ‘ın kavmine karşı yaptığı tebliğin benzerinin, surenin 3-26-50. ayetlerinde de diğer elçiler tarafından kavimlerine yapıldığını görmekteyiz.

Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî minhu rahmeten fe men yansurunî minallâhi in asaytuhu fe mâ tezîdûnenî gayre tahsîr(tahsîrin).

[011.063] Dedi ki: «Ey kavmim, görüşünüz nedir-söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu durumda da O’na isyan edecek olursam Allah’a karşı bana kim yardım edecektir? Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana (hiç bir yarar) sağlamayacaksınız.»

Surenin 17. ve 28. ayetlerinde gördüğümüz, elçilerin bir yetki belgesi ile kavimlerine geldikleri, elçiliklerinin kendilerinden menkul olmadığı, surenin 63. ayetinde, Salih (as) tarafından da tekrarlanmaktadır. Nuh ve Hud (as) ‘lara kavimlere tarafından verilen ret cevabının aynısı, Salih (as) ‘a da verilerek, aynı akıbete duçar olmuşlardır.

Surenin ilerleyen ayetlerinde İbrahim’im misafirleri kıssası anlatılmaktadır. Aynı elçiler Lut kavmine de giderek o kavmin helak olmasını sağlamışlardır. Surenin devamında Şuayb (as) ‘ın kıssası anlatılmaya başlanmaktadır.

Ve ilâ medyene ehâhum şuaybâ(şuayben), kâle yâ kavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu) ve lâ tenkusûl mikyâle vel mîzâne innî erâkum bi hayrin ve innî ehâfu aleykum azâbe yevmin muhît(muhîtin).

[011.084] Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı. Dedi ki: Ey kavmim; Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi, iyi bir halde, refah içinde görüyorum. Ve sizi azabla kuşatacak bir günden korkuyorum.

Salih (as) ‘ın kavmine karşı söylediklerini, daha önceki 3-26-50 ve 61. ayetlerde de görmekteyiz. Önceki elçilere yapılan itirazların aynısını, kavminin Şuayb (as) a yaptığını görmekteyiz.

Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve rezekanî minhu rızkan hasenâ(hasenen) ve mâ urîdu en uhâlifekum ilâ mâ enhâkum anh(anhu), in urîdu illel ıslâha mesteta’tu ve mâ tevfîkî illâ billâh(billâhi), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).

[011.088] Dedi ki: Ey kavmim; ben Rabbimden apaçık bir delil üzere iken O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmişse; ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere aykırı hareket etmek istemem. Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir isteğim yoktur. Başarım; ancak Allah’tadır. O’na tevekkül ettim ve O’na yöneliyorum.

17-28-63. ayetlerde gördüğümüz, elçilerin yetki belgesi üzerinde oldukları, 88. ayette de tekrarlanmaktadır. Bugün bazı kimselerin Ben de resulüm diyerek ortalıkta gezmeleri ve ellerinden herhangi bir yetki belgesi olmaması, onların bu konuda yalan söylediklerini ortaya koyduğunu, yeri gelmişken hatırlatmak isteriz.

Şuayb (as) kavmine kendilerinden önce helak edilen Nuh, Hud, Salih ve Lut (as) ‘ların kavimlerini hatırlatarak, bir benzerini 3-52 ve 61. ayetlerinde gördüğümüz sözleri 90. ayette tekrarladığını görmekteyiz.

Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyh(ileyhi), inne rabbî rahîmun vedûd(vedûdun).

[011.090] «Rabbinizden mağfiret dileyin; O’na tevbe edin; doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever.»

Şuayb (as) ‘ın çağrısına ret cevabı veren kavmi, diğer kavimler gibi aynı akıbete uğramıştır.

Ve yâ kavmi’melû alâ mekânetikum innî âmil(âmilun), sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve men huve kâzib(kâzibun), vertekibû innî meakum rakîb(rakîbun).

[011.093] «Ey Milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu ben de yapacağım. Kime rezil edici bir azabın geleceğini, kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlüyorum.»

Ve kul lillezîne lâ yu’minûna’melû alâ mekânetikum, innâ âmilûn(âmilûne).

[011.121-2] İnanmayanlara: «Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz» de.

93. ayette Şuayb (as) ‘ın ağzından çıkan sözlerin benzerinin, 121. ayette de Muhammed (as) ‘ın ağzından çıktığını görmekteyiz.

Kur’an muhataplarına gereken mesajı verdikten sonra, bu mesajı ret edenlerin başlarına neler geleceğini de haber vermektedir. Bu haberi vermekte kullandığı anlatım üslubu, önceki kavimlerin başlarına gelenlerdir. Allah (CC) bu haberleri anlatmakla, Yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir demekte, iman etmeyenleri açık bir şekilde tehdit etmektedir.

Sonuç olarak; Kur’an, muhataplarına vermek istediği mesajı basit ve yalın bir dille anlatmakta, bu anlatımı kullanırken, geçmiş yaşantıları örnek vermektedir. Bu ayetleri okuyan ve dinleyenlerin zihninde ilk canlanan şey, Allah (CC) ‘nin biz kullarına yapmış olduğu vaadin boş olmadığı, bu vaadin önceki yaşantılar bazında gerçekleştiği, bundan dolayı aynı yolu izleyenlerin de bu vaad ile karşı karşıya kalacağını bilmeleri olacaktır.

Elçilerin kavimlerine karşı olan tebliğinin bütün elçiler için aynı olduğunu düşündüğümüz zaman, elçileri ret eden bir hayat sürmenin bedelinin de aynı olacağı, bu şekilde bizlere anlatılmış olmaktadır.

Bu çalışma yapma amacımız, bir surenin kendi içinde nasıl bir bütünlüğe ve anlam örgüsüne sahip olabileceği üzerinde tefekkürde bulunmaya çalışmak idi.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Yusuf Suresi 37. ayetini okuyan birçok kimse, o ayette Yusuf (as) tarafından yanındaki zindan arkadaşlarının ona sorduğu soruya verdiği cevap ile ne demek istediği konusunda tereddüte düşecektir. İlgili ayetin mealini vererek konuyu biraz daha açtığımızda, ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılacaktır.

[012.037] Dedi ki: Size rızık olmak üzere verilen yemeklerin gelmesinden önce onun yorumunu bildiririm. Bu; Rabbımın bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen bir kavmin dinini terkettim. Hem onlar, ahireti inkâr ederdi.

Yusuf Suresi 37. ayeti ile ile ilgili yapılan çevirilere baktığımızda, ağırlıklı olarak yukarıda verdiğimiz çevirilerin benzerleri göze çarpmaktadır. Bu tür yapılmış çevirileri okuyanlar, Yusuf (as) ın zindan arkadaşlarına gelecek olan yemeğin ne olduğunu daha onlara o yemek gelmeden önce haber verebileceğini söylemek istediğini anlayacaklardır. Hâlbuki ayetin bağlamını dikkatli okuyan bir kimse, bu tür çevirilerde bir problem olduğunu hissedecek ve Yusuf (as) ‘ın zindan arkadaşları tarafından kendisine sorulan sorunun yorumunumu, yoksa gelecek olan yemeğin yorumunumu yapacağını söylemek istediğini anlamakta zorluk çekeceklerdir.

Bu noktada ortaya çıkabilecek olan problemin aşılabilmesi için, bir önceki ayete bakmak yeterli olacaktır. Kur’an okumaları yapanların bu türden ortaya çıkabilecek bazı problemlerle karşılaşmaması için, Arapça metin ile birlikte okuma yapması daha sağlıklı olacaktır. Çünkü bazı ayet meallerindeki kapalılıklar, ayetin Arapça metni ile birlikte okunduğunda ve bağlama dikkat edildiğinde kendiliğinden çözülebilecektir. Arapça bilinmese dahi ayet içindeki ortak ibareler anlaşılmayı sağlayacaktır

Ve dehale meahus sicne feteyân(feteyâni), kâle ehaduhumâ innî erânî a’sıru hamrâ(hamren) ve kâlel âharu innî erânî ahmilu fevka re’sî hubzen te’kulut tayru minh(minhu), nebbi’nâ bi te’vîlih(te’vîlihî), innâ nerâke minel muhsinîn(muhsinîne).

[012.036] Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki: Ben (rüyada) şarap sıktığımı gördüm. Diğeri de: Ben de başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bunun yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz, dedi.

Yusuf Suresi 36. ayetinde zindan arkadaşları Yusuf (as) a gördükleri bir rüyanın yorumunu sormaktadırlar. Bu sorunun Arapça metindeki karşılığı Nebbi’na bi te’vilihi (Bunun yorumunu bize haber ver) şeklindedir. Aynı ibareyi 37. ayette de görmekteyiz ve bu ibare, 37. ayetin çevirilerinde görünen bir problemin aydınlanmasını da sağlayacaktır.

Yusuf Suresi 37. ayetinde “Dedi ki: Size rızık olmak üzere verilen yemeklerin gelmesinden önce onun yorumunu bildiririm.” cümlesinin içinde geçen İlla nebbe’tüküma bi te’vilihi ibaresinden, Yusuf (as) ın gelecek yemeğin yorumunu değil, zindan arkadaşlarının gördüğü rüyayı yorumlayacağı anlaşılabilir. Konu bütünlüğüne dikkat ettiğimizde 36. ve 42. ayetler arası olduğu görülecek, 41. ayette Yusuf (as) ın zindan arkadaşlarının rüyasını yorumladığı görülecektir.

[012.041] Ey zindan arkadaşlarım; biriniz efendisine şarab içirecek, diğeri de asılacak, kuşlar onun başından yiyecektir. İşte sorduğunuz iş, böylece olup bitmiştir.

Dolayısı ile Yusuf Suresi 37. ayetinin çevirilerinde, zindan arkadaşlarının gördüğü rüyanın yorumunu dikkate alan çevirilerin daha isabetli ve okuyucuların kafasında oluşabilecek tereddütleri giderici olacağını söyleyebiliriz.

[012.037] Yusuf da onlara şöyle karşılık verdi: “Bugünkü yemeğiniz önünüze gelmeden ben sizin rüyanızı yorumlarım [Bilin ki] bu bana rabbimin öğrettiği bir ilimdir. [Ama dilerseniz önce şu sözlerime kulak verin]: “Ben, Allah’a inanmayan, ahiret gerçeğini de yalan sayan toplumun dinini/inanç sistemini bir tarafa attım, o dini hiç benimsemedim.” (Mustafa Öztürk meali)

Yusuf (as) ın zindan arkadaşlarına neden yemekten önce rüyalarını yorumlayabileceğini söylediği de akla gelebilecek sorulardandır.

Bu konuda tefsirlerde bazı yorumlar olmakla birlikte, doğruluğu üzerinde şüphe uyandıran yorumlardır. Bu konuda söylenebilecek her söz neticede bir yorum olacağından, her yorumun doğru veya yanlış olma ihtimali bulunacağından ötürü, onun böyle bir şey söylemiş olmasını, onlara söyleyeceklerini sahip olduğu bilginin sayesinde kısa bir zamanda anlatacağını, bu şekilde ifade etmiş olabileceğini söyleyebiliriz.

Ayrıca yine 37. ayet içinde geçen ve Yusuf (as) tarafından söylenen “Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen bir kavmin dinini terk ettim.” cümlesinden, sanki Yusuf (as) ın önce Allah’a iman etmeyen bir kavmin dinine iman ettiği, fakat sonra bu inancı terk ettiği gibi bir anlam çıkarılabilir. Yusuf (as) ın şirk ile önce veya sonra herhangi bir ilişkisi olamayacağını düşündüğümüzde, bu cümlenin nasıl anlaşılması gerektiği sorusunun cevabı aranacaktır.

Yusuf (as) ‘ın kullandığı terk ettim kelimesi, önceden içinde bulunduğu bir hali değil, böyle bir şeye asla bulaşmadığını ifade etmek için kullanılmaktadır. Yani Yusuf (as) kendisinin Allah’a ve ahirete iman ettiğini, böyle bir inanca sahip olmayanlardan beri olduğunu ifade etmektedir.

Yusuf (as) böyle bir giriş yapma ihtiyacını neden duymuştur? diye soracak olursak şunları söyleyebiliriz;

Yusuf (as) konuşmaya böyle bir giriş yapmak ile kendisinin nasıl bir inanç içinde olduğunu zindan arkadaşlarının da bilmesi, onların kendisine sorduğu sorunun cevabını verirken, bu inancını dikkate aldığını, kendisinin bir kâhin veya cinlerden haber aldığını iddia eden bir kimse olmadığının bilinmesini istediğini, onların gördükleri ile ilgili yaptığı yorumun hevasından kaynaklı bir yorum olmayacağını bilmelerini sağlamak, aynı zamanda onları bu inanca davet etmeye çalışmak olduğunu söyleyebiliriz.

İlgili ayetlerin konu bütünlüğü dâhilindeki mealleri şöyledir;

[012.036] Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki: Ben (rüyada) şarap sıktığımı gördüm. Diğeri de: Ben de başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bunun yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz, dedi.

[012.037] Yusuf da onlara şöyle karşılık verdi: “Bugünkü yemeğiniz önünüze gelmeden ben sizin rüyanızı yorumlarım [Bilin ki] bu bana rabbimin öğrettiği bir ilimdir. [Ama dilerseniz önce şu sözlerime kulak verin]: “Ben, Allah’a inanmayan, ahiret gerçeğini de yalan sayan toplumun dinini/inanç sistemini bir tarafa attım, o dini hiç benimsemedim.”

[012.038] «Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un milletine uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lutfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler.»

[012.039] «Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?»

[012.040] «Sizin Allah’ın aşağısından olan taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir ispatlayıcı-delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.»

[012.041] Ey zindan arkadaşlarım; biriniz efendisine şarab içirecek, diğeri de asılacak, kuşlar onun başından yiyecektir. İşte sorduğunuz iş, böylece olup bitmiştir.

[012.042] İkisinden kurtulacağını, sandığı kişiye dedi ki: «Efendinin katında beni hatırla.» Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı.

Sonuç olarak; Kur’an çevirilerinde karşımıza çıkan sorunlardan bir tanesi, çevirisi yapılan ayetin bağlamına dikkat edilmemesidir. Bağlamına dikkat edilmeyerek çevrilen ve birden fazla anlama sahip olma ihtimali olan bir ayetin, hangi anlama sahip olabileceği noktasında, okuyucular tarafından bir takım tereddütlerin oluşması muhtemeldir. Herhangi bir tereddüt oluşmaması için ayetin konu bütünlüğüne dikkat edilmesi ve konu bütünlüğü dâhilinde bir anlam verilerek, bunun ilgili ayetin çevirisine yansıtılması gerekmektedir.

Yazımıza konu etmeye çalıştığımız Yusuf Suresi 37. ayetinin çevirilerinde, Yusuf (as) ‘ın zindan arkadaşlarına gelecek yemeğin yorumunumu, yoksa gördükleri rüyanın yorumunumu yapacağını söylediğinin belirtilmemesi sonucunda okuyucular ikilemde kalabilemektedir. Ayetlerin konu bütünlüğüne dikkat ederek okuduğumuz zaman, Yusuf (as) ‘ın zindan arkadaşlarına onlara gelecek olan yemeğin değil, gördükleri rüyanın yorumunu yapacağını söylediği anlaşılmaktadır.

Bu şekildeki bir anlamın ilgili ayete yansıtılması, okuyucuların ikilemde kalmamasını sağlaması açısından daha doğru olacaktır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Kur’an ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih olarak iki kısma ayrılmış olduğu düşüncesi, Al-i İmran Suresi 7. ayetinden çıkarılmış olup, bu kitabın ayetlerinin hangilerinin muhkem, hangilerinin müteşabih olduğu konusunda herhangi bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bırakın fikir birliği bulunmasını, müteşabih ayetin tarifi konusunda dahi problemler bulunmaktadır.

Kitabın içindeki ayetlerin böyle bir tasnife tutulmasının pek doğru bir yaklaşım olmadığını, kitabın bütün ayetlerinin muhkem olduğunu, müteşabih ayetlerin ise, Allah (CC) ‘nin indirdiği diğer kitaplar olan Tevrat ve İncil’de olduğu konusundaki düşüncelerimizi, bundan önceki bir yazımızda paylaşmıştık. Bu yazımızda, Hud Suresi 1. ayeti çerçevesinde kitabın ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama gelebileceği üzerinde düşünmeye çalışacağız.

Hud Suresi 1. ayeti doğru anlaşılacak olursa, Kur’an ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama geldiği de anlaşılacaktır.

[011.001] Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri muhkem kılınmış, sonra da her şeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından ayırt edilmiştir.

[011.002] Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye. Muhakkak ki ben, size O’nun katından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.

Hu Suresi 1. ayetinde, kitabın ayetlerinin muhkem ve ayrıntılı (fussilet) kılındığı, 2. ayetinde ise, bunun sebebi açıklanmaktadır. Önce kısaca Fussilet kelimesi üzerinde durmaya çalışacak olursak bu konuda şunları söyleyebiliriz;

Fussilet; Aralarında belirli bir aralık oluşuncaya kadar, iki şeyden diğerinin birbirinden ayırmak anlamına gelen El Faslu kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin ne anlama gelebileceğini ise, Fussilet suresinden anlayabiliriz.

[041.003] Bu, Arapça bir Kur’an olarak, ayetleri bilen bir kavim için ayırt edilmiş (fussilet) bir kitaptır.

[041.044] Eğer biz bu Kur’ân’ı yabancı bir dilde okunan bir kitap yapsaydık derlerdi ki: ‘Ayetleri ayırt edilmeli (fussilet) değil miydi? Muhatapları Arap olduğu halde Arapça olmayan kitap mı geldi?» De ki: «O müminler için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an, onlara bir körlüktür. Sanki onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar.

Fussilet Suresi 44. ayeti, bu kelimenin muhataplarının anlamamasından ayrılmış yani, muhataplarının anlayabileceği bir dilde indiğini bildirmektedir.

Şimdi gelelim, asıl konumuz olan kitabın ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama gelebileceği üzerine bir tefekkürde bulunmaya çalışmaya;

Uhkimet; Islah etmek, düzeltmek maksadı ile men etmek, engellemek anlamına gelen Hakeme den türemiştir.

Muhkem; Bir işi sağlam yapmak, onun bozulmasını engellemek anlamına gelmektedir. Bir şeyin muhkem olması demek, onun dış etkilere karşı dayanıklı olmasını ifade etmektedir. Muhkem Kale veya Muhkem Duvar denildiği zaman, kalenin ve duvarın dayanıklı olması, dış etkilere ve düşman saldırılarına karşı dayanıklı olmasını ifade ettiği bilinmektedir.

Muhkem Ayet deyimini, kelimenin bu anlamından hareketle anlamaya çalışmanın, bizi daha sağlıklı bir düşünce sahibi yapacağını düşünmekteyiz. Klasik tefsir anlayışındaki Muhkem Ayet tarifinin, kelimenin bu anlamı ile örtüşmediğini düşünerek, Kur’an ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama gelebileceği üzerinde şunları söyleyebiliriz;

Kur’an ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama gelebileceği üzerinde düşünenlerin bu kelimenin geçtiği Hac Suresi 52. ayeti üzerinde hiç tefekkür etmediğini görmekteyiz. Hâlbuki bu ayet bizlere, Kur’an ayetlerin muhkem kılınmasının ne anlama geldiğini bildirmektedir. Hac Suresi 52. ve bu ayet ile ilgili olan diğer ayetleri dikkate alan bir okuma yapmaya çalıştığımız zaman, klasik tefsir anlayışındaki Muhkem Ayet tarifinin hiç de öyle olmadığı görülecektir.

[022.052] [E0] Hem biz senden evvel ne bir Resul ve ne bir Nebiy göndermedik ki bir temenni kurduğu vakıt Şeytan onun ümniyyesine bir ilka yapmış olmasın, bunun üzerine Allah Şeytanın ilka ettiğini derhal nesheder de sonra Allah, ayetlerini muhkemler (yuhkimu) ve Allah, alîmdir, hakîmdir.

Hac Suresi 52. ayeti, Allah (CC) tarafından gönderilmiş olan bütün Resul Nebilere inen vahye, Şeytan tarafından bir ilka yapılmaya yeltenildiğini, fakat Şeytan’ın bunu asla başaramadığını, bütün elçilere inen vahyin Şeytan’ın karıştırmasına karşı korunmuş olduğunu beyan etmektedir.

Hac Suresi 52. ayetinin Muhkem Ayet deyiminin anlaşılmasında anahtar konumda olmasını dikkate alarak, bu ayetin mesajının daha net anlaşılması gerektiğini düşünmekteyiz.

Kur’an’a baktığımız zaman Allah (CC) yerdeki beşer elçiye vahyini ulaştırmada Melek Elçi kullandığını görmekteyiz (Nahl Suresi 2- Şura Suresi 51- Hac Suresi 75). Melek elçinin ontolojik mahiyetinin olup olmadığı, ne veya nasıl olduğu konusunda bizler tarafından herhangi bir yorum yapmanın mümkün olmadığını, beşer elçilere neden böyle bir yol ile vahyedilmiş olduğu üzerinde düşünebileceğimiz konusunda, daha önce yazmaya çalıştığımız yazılar mevcuttur.

Kur’an’ın Allah (CC) den Melek Elçiye, ondan da Beşer Elçiye ulaştırılmış olduğu konusundaki ve bu yolda vahye herhangi bir Şeytan karıştırmasının meydana gelmediğini beyan eden bazı ayetler, Hac Suresi 52. ayetini anlama konusunda kolaylık sağlayacaktır.

[015.016-8] Gerçekten Biz, gökte burçlar yarattık ve onları seyredenler için yıldızlarla süsledik. Hem onu kovulmuş her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı edenler olursa, onu da parlak bir ışık kovalar.

[037.006-9] Muhakkak ki, Biz yakın olan göğü ziynet ile yıldızlar ile bezedik. Ve hem her isyankâr şeytandan muhafaza ettik. Onlar, artık mele-i a’lâ’ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.

[072.008-9] «Doğrusu biz göğü yokladık; onu sert bekçiler ve kayan ateşlerle (ışınlarla) doldurulmuş bulduk.» Doğrusu biz; göğün dinlenebileceği bir yerinde oturmuştuk; ama şimdi kim onu dinleyecek olursa, kendisini gözetleyen bir alev buluyor.

Yukarıda verdiğimiz ayet mealleri, teşbihi bir anlatım üslubu dâhilinde, vahyin beşer elçiye ulaşmasında ona herhangi bir yol kazası olmadığını, herhangi bir dış müdahele olmadığını, vahyin Allah (CC) ‘den beşer elçiye sağlam bir şekilde geldiğini haber vermektedir.

Hac Suresi 52. ayetinde, Şeytan’ın tasallutuna karşı Allah’ın ayetlerinin MUHKEM kılınmış olması, bu kelimenin Dış etkilere karşı dayanıklılık anlamını dikkate aldığımızda, daha net anlaşılacak, KUR’AN’IN BÜTÜN AYETLERİNİN DIŞ ETKİLERE KARŞI KORUNMUŞ, YANİ MUHKEMLEŞTİRİLMİŞ AYETLER olduğu anlaşılacaktır.

Bu ayetleri dikkate alarak yapacağımız Muhkem Ayet tarifi, artık klasik tefsir anlayışındaki tarif ile farklılık arz edecektir. Klasik tefsir anlayışında hâkim olan, Kur’an ayetlerinin Muhkem Ayet ve Müteşabih Ayet olduğu şeklinde yapılan bir ayrım, Kur’an’ın muhkem olmadığı, yani müteşabih olduğu iddia edilen ayetlerinin dış etkilerden korunmadığı gibi bir anlayış ortaya koyma ihtimalinden dolayı, sakıncalı bir ayrımdır.

Muhkem ve Müteşabih ayet ayrımını kabul edenlerin hiç birisinin, Kur’an’ın müteşabih ayetlerinin dış etkilerden korunmamış olduğunu iddia ettiklerini söylemek istemediğimizi, fakat böyle bir ayrım yapmanın sakıncasını ortaya koymak açısından bunları söylediğimizi önemle hatırlatmak isteriz.

Sonuç olarak; Kur’an ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih şeklinde kategorize edildiği ve bu ayrımın kemikleşmiş bir düşünce olduğu bilinmektedir. Fakat bizim düşüncemiz bu ayrımın, Muhkem kelimesinin anlamının ve Kur’an bütünlüğünün dikkate alınmaması sonucu yapıldığı yönündedir.

Kur’an’ın ayetlerinin muhkem olmasını, bütün ayetlerinin dış etkilerden korunmuş vaziyette Muhammed (as) ‘a ulaşmış olması şeklinde anladığımız zaman, Kur’an’ın bütün ayetlerinin MUHKEM AYETLER olduğu anlaşılacak, Müteşabih Ayetlerin Kur’an içinde olduğu düşüncesinden vazgeçilmek zorunda kalınacaktır.

Bu iddiamızın başkaları tarafından kabul görmesinin elbette zor olduğunu bilmekteyiz. Yüzyıllardır Kur’an ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih olarak iki kısma ayrıldığına dair olan düşüncenin bir anda yıkılması zaten beklenemez. Ancak Muhkem kelimesinin anlamını dikkate alan Kur’an merkezli bir okuma yaparak konuyu anlamaya çalıştığımızda, karşımıza bu durum çıkacaktır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.