Bizler eğer Kur’an’ı rehber almış ve Allah’ın uyarılarının bilincinde olsaydık, bugün yaptığımız çok büyük yanlışları asla yapmazdık. Onun için bizlere düşen en önemli görev, Kur’an’a sarılıp, onun ışığıyla aydınlanmak olmalıdır. Size bu yazımda öyle bir ayet hatırlatmak istiyorum ki, bugün yaptığımız çok önemli yanlışlarımıza ışık tutuyor. Ayeti önce yazalım.

Cin suresi 26–27–28: Allah bütün gaybı bilir. Sırlarını kimseye açıklamaz. Ancak hoşnut olduğu peygamber hariçtir. ÇÜNKÜ O, PEYGAMBERİNİN ÖNÜNDEN VE ARDINDAN GÖZETLEYİCİLER GÖNDERİR Kİ, RABLERİNİN EMİRLERİNİ TEBLİĞ ETTİKLERİNİ BİLSİN. Allah onları çepeçevre kuşatmıştır ve her şeyi bir bir saymıştır. (Bayraktar Bayraklı meali)

Aslında ayette ilk dikkatimizi çeken, gaybı yalnız Allah’ın kendisinin bildiği, herkese açıklamadığı ama yalnız istediği elçilerine açıkladığını bildiriyor. Peki, açıkladığı elçileri, bu bilgileri kendisine mi saklıyor? Burası çok önemli. Eğer Allah’ın elçisi, verilen bilgiyi saklamış olsaydı, bizlere hiçbir faydası olmazdı.

Ayetin devamında ise bu sorumuza da cevap veriyor ve diyor ki Yaradan. Gaybın sırlarını bildirdiğimiz elçimizi izleriz, takip ederiz. Önünden ve arkasından gözetleyici melekler göndeririz ki, Allah’ın verdiği bilgileri, topluma tam ve doğru bir şekilde tebliğ edip edilmediği bilinsin. Bu bilgi çok önemli. Buradan da anlıyoruz ki, Allah’ın elçisine bildirdiği her şey, kontrol altında ve izleniyor tebliğ ediliyor tabi kayda alınıyor.

Bu bilgilerin ışığında, günümüzde yaptığımız bir yanlışı aydınlatalım şimdi de. Acaba peygamberimiz, Allah’ın bildirdiklerinin dışında, bunlarda benim sözlerim diye din ve iman adına başka sözler söylemiş olabilir mi? Bunun mümkün olmadığını anlıyoruz. Çünkü Allah yalnız elçisine söylediklerini tebliğ edilmesini istiyor ve ayrıca, melekler ile de takip ettiriyor. Peygamberimiz onun için, vahiy dışından sağlığında tek bir söz ümmetine, din adına bildirmemiştir, kayda geçirmemiştir. Hatta Allah Hakka suresi 44. ayetinde, “Eğer bazı lafları, bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, onun can damarını keserdik.” demiştir.

Peygamberimiz ümmetine, yalnız Kur’an ile hükmetmiştir. Çünkü Allah’ın emriydi bu. Ayrıca bu ayetten alacağımız farklı bir derse gelince. Kur’an’ın dışından bizlere iletilen bilgilere, asla güvenemeyeceğimiz gerçeğidir. Çünkü bilgiler nakil esnasında, mutlaka değişecek ve kişinin düşünce ve fikirleri ile farklı anlamlara bürünecektir. Çünkü emin olabileceğimiz hiçbir kontrol yok. Hatta kötü niyetli kişilerin de, araya girip girmediğini hiç birimiz bilemeyiz. Çünkü Allah, yalnız vahyini koruma altına almış, elçisini bile izletmiş takip etmiştir.

Kur’an indirilirken, peygamberimizin yakınlarındakiler, her zaman vahiyle, elçisinin sözlerini ayıra bilmek için peygamberimize, “BU SİZİN SÖZÜNÜZ MÜ, YOKSA ALLAH’IN VAHYİ Mİ?” diye özellikle soruyorlarmış. Ne yazık ki bu titizliği, bizler günümüzde gösteremiyoruz. Onun içinde Allah’ın dini bölündü, parçalandı, şimdide Müslümanlar bir birine düşman oldu.

Günümüzde milyonları bulan hadisler, yani peygamberimizin sözleri olduğu iddia edilen bilgiler, peygamberimiz tarafından, asla kayda alınmamıştır. Çünkü peygamberimiz, Kur’an dışından benden söz nakletmeyin diye uyarmıştır sağlığında. Bu uyarı ve ikaz, dört halife devrinde de devam etmiş ve hadis nakletmek yasaklanmıştı. Yasaklanmasının nedeni, peygamberimizin adı kullanılarak, ilaveler ve kendi düşünceleri ile sözler farklı şekillerde iletiliyor, insanların böylece yanlış bilgilendirilmesi sağlanıyordu. Onun için de, peygamberimiz önce izin vermiş, ama bu sakıncaları gördükten sonra yasaklamıştır.

Hadis yazımı ve kayda alınması, dört halife devrinin sona ermesi, dinin mezheplere bölünmeye başlaması ile peygamberimizin ölümünden yaklaşık 200–250 yıl sonra toplanmaya, kayda alınmaya başlanmıştır. BU BİLGİLER, SÖZLER PEYGAMBERİMİZİN SAĞLIĞINDA BİLE YANLIŞ VE FARKLI ŞEKİLDE İNSANLAR ARASINDA DOLAŞIYOR NAKLEDİLİYORSA, BUNDAN 250 YIL SONRA, BU BİLGİLERİN NE DERECE SAĞLIKLI İLETİLECEĞİ KONUSUNUN YORUMUNU, SİZLERE BIRAKIYORUM.

Onun içindir ki Allah, emin olmadığın bilginin ardına düşmeyin diye bizleri uyarmıştır. Bunları söylediğimizde, rivayet hadisleri de Kur’an ayeti gibi gören kişiler, şöyle bir savunma yapıyorlar. “Allah peygamberimizin hadislerini de, tıpkı Kur’an gibi koruma altına almıştır.” Örneğini verdiğimiz Cin suresinde, Allah elçisine ilettiği bilgileri, melekleri tarafından izlettiğini ve doğru tebliğ edilip kayda alınıp alınmadığını kontrol ediyorsa, bunun dışında, hatta peygamberimizin vefatından sonra kayda alınmış bu bilgilerin, doğruluğuna nasıl inanırız ve Kur’an gibi doğru ve sağlam nasıl kabul ederiz. Bunu söylemek ve inanmak, Kur’an’a şirk koşmaktır, lütfen unutmayalım.

Onun içindir ki, bizlerin sorumlu olduğu yalnız Kur’an’dır. Allah sizleri yalnız Kur’an’dan sorumlu tutuyorum diye bizleri uyarmış ve apaçık hükmünü vermiştir.

Saygılarımla

Kur’an’da en fazla hacme sahip olan Musa (as) kıssası, toplumsal yasaların nasıl işleyiş gösterdiğinin canlı örneklerinin sergilendiği bir kıssadır. Musa (as) ‘ın, kıssanın önemli aktörlerinden biri olan Firavun ile olan mücadelesi ve Firavunu yenilgiye götüren mücadele stratejisi, tüm zamanlardaki Firavunların yenilgiye uğratılmasının yolunu göstermesi açısından evrensel mesajlar içermektedir.

Bu kıssada gözümüze çarpan önemli noktalardan birisi, Musa (as) ve kavminin, yıllar süren mücadele sonunda Mısırı terk ederek denizin karşı kıyısına geçmeleri ve bu geçişin denizin yarılması sonucunda gerçekleştiğinin beyan edilmesidir.

İsrailoğullarının Firavundan kurtuluşunun, denizin yarılması sonucunda olduğunu beyan eden ayetlerin üzerinde bir takım spekülasyonlara gidilerek, denizin yarılması olayının gerçek olarak meydana gelmediği, bu yarılma olayının Sünnetullah’a aykırı olduğu, yarılma olarak ifade edilen olayın, İsrailoğulları tarafından yapılan baraj olduğu, barajın kapaklarının açılarak Firavun ve ordusunun boğulduğu veya denizin med-cezir olayı neticesinde suların çekildiği zamanda İsrailoğullarının denizin karşısına geçtiği şeklinde yorumlar yapılarak, bu olay izah edilmeye çalışılmaktadır.

Yazımızda, denizin yarılması ile ilgili anlatımların nasıl bir bakış açısı ile okunması gerektiği yönündeki düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

[002.050] Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavunun taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.

[026.063] Bunun üzerine Musa’ya vahyettik ki: Asanı denize vur. O, hemen yarıldı ve her parçası yüce bir dağ gibi oldu.

Denizin hakiki anlamda yarılmadığını iddia edenlerin ortaya koydukları delillerden bir tanesi “Sünnetullah” kavramı ile ilgili olup, “Allah’ın sünnetinde değişme yoktur” mealindeki ayetlerden yola çıkarak, böyle bir değişimin mümkün olamayacağı ileri sürülmektedir. “Allah’ın sünneti” deyiminin geçtiği ayetlere baktığımızda, değişmeme yasasının tabiat kanunları ile ilgili olmadığını, toplumsal yasalar ile ilgili olduğunu görebiliriz.

Dolayısı ile denizin yarılmasının gerçekte mümkün olamayacağını iddia edenlerin, bu iddialarını “Sünnetullah” kavramına dayandırarak, tabiat yasalarının değişmemesi anlamında kullanmaları, Kur’an’dan onay almamaktadır. Bu olayın elbette Sünnetullah ile yakından ilgisi bulunmaktadır, fakat iddia edildiği gibi tabiat yasaları ile değil, toplumsal yasalar ile yakından ilgili bulunmaktadır.

“Allah’ın sünnetinde değişme yoktur” mealindeki ayetler, maalesef yanlış olarak tabiat yasalarının değişmemesi şeklinde anlaşılması sonucunda, denizin yarılması olayının farklı bir şekilde tevil edilmesi gerektiği düşüncesi hâsıl olmuştur. “Sünnetullah” kavramını, toplumsal değişim yasaları çerçevesinde okuduğumuzda, bizim bakmamız gereken asıl meselenin denizin yarılıp yarılmamış olmasından ziyade, İsrailoğullarının kurtarılması, Firavun ve ordusunun helak edilmesi yönünde olması gerektiği ortaya çıkacaktır.

Bu konuda yapılan bir okuma yanlışına dikkat çekmek istiyoruz. Denizin yarılması sonucunda gelişen olaylar iki yönlüdür, 1- İsrailoğullarının denizin yarılması sonucunda Firavun zulmünden kurtulması, 2- Firavun ve ordusunun denizin yarılması sonucunda helak olması. Denizin yarılması sonucunda bu iki olayın meydana geldiği herkesçe malumdur.

Bizler, Kur’an kıssalarında anlatılan bu tür olayların gerçekte olup olmadığı konusuna odaklanarak, anlaşılması gereken asıl meseleyi maalesef ıskalamaktayız. Hâlbuki anlamada öncelik verilmesi gereken konu, bu olayların hangi sebeplere binaen gerçekleştiği konusu olması gerekmektedir. İşte “Sünnetullah” kavramı bu noktada devreye girerek, Allah’ın değişmeyen sünneti olan, toplumların kendi elleri ile işlediklerinin sonucunda yaptıklarının karşılığını alması, İsrailoğulları ve Firavun örneğinde bizlere gösterilmektedir.

İsrailoğulları Musa (as) önderliğinde, Firavun zulümden kurtulmak için yıllarca süren bir mücadele vermişler ve bu mücadele sonucunda toplumsal işleyiş yasaları, yani Sünnetullah gereğince zulümden kurtulmayı hak ederek, denizin karşı kıyısına geçmişlerdir.

Firavun ise, İsrailoğullarına reva gördüğü, yıllar süren zulüm ve soykırım neticesinde, toplumsal işleyiş yasaları, yani Sünnetullah gereğince helak olmayı hak ederek, denizde boğulmuştur.

Sünnetullah’ta değişme olmamasına işte bizim bu noktadan bakmamız gerekmektedir. Bir toplumun kurtuluşu, bir toplumun batışı, kıyamete kadar değişmeyecek olan yasaların işlemesi neticesinde gerçekleşmiştir.

Kur’an’ın kıssa yollu anlatım yöntemi ile anlattığı bu olaylar, kıyamete kadar geçerli olacak olan toplumsal işleyiş yasalarının, geçmişlerin hayatlarında nasıl gerçekleştiğini bizlerin görerek ibret almasını amaçlayan anlatımlardır. Bizler, yanlış bir okuma sonucu sebepleri atlayarak, sonuç üzerinde odaklanıp, toplumları bu sonuca götüren sebepleri maalesef okumayarak, yapılan anlatımı bir nevi modern bir masala çevirmekteyiz.

Denizin yarılması ile İsrailoğullarının kurtulması, Firavun ve ordusunun boğulması bir sonuçtur. Bu kıssada bizim öncelikli olarak okumamız gereken taraf, İsrailoğullarını kurtuluşa, Firavun ve ordusunu batışa götüren sebeplerin öne çıkarıldığı bir okuma yöntemi olmalıdır. Bu yöntem aynı zamanda, kıssayı tarihsel bir masal olmaktan çıkararak, evrensel mesajlar içeren bilgiler haline getirecektir.

İsrailoğullarını kurtuluşa, Firavun ve ordusunu batışa götüren sebepleri Kur’an genelinde okuduktan sonra, kurtuluş ve batışa sebep olan denizin yarılmasının nasıllığı üzerinde fikir yürütmek daha kolaylaşacak ve daha doğru bir anlayışa sahip olunacaktır.

Kurtuluş ve batışın denizin yarılması neticesinde gerçekleşmiş olmasını nasıl okumalıyız

[002.214] Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki müminlerle: «Allah’ın yardımı ne zaman?» diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır.

[012.110] Nihayet elçiler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.

[030.047] Andolsun ki, biz senden önce de elçileri kavimlerine gönderdik, onlar belgeler getirdiler; dinleyip suç işleyenlerden öç aldık, zira inananlara yardım etmek bize hak olmuştur.

Kur’an içinde birçok ayet, Allah (CC) ‘nin iman eden kullarına yardım edeceğini vaat etmektedir. Yine birçok ayet, bu yardım vaadinin sözde kalmadığını, fiile dökülerek gerçekleştiğini bildirmektedir. Allah (CC) ‘nin yardımının, iman edenlerin kurtarılması, iman etmeyenlerin ise helak edilmesi şeklinde gerçekleştiği malumdur. Musa (as) kıssasında İsrailoğullarının kurtarılması, Firavun ve ordusunun helak edilmesi şeklinde gerçekleşen olay, Allah (CC) ‘nin yardım yasasının işlemesi sonucunda meydana gelmiştir.

Allah (CC) ‘nin yardımının ve helakinin “Sünnetullah” dediğimiz yasalar dâhilinde gerçekleştiğini hatırlatmak istiyoruz. Bu yasa, kulların hak edişine bağlı olarak çalışmaktadır. Allah (CC) ‘nin yardımı, iman edenlerin bütün güçlerini ortaya koyarak yaptıkları mücadele sonucunda, artık yapacaklarının son haddesine kadar yaptıktan sonra, yapacak bir şeyleri kalmayarak, “Bittik artık” dedikleri yerde gelmektedir (Bakara Suresi 214).

[020.077] Musa’ya «Kullarımı geceleyin yola çıkar, denize değneğini vurarak onlar için kuru bir yol aç, ne yakalanmaktan kork ve ne de boğulmaktan çekin» diye vahyettik.

[026.052] Biz Musa’ya: «Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz» diye vahyettik.

[026.061] İki topluluk birbirini görünce, Musa’nın arkadaşları: «Yakalandık» dediler.

[026.062] Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.

[026.063] Bunun üzerine Musa’ya vahyettik ki: Asanı denize vur. O, hemen yarıldı ve her parçası yüce bir dağ gibi oldu.

İsrailoğulları önlerinde deniz, arkalarında ise Firavun ordusunun bulunduğu ana gelene kadar sergiledikleri mücadelede artık sona gelmişler, fakat Firavunun zulmüne bir türlü mani olamamışlardır. Onların deniz kıyısına gelene kadar geçirdikleri zaman içinde gösterdikleri mücadele azmi, Sünnetullah gereği Allah (CC) ‘nın yardımına hak kazandıklarını göstermektedir.

Denizin yarılması olayını bu perspektiften bakarak okumanın daha doğru bir yaklaşım olacağını söyleyebiliriz. Çünkü bu bakış açısı, bizleri denizin yarılıp yarılmadığı gibi kısır bir tartışma içinden çekip çıkartacak, Allah (CC) ‘nın neden böyle bir yol ile İsrailoğullarını kurtarmış olduğunu bizlere anlatacaktır.

İsrailoğullarının kurtuluşunun denizin yarılması sonucunda gerçekleşmiş olması, Bakara Suresi 214. ayetinde beyan edilen durumun gerçekleşmesi anlamına gelmektedir. “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar sıkışan kullarına, “Ben buradayım” diyerek yardım elini uzatan Allah (CC),yardımını hak eden kullarına asla kayıtsız kalmayacağını, İsrailoğullarına yapmış olduğu yardım ile canlı bir biçimde göstermektedir.

Bu noktada denizin yarılıp yarılmadığını tartışmaktan çok, neden böyle bir yol kullanıldığının anlatılmış olduğu üzerinde bir fikir yürütmek gerektiğini düşünmekteyiz.

İsrailoğullarının kurtuluşunun denizin yarılması sonucu olduğunun haber verilmesini, zor durumda kalarak yapacak bir şeyi olmayanlara, eğer yardımı hak ettikleri takdirde, kimsenin gücü yetmediği anda, sadece Allah’ın yardım elinin uzatacağının bir göstergesi olarak okumak mümkündür. Böyle bir okuma, olayın gerçekte vuku bulup bulmadığı konusunda yapılan kısır tartışmalara da son verecektir.

Kıssalarda anlatılan bu gibi olaylar, geçmişte mesaj içerikli okunmaması sonucunda, masal içerikli bir okumaya dönüşerek asıl mesaj ıskalanmış, Kur’an üzerine kafa yoran bir kısım kimseler, bu okumalardaki yanlışlığa tepkisel bir biçimde yaklaşarak, olayların vukuunu tartışmaya açmış, bu olayların gerçekte vaki olmadığını, bu tür anlatımların mecaz içerdiğini iddia etmişlerdir.

Edebi bir anlatım üslubu olarak Kur’an mecazı sıkça kullanmaktadır, fakat aklımızın almadığı her olay için “Bu mecazdır” demek ne kadar doğru olabilir? Allah (CC) bizlere, akıl almaz bir biçimde kurtardığını haber verdiği insanlar üzerinden zımnen şöyle seslenmektedir:

“Ey kullarım, benim size olan yardım vaadim elbette haktır, ben vaadimden asla dönmem. Ancak benim yardım vaadimin yerine gelmesi için, sizin bunu hak etmeniz gerekmektedir. Siz benim yardımımı hak ettiğiniz zaman, dünyanın bütün güçlerinin bir araya gelerek başaramayacağı şeyleri benim yapmaya gücüm elbette yeter. İsrailoğullarını “Artık bittik” dedikleri bir zamanda onları kurtarmış olmam ve bu kurtarışı, kimsenin gücünün yetmeyeceği bir yol ile yapmış olmam, size olan vaadimin gerçek ve ne kadar büyük güç sahibi olduğumun açık bir göstergesidir”.

Allah (CC) ‘nin kullarına yardım vaadi kıyamete kadar geçerli bir vaattir. Bizler Musa (as) kıssasını okumakla, bu yardım vaadinin doğru olduğunu görmekteyiz. Eğer bizler çağdaş Firavunlara karşı yapacağımız mücadelede, tüm imkânlarımızı kullandığımız ve var gücümüzle mücadele ettiğimiz takdirde Sünnetullah gereği Allah’ın yardımını hak ederek “Artık bittik” dediğimiz yerde, Allah’ın yardım eli bizlere ulaşacaktır.

İsrailoğullarının Firavun zulmünden kurtulmasının denizin yarılması sonucu gerçekleştiğini ret etmenin, Allah (CC) ‘nın yardım vaadinin gerçekleşmediği gibi bir düşünceyi barındırması açısından doğru bir düşünce olmadığını söylemek istiyoruz. Denizin yarılarak İsrailoğullarının kurtarılmış olduğunun ifade edilmesi, tüm zamanlarda başı dara düşen Müslümanların yardımı hak ettikleri takdirde olmaz denilen şeyin olarak, sıkıntıdan kurtarılacakları, denizin yarılmış olması ile ifade edilmektedir.

Bedir’de az sayıdaki Müslüman ordusunun müşrik ordusuna galebe çalması, onlar için denizin yarılmasıdır. Müşriklerden kaçarken mağaraya sığınan Muhammed (as) ve arkadaşının ölümden kurtulmaları, onlar için denizin yarılmasıdır. Huneyn günü mağlup olmaktan kurtularak galip gelinmiş olması, Müslüman ordusu için denizin yarılmasıdır. Dün İsrailoğulları için denizin yarılması olarak gerçekleşen Allah’ın yardımı, hak edişe bağlı olarak kıyamete kadar geçerli bir vaat olup, farklı şekillerde mutlaka gerçekleşecektir.

Kıssa okumalarında hatalı bir yöntem olarak gördüğümüz okuma yöntemi, sonuçlar üzerinde yoğunlaşmış bir okuma yöntemidir. Hâlbuki sonuçlar değil, sebepler üzerine yoğunlaşan okuma yöntemi, kıssaların evrensel mesajlarının okunmasını kolaylaştıracaktır. Kıssalarda anlatılan sonuçlar, din dilinin anlatım üslubu olan ve insanların olayın vahametini daha kolay anlamalarına yönelik bir anlatım üslubudur.

Sonuç olarak: Kur’an kıssalarında bir takım sıra dışı olayların anlatılması, bu olayların vakiliğini tartışmaya açmıştır. İsrailoğullarının denizin yarılması sonucunda Firavun zulmünden kurtulduklarının haber verilmiş olması, bu yarılmanın gerçekte olup olmadığı konusunda bir takım spekülasyonlara yol açmıştır.

Bizim önerdiğimiz okuma yöntemi, bu olayların vakiliğini sorgulamak temeline dayalı bir okuma yöntemi değil, bu olayların neden böyle anlatıldığı üzerine yoğunlaşmış bir okuma yöntemidir. Sebeplere odaklanan bir okuma yöntemi, kıssalardaki anlatımın, bizlere dair olan mesajlarının daha doğru ve net olarak anlaşılmasını sağlayacaktır.

İsrailoğullarının denizin yarılması sonucunda Firavun zulmünden kurtulduklarının beyan edilmesi, bizlerin denizin yarılıp yarılmadığı konusunu tartışmaya açmaya değil, denizin yarılması ile sonuçlanan sebepleri tartışmaya açmaya yöneltmelidir. Çünkü denizin yarılması ile sonuçlanan olaylar, Sünnetullah dediğimiz toplumsal yasaların işlemesi ile gerçekleşmiştir.

Denizin yarılması şeklinde gerçekleşen olay, yine Sünnetullah’ın bir tecellisidir. Bu yardım her zaman ve mekânda yaşan Müslümanlar için, hak edişe bağlı olarak kıyamete kadar tecelli edecek bir yasadır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Allah (CC) tarih boyunca indirdiği kitap ve gönderdiği elçiler ile insanların sadece kendisini ilah ve rab olarak tanımaları gerektiğini ve yaşamlarını bu esas üzerine temellendirmeleri gerektiğini bildirmiştir. Son kitabın indiği Mekke bilindiği üzere, Allah (CC) ‘nin “Şirk” olarak tanımladığı birçok inanç ve ameli işleyen insanların oluşturduğu bir şehir idi. Bu şehirde yaşayan insanların birçoğu, “Put” olarak tanımlanan, kimseye herhangi bir zarar veya faydası olmayan şeylere kulluk etmekte, bunları Allah ile aralarında aracı olarak görmekte idiler. Onların “Şirk” olarak tanımlanan bu düşünceleri, Yunus Suresi 18. ayetinde şu şekilde haber verilmektedir.

[010.018] Allah’ın aşağısından olan, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek şeylere kulluk ediyorlar ve «Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir.» diyorlar. De ki, «Siz Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?» Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir.

Mekke müşrikleri, kulluk etmiş oldukları putlarına tapma gerekçelerini “Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir” diyerek açıklamaktadırlar. Bu açıklama, Allah (CC) ile direk irtibat kurulamayacağı, onunla irtibat kurmak için bir takım aracıların olması gerektiğine dayanan bir düşüncenin eseri olup, bu düşünce Allah tarafından ret edilmektedir.

Şefaat; “Bir işte aracılık ve kayırıcılık etmek” anlamına gelen bir kelime olup, bu kelimenin geçtiği ayetleri alt alta koyup okuduğumuz zaman, Allah ile aralarına aracılar koyan Mekke müşriklerinin bu inançlarının yanlışlığının merkeze alındığı ve bu yanlışlığı izale etmek babından bilgiler olduğu görülecektir.

Kur’an’ın müşrik inancı olarak ret ettiği ve konu ile ilgili bütün ayetlerinin bu inancı ret ederek, yerine doğruyu koymak amaçlı olmasına rağmen, şefaat inancı İslam düşüncesi içinde yer almış, almamakla kalmamış neredeyse imanın şartı haline gelmiştir. Bu konu ile ilgili Kur’an ayetleri, müşrik inancı olan bu düşünceyi ret ettiği düşüncesi ile değil, Allah (CC) ‘nin bazı kullarına böyle bir yetki vereceği düşüncesi etrafında okunmuş, bu okumaya rivayetler ile destek bulunmuş ve konu ile ilgili ayetler bu düşünce doğrultusunda tevil edilerek bugüne gelinmiştir.

Şefaat düşüncesinin altında karşılıklı menfaatler yattığı için, insanları sömürmenin en kolay yollarından birisi olan dini alanda hayli rağbet görmektedir. Şefaat edileceğine inanan kişi, kendisine Allah katında birisinin aracı olacağına inanmakla, ahiretini garanti altına aldığını düşünerek ömrünü rahat bir biçimde geçirmekte, şefaat edeceğine inanan kimse ise, kendisinden şefaat bekleyenler sayesinde, onların sırtlarından hem maddi, hem de manevi olarak kazanç sağlayarak ömrünü rahat bir biçimde geçirmektedir. “Alan memnun satan memnun” esasına dayanan bu sektörün alıcı ve satıcıları İslam dünyası içinde büyük bir yer kaplamaktadır.

Şefaat inancının Mekke versiyonu ile İslam dünyasındaki versiyonunu mukayese ettiğimizde, Mekke’deki cansız putların yerini İslam dünyasında, yaşayan tarikat şeyhleri, ölmüş ve görkemli türbelerde yatan ölü şeyhler almıştır. Dün Mekke müşriklerinin puta tapma gerekçesi olarak söyledikleri ” Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir” sözü hiç değişime uğramadan aynı şekilde dillendirilerek, şefaat inancına sahip olanların ağızlarında dolaşmaktadır.

Allah (CC) ‘nin şirk olarak beyan ettiği bu düşünce, Mekke’deki taştan tahtadan putların yerine, kerameti müritlerinden menkul din baronlarının veya onların yattığı türbelerin geçirilmesi ile asla meşruiyet kazanmaz.

[039.003] Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nun aşağısından olanları veli edinenler: «Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz» derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola eriştirmez.

Şefaat düşüncesine sahip olan bir kimseye ” Bu yaptığınızın adı İslam literatüründeki adı şirktir” denildiği zaman, “Mekke’deki putlar ile bizim âlimlerimizi aynı kefeye mi koyuyorsunuz?” şeklinde bir itiraz gelmektedir.

Bu tür itirazın bir benzerinin, Tevbe Suresi 31. ayeti nazil olduğunda yapıldığını görmekteyiz. “Onlar Allah’ın aşağısından olan hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler” cümlesine, önceden Hristiyan olan bir sahabenin, böyle bir şey yapmadıkları yönündeki itirazı üzerine Muhammed (as), rahipleri rab edinmenin onları helal ve haram koyucu olarak kabul etmek anlamında olduğunu söylediğine dair rivayetler bulunmaktadır.

Şefaat inancına sahip olanlara eğer “Siz âlimleriniz ve türbelerde yatan ölmüşleriniz için “Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir” veya “Onlar, bizi Allah’a yaklaştırıyorlar” şeklinde bir ifade kullanıyor musunuz?” şeklinde bir soru sorulduğunda, onlardan alınacak cevap kocaman bir EVET olacaktır.

İşte Mekkelilerin taştan tahtadan yapılmış olan putlardan beklentileri ile kendilerine “Ben Müslümanım” diyerek şefaat inancına sahip olanların, etten kemikten meydana gelmiş olan insanlardan olan beklentileri aynıdır. Kısacası, dün Mekke’de yaşanan putları şefaatçi olarak görmek sureti ile düşülen şirk batağının, bugün İslam dünyasında yaşanan şefaat inancı etrafındaki şirk batağı arasındaki farkı sadece aktörlerin değişmesi olup, içerek olarak zerre kadar bir farklılık arz etmemektedir.

Olayın daha vahim boyutu ise, bu düşüncenin imanın şartı gibi görülerek, bu düşünceye karşı çıkarak yanlış olduğunu dile getirenlere, “Sapık, Kâfir, Zındık, Hadis Sünnet inkârcısı” gibi yaftalar takılarak söylediklerinin göz ardı edilmesidir.

[002.186] Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara YAKINIM. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar.

[050.016] And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha YAKINIZ.

Kullarına YAKIN olduğunu beyan ederek, araya yakınlaştırıcılar koyulmasını istemeyen Allah (CC) ‘nin beyanının aksine, onun bize uzak olduğunu düşünerek, yakınlaştırıcı olduğu iddia edilen kimseler ile ona yaklaşmaya çalışmak, açık ve net Şirk inancından başka bir şey değildir.

[002.281] Allah’a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz.

[003.025] Geleceğinden şüphe olmayan günde, onları topladığımız ve haksızlık yapılmayarak herkese kazandığı eksiksiz verildiği zaman, nasıl olacak?

[004.124] Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez.

[006.160] Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz.

[010.054] Haksızlık etmiş olan her kişi, yeryüzünde olan her şeye sahip olsa, onu azabın fidyesi olarak verirdi. Azabı görünce pişmanlık gösterdiler. Haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmolunmuştur.

[016.111] O gün, herkesin kendi derdine düşüp çabalayacağı ve herkesin işlediğinin haksızlığa uğratılmadan kendisine ödeneceği bir gündür.

[017.071] Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar kitablarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez.

[023.062] Biz herkese ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.

[039.069] Yer; Rabbinin nuru ile aydınlandı, kitab konuldu, peygamberler ve şahitler getirildi. Onlara haksızlık yapılmadan aralarında hak ile hükmolundu.

Birçok ayet, insanların dünya hayatlarında yaptıklarının en küçük bir haksızlık yapılmadan karşılığının verileceğini, onlara zerre kadar zulmedilmeyeceğini beyan etmesine rağmen, şefaat inancının temelini oluşturan kayırıcılık, araya girme düşüncesi, Allah (CC) ‘nin bir kul hakkında verdiği kararın yanlış olduğunu ve bu kararından dönmesi için bir nevi avukatlık yapması anlamına gelmektedir.

Rivayetlerde yer alan bilgilerde, Muhammed (as) ‘ın hesap gününde secdeden başını kaldırmayarak “Ümmetim, ümmetim” diyerek yalvarmasına karşılık olarak Allah (CC) ‘nın ona “Sana ümmetini bağışladım” demesi, haşa Allah’ın merhametsiz, kulunun ondan daha merhametli olduğu gibi bir yanlışa sevk etmektedir.

Allah (CC) dışında şefaatçiler edinmek, şefaatçi edinilen kimseleri ona denk saymak anlamına gelmektedir. Ahiret gününde onun vermiş olduğu kararı değiştirmesi için birilerinin araya gireceğini düşünmek, ondan daha merhametli olan birilerinin olduğunu iddia etmek olacaktır.

Hesap gününde şefaatçilerin olmayacağını yine birçok ayette beyan edilmesine rağmen, elçilerden başka insanlar için garanti olmayan cennetin, Şeyh, Gavs, Kutup vs. gibi adlarla anılan kimseler için garanti olduğunu düşünülerek onları şefaatçi olarak görmenin ne kadar büyük bir yanılgı olduğu görüldüğü zaman çok geç olacak ve dünyaya geriye dönerek salih ameller işleme imkânı olmayacaktır.

Bu noktada şefaati izne bağlayan ayetler gurubu ile ilgili olarak kısa bir hatırlatma yerinde olacaktır. Şefaat konusunda bazı ayetler şefaati kesinlikle ret etmesine karşın, bazı ayetler ise şefaati izne bağlamaktadır. Bu ayetler, sanki şefaatin Allah dışında bazı kimselere verileceği gibi bir algı oluşmasına sebep olmaktadır. Bir ayette şefaati ret, diğer bir ayette şefaati izne bağlayarak bazı kimselere şefaat izni verileceği gibi bir çelişkinin Allah’ın kitabında olması asla söz konusu olamaz.

Öyleyse bu ayetleri, müşriklerin kendi yanlarından oluşturdukları şefaat düşüncesinin ret edilmiş olması bağlamında düşünerek, onların kendi yanlarından çıkardıkları bu düşüncenin Allah katından bir izni olması gerektiği, kimsenin Allah’a rağmen böyle bir inanç oluşturamayacağını, izin konusunun şefaatin imkânını değil, imkânsızlığını ifade ettiği çerçevesinde okumak gerekmektedir.

Şefaat konusunda daha önceden “Şefaat Ayetlerini Birde Bu Sıra İle Okuyalım” başlıklı bir yazıda bu konudaki bütün ayetleri ele almaya çalıştığımız için bu yazıda sadece Yunus Suresi 18. ayeti üzerinden bu düşünceyi ele almaya çalıştığımızı hatırlatmak isteriz.

Şefaat düşüncesi İslam dünyasının ve Müslümanların gelişmesi yolunda engel olan düşüncelerin başında gelmektedir. Şefaat edeceğine inanılan kimselerin akla hayale gelmez yalanları ile doldurulmuş kitapları okuyarak, dünyanın gerçeklerinden kopuk bir yaşam sürmek, Müslümanların her konuda geri kalmasına sebep olmaktadır. Şefaatten mahrum kalmamak için, Şeyh, Gavs vs. gibi adlarla anılan kimselerin eteklerinin dibinden ayrılmayan bu insanlar, dini sadece ruhbanlık olarak görmek sureti ile dünya ile alakalarını keserek, meydanın başkaları tarafından doldurulmasına sebep olmaktadırlar.

Müslümanların her alanda gelişmeleri, “Din Adamları” denilen bu sınıfın hâkimiyetinin ortadan kalkarak herkesin kendi dininin adamı olması ile mümkün olacaktır. Bu adamları nimetten sayarak onlara verilen değer, onların insanları daha kolay sömürmesine ve onların sırtlarından bir servet imparatorluğu kurmalarına sebep olmaktadır.

Ellerinde en büyük koz olarak bulundurdukları, insanları hesap gününde kurtaracaklarına dair olan inanç yıkılarak, Allah’tan başka şefaatçiler olmadığı inancı Müslümanların arasında hâkim olduğu gün, bu adamlar ortada tek başına kalarak yüzüne dahi bakılmayacak kimseler olduğu anlaşılacaktır.

Sonuç olarak: Müşriklerin şirk inançları arasında sayılan ve Kur’an tarafından ret edilen şefaat inancı, zaman içinde Müslümanların baş tacı haline gelerek, insanları maddi ve manevi yönden sömürmenin aracı haline gelmiştir. Bu inanç etrafında oluşturulan sektör sayesinde birçok Müslümanın ayağı bağlanmış, kendilerini ahirette kurtarmak vaadi ile kerameti müritlerinden menkul olan şeyhlerin kucaklarına düşmüştür.

Müslümanların her alanda ilerlemelerine engel olan ve din adamları sınıfının elinde esir durumuna düşerek onların elinde oyuncak haline gelmesine sebep olan bu inanç, yanlış ve şirk inancı olduğu, geniş kitleler tarafından anlaşılmaya başlandığı an İslam dünyasından büyük bir değişim başlayacaktır.

Kendilerine oluşturdukları küçük dünyalarında uçtu kaçtı masalları ile Müslümanları oyalayarak onları maddi ve manevi olarak sömürerek, her yönden geri kalmasına sebep olan bu adamlar artık tarihin tozlu sayfalarında yerlerini alarak, ortadan kaldırılmalıdır.

Kendilerini din adamlarının tasallutundan kurtarmaya başlayan Müslümanlar, kendi dinlerinin adamı olarak kişilere bağımlı olmaktan kurtulacaklar ve dünya gerçeklerini daha kolay anlamaya başlayacaklardır.

Tarikat şeyhlerinin hâkimiyetinin bittiği bir İslam dünyası, tüm Müslümanların özlemi olmalıdır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Yazılarımı facebookta takip eden okuruma bir kişi, aşağıdaki mesajı göndermiş. Allah razı olsun oda bana iletti. Ben tenkitlere açığım, hatta önem veririm, doğru ya da yanlış tenkitlerin, düşünceleri doğru yönde daha da olgunlaştırdığına inanırım. Onun içinde ciddiye alırım. Bakın bu kardeşimiz neler söylemiş benim için. Hiç değişiklik yapmadan yayınlıyorum.

(E….. hanım Haluk beyi sakın dinlemeyin. Hadisi kutsiyi inkâr eden bir insan. Lalegül TV’deki hocaları dinleyin ehlisünnet velcemaat yolundan giden hocaları orada bulursunuz. Haluk bey dinde mantık arıyor hâlbuki aklımızın her şeyi anlamadığını hepimiz biliyoruz. Örnek, Allah-ü Teâlâ’yı göremiyoruz o zaman inanmayalım mı? Vs. bunun gibi çoğaltabiliriz. Lütfen ehlisünnet dışı hoca geçine insanlara itibar etmeyin. Cübbeli Ahmet hoca. Mustafa Özşimşekler hoca. Mehmet Talu hoca. Abdulmetin Balkanlıoğlu hoca. Ali Ulvi Uzunlar hocalardan şaşmayın. Saygılar)

Bu mesajı okuyunca, söylediklerinin bana iftira değil, benim düşünce ve fikirlerimi yansıttığını, açıkça söylemeliyim. Söylemediğim bir şeyi bana isnat etmemişler, kendisine teşekkür ederim. Gelelim söylenen sözlere. Acaba benim söylediklerime mi Kur’an onay veriyor, yoksa bu din kardeşimizin söylediklerine mi, isterseniz Kur’an’ı delil/hakem göstererek, onun onayını alarak araştıralım. Gerçi bu kardeşlerimiz, İnancımızı yaşamak için Kur’an yeterli değildir düşüncesine inanıyorsa, Kur’an’ı kanıt/hakem olarak da kabul etmelerini beklemek yanlış olacaktır. Allah Enam suresi 114. ayetinde, bakın neyi hakem yapmamızı istiyor. ”(DE Kİ): ALLAH’DAN BAŞKA BİR HAKEM Mİ ARAYACAĞIM? HÂLBUKİ SİZE KİTAB’I AÇIK OLARAK İNDİREN O’DUR”.

Bizler ne yazık ki, elimizdeki nurun kıymetini bilmiyoruz. Cahiliye döneminde Ehli kitapta aynı yanlışı yaptığı için, Allah en son olarak bir uyarıcı kitap daha gönderdi. Onlarda kendilerini temize çıkartıp, Allah’ın sevgili kulları olduğunu iddia ediyorlardı. Karşılarındaki insanları sapmışlıkla suçlayanlara, bakın Allah Bakara 44. ayetinde ne diyor. ”SİZ KENDİNİZİ UNUTARAK, DİĞER İNSANLARA ERDEMLİ OLMAYI MI ÖĞÜTLÜYORSUNUZ- HEM DE İLAHÎ KELÂMI OKUYUP DURDUĞUNUZ HALDE? SİZ HİÇ AKLINIZI KULLANMAZ MISINIZ?” O günkü toplumun yaptığı en büyük yanlış, aklı devre dışı bırakmalarıydı. Düşünme devre dışı kalınca, Allah’ın gönderdiği kitaplarda devre dışı kalması kaçınılmaz olacaktır. Kendilerini temize çıkartıp, karşısındaki kişileri adeta dinin dışında gösterenlere, Allah bakın yine bir başka ayetinde ne diyor ve nasıl uyarıyor. Yorumunu da sizlere bırakıyorum.

Nisa 49: KENDİLERİNİ TEMİZE ÇIKARANLARI GÖRMEDİN Mİ? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez. (Diyanet meali)

Benim yazdıklarımı kast ederek, sakın o kişiyi dinlemeyin demiş bu kardeşimiz. Aslında çok doğru söylemiş, kişilerin düşünceleri ile din, iman yaşanmaz. Çünkü ilk önce bizlerin müracaat edip dinleyeceği, okuyacağı, güveneceği yalnız Kur’an’dır. Eğer Kur’an’ın onayını alan, Allah’ın hükümlerine ters düşmeyen yazılar varsa, işte o zaman onları gönül rahatlığıyla okuyabiliriz. Çünkü Allah sizleri Kur’an’dan sorumlu tutuyorum diyor. Bizlere düşen önce Kur’an’ı anlayarak, düşünerek bolca okumak olmalıdır ki, bizleri Allah ile aldatmaya çalışanları idrak edebilelim.

Benim hadisi kutsiyi inkâr ettiğimi söylemiş. Hemen hatırlayalım, kutsi hadis nedir? Kur’an’ın bahsetmediği, yine Kur’an gibi hiç kuşku duymayacağımız, Allah’ın sözleri anlamındadır. Buna inanmak Kur’an’a iman etmemekle aynıdır. Çünkü Allah hükümlerini, yalnız Kur’an’da bizlere bildirdiğini ve peygamberimizin de, yalnız Kur’an ile hükmetmesi gerektiğini birçok ayetinde bizlere bildirmiştir. Düşünebiliyor musunuz, ALLAH SİZLERİ KUR’AN’DAN HESABA ÇEKECEĞİM DİYOR, ama birileri çıkıyor ve diyor ki, “YALNIZ KUR’AN’DAN DEĞİL, BAK HADİSİ KUTSİLERDE VAR” diyerek, bir bilinmeze toplumu sürüklüyor. Hani Allah, emin olmadığın bilginin ardına düşmeyin ve yalnız Kur’an’ın ipine sarılın demişti. Ne oldu bu ve buna benzer onlarca ayetin hükmü? Karar elbette sizlerin.

Mesajı gönderen kardeşimiz, benim yazılarımı okumayın, sözlerimi dinlemeyin demiş, fakat dinlenmesi gereken yeri de tarif etmiş. Lalegül TV’deki hocaları, dinleyin onları izleyin, Ehlisünnet hocaları orada bulursunuz diye de öneride bulunmuş. Benim tavsiyem, bir Müslüman önce Allah’ın tebliğini, hiçbir aracı olmadan önce Kur’an’dan almalıdır. Daha sonrada hiç korkmadan ve çekinmeden her yazıyı okumalı, her konuşmayı rahatlıkla dinlemelidir. Buna elbette Lalegül TV de dâhildir.

KENDİ FİKRİNDEN EMİN OLMAYