Bir soru sormak istiyorum. Sizler inancınızı hiç sorguladınız mı? Allah’ın Kur’an’da emrettiği yoldan mı gidiyoruz, yoksa batılı, hurafeyi din mi edindik? Bunun kontrolünü Kur’an’dan yapma gereği duydunuz mu, yoksa gerek yok, bana dini anlatanlara çok güveniyorum mu dediniz? Çünkü Kur’an öyle örnekler veriyor ki geçmiş toplumlar ile ilgili, Allah’ın gönderdiği uyarı kitaplarını okuyup, açıkça gördükleri tebliğ aldıkları halde, batıl inançlarını yaşamak adına, Allah’ın sözlerini bile tahrif etmekten çekinmemişler. Bir örnek vermek istiyorum ki, aynı hataları bizler de yapmayalım. Yapıyorsak da, artık vazgeçelim.

Bakara 75: Şimdi, bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden birtakımı, ALLAH’IN KELAMINI DİNLER, İYİCE ANLADIKTAN SONRA, ONU BİLE BİLE TAHRİF EDERLERDİ. (Diyanet meali)

Ne dersiniz, geçmiş toplumların yaptığı yanlışları, bizler yapıyor muyuz? Bakalım Yaradan Kur’an’da ne emrediyor, bizler Fıkıh ve mezhep öğretisi ile günümüzde neler yapıyoruz, nelere inanıyoruz. Yorumunu sizlere bırakıyorum.

Allah gönderdiği rehber kitabında, yalnız Kur’an’ın ipine sarılın, biz Kur’an’da hiçbir eksik bırakmadık ve sizlere nice örneklerle açıkladık ki anlayasınız ve sizi doğru yola iletecek yalnız Kur’an’dır der. Ama mezheplerin öğretisi fıkıh inancı ise, her şey Kur’an’da yazmaz, Kur’an’ı herkes anlayamaz,  Kur’an’da özet bilgiler vardır, onun için fıkıh ve mezheplerin beşeri öğretisi olmazsa, Kur’an anlaşılmaz ve yaşanmaz diye bizlere öğrettiler ve bizlerde bunları kabul edip inanmadık mı?

Allah Kur’an’da din ve iman adına veliler, efendiler, şeyhler edinip ardı sıra gitmeyin, güvenilecek yardım ve şefaat istenecek veliniz, efendiniz yalnız benim diye uyarır. Ama fıkıh, mezhep ve tarikat inancı, bunun tam tersini söyler ve velisi, şeyhi olmayan cennete gidemez diyecek kadar ileri gidilir. ÇOK DAHA İLGİNCİ, ALLAH ŞEFAAT TÜMDEN BANA AİTTİR DEDİĞİ HALDE VELİLERİN, ŞEYHLERİN DE ŞEFAATÇİ OLDUKLARINA İNANDIRILMADIK MI?

Hakkında emin olmadığın bilginin ardına düşmeyin, bunun hesabını sorarım diye Allah Kur’an’da bizleri uyarır ve Kur’an’ı kendi korumasına aldığını da bildirir bizlere. Ama bizlere İslam ı anlatanlar, doğruluğundan emin olamayacağımız ve peygamberimize atfedilen onca RİVAYET SÖZLERE, hiç şüphe duymadan inanırız. Bu yetmez, rivayet hadisler Kur’an ayetleri gibidir, inkâr eden, kabul etmeyen Kur’an’ı inkâr etmiş gibidir, diyenlere de inanmakta bir mahsur görmeyerek, Kur’an’a şirk koşmadık mı?

Allah dinde sakın bölünenler gibi olmayın, ayrılığa düşmeyin diye birçok kez ayetinde uyardığı halde, mezhep ve fıkıh inancı, DİNDE BÖLÜNMEKTE BEREKET VARDIR diyecek kadar ileri gitmeleri, bizleri hiç tedirgin etmedi ve bu sözlere de inanmakta hiç mahsur görmedik.

Allah biz Kur’an’ı detaylandırdık ve anlayasınız diye nice örneklerle açıkladık dediği halde, fıkıh inancı bizlere Kur’an’ın detaylı olmadığını, yalnız Kur’an ile açıkça ayetler anlaşılamayacağını öğrettiler. Çünkü rivayetleri Kur’an’da bulamadığımızda, bakın demek ki Kur’an’da her şey olmuyormuş diyenlere inanmadık mı?

Allah dinde hükmüme hiç kimseyi ortak etmem, gönderdiğim elçilerimin görevleri yalnız tebliğ etmek ve sizlere anlatmak, açıklamak ikna etmektir der. Hatta peygamberimiz, BEN SADECE BANA VAHYEDİLENE UYARIM, BEN SADECE APAÇIK BİR UYARICIYIM dediği halde, ne yani peygamberimiz postacı mıydı sözleriyle, Allah’ın elçisini neredeyse, dinde Allah’ın ortağı yaparak, Kur’an’ın misli kadar elçisine de dine hüküm koyma yetkisi vermiştir, diyenlere inanmadık mı?

Sizlere açıkça Kur’an’da saydıklarım dışında, sakın haramlar edinmeyin, Allah’a iftira atmış olursunuz diye bizleri uyardığı halde,  Kur’an’da hiç bahsedilmeyen onca haramlar listesine de, bunları da peygamberimiz haram kılmıştır, diyenlere inanmadık mı?

Allah Nisa 31. ayetinde, eğer yasakladığımız büyük günahlardan sakınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örterim diye uyardığı halde, sanki bu ayeti hiç duymamışçasına, peygamberimize atfedilerek rivayet edilen sözde, PEYGAMBERİMİZİN ŞEFAATİ ÜMMETİNİN BÜYÜK GÜNAHLARINADIR diyerek, hâşâ elçisini neredeyse, Allah’ın affetmeyeceği şeyleri affedebilecek güce sahip olduğuna bile inanmadık mı?

Allah bizlerin ayetleri, inceden inceye düşünerek anlamamızı tavsiye ederken, sizler Kur’an’ı anlayamazsınız, her kelimenin bile yüzlerce anlamı vardır, onları veli insanlar anlar diyerek, ayetler üzerinde bizlerin düşünmesinin, akıl etmemizin önüne geçenlere inanmadık mı? Böylece İslam dininde ruhban sınıfı yoktur diyen Allah’a inatla, kendimize ruhban sınıfı yaratmadık mı?

Allah elçisine özellikle söylemesini istediği, BEN GAYBI BİLMEM, SİZLER GİBİ BİR İNSANIM dediği halde, Allah’ın elçisine Kur’an’ın hiç bahsetmediği gaybı bilgileri bildiğine inanarak, peygamberimize inanılmaz güçler, vasıflar yüklemedik mi?

Casiye 6. ayetinde Kur’an, ALLAH’TAN VE O’NUN AYETLERİNDEN SONRA, HANGİ SÖZE İNANACAKLAR dediği halde, imanımızı yaşamak için ciltlerce dolusu kitaplara da ihtiyacımız vardır diyenlere inanmadık mı? Bu yanlışı yaparak, Allah’ın SAKIN KUR’AN’IN SINIRLARINI AŞMAYIN uyarısına da böylece gözlerimizi kapatarak, Kur’an’ın sınırlarını aşmadık mı?

Allah Kur’an’da, dinin anası olan MUHKEM ayetleri kast ederek, YEMİN OLSUN Kİ BİZ KUER’AN I, ÖĞÜT VE İBRET ALASINIZ DİYE KOLAYLAŞTIRDIK DEDİĞİ HALDE, “kolayda o kadar da kolay demedik, herkes Kur’an’ı anlayamaz, onun için bilmem kaç yıl ilim tahsil etmeli insan” diyerek toluma korku salıp, Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştıranlara inanmadık mı?

Zuhruf suresi 44. ayetinde Yaradan, SİZLERİ KUR’AN’DAN SORUMLU TUTUYORUM dediği halde, bizlere yalnız Kur’an ile iman olmaz diyerek, emin olmadığımız rivayetlere de, tıpkı Kur’an gibi iman edilmesi gerekir diyenlere inanmadık mı?

Allah yılın her vaktinde, kazancımızın ihtiyacımızdan arta kalanından, zekâtımızı, hayrımızı her zaman yapma emri verdiği halde, bunu yılda birkaç güne indirerek, sınırlar koyanlara inanmadık mı?

Allah Hac bilinen aylardadır diyerek, Haram aylarda Haccın yapılacağının örneklerini dahi Kur’an’da verdiği halde, batıl bilgilere inanıp, Hac görevimizi bir yılın içinde bir iki güne indirerek, diğer günlerde Hac yapamazsın diye topluma direten ve böylece Allah’ın yemin ederek kolaylaştırdığı dini, zorlaştıranlara inanmadık mı?

Allah Kur’an’ın tamamına iman etmedikçe gerçek iman etmiş sayılmazsınız diyerek, bazı ayetlerin üstünü örtüp görmezden gelenleri uyardığı halde, bizler onlarca ayetin nesih edildiğine, yani artık hükmünün olmadığına, kalktığına inanmadık mı?

Allah toplantı yani Cuma namazı için, EY İMAN EDENLER diyerek, kadın erkek ayrımı yapmadan, toplantı namazına bizleri çağırdığı halde, Cuma namazının yalnız erkeklere farz olduğunu söyleyenlere inanmadık mı? Kadınlarımızı Allah’ın bu emrinden mahrum ederek, İslam toplumlarının sosyalleşmesinin, en önemli bir yolunu ellerimizle bir kenara iterek, batılın ve hurafenin sözlerine inanmadık mı?

Söyleyecek, örnekler verecek çok şeyler var. Ne dersiniz, onca yanlışı yapan bizler, bizden önceki toplumların düşmüş oldukları yanlışlara, bizlerde düşmedik mi? Elbette düştük, hem öyle bir düştük ki, dilim varmıyor söylemeye. Elbette bu yanlışı yapanlara, Allah’ın kitabındaki ayetlerin üstünü örtüp, görmezden gelenlere, gerçekleri batıl ile gizleyenlere, bakın Allah neler yapacağını söylüyor.

Bakara 159: İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz DOĞRU YOLU GİZLEYENLERE, HEM ALLAH HEM DE BÜTÜN LANET EDİCİLER LANET EDER. (Bayraktar Bayraklı meali)

Saygılarımla

Allah (CC) kitabının birçok yerinde, insanlardan bazılarını bazılarının üzerinde rızık bakımından üstün kıldığını beyan etmektedir. Bu üstün kılınma, bir takım sebepler dâhilinde olup, yazının konusu rızık bakımından üstün olanların, kendilerinden aşağı olanlara karşı yapması gereken infak konusu ile ilgili olan Bakara Suresi 219. ayeti ile ilgili olacaktır.

Bakara Suresi 219. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ

[002.219] Sana içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki; Onların ikisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür. Sana ne infak edeceklerini sorarlar. De ki; «ihtiyaçlarınızdan artakalanını verin’: Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki düşünesiniz.

Ayet içinde 2 farklı konu bulunmaktadır. Biz bu ayet içindeki infak ile alakalı olan konu üzerinde durmaya çalışacağız. “Ne infak edeceğiz?” şeklinde sorulan bir soruya verilmesi istenen cevap “El afve” kelimesi olarak verilmiş ve bu kelime meallere “İhtiyaçtan arta kalan” olarak çevrilmiştir.

Aynı soru Bakara Suresi 215. ayetinde de sorulmuş olup, o soruya verilen cevap şöyledir.

[002.215] Sana, ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayırdan her ne infak ederseniz, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yolcuların hakkıdır. Ve her ne hayır işlerseniz, şüphesiz ki Allah, onu bilir.

İnfak konulu ayetlerin Bakara suresi içinde önemli bir yer tuttuğunu hatırlatarak, konumuz olan ayet içindeki “El afve” kelimesinin anlamı üzerinde durmaya çalışalım.

El afvü = Bir şeyi almaya yönelmek, almayı istemek, ya da amaçlamak.

Afevtü anhu= Ondan yüz çevirip onun suçunu günahını veya kabahatini ortadan kaldırmayı amaçladım.

El ifau= Çoğalan deve, tavşan gibi hayvanlardaki tüyler, kuş tüyü.

El afi= Bir tencereyi ödünç alan kimsenin, tencerenin içinde getirdiği et suyu.

Bu sözcük, bir kimsenin işlediği suç ve günahtan ötürü, ondan el çekmek, sorumlu tutmamak anlamına gelir. (Müfredat)

Bu sözcüğün Araf Suresi 199. ayetinde geçişi şöyledir.

[007.199] Sen; affı tut, ma’rufu emret ve cahillerden yüz çevir.

Kelimenin çoğalmak, artmak anlamında Araf Suresi 95. ayetinde geçişi şöyledir.

[007.095] Sonra kötülüğün yerine iyilik koyduk. Nihayet çoğaldılar ve atalarımıza da fakirlik, şiddet, hastalık, iyilik ve genişlik dokunmuştu, dediler. Bunun üzerine Biz de onları kendilerine farkına varmadan ansızın yakalayıverdik.

Uzun sözün kısası, Bakara Suresi 219. ayetinde geçen El afve kelimesini, “yetecek miktardan fazla olan” anlamında kullanmak, infak kelimesi ile uyumlu bir anlama sahip olmasını sağlayacaktır.

Asıl mesele, bu kelimenin anlamı üzerinden yapılan bazı yorumlar olup, bu yorumların merkezinde, mal biriktirmenin HARAM olduğu, bu ayet gereğince Müslümanların ihtiyaçlarından arta kalan her şeyi infak etmeleri gerektiği yönünde bazı düşünceler mevcuttur.

Bu iddiaların vasatı aşan ifrat düşünceler olduğunu baştan söyleyerek konuya devam edelim. Kur’an’a baktığımız zaman eleştirilen nokta, servet sahibi olmak değil, servet sahibi olup ta bu serveti Allah yolunda harcamamaktır. Servet sahibi müşriklerin yaptıkları harcamaların sadece gösteriş olduğunu beyan eden Rabbimiz, infak etmenin nasıl ve ne şekilde olması gerektiğini birçok yerde bizlere bildirmektedir.

[009.034-35] Ey inananlar! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak, «Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın» denecek.

Kur’an’da kıssası zikredilen “Karun” un, mal ve servet sahibi olarak kötü bir örnek olarak gösterilmesi evrensel bir anlama kavuşarak, malını ve servetini Allah yolunda kullanmayanların sembol ismi haline gelmesi, Kur’an’ın mal biriktirmede dikkat edilmesi gereken noktalar konusunda, bu kişi üzerinden yaptığı önemli uyarılardandır.

[017.026] Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver; elindekileri saçıp savurma.

[017.027] Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.

Kur’an infak konusunda da aşırılığa kaçan bir yol izlenmemesi gerektiğini beyan ederek, orta yolu tavsiye etmektedir. Burada, “İhtiyaçtan arta kalanın infak edilmesi gerektiğini iddia etmek aşırılık mıdır?” şeklinde bir soru akla gelebilir.

[002.180] Birinize ölüm geldiği zaman, eğer mal bırakıyorsa, ana babaya, yakınlara, uygun bir tarzda vasiyet etmesi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir borç olarak size farz kılındı.

Bakara Suresi 180 ayette ölen birisinin kalan mirası için vasiyet etmesi, Nisa Suresi 11. ve 12. ayetlerde bu mirasın nasıl paylaşılması gerektiğini beyan eden ayetlere baktığımızda, ölen birisinin bıraktığı mal ile ilgili olduğu görülecektir. Burada şunu sorarız;

ALLAH (CC) EĞER MAL BİRİKTİRMEYİ HARAM OLARAK SAYMIŞ OLSAYDI BİRİKMİŞ BİR MAL İÇİN MİRAS AYETİ İNDİRİR MİYDİ?

Bu soruya cevabımız, “Elbette hayır” olacaktır. Haram olarak sayılmış bir fiil hakkında hüküm beyan etmek, haram kılınmış şarap hakkında nasıl içilmesi gerektiğini beyan etmek veya haram kılınmış domuz etinin nasıl pişirileceğini beyan etmek gibi bir şeydir. Allah (CC) eğer mal biriktirmeyi haram olarak saymış olsaydı, ölen kişinin geriye bıraktığı malın da haram olarak sayılması gerektiği için, mirasın nasıl taksim edileceği yönünde ayet indirmesine de gerek yoktu.

Mal biriktirmenin haram olarak sayılmış olması, yaşanan hayatın gerçekleri ile de uyuşmaz. Çünkü hayat içindeki şartlar, zamanla iniş ve çıkış arz ederek değişkenlik gösterir ve bu değişkenlik rızık konusunda da ortaya çıkar.

Yusuf (as) kıssası içinde anlatılan ve onun Mısır’daki kıtlık zamanındaki yönetim tarzı, bize evrensel bir iktisat teorisini sunmaktadır.

[012.047] Dedi ki: Yedi sene alıştığınız biçimde ekin. Yediğiniz bir miktar dışında biçtiklerinizi başağında bırakın.

[012.048] Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelir. Saklayacağınız az bir miktar dışında biriktirdiklerinizi yer, götürür.

[012.049] «Sonra, halkın yağmur göreceği bir yıl gelir, o zaman sıkıp sağarlar» dedi.

Yusuf (as) ın kıtlık ile ilgili yapılması gerekenler hakkındaki teklifi, sadece belirli bir zaman ve mekâna has tedbirler olarak değil, tüm zamanlar ve mekânlar için geçerli olan evrensel bir iktisat teorisi olarak okunmalıdır. Çünkü fertlerin ve devletlerin yaşamı, her zaman tekdüze bir seyir arz etmez. Bir zaman bolluk ve refah içinde yaşanırken, bir zaman gelir darlık ve sıkıntı içine düşülebilir.

İşte bu inişli çıkışlı seyreden hayat için kişiler, çıkışlı zamanlarda iniş gelebilecek zamanı hesap ederek, “Ak akçe kara gün içindir” atasözü misali, gelebilecek muhtemel sıkıntılı günler için birikim yapmak zorundadırlar. Aksi takdirde sıkıntılı günlerde ele güne muhtaç olarak daha fazla sıkıntı içine içine gireceklerdir.

BOLLUKTA SAKLAYIP DARLIKTA HARCAMAK şeklinde hayata yansıması gereken yaşam biçimi, hayatın içinde olmazsa olmazlardan bir kuraldır. Mal biriktirmenin haram olduğunu savunan birisi eğer ticaret hayatı içinde olan birisi olmuş olsaydı onu nasıl bir gelecek beklerdi?

Herhangi bir şey üretmek için tesis edilmiş bir kuruluşta çalışan işçiler tarafından üretilen mallar, yılın 12 ayı aynı şekilde alıcı bulmayabilir. Veya bir kaç sene iyi bir şekilde çalışan bir tesis, ilerleyen yıllarda bazı sebepler yüzünden iyi çalışmayabilir. Eğer bu tesis sahibi işlerinin iyi gittiği zamanlarda gelecek günler için herhangi bir birikim yapmayacak olursa, tesisi batacak ve çalışan işçilerde işsiz kalacaktır. Eğer bu tesis sahibi, darlıkta harcamak üzere gelecek günler için birikim yapmışsa, kriz içinde geçen zamanları rahatlıkla atlatarak, krizden en az hasarla düze çıkacaktır.

Bu sistem tek kişi içinde böyledir, bir devlet içinde böyledir. Kişi bugün kazandığını yarın harcayacak olduğunda, kazancı olmadığı günlerde harcayacak bir para bulamayacaktır. Devletler iktisat politikalarını gelmesi muhtemel olan krizleri hesap ederek oluşturmadıkları sürece, kriz geldiği zaman, başka devletlere el açarak o devletlerin kölesi olmaya mahkûm kalacaklardır.

Ağustos böceği ile karıncanın hikâyesini herkes bilir. Bütün yaz çalışan karınca, kışı rahat bir biçimde geçirirken, bütün yaz saz çalan ağustos böceği ise, kışın aç kalarak ölmüştür. Bu gibi hikâyeler aslında hayatın gerçeklerinin zihinlerde çocuk iken yer ederek, hayat içinde mücadele başladığı zaman bu öğretilerin pratize edilmesine yöneliktir.

Bakara Suresi 219. ayetini mızrakların ucuna takarak, mal sahiplerini tekfir edenlerin ellerine idare etmeleri için, bir bakkal dükkânı verilse, bu söylediklerini acaba hayata geçirebilecekler midir? Aynı kafa ile dükkânı idare etmeye kalkarlarsa, kısa bir süre içinde dükkânı kapatarak iflas bayrağını çekeceklerdir.

Bu yazının amacının, servet sahiplerinin borazanlığını yaparak, onların servetlerini meşru olarak göstermeye çabalamak olmadığı bilinmelidir. Mal ve servet sahiplerinin, ellerindeki mal servetin, kendilerine emanet olarak verilmiş, geçici bir dünya malı olduğunun bilincinde olmaları ve bu malları Karun misali ihtişam ve debdebe içinde halkın karşısına çıkarak, ” Bu mal bana bendeki bilgi sayesinde verilmiştir” edası ile değil, Süleyman (as) misali, bu mülkün kendisine Allah (CC) tarafından verildiğini bilmesi, elinde olan malda fakirin hakkının da olduğu bilinci içinde olması gerekmektedir.

Ancak Kur’an’ı dışarıdan ithal edilmiş, fikirlere alet ederek okumaya alışkın kafaların sahipleri, bu ayeti beşeri bir sistem olan “Sosyalizm” düşüncesine endeksleyerek okumaya çalışmaktadırlar. Sosyalizm düşüncesi belirli bir sınıfın üstünlüğünü öne çıkarmaya çalışır iken, İslam belirli bir sınıfı ne öne çıkarır ne de aşağılık kılar.

Allah (CC), Hucurat Suresi 13. ayetinden anlaşılacağı üzere üstünlüğü, fakirliğe, zenginliğe, ırka, renge göre değil, takvaya göre belirler.

Şurası bilinmelidir ki, bir kimsenin mal ve servet sahibi olması kınanacak, ayıp ve günah sayılacak bir durum değildir. İslam bu kişiye neden mal sahibi olduğunu değil, nasıl mal sahibi olduğunu sorar, eğer malı helal yollardan kazanmış ve bu malın zekâtını, sadakasını, infakını düzgün bir şekilde yerine getiriyor ise herhangi bir problem yoktur.

Bakara Suresi 219. ayetinin ön yargılı bir şekilde okunmasına paralel olarak yapılan yanlışlardan bir tanesi de, Kur’an bütünlüğünün göz ardı edilerek okunmasıdır. Kur’an’ı bütünlük içinde okumayan bir kimse, Allah (CC) nin bir ayette “İhtiyaçtan arta kalanı verin”, başka bir ayette “Saçıp savurmayın”, başka ayetlerde de miras taksimi yapması arasındaki bağı kuramayarak çelişki olabileceğini düşünmesi ihtimal dışı değildir. Allah (CC) nin bir ayette başka, bir ayette başka bir şey diyerek çelişkili bir kitap indirmiş olmayacağına göre, ayetler arasında anlam bağının kurulma zorunluluğu bulunmaktadır.

Bakara Suresi 219. ayetinde geçen “El afve” kelimesine Kur’an meallerinde “İhtiyaçtan arta kalanı vermek” şeklinde verilen bir anlamın Kur’an bütünlüğüne uygun olmayan bir anlam olduğunu düşünüyor ve Kur’an bütünlüğünü hesaba katmadan, sadece bu ayeti okuyarak mal biriktirmenin haram olduğu yönünde bir çıkarım yapanların pek te haksız olmadığını düşünüyoruz.

Öyleyse Bakara Suresi 219. ayetine verilen anlam, Kur’an bütünlüğüne uygun bir anlam olmalıdır ki bazı kişiler bu ayetten mal biriktirmenin haram olduğuna dair yanlış bir hüküm çıkarmak zorunda kalmasın.

Konuyu Kur’an bütünlüğünde ele aldığımızda, ihtiyaçtan arta kalanı değil, İHTİYAÇTAN ARTA KALANDAN bir kısmının verilmesi tavsiye edilmektedir. O zaman Bakara Suresi 219. ayetinin bu şekilde bir anlam dâhilinde okunması gerekmektedir ki olası yanlış anlamalara mahal bırakmasın

Bakara Suresi 219. ayetinin 2. cümlesini yeniden anlamlandıracak olursak şöyle bir anlam verilmesinin daha uygun olacağını düşünmekteyiz.

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki; «ihtiyaçlarınızdan ARTAKALANDAN verin’: Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki düşünesiniz.”

Sonuç olarak; Ön yargılı, bağlam ve bütünlük gözetilmeden yapılan Kur’an okumaları, okuyucuyu doğru bir düşünce sahibi yapmak yerine, okuyucunun kafasında oluşmuş olan anlamın Kur’an’a tasdik ettirilmesine yönelik bir işlev görmesi açısından zararlı sonuçlar doğuracaktır.

Konumuz olan ayet, mal ve servet düşmanlığına yönelik bir düşünce içinde okunarak mal biriktirmenin haram olduğu yönünde bir düşünceye delil olarak getirilmesinin yanı sıra, bağlam gözetilmeden yapılan okumalar sonrasında da aynı düşünceye sahip olunmuştur.

Mal ve servet sahipleri edindikleri bu malları eğer meşru yollardan edinmiş ve lüks ve ihtişam içinde yaşamak yerine, Allah yolunda harcamak ve mütevazı bir hayat sürdürmek için kullanıyorlarsa, bunda herhangi bir mahzur görmek doğru değildir. Yanlış olan mal serveti şeytanın emrine vererek onu mala ve servete ortak kılan bir hayatın sürülmüş olmasıdır.

Yapılan Kur’an meallerinde “El afve” kelimesine verilen “İhtiyaçtan arta kalan” şeklindeki anlam yerine “İHTİYAÇTAN ARTA KALANDAN” şeklinde verilen bir anlam bu konudaki yanlış anlamaların önünü keseceğini düşünmekteyiz.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Allah Kur’an’da bizlere, geçmiş toplumların yaptığı yanlışlardan örnekler verip, aynı yanlışları bizlerin yapmamamız için uyarılarda bulunur. Allah, benden başka RAB’ler, yani yol göstericiler edinmeyin diye uyardığı halde, geçmiş toplumlar bu uyarıları dinlemeyerek, bakın neler yapmışlar ki, Rabbimiz örnek olsun diye Kur’an’da bizleri bilgilendiriyor.

Tövbe 30: Yahudiler, “UZEYİR ALLAH’IN OĞLU” DEDİLER, HIRİSTİYANLAR DA “MESİH ALLAH’IN OĞLU”, DEDİLER. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. DAHA ÖNCE İNKÂRA SAPMIŞ OLANLARIN SÖZLERİNE BENZETİYORLAR. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar! (Elmalı meali)

Tövbe 31: Onlar, Allah’tan başka BİLGİNLERİNİ VE RAHİPLERİNİ DE KENDİLERİNE RAB EDİNDİLER, MERYEM OĞLU MESİH’İ DE. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Elmalı meali)

Aslında bu iki ayetten alacağımız, çok dersler var. Ayetlerde özellikle dikkat çekilen, geçmiş toplumlar Allah’ın gönderdiği elçilere kutsallıklar verip, Allah’ın oğlu ilan ettiklerini söylüyor. Dikkat ederseniz Yaradan bu yapılanın yanlış olduğunu söylüyor, çünkü görev verdiğim elçilerde, tıpkı sizler gibi bir beşerdi ve bana kulluk etmek için yaratılmışlardı açıklamasını yapıyor. Bizler belki peygamberimiz için, Allah’ın oğlu yakıştırmasını yapmadık ama Allah’ın vermediği öyle yetkilerle donattık, öyle şeyler söyledik ki, HÂŞÂ DİNDE NEREDEYSE ALLAH’IN ORTAĞI KONUMUNA GETİRDİK.

Diğer ayette ise çok önemli ve dikkat çekici bir konuda örnek veriyor ve diyor ki Yaradan, Allah’ın yanında bilge, âlim kabul ettikleri kişileri ve de rahipleri, yani din adamlarını da kendilerine RAB edindiklerini belirtiyor. Ayetin sonunda ise Meryem oğlu Mesih i de Rab edindiler diyerek, yapılan yanlışı aktarıyor bizlere.

Tam bu esnada RAB kelimesine, bir açıklama yapmam gerekiyor ki, konu yanlış anlaşılmasın. AYETTE GEÇEN RAB KELİMESİNİ, YARATAN, TANRI, İLAH KAVRAMIYLA KARIŞTIRMAYALIM. BURADA GEÇEN RAB SÖZÜNDEN, İTAAT EDİLEN EFENDİ, TERBİYE EDİP EĞİTEN, DOĞRU HEDEFE ULAŞTIRAN ANLAMINDADIR. Peygamberimiz kendisine, efendimiz denmesine kızarmış ve efendi Allah’tır, bende sizler gibi bir kulum dermiş. Ne kadar doğru.

Onun içindir ki Allah Kur’an’da, din ve iman adına güvenilecek benden başka veliler, dostlar edinmeyin, onların ardı sıra gitmeyin, sizlerin güvenilecek yardım istenecek veliniz yalnız benim, diye bizleri ayetinde uyarmıştır.

Eğer Yaradanı dinlemeyip, Allah’tan başka şüphe duymadan sorgusuzca itaat edilecek, yardım ve şefaat istenecek, güvenilecek en doğru HEDEFE ulaştıracağını zannettiğimiz VELİLER, ŞEYHLER, EFENDİLER edinirsek, Allah’ın uyarılarını dinlememiş olacağımız gibi, kendimize Allah’ın yanında, RAB LAR EDİNMİŞ OLURUZ. Ne yazık ki bunu bizler yapıyoruz, ama farkında bile değiliz.

Allah dinde ruhban sınıfı olmadığını, daha önceki toplumlara da böyle bir emri olmadığını söylediği halde, günümüzde bizler, öyle bir ruhban sınıfı yarattık ki, Ehli kitabın yarattığı ruhban sınıfı solda sıfır kaldı. Bizler edindiğimiz velilere, ardı sıra gittiğimiz şeyhlere, efendilere öyle payeler, güçler yükledik ki, mahşer günü adeta bizler için, cennetin anahtarları oldular.

Yaradan bizleri bu konuda uyarıyor Kur’an da ve ne diyordu? Şefaat tümden bana aittir, yardım istenecek makam yalnız benim. Ama bizlerin gözleri perdeli, kulakları mühürlü olduğu için, Allah’ın zikrini yeterli görmeyerek, EN DOĞRU HEDEFE ULAŞTIRACAK KENDİMİZE RAB LAR, YANİ HİÇ ŞÜPHE DUYMAYACAĞIMIZ, BİZLERİ ALLAH’A ULAŞTIRACAK EFENDİLER EDİNDİK. Lütfen dikkat tekrar ediyorum, burada ki Rab Tanrı/ilah anlamında değildir.

Allah ayetinde Hz. İsa’yı da Rab edindiler diyor. Bu kısım çok önemli. Şöyle düşünebilirsiniz, ne yani peygamberler bizleri doğru yola iletemez mi? Elbette iletir, ama lütfen dikkat, kimin sözleriyle, kitaplarıyla iletir? ELBETTE YALNIZ ALLAH’IN. Elçiler hiçbir zaman Allah’ın sözlerine ilaveler yapamaz, adı üzerinde ELÇİ. Allah ne bildirdiyse onu iletirler ona davet ederler. Çünkü elçilerinde tek rehberi, efendisi yalnız Allah tır, onun gönderdiği kitaplardır. Âlimler ve bilge kişilerde, eğer bizleri yalnız Kur’an’a davet ediyor ve Kur’an’ı anlatıyorsa, başımızın üstünde yerleri var.

Elçiler Allah’ın kontrolündeydi ve yaptığı bir yanlışta hemen uyarılıyordu. Kur’an’da peygamberimizin, Allah tarafından uyarıldığı ayetleri lütfen unutmayalım. Sizce bu ayetler, neden Kur’an’a geçmiş olabilir? Kur’an’a geçirmeden, Allah uyarabilirdi elçisini. İşte bunu anlayamadığımız sürece, gerçekleri de göremeyiz. BİZLERE DÜŞENDE, TÜM ALLAH’IN ELÇİLERİNİN YAPTIĞI GİBİ, ALLAH’IN ZİKRİYLE DİN KARDEŞLERİNİ UYARMAK OLMALIDIR. Kur’an’ın dışına çıkarak, birileri eğer bizlere, Kur’an’da yok ama bunları da peygamberimiz dine sokmuştur diyorlarsa, asla onlara inanmamalıyız.

Rad 40: Onlara va’dettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da SENİN GÖREVİN SADECE TEBLİĞ ETMEKTİR. Hesap görmek ise bize aittir. (Diyanet meali)

Günümüzde Kur’an’ın yanına koydukları, onunla eş tutulan öyle beşeri kitaplar var ki, adeta Kur’an’ın önüne geçirilmiştir. Kur’an’ı anlaşılması zor, her bilginin olmadığı kitap ilan ederek, beşerin yazdığı kitapların daha anlaşılır olduğunu söyleyenler, unutmasınlar yeni RAB’ler edinenlerdir. Özellikle günümüzde Said-i Nursi’nin yazdığı, Risale-i Nur adını verdikleri kitapların, kendinin gönlüne Allah tarafından indirildiğini söylemesi, dikkatle düşünülmelidir. Bunlar şirktir, lütfen bunlara kanmayalım, inanmayalım yoksa ebedi yaşantımızı ateşe atmış oluruz.

Bu hataları yaptığımız sürece, toplum olarak acılardan asla kurtulamayız. Çünkü bizleri Allah ile aldatanlar, her zaman çıkacaktır. Değerli din kardeşlerim gelin inancımızı yaşarken, peygamberimizin yaptığı gibi yalnız Kur’an’ı, Allah’ın sözlerini referans alalım. Çünkü Allah biz Kur’an’da, hiçbir eksik bırakmadık ve sizler için yemin olsun ki Kur’an’ı kolaylaştırdık diyor. Rabbimiz sizleri Kur’an’dan sorumlu tutuyorum, hesaba çekeceğim diyorsa, Kur’an’da her bilgi yoktur diyenlere değil, gelin bizleri yaratan Rabbimize kulak verelim.

Allah dinde mezheplere, fırkalara, cemaatlere, tarikatlara bölünmeyi yasaklamıştır. ÇÜNKÜ DİNDE SAKIN BÖLÜNENLER GİBİ OLMAYIN, emrini vermiştir. Emin olamayacağınız bilgininde ardına düşmeyin, hesabını sorarım diye uyarıyorsa bizleri, sizce hiç kuşku duymadan inanacağımız bir kitap, bilgi, söz Kur’an’dan başka ne olabilir?

KİMİN SÖZÜ ALLAH’IN SÖZÜNDEN DAHA DOĞRU OLABİLİR? ( Nisa 87)

Saygılarımla

Yazının başlığını okuyanların birçoğunun, “Bakara Suresi 97.ve 98. ayetlerinde Cibril’e düşman olanların Yahudiler olduğu bildiriliyor Müslümanların değil” şeklinde bir itirazda bulunacağını tahmin ederek, önce neden böyle bir başlık seçtiğimizi izah etmeye çalışalım.

Allah (CC) kulu ve elçisi Muhammed (as) a indirdiği vahyi bir melek elçi aracılığı ile indirdiğini birçok ayette beyan etmesine rağmen, bu melek elçiyi ret eden bir düşünce üretilerek, melek elçiyi devre dışı bırakan bir söylem üretilmekte ve bu söyleme uygun olarak konu ile ilgili ayetler TAHRİF edilerek, söylemin doğruluğu desteklenmeye çalışılmaktadır.

Düşman kelimesini kullanmış olmamız, böyle bir elçinin olmadığını iddia ederek, vahyin Muhammed (as) ın kendi düşünce ürünü olduğunu iddia eden kişilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlanması sebebi iledir. Yoksa kimsenin “Ben Cibril’e düşmanım” şeklinde açık bir ifadesi olduğu iddiasında değiliz.

Yazımızda ilgili ayetlerin tahlili, nasıl tahrif edilmeye çalışıldığı ve Allah (CC) nin neden böyle bir aracı ile vahyi indirdiğini beyan ettiği üzerinde durmaya çalışacağız.

Cibril veya Cebrail adı ile bilinen ve vahyi indiren melek olduğuna inanılan şeyin aslında melek olmadığını, Allah’ın onarması” ve “Kur’an” olarak anlaşılması gerektiği iddia edenlerin fikir babası diyebileceğimiz (diğer kimseler bu görüşlerini bu kişiden esinlenerek almışlardır), “Tebyinül Kur’an” adlı eserin müellifi olan, Sayın Hakkı Yılmaz’ın Bakara Suresi 97 ve 98. ayetlere verdiği anlam şöyledir.

قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ

97.De ki: “Kim Cibrîl’e/Kur’ân’a düşmansa, öfkesinden, kıskançlığından çatlasın, gebersin. – Şüphesiz Allah Cibrîl’i/Kur’ân’ı, Kendisinin bilgisi gereği, iki eli arasındakileri/ içindekileri doğrulayıcı, inananlar için bir yol gösterme ve müjde olarak, senin kalbine indirmiştir. Ki onlar işte bundan dolayı düşman kesilmişlerdir.- 98.Kim ki Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cibrîl’e/Kur’ân’a, Mîkâl’e/Elçi Muhammed’e düşman ise, üzüntüsünden, kahrından ölsün.” –Şüphesiz işte bu yüzden, Allah da kâfirlere; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenlere düşmandır.

Müellef, bu ayetlere verdiği anlamı izah etmek için, “Ayetlerin teknik yapıları” adı altında açtığı başlıkta böyle bir anlam verme gerekçesini uzun bir şekilde izah etmektedir. Sayın müellif, bin dereden su getirme misali yapmaya çalıştığı izahın içinde, 97. ayetteki “Bi iznillahi” ibaresini neden anlama dâhil etmediğini izah etmemektedir. Teorisini Cibril’in Kur’an olduğu ön yargısı üzerine kuran müellif, bu ibareyi anlama ilave ettiği an, bu ayete verdiği anlamın çökeceğini bildiği için bu ibareyi metinde yok sayarak anlama ilave etmemiştir.

Sayın müellifin çevirdiği kitap herhangi bir insanın kitabı değil Allah (CC) nin kitabıdır, insanın kitabı olsa dahi, çevirirken bazı kurallara riayet etmesi gerektiğini bilmesi gerekmektedir. Bu kuralların başında ise, çevirdiği kitabın içinde kafasına yatmayan bir şey olsa dahi, bunu kendi hevasına göre bazı ibareleri yok etmek şeklinde bir cürete kimsenin hakkı yoktur.

Biz, müellifin düştüğü “Cibril vahiy meleği değildir” gibi bir ön yargıya düşmeden, yani bizde “Cibril mutlaka vahiy meleğidir” iddiası içinde olmadan ve Cibril’e kendisinin bindirdiği anlam gibi bir anlam bindirmeden, Bakara Suresi 97. ayetini kelime kelime tercüme etmeye çalışalım.

qul: de ki

men: kim

kane: oldu

aduvven: düşman

li cibrile: cibrile

fe innehu: muhakkak o

nezzelehu: onu indirdi

ala qalbike: senin kalbin üzerine

bi iznillahi: Allah’ın izni ile

musaddikan: tasdik edici olarak

li ma: o şeyi ki

beyne yedeyhi: iki elleri arasında, önünde

ve hüden: hidayet edici, yol gösterici olarak

ve büşra: müjdeci olarak

lilMüminine: Müminler için, iman edenler için

Anlamı toparlayacak olursak; “De ki kim CİBRİL’e düşman oldu ise, muhakkak O o şeyi ki senin kalbinin üzerine ALLAH’IN İZNİ İLE iki elleri arasında olanı tasdik edici, yol gösterici, müjdeci olarak indirmiştir.”

Ayeti dikkatli ve ön yargısız olarak okumaya çalıştığımızda, Cibril olarak anılan şeyin (herhangi bir anlam bindirmiyoruz) bir şey indirdiğini, o indirdiği şeyin ALLAH’IN İZNİ ile olduğunu, indirilen o şeyin İsrailoğullarının elinde bulunan şeyi tasdik ettiğini, yol gösterici ve müjdeci bir özelliğe sahip olduğu anlatılmaktadır. Yani Cibril kelimesi ile bahsedilen şey Kur’an’ı indirmiş ve bu Kur’an, Tevrat’ı tasdik eden müjdeci ve yol gösterici bir kitaptır.

Dikkat edilirse burada Cibril ile birlikte inen başka bir şey de bulunmaktadır ve müellif metin içindeki “bi iznillahi” ifadesini göz boyacı bir sihirbaz gibi yok ederek anlama dâhil etmemiş, böylece istediği anlamı bu şekilde vermesi mümkün olmuştur. Eğer bu ibareyi çevirisine dâhil etmiş olsaydı, Cibril’e verdiği anlam olan Kur’an’ın kendi kendisini indirmiş gibi saçma bir anlam oluşacağı için, çareyi bu ibareyi çeviriye dâhil etmemekte bulmuştur.

Sayın müellife yaptığı hatayı göstermek için, bir ara açmış sosyal medya hesabı üzerinden bu ayeti kelime kelime çevirmesi yönünde yaptığımız isteğin geri çevrilerek karşılık bulmadığını da burada söylemek istiyoruz.

Şimdi soruyoruz; Kur’an’ı kendi ön yargılarımızı tasdik ettirmek için onu tahrif etmek pahasına dahi olsa ketmetmek kimlerin harcıdır. Bu sorunun cevabı, yine Bakara suresi içinde verilmekte ve kitabı gizlemenin ağababası olarak, Yahudiler işaret edilmektedir. Müslüman olmak iddiasında olmak, bize inmiş olan kitabı öncekiler gibi okuyarak, işimize geldiği gibi yorumlamak değil, onun anlattığı biçimde teslim olmak olmalıdır.

Müellif, Kur’an’ın inişi ile ilgili olarak Nahl, Şuara ve Necm suresi içinde geçen ayetleri de aynı şekilde tahrifata uğratarak, ön yargıları doğrultusunda anlam vermeye çalışmıştır, yazının uzamaması için bu ayetleri burada ele almadan, neden böyle bir aracı ile vahyin indirildiğinin ifade olabileceği konusu üzerinde durmaya çalışacağız.

Müellifin eseri ile ilgili olarak yazmış olduğumuz blog içinde “Tebyinül Kur’an’dan Tahriful Kur’an örnekleri” başlıklı yazılara göz atılarak yapmış olduğu tahrifatlar görülebilir.

Şurasını hatırlatmak isteriz ki, Cebrail adı bilinen meleği, gelenekteki anlaşıldığı şekli ile kanatları olan mitolojik bir varlık olarak algılamak ve düşünmek mümkün değildir. Melek denildiği zaman, kanatları olan ve kuş gibi uçan varlıkları akla getirmek, Kur’an’dan beslenen bir aklı ürünü olamaz.

Fatır suresi başında bahsedilen meleklerin kanatlarını gerçek anlamda okumak bazı problemler getirmesi açısından doğru bir okuma yöntemi değildir. Allah (CC) soyut olan bir şeyi somut hale sokarak, bizim zihni idrak kapasitemiz dâhilindeki bilgilere benzeterek anlatmaktadır.

Melek denildiği zaman biz ontolojik mahiyetinin olup olmadığı yönünde bir tartışmaya girmekten ziyade, o kelime ile neyin anlatılmak istenildiği üzerinde fikir yürütmenin daha sağlıklı sonuçlar getireceğini düşünmekteyiz.

Gelenekteki din algısı maalesef Cibril veya başka bir ad ile anılan ve vahyi getirdiği beyan edilen elçi meleğin nasıl olduğu üzerinde kafa yorarak, neden böyle bir yol kullanıldığının ifade edilmiş olduğu üzerinde durmamışlardır. Hâlbuki asıl üzerinde durulması nokta, neden melek aracılığı ile Muhammed (as) a vahyedilmiş olduğunun beyan edildiği olmalıdır.

Geleneğin bu yanlış Cibril algısı, maalesef şu anda böyle bir meleğin olmadığını iddia etmek noktasına gelen insanların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hâlbuki vahyin Muhammed (as) a ulaşma yolu ile ilgili ayetleri gelenekteki yanlışı dikkate alarak yapılan bir okuma yerine, böyle bir yolun neden kullanıldığının beyan edilmiş olduğu üzerinde yoğunlaşan bir okuma yapılmış olsaydı, varlığının veya yokluğunun tartışılmasının gereksiz ve boş bir tartışma olduğu ortaya çıkar ve böylece Kur’an ayetlerini tahrif etmeye kadar varan cürete gerek kalmadan daha makul ve daha doğru bir açıklama getirilebilirdi.

Vahiy, sadece Muhammed (as) ın şahit olduğu bir olay olup, bizler bu olaydan Kur’an’ın anlattığı kadarı ile bilgi sahibi olmaktayız. Gaybe dair bir konu olan vahiy olgusu içinde bize verilen bilgilerden bir tanesi, bu vahyin direk Allah (CC) den Muhammed (as) a değil, Allah – Melek – Beşer elçi şeklinde gerçekleştiğidir.

Aradaki melek elçinin ne veya nasıllığı konusunda bir anlatım bizlere yapılmamış olup, onun görselliği konusunda yapılan rivayetler mitolojik bilgilerdir. Allah (CC) ‘nın meleklerden elçi seçtiğini (Hacc 75), seçtiği elçiye başka bir elçi ile vahyetmesini (Şura 51), kullarından dilediğine melek indirerek vahyetmesi (Nahl 2) gibi ayetleri doğru anlamanın yolu, Kur’an’ın nüzul dönemi arka plan inancının anlaşılması ile mümkün olacaktır.

Kur’an’ın nazil olması öncesi Arap cahiliyesinde “Şair”, “Kâhin” gibi unvanlara sahip olan kişiler, ağızlarından çıkan sözlerin kendi ürünleri değil “Cin” denilen varlıklardan aldıkları gaybi bilgiler olduklarını iddia ederek, bu şekilde kendilerine diğer insanlardan ayrıcalık sağlamakta idiler. Gaybtan haber aldığını iddia etmek herkes için geçerli bir şey olmayıp, şair kâhin gibi unvanlara sahip olanlara has bir durumdu. Muhammed (as) a yöneltilen şair, kâhin, mecnun gibi suçlamaları, Arap cahiliyesinde yerleşik olan bu inancın bir tezahürü olarak anlamak gerekmektedir.

Gaybtan haber aldığını iddia edenleri kâhin ve şair olarak tanıyan Arap insanı, Allah (CC) den vahy aldığını iddia eden Muhammed (as) için de aynı şeyi düşünerek, onun şair, kâhin veya mecnun yani cinlenmiş olduğunu iddia etmeye başladılar.

Bu bağlamda “Melek” ve “Şeytan” kelimelerinin halk arasındaki bilinen anlamını dikkate almanın konuyu anlamada kolaylık sağlayacağını söylemek istiyoruz. Halk arasında Melek denildiği zaman iyilik, güzellik gibi olumlu kavramlar akla gelirken, Şeytan denildiği zaman kötülük ve çirkinlik gibi kavramlar akla gelmektedir. Yani Melek ve Şeytan denildiği zaman kişinin aklına onların ontolojik varlıkları değil, temsil ettikleri anlamlar akla gelmektedir.

Allah (CC) gayptan haber aldıklarını iddia eden kâhin ve şairlerin bu haberleri, şeytanlardan aldıklarını ifade ederken, vahiy aldığını iddia eden Muhammed (as) ın okuduğu sözlerin şeytan eseri değil, Allah (CC) ‘nın sözleri olduğunu bildirmektedir.

Allah (CC) kuluna bu sözleri şeytanın karşıtı olan melek aracılığı ile vahyettiğini bildirmesini, bu arka plan dâhilinde anlamaya çalıştığımızda, melek aracılığı ile vahyetme olgusunun daha doğru anlaşılacağını düşünmekteyiz.

Bir an için kendimizi Muhammed (as) yerine koyalım, yaşadığı şehir içinde gayptan haber aldığını iddia eden kâhin ve şairler cirit atmakta ve ona bir gün Allah (CC) nin vahyi olduğu söylenen sözler vahyediliyor.

Kitap nedir iman nedir bilmeyen Muhammed (as) bir insan olarak kendisine vahyedilen bu sözlerin kimden geldiği konusunda elbette kuşkuya düşebilir. Çünkü o böyle bilgileri, kâhin, şair veya mecnun olarak bilinen kimselerin aldığını iddia ettiklerini bilmektedir.

Kur’an’ın Mekke döneminin ilk yıllarında nazil olan ayetlere baktığımızda, ona gelen bu vahyin Allah (CC) den olduğu, kâhin, şair veya mecnun olmadığı yönünde onun gönlünü ferahlatacak bilgiler verilmiş olması, yaşadığı zaman ve mekânda genel geçer olan anlayışa uygun olan bir tarzda ona anlatılarak, şair ve kâhinlerin sahip olduğu bilgilerin kaynağı ile onun sahip olduğu bilgilerin kaynağının aynı olmadığı ona haber verilmektedir.

Şair ve kâhinlere geldiği iddia edilen bilgiler şeytan menşeli iken, ona gelen bilginin menşei Allah (CC) den olup bu bilgi ona melek elçi ile verilmektedir. Ona meleğin inmiş olması, şeytanın inmemiş olmaması anlamına gelmektedir.

[026.193] Onu Ruh el-Emin indirmiştir.

[026.194] Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;

[026.195] Apaçık Arapça bir dille.

[026.196] O, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da var.

[026.197] Beni İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil mi?

[026.210] Onu (Kur’an’ı) şeytanlar indirmedi.

[026.211] Bu, onlara düşmez de, buna güçleri de yetmez.

[026.212] Doğrusu onlar (vahyi) dinlemekten uzak tutulmuşlardır.

[026.221] Şeytanların kime indiğini size bildireyim mi?

[026.222] Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler.

[026.223] Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar.

[026.224] O şairlere gelince; onlara azgınlar uyar.

[026.225] Görmedin mi; onlar, her bir vadide vehmedip durmaktadırlar;

[026.226] Ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylemektedirler.

Yukarıdaki Şuara suresinden verdiğim ayet mealleri demek istediklerimizin daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır.

Muhammed (as) ın okuduğu sözler, Arap insanının bilgisi dâhilinde olan kâhin ve şairlerin şeytanlardan aldığı ilham değil, Allah (CC) ‘nın melek aracılığı ile ona indirmiş olduğu sözlerdir. Şairlerin ve kâhinlerin okudukları sözlerin kaynağı kötülüğün temsili olan ŞEYTAN iken, Muhammed (as) ın okuduğu sözler Tekvir suresi 19. ayette “Kerim Elçi” olarak tabir edilen MELEĞİN sözleridir. Elbette bu melek ona Allah (CC) den aldığı sözleri aktarmaktadır.

[081.019] Şüphesiz o şerefli bir elçinin sözüdür.

[081.020] (Bu elçi,) Bir güç sahibidir; arşın sahibi katında şereflidir.

[081.021] Kendisine uyulandır, emindir.

Yine tekrar ediyoruz, bu meleğin ontolojik mahiyeti bizim için ilgi alanı dâhilinde değildir, olmaması da gerekir. Bizim ilgi alanımıza neden böyle bir yol kullanılmış olduğu girmeli ve onun dışına çıkmamalıdır. Geleneksel din anlayışında vahiy meleği ile neredeyse her gün buluşan, onunla muhabbet eden, ondan Kur’an haricinde de sözler alan bir elçi anlayışı, maalesef bizleri vahiy meleğini ret etme noktasına getirmiştir.

Vahyin melek aracılığı ile inmiş olmasını ret etmenin ne gibi zararları olabilir?

Öncelikle böyle bir yol ile indirdiğini beyan eden ayetleri inkâr etmek anlamına gelecektir. Kendisini “Kur’an Müslümanı” olarak ifade eden bazı kimselerin, “Deizm” akımına kapılmalarının altında yatan sebeplerden bir tanesi, Kur’an hakkında edinmiş oldukları bazı yanlış bilgilerdir.

Kur’an’ın Muhammed (as) ın ilhamı olarak dile getirilmiş olan sözler olarak görmeye başlayan bu kimselerin, bu tür düşünceler içine girmelerinin sebeplerinden bir tanesi, Kur’an’ın melek elçi ile indirilmiş olduğunu beyan eden ayetleri doğru okuyamamaları neticesinde, bu sözlerin Allah (CC) nin kelamı değil, Muhammed (as) ın sözleri olduğuna inanmalarıdır. Muhammed (as) bu sözleri Allah’ın ona vahyetmesi ile değil, içine doğan bazı ilhamlar neticesinde dile getirdiği iddiası, eski Kur’ancı yeni deist veya deist olmaya aday, bazı kimselerin dile getirdiği iddialardandır.

Muhammed (as) ı kâhin ve şairlerden ayıran nokta, onun okuduğu sözlerin ona melek elçi ile vahyedilmiş olduğudur. Bu noktayı göz ardı ettiğimizde Muhammed (as) ın şair veya kâhinden bir farkı olmadığı iddiası zımnen de olsa dile gelmiş veya bu kapı aralanmış olacaktır.

Bakara Suresi 97. ayetine verdiği anlamın tahrifat olduğunu iddia ettiğimiz kişinin başı çektiği düşüncenin böyle bir tehlikesi bulunmaktadır. Düne kadar onun eserlerini okuyarak dini öğrenen bazı kimselerin, bugün deizm akımına dâhil olmasının altında yatan sebeplerden bir tanesi, bu kişinin ortaya attığı bazı yanlış düşüncelerdir.

Bakara Suresi 97. ve 98. ayetlerinde dile getirilen Cibril’e düşmanlık, bağlam olarak İsrailoğulları tarafından yapılan bir düşmanlık olup, vahyi ret etmek anlamında yapılan bir düşmanlıktır. Bu düşman olmayı Allah (CC) küfür olarak nitelemektedir. Müslüman kesimin bir kısmında ortaya çıkan Cibril’in farklı şekilde yorumlanarak ret edilme yoluna gidilmesi, bugün değilse ilerleyen zamanlarda vahyin ret edilmesine yani küfre kapı aralayan bir düşünce olması nedeniyle, yazımıza böyle bir başlık atmayı uygun bulduk. Yazının amacının, Cibril konusunda bazı kimselerin söylediklerini doğru kabul ederek yanılgı içinde olan kimseleri, kâfir olarak nitelemek amaçlı olmadığını hatırlatmak isteriz.

Sonuç olarak; Allah (CC) Muhammed (as) a indirdiği vahyi Hac. 75 ve diğer ayetlerde beyan ettiği üzere meleklerden seçtiği elçi ile indirdiğini beyan etmektedir. Vahyin böyle bir yol izleyerek inişini anlamak için, Arap cahiliyesi arka plan düşüncesinin anlaşılması önemli bir rol oynamaktadır.

Kâhin ve şairlerin gaybtan haber aldıklarını iddia ettikleri topraklarda, Allah (CC) den vahiy aldığını iddia eden Muhammed (as) ın aldığı vahyin kâhin ve şairlerden farklı olduğunu ifade etmek için kullanılan “Melek elçi” vasıtası ile ona vahyedilmiş olduğunu ret etmenin yolunu, bu konu ile ilgili ayetleri tahrif etme yoluna giderek bulmaya çalışanların yaptıkları şey, ön yargılarını Kur’an’a kabul ettirme yöntemli bir okumadır.

Yapılan Kur’an okumaları, metin dâhilindeki anlatımlar baz alınarak, anlaşılmaya çalışılmaya, işimize gelmediği yerde metin içindeki bazı ibareleri görmezden gelmeye çalışarak, kendi düşüncemizi Kur’an’a onaylatma ameliyesi içinde olmamalıyız.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Allah Kur’an’ı bizlere, bir rehber olsun diye indirdiğini söyler. Bizleri ilgilendiren çok önemli konuları da, birçok kez örneklerle anlatır ki, doğru anlayalım, batılın ardı sıra gitmeyelim. Hatta bazıları sorar, Kur’an’da neden çok fazla tekrarlar vardır diye. Bunun nedeni, konu anlaşılsın diye, farklı şekillerde aynı konu izah edilmiştir de ondan. Bizlerin Kur’an ile bağı kesildiği içindir ki, Allah’ın verdiği onca uyarılardan da habersiz yaşarız İslam ı.

Allah size gönderdiğim, Kur’an’dan sorumlusunuz dediği halde, edindiğimiz velilerin, şeyhlerin, efendilerin yanlış yönlendirmeleri ile öyle yanlış bilgilerin peşine takıldık ki, sonumuzu Allah hayır etsin. Bu yazımda sizleri Kur’an’ın aynı konuda birçok kez uyardığı ve sakın Kur’an’ın sınırlarını aşmayın, emin olmadığınız bilginin ardına düşmeyin, yalnız Kur’an’ın ipine sarılın dediği ayetlere benzer, bir ayeti daha özellikle sizlere hatırlatmak istiyorum. BAKIN ALLAH ÇOK AÇIK VE NET BİR ŞEKİLDE, KURTULUŞA ERENLERİN KİMLER OLACAĞINI SÖYLÜYOR.

Bakara 5: İşte onlar, RABLERİNDEN GELEN BİR HİDAYET ÜZEREDİRLER VE KURTULUŞA ERENLER DE ANCAK ONLARDIR. (Diyanet vakfı meali)

Düşünebiliyor musunuz, çok açık bir şekilde Rabbimiz kurtuluşa erecek olanların, Allah katından gönderilen hidayet yani Kur’an üzerinde olanların olacağını söylediği halde, bizler her ne hikmettense, Rabbimize değil, batıl ve hurafe bilgilere inanıp, yalnız Kur’an’ın bizlere yetemeyeceğini söyleyenlere inanıyoruz. İşte İslam âleminin acıklı hali. ALLAH’A DEĞİL, BEŞERE KULAK VERİYORUZ.

Bu ve buna benzer ayetleri din kardeşlerimize hatırlattığımızda, tamam Kur’an ile birlikte hadislerde Allah katından peygamberimize vahiyle gelmiştir, onun için bir sakıncası yoktur diyecek kadar, ne yazık ki Kur’an’dan haberimiz yok.

Hatırlatırım Allah Kur’an’ı ben koruyorum diye apaçık söyledikten sonra, bizleri uyarıyor ve diyor ki, SAKIN EMİN OLMADIĞIN BİLGİLERİN ARDINA DÜŞMEYİN. Gerçekleri göremeyen bazı kardeşlerimizde nefislerinin etkisiyle, hadisleri de Allah koruyor, tıpkı Kur’an gibi diyerek inançlarına, nefislerinde kılıf buluyorlar. Kendilerine hiç sormuyorlar, Allah bizleri yalnız KUR’AN’DAN SORUMLU TUTUYORUM DİYE HÜKMÜNÜ VERMİŞTİ. Bu durumda hadisleri de Allah’ın koruduğunu ve bizlerinde onlardan sorumlu olabileceğimizi nasıl söyleriz? Nasıl inanırız bu söylenenlere, hiç mi Kur’an ehli değiliz, hiç mi Allah’ın uyarıları bizlere ders olmuyor.

Lütfen düşünün, dört halife döneminin sona ermesinden, yaklaşık yüzeli yıl sonra bile toplanan ve kayda alınan hadis sayısının yaklaşık 500 kadar olduğu rivayet edilir. Ya günümüzde bu sayı ne kadar biliyor musunuz? Milyonu geçiyor, sanki canlı organizma gibi sayısı sürekli çoğalıyor. Bu bilgilerle mi İslam ı yaşamalıyız? Bu bilgilerle mi Allah ve elçisi, bizlerin İslam ı yaşamamızı istiyor. Lütfen biraz aklımızı başımıza alalım. Yoksa çok pişman oluruz.

Değerli din kardeşlerim. Hesabın görüleceği O çetin gün, pişman olanların safında olmak istemiyorsak, Bakara 5. ayetinde Allah’ın uyarısına kulak verelim. Allah kurtuluşa erenlerin, yalnız Allah katından indirilen ve bizlerin sorumlu olacağına hükmettiği Kur’an olduğunu açıkça bildiriyorsa, unutmayalım ALLAH SÖZÜNDE, VAADİNDE DURANDIR. ONUN İÇİNDE BİZLERİ ASLA KUR’AN DIŞINDAN HİÇ BİR BİLGİDEN SORUMLU TUTMAYACAKTIR. LÜTFEN BUNA GÖNÜLDEN İNANALIM.

Mezheplerin ve fıkıh inançlarının, dine ilavelerini Kur’an’da göremediğimizde, bakın her şey Kur’an’da yokmuş demeyelim. Bunların dine, beşeri ilaveleridir diye kabul edelim ve sanki Kur’an ameli konularda yetersizde, bu bilgiler tamamlıyor düşüncesine kapılmayalım. Bu düşünce Rabbimize ve Kur’an’a büyük saygısızlıktır bunu unutmayalım. Çünkü Allah Kur’an’ı, yemin ederek bizler için kolaylaştırdığını söylüyor.

Ne yazık ki bizler, Allah’ın kolaylaştırmış olduğu dini, ellerimizle zorlaştırıyoruz, daha sonrada bu bilgileri, dinin asli vazgeçilmez unsuru yapıyoruz. Mezhepler olarak, öyle bölünmüş ve parçalanmışız ki, dine yapılan ilaveler in farklı oluşu üzerinde anlaşamadığımız için, birbirimizle düşman olmuşuz. İşte onun için Allah, sakın dinde bölünenler gibi olmayın diye bizleri uyarıyor.

Dilerim toplum olarak, bu gerçeklerin farkına varırız. Bizleri Allah ile aldatanların oyununa gelmeyiz. Allah’ın halis dinini, huzur içinde, doya doya ve kana kana yaşarız.

Saygılarımla

Allah (CC) yaratmış olduğu biz kullarına elçi ve kitaplar aracılığı ile dünya hayatında uymamız gereken kulları bildirmiş, bu kurallara uyanlara ve uymayanlara, dünya ve ahirette bir takım karşılıklar verileceğini vaat etmiştir. Bize emredilen kurallara uymanın karşılığı cennet olurken, uymamanın karşılığı cehennem olarak bildirilmektedir. Allah (CC) bize vaat ettiği cennet ve cehennemin geçici olarak kalınacak bir yer değil, EBEDİ olarak kalınacak bir yer olduğunu beyan etmektedir.

İslam düşüncesinde, cennetin ebediliği konusunda bazı farklı düşünceler olmuş olsa da, ebediliği yani oraya giren kimsenin bir daha çıkmayacağı konusunda fikir birliği olduğunu söylemek mümkündür. Ancak cehennem için bunu söylemek mümkün değildir. Yaygın kanaate göre, dünya hayatında günah işleyen Müslümanlar, günahlarının cezasını ödedikten sonra oradan çıkarılarak cennete konulacaklardır.

Bu düşüncenin delili ise, Meryem Suresi 71. ayetinin siyak sibakına dikkat edilmeksizin okunması olup, ön kabule uygun bir ayet arayışının sonucu olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Asıl meselemiz cehennemden çıkış düşüncesinin nereden ve kimden kaynaklandığı olduğu için, bu düşüncenin kaynağını oluşturan İsrailoğullarının düşüncelerini, bu konudaki Kur’an ayetleri üzerinden okumaya ve İslam düşüncesine hâkim olan bu söylemin atalarının neden böyle bir söylem üretmek ihtiyacı duyduklarını ele almaya çalışacağız.

[007.169] Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan bir takım kimseler geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya) ‘nın geçici-yararını alıyor ve: «Yakında bağışlanacağız» diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah’a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı da okudular. (Allah’tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Halâ akıl erdirmeyecek misiniz?

Araf Suresi 169. ayeti, İsrailoğulları ile ilgili bir bağlama sahiptir. 163. ayetten başlayan ve deniz kıyısında yaşayan İsrailoğullarına mensup bir topluluğun, kendilerine emredilen yasağı delmeleri sonucu helak edilmesinin ardından gelenleri anlatmaktadır.

Bu ayetin asıl dikkat çekici cümlesi ise, dünya hayatını ahiret hayatına tercih eden İsrailoğullarının, dünya hayatı içindeki yaptıkları zulme “Yakında bağışlanacağız” şeklinde bir kılıf uydurmalarıdır. Ahiret hayatında nasıl olsa bağışlanma gelecek diye günah işlemek, bir insanı günaha teşvik eden bir düşüncedir. Bu düşünceyi insanlar arasında hâkim kıldığımız zaman, dünya hayatında elde etmek istediğimiz gayri meşru olan şeylere ulaşmayı bu yol ile meşru kılmak mümkün olabilir.

Bakara ve Al-i İmran surelerinde İsrailoğullarının kendileri için ahiret hayatında uygulanacağını düşündükleri muamele şu şekilde anlatılmakta ve ret edilmektedir.

[002.079] Vay, Kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, «Bu Allah katındandır» diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!

[002.080] Sayılı günlerden başka katiyyen bize ateş dokunmayacak dediler. De ki; ‘Allah’tan bu yönde söz mü aldınız – ki Allah asla sözünden caymaz- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

[002.081] Hayır öyle değil; kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler; cehennemlikler işte onlardır. Onlar orada temellidirler.

[003.023] Kendilerine Kitapdan bir pay verilenleri, görmedin mi? Onlar aralarında hüküm vermek için Allah’ın Kitabına çağırılmışlar, sonra onlardan bir takımı dönmüşlerdir. Onlar temelli yüz çevirenlerdir.

[003.024] Bu, onların: «Bize ateş sadece sayılı birkaç gün değecektir» demelerindendir. Uydurup durdukları şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır.

[003.025] Geleceğinden şüphe olmayan günde, onları topladığımız ve haksızlık yapılmayarak herkese kazandığı eksiksiz verildiği zaman, nasıl olacak?

Bakara Suresi 79 ve Al-i İmran Suresi 23. ayetlerine baktığımızda kendilerine indirilen kitabı hayatlarına pratik etmemeleri anlatılarak, buna sebep olan düşüncenin ahirette ebedi cehennemde değil, geçici bir süre cehennemde kalacaklarına dair oluşturdukları inançtır. İşte bu inanç İsrailoğullarına dünya hayatlarında her türlü kötülüğün yolunu açarak zalim bir kavim olmalarını sağlamıştır.

Yukarıdaki ayetler İsrailoğullarının bu düşüncesini açık ve net bir şekilde ret ederken, aynı düşünce İslam düşüncesine hâkim olmuş, Kur’an tarafından ret edilen “Cehennemde sayılı günler kalma” düşüncesi, İsrailoğullarından bize ithal edilmiştir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir, Allah (CC) İsrailoğulları için ret ettiği bir düşünceyi, biz Müslümanlar için kabul edebilir mi? Bu sorunun cevabı için, Allah (CC) ‘nın nezdinde “Özel kul” veya “Seçilmiş topluluk” gibi özel muamele yapılacak bir gurubun olup olmadığının cevabının verilmesi gerekmektedir.

[005.018] Yahudiler ve hıristiyanlar «Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah’a aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.

Maide Suresi 18. ayeti, Yahudi ve Hristiyanlar tarafından dile getirilen bir iddiayı ret ederek, onlarında Allah (CC) ‘nın yarattığı insanlardan bir zümre olduğu, hiç bir şekilde özel bir statüye sahip olmadıklarını beyan etmektedir. Bu seçilmişliğe Müslümanların dâhil olması asla mümkün değildir. Öyleyse cehenneme veya cennete girmek herhangi bir kimlik üzerinden değil, ameller üzerinden yapılacak değerlendirme ile sağlanacaktır. Cennete girmek için sadece Yahudi, Hristiyan veya Müslüman kimliğe sahip olmak değil, cennete girmek için belirlenen kriterleri yaşadığı dünya hayatında yerine getirmek gerekmektedir.

Kur’an’ın hiç bir yerinde, dünya hayatında işlenen günahlardan dolayı belirli bir süre cehennem azabı görüldükten sonra oradan çıkılacağı hakkında açık ve net bir bilgi yoktur. Allah (CC) hesap gününde kimseye en küçük bir haksızlık dahi yapılmayacağını beyan ettiğine göre, hesap gününde Müslüman, Hristiyan, Yahudi veya başka bir dine mensup olan insanlar hakkında en doğru karar verilecektir.

Allah (CC) nin cehennem için “Ebedi” ve orada ölüm olmadığını beyan etmiş olması, dünya hayatında “Günah” olarak belirtilen amellerin işlenmesinin önünün kapatılması içindir. Dünya hayatını fısk ve fücur içinde geçirerek o halde ölen kimsenin, ahiretteki ödülü ebedi cehennem olarak bildirilmiştir.

Eğer cehennemden geçici bir mekân olarak bahsedilmiş olsa idi, dünya hayatında yapılmaması gereken bir takım günahlar, insanlar tarafından işlenerek, “Cezası neyse çekeriz” mantığı hâkim olurdu. Allah (CC) böyle bir düşüncenin önünü kapatmasına rağmen, elleri ile kitap yazanlar, böyle bir iddiayı, dillerini eğip bükerek kitaba mal etmişler ve böylece fısk ve fücurun önünün açılmasına fırsat sağlamışlardır.

Ebedi olan bir hayatın ebedi olmadığını iddia ederek, fısk ve fücurun önünü açan bir düşünce üretmek hangi aklın ürünüdür?

“Ne yardan geçerim ne serden” deyimi, bu sorunun cevabıdır. Dünya hayatının aldatıcı görüntüsüne kanarak onun sahte zevklerinden vazgeçemeyen, fakat ahiret inancına sahip olanlar, dünya hayatına olan sevgilerinden dolayı olan bu vazgeçemeyişlerini, ahiret inancını deformasyona uğratarak, cehennemin geçiciliği düşüncesi ortaya atmışlar, böylelikle ihtiraslarını tatmin etmek yoluna gitmişlerdir.

Ahiret inancına sahip olmayan müşrikler ilk yaratılma konusunda Kur’an tarafından ortaya konulan onca akli delile rağmen, kendilerinin ortaya koydukları akli delilleri öne sürerek yeniden dirilmeyi ret etmekte, bu suretle dünya hayatının geçici zevklerini hiç bir kural tanımadan elde etme yoluna giderlerken, ahiret inancına sahip olan kitap ehli ise, bu zevklerini, ahiret inancına sahip olmaları nedeniyle, cehennemin geçici olduğu yönünde bir düşünce geliştirerek tatmin etme yoluna gitmektedirler.

Bugün İslam coğrafyası sınırları içinde yaşayan Müslümanların, dünya hayatına olan gayri meşru tutkularını tatmin etmenin altında yatan en büyük saiklerden birisi, işte bu dışarıdan ithal edilmiş olan cehennemin geçiciliği düşüncesidir.

Dün, “Yakında bağışlanacağız” diyen Yahudilere ilave olarak, bugün aynı sözü söyleyen geniş bir Müslüman kitlesi türemiş bulunmakta ve iman etmek iddiasında bulunduğumuz kitap içinde, net olarak ret edilmiş olan Yahudi düşüncesini, sahiplenerek Yahudileşme yolunda maalesef önemli bir adım atmış bulunmaktayız.

Cehennemin süreli olduğu düşüncesine ilaveten, müşriklerden ithal edilen şefaat düşüncesi, İslam coğrafyasının önemli bir kesiminde yaygın olarak kabul görerek, dünya hayatında yapılması muhtemel olan yanlışlara, bu düşüncelerin verdiği serbestiyet ile kapı aralanmaktadır.

Ahiret hayatında birileri tarafından ricacı olunarak ateşten kurtulunacağı veya ateşte belirli bir süre kalınacağı düşüncesi nasıl İsrailoğullarına fesadın yolunu açmış ise, biz Müslümanlarda da günah işlemenin yolunu açarak, bizleri fısk ve fücurda örnek bir topluluk haline getirmiştir.

Elbette bağışlayıcı olduğunu haber veren bir Rabbimiz vardır ve bu vaadinden dönmeyecektir. Onun bağışlayıcılığı belirli bir zümreye veya bazı kişilere tabi olmuş insanlara has değil, bu bağışlamayı hak edecek olanlara verilmiş bir vaattir.

[031.033] Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz ve bir günden de endişe ediniz ki, bir baba evladından bir şey ödeyemez, evlat da atasından bir şey ödeyecek değildir. Şüphe yok ki, Allah’ın vaadi haktır. Sizi dünya hayatı sakın aldatmasın ve sizi o çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında şaşırtmasın.

[035.005] Ey insanlar, haberiniz olsun ki, Allah’ın va’di muhakkak gerçektir; sakın o dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın o aldatıcı şeytan, sizi Allah’a karşı aldatmasın!

[057.014] Onlara bağırırlar ki: «Biz sizinle beraber değil mi idik?» Onlar da derler ki: «Evet.. Velâkin siz nefsinizi fitneye düşürdünüz ve (Müminler hakkında fenalık) gözettiniz ve sizi bâtıl şeyler gurura düşürdü. Tâ ki, Allah’ın emri geliverdi. Ve sizi şeytan Allah ile aldattı.»

Bağışlanma garantili günah işlemek, insana şeytanın verdiği vesveselerden olup, yukarıdaki ayet mealleri insan için mevcut olan bu tehlikeye karşı uyarılarda bulunmaktadır.

Cehennemin ebedi olmadığı düşüncesinin İslam dünyasında alıcı bulmasının altında yatan sebepleri araştırdığımızda, Muhammed (as) ın vefatı sonrasında siyasal olayların neticesinde ortaya çıkan bir takım itikadi fırkaların, büyük günah işleyenin kâfir olup olmadığı, bunların akıbeti tartışmalarını görebiliriz.

Özellikle iman ile amelin birbirinden ayrılması sonucunda, iman etmiş olmanın sadece dil ile ikrar kalp ile tasdik etmeye indirgenmiş olması, imanı hayatına pratize etmeyen sultanların akıbetinin halledilmesi! sorununu ortaya çıkarmıştır. Bu hal işini üstlenen saray uleması, çareyi Yahudilerin düşüncelerini devşirmekte bularak, bu sorunu kökünden halletmiştir!!.

Büyük günah işleyenin durumu etrafında yapılan tartışmaların bir tarafı olan Mürcie fırkasının ürettiği teoriler, bir takım uydurma rivayetler ile yüzlerce yıldır ehlisünnet itikadı adı altında Müslümanların üzerinde bir kılıç gibi durmaktadır.

Sonuç olarak; Allah (CC) dünya hayatında emirleri gereğince hareket etmeyenlere ebedi cehennemi layık görerek, bu mekânı hak etmemek için gerekli olan amelleri yerine getirmemizi bizden istemektedir. Bu cezanın ebedi olarak öngörülmüş olması, dünya hayatını yaşayan insanların yaşadıkları hayat içinde kendilerine emredildiği şekilde yaşamasına matuf olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak dünya hayatının cazibesine kendisini kaptıran ve dünya ile ahiret arasında tercih yapmak zorunda kalan kitap ehli “Ne yardan geçerim ne serden” misali, cehennem hayatının ebedi olmadığı yönünde düşünceler üreterek, dünya hayatının geçici menfaatlerinden faydalanmak yolunu seçmişlerdir.

Kur’an tarafından ret edilmesine rağmen aynı iddia, İslam düşüncesi içine sokularak, günahkâr Müslümanlar açısından cehennemin ebedi olmadığı, geçici olduğu düşüncesi ortaya atılarak, dünya hayatında yapılan günahların, ahirette af edileceği gündeme sokulmuş, böylelikle dünya hayatında bazı günahlara meşruiyet kazandırma yoluna gidilmiştir.

Ahiret hayatında affa uğrayacaklarına dair kimseye garanti vermeyen Allah (CC) nin vermediği bu garanti, maalesef bazı kulları tarafından, başka kullara verilerek, yanlışların önünü kapama amaçlı olan bu ceza, bir şekilde delinmeye çalışarak, af garantili yanlışlar yapmak teşvik edilmiştir.

Allah (CC) elbette ahirette bağışlayıcı olduğunu bizlere beyan etmektedir. Ancak dünya hayatında bazı kimselerin yaptıkları yanlışlara kılıf uydurmak için, “Yakında bağışlanacağız” şeklindeki sözlerini ret etmekte ve bu iddianın yalan olduğunu bildirmektedir.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

İnsan, diğer insanlara olan iş, aş, eş vs. ihtiyaçları nedeniyle birlikte yaşamak mecburiyetinde olan bir varlıktır. Birlikte yaşama mecburiyetinde olan insanların, bu yaşamını belirli kurallar üzerine bina etmesi ve herkesin bu kurallara uyması mutlu ve huzurlu bir toplum yaşantısı için zaruri bir durumdur. Yaşamını belirli kurallar üzerine bina etmeyen insanların yaşadığı toplumlardan kargaşa ve anarşi eksik olmayacaktır.

Allah (CC) âlemlerin rabbi olması nedeniyle, dünya üzerinde yaşayan insanların uyması gereken ana kuralları kendisi elçiler ve kitaplar ile vaz ederek, mutlu ve huzurlu bir toplum için gerekli olan kuralları bizlere önermiştir.

Bizler için vaz edilen inanç kurallarının ismini “İslam” olarak koyan Allah (CC) asla başka kurallar ihdas edilmemesini, kendi koyduğu kurallara uyulmasını defaatle hatırlatarak, yanlış yapanları cezalandıracağını, uyanları ise mükâfatlandıracağını beyan etmiştir.

Bizler için koyulan kuralların içinde “Ahirete iman” adı ile herkesin bildiği bir kural vardır ki, bu kural eğer gerçek olarak hayat içinde pratiğini bulmuş olsa idi, dünyanın cennet haline gelmesi mümkün olabilirdi.

Bu kuralın esası, öldükten sonra yeniden dirilerek dünya hayatı içinde yaptığımız iyilik ve kötülüklerin karşılığını almaya dayanmaktadır. “Ben Müslümanım” diyen herkes bu kurala uymak ve gereğini yapmak zorunda olup “İmanın şartları” olarak bildiğimiz sayılı kurallar içinde bu kural da mevcut bulunmaktadır.

İnsanın yaratılışında kötülüğe ve iyiliğe meyyal bir yapısı bulunmaktadır. İnsanda bulunan bu hasletler, çeşitli saiklerle kötülüğün veya iyiliğin öne çıkması şeklinde onun hayatında pratik hale gelmektedir. İnsanların koydukları yaşam kuralları, onların ahiret yaşamında herhangi bir etkileri olmaması nedeniyle sadece bu dünya ile sınırlı olup, insanların yaptıkları ve suç olarak görülen bazı fiillerin cezaları, sadece dünya hayatında bir takım ceza şekilleri ile onlara ödetilmeye çalışılmaktadır.

Allah (CC) koymuş olduğu kurallar içinde de, kişilerin dünya hayatı içinde işlediği bazı suçlara verilecek olan dünyevi cezalarda öngörülmektedir, ancak bu cezalara ilaveten uhrevi cezalarda vaat edilerek, kişilerin Allah (CC) tarafından yasaklanan bazı filleri işlememesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Ahirete iman esası, İslam’ın ana kurallarından bir tanesi olup, dünya hayatında yaşayan herkesin kendi kendisinin polisi olmasını sağlamaktadır. Başka hiç bir inanç sisteminde bulunmayan, bulunması da imkânsız olan bu oto kontrol sistemi, insanların hayatlarında doğru bir biçimde yer alacak olursa, dünyada bir karıncayı dahi incitirken iki defa düşünen insanların sayısı artacak ve dünya yeryüzünde bir cennete dönüşecektir.

Dünyada yaşayan hiç bir ülkenin, bütün vatandaşlarının başına bir polis dikmesi asla mümkün değildir. Ancak ülkelerde yaşayan insanlara sakınılması gereken gerçek merciin adresi verilerek, vicdanlarında oluşacak polisler ile kişilerin yanlışa düşmeleri engellenmiş olacaktır.

Dünyada işlenen bir suç belki cezasız kalabilir veya işlenen bir suçun cezası çekilerek kurtulma imkânı hâsıl olabilir. İnsanlarda eğer ahirete iman bilinci yoksa “Yatar çıkarım”, “Parasını öder kurtulurum” kabilinden düşünceler ile suçun işlenmesinin önü açılabilir. Ancak ahirete iman bilincinin gerçek biçimde hayatında yer ettiği insanların lügatinde böyle sözlere asla yer yoktur. Ahirete gerçek olarak iman eden bir Mümin şunu bilir ki, dünyada işlediği suçun ahiret hayatındaki cezası, dünya hayatındaki en ağır ceza ile dahi asla kıyaslanamaz.

Ahirete iman inancına gerçek olarak sahip olan insanlar, Allah (CC) nin suç saydığı bir fiili işlemenin, dünya hayatında cezası çekilmiş olsa bile şayet gerçek biçimde tövbe edilmediği takdirde, dünyada işlenen bu suçun cezasının ahirette ödenmesinin çok çetin ve kalıcı olacağını bilmektedirler.

Ahirete iman esası, toplumu oluşturan en küçük yapı taşı olan bireylerin ahlaki yönden sağlam bir yapıya kavuşmasını sağlayan bir inançtır. Yaptığı her şeyi gören ve bilen birisi tarafından izlendiği ve yaptıklarının en küçük ayrıntısına kadar kayıt altına alındığının ve yaptıkları içinde “Günah” kategorisine giren fiilleri için alacağı karşılığın ne olduğunu bilen birisi acaba kimlere zarar verebilir?

Ahirete iman esası, toplumun inşasının fertten başlaması gerektiğini hatırlatan bir esastır. Toplumlara hiç bir inancı tepeden inme olarak dayatmak asla mümkün değildir. Tepeden inme baskıcı yol ile topluma enjekte edilmeye çalışılan düşünce ve fikirler zaman içinde dejenere olmaya mahkûmdur.

Allah (CC) nin insanları irade sahibi kılarak yapacağı tercihlerinde tamamen özgür bırakmış olması, onun yarattığı insanlarda bile bulunmayan bir özgürlük anlayışıdır. Yaptıklarının ve yapacaklarının karşılığının eksiksiz olarak hesap gününde verileceğine dair bilgi sahibi kılınan insan, bu ve benzeri bilgiler ile özgür iradesini daha dikkatli kullanması sağlanmaktadır.

Allah (CC) nin koyduğu din olan İslam, insanı sadece dünya hayatı ile sınırlı bir varlık olarak telakki etmez. Ölüm, insan için sadece yeniden başlayacak ve ebedi olarak sürecek olan gerçek yaşam için bir köprü mesabesindedir. İslam’ın haricinde hiçbir sistem, insan için böyle bir ebedilik olduğundan bahsetmez ve insana asıl yurt olan ahiret bilinci vermez.

Dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ebedi olduğunun bilinci içinde yaşanan hayatlarda, zulüm, kan, gözyaşı, fesat, işkence, cinayet vs. gibi insanların hayatlarında derin yaralar açan kelimelerin yeri yoktur.

Kar ve zarar hesabını doğru yapan bir insan, hiç bir surette kendisini zarara uğratacak bir alış veriş içine girmez. Dünya hayatını tercih ederek, ahiret hayatını terk eden insanın misali, kendisine verilen ömür sermayesini akıllı kullanmayarak, iflas eden müflis tüccar gibidir. Akıllı insanlar, üç günlük geçici dünyaya tamah ederek, ebedi olan ahireti harap etmezler.

Müslümanlar olarak bizlerin, amentünün esaslarından birisi olarak en küçük yaşta ezberimize giren fakat ezberimize girdiği kadar hayatımıza girmeyen bu esas, ahirete iman ettiğini iddia edenlerin hayatlarında bile tam olarak hayata yansıtılmamaktadır. Bugün birçok Müslüman olma iddiasında olan kişilerin işledikleri cürmü, bu iddia içinde olmayanlar dahi maalesef işlememektedir. Bu durum bize, birçoğumuzun söz ile amelinin birbiri ile uyuşmadığını göstermektedir.

Hiçbir değere sahip olmadığını iddia ederek gayri ahlakilik peşinde olanlar ile bazı ahlaki değerlere sahip olduğunu iddia ederek, o değerlere aykırı hareket edenleri mukayese ettiğimizde “Ahlaksız” olarak nitelenebilecek olan gurup, bazı değerlere sahip olduğunu iddia edenlerdir. Ahlaksız olmayı değer edinerek ahlaksızlık yapan kimse, ahlakı değer edinerek ahlaksızlık yapan kimseden daha ahlaklı sayılabilir.

Toplumun eğitimi, o toplumun bireylerini oluşturan kişilerin eğitimi ile mümkün olabilir. Bireylerin eğitiminin ilk ayağı ise toplumun en küçük yapı taşı olan aile içinden başlamalıdır. Kur’an’da zikri geçen kıssalar içinde “Örnek aile” veya “Örnek baba” olarak bize gösterilen modeller veya tebliğe başlama sırasının kişinin aile çevresi olması gerektiğini hatırlatan ayetler, kişisel eğitimin en önemli ayağının aile içi eğitim olduğunu göstermektedir.

Aile içi eğitim ile küçük yaştan itibaren insana saygılı, çevreye saygılı olmayı görev edinen insanlar, yaptıkları yanlışların karşılığını hiç bir bedelin kabul edilmediği günde alacak olmalarını içselleştiren bir hayat sürdükleri takdirde, hem kendilerini hem de yaşadıkları toplumu huzura kavuşturmuş olacaklardır.

Kur’an’a bakıldığında yeniden dirilmeyi ret eden müşriklerin, ahiret inancına karşı büyük bir savaş açtıklarını görmekteyiz. Müşrikler tarafından açılan bu savaşın altında yatan psikolojiyi şu şekilde okumak mümkündür;

Kim olursa olsun gelmiş ve gelecek bütün insanlar fıtratları gereği yaptıklarının yanlış olduğunu ve bu yanlışın kimsenin yanına kar kalmayacağını bilirler. Hesap günü, işte bu yapılanların hesabının adalet terazisinin zerre ağırlığınca dahi sapmadan sorulacağı yegâne zamandır. İşte bu korku, müşriklerin içlerini ürpertmekte olup, iman ederek kötülüklerinden vazgeçemeyenler, çareyi hesap gününü ret etmekte bulduklarını zannetmektedirler. Bulduklarını zannettikleri çarenin para etmediğini gördükleri gün ise, pişmanlıkları asla fayda etmeyecektir.

İman ettikleri dinin iman esası olan bir kuralı hayatlarına geçirerek, dünyaya örnek olması gereken biz Müslümanların, örnek olmayı günah işlemek konusunda yapmakta olmamızın sebeplerinden bir tanesi, ahiret gününde kurtarıcı beklentisi ve cehennemde sayılı günler kalınacağı inancıdır.

Kur’an’a bakıldığında müşrik inancı olduğu açık ve net olarak görülebilecek olan şefaat inancı, biz Müslümanların akidesi haline gelerek, günahkâr Müslümanların hesap günü araya giren bir takım kayırıcılar vasıtası ile af edilerek cehennemden azat edileceği ve bunun sonucunda cennete sokulacağı düşüncesi, dünya hayatı içinde “Nasıl olsa ahirette şefaat var” mantığına sahip olan Müslümanların bir takım günahları işlemek sureti ile meşru sayma yanlışını da beraberinde getirmesi açısından büyük bir tehlike arz etmektedir.

Aslen Yahudi inancı olup Kur’an tarafından ret edilen, “Ateş bize sayılı günler dokunacaktır” şeklindeki inancın aynısı, Müslümanlara tarafından akide haline getirilmiş, bu suretle günahkâr Müslümanların belirli bir süre cehennemde yandıktan sonra çıkarak cennete gireceği düşüncesi hâkim olmuştur. Günahından dolayı belirli bir süre ceza çekeceğini düşünen Müslümanların ise dünya hayatı içinde yapmaması gereken bazı şeyleri bu tür düşüncelerin neticesinde yaptığına şahit olmaktayız.

Bu gibi yanlış düşünceler, ahirete iman inancından hâsıl olması gereken asıl amacı yolundan saptırmaktadır. Ahirete iman inancı, kişiyi dünya hayatı içinde bir takım kötü ameller işlemekten alıkoyan bir inanç olması itibarı ile bu gibi yanlış düşüncelere sahip olan insanlarda bu imanı zayıflatmaktadır. Şu anda dünya yüzünde yaşayan Müslüman toplulukların diğer insanlara örnek bir yaşantı sunamamasının altında yatan sebeplerden bir tanesi, müşriklerden ve Yahudilerden devşirilen ahirette paçayı bir şekilde kurtarma düşüncesidir.

Elbette Allah (CC) ahiret günü kullarına karşı merhamet sahibi olacaktır, ancak şeytanın insanı saptırma yollarından bir tanesinin de Allah (CC) nin affına güvendirerek günaha teşvik etmek olduğu unutulmamalıdır.

Ehlisünnet itikadında tarifini “Dil ile ikrar kalp ile tasdik” şeklinde bulan imanın, Kur’an’da pratiğe geçmeden herhangi bir değeri olmayacağının beyan edilmiş olması bile bizleri iman esaslarının hayat ile iç içe ve pratikte değeri olması gerektiğine dair bir düşünce ve amel içine maalesef sokamamış, “İman ettim” demenin cennet için yeterli olacağı düşüncesi Kur’an’a rağmen yer etmiştir.

Şurası hatırdan çıkarılmamalıdır ki, iman esasları olarak bilinen şeyler ezberlenerek cennette başköşeyi almak için asla yeterli olmayacak, cennetin başköşesini bu esasları içselleştirerek her engele karşı hayatlarında uygulama alanına sokanlar işgal edeceklerdir.

Sonuç olarak; Ahirete iman esası, İslam dininin önemli bir rüknünü teşkil etmektedir. Bu iman insanlarda eğer gerçek olarak işlevini yerine getirdiği takdirde, hiç bir insan hesap gününde önüne gelecek olan suçu işlemek cesaretinde bulunamayacaktır.

Kişilerin vicdanlarına hitap ederek, herkesi kendisinin polisi olmasını hedefleyen bu inanç kuralı, bizlere en küçük yaştan itibaren amentü esası olarak ezberletilmesine rağmen, bu inancın hayat içinde nasıl pratize edilmesi gerektiği maalesef öğretilmemiştir.

Bu inanç esası eğer insanlarda gerçek olarak ikame edildiğinde dünyanın çehresi değişecek ve dünya herkesin birbirine saygı duyduğu bir cennet haline gelecektir.

 EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.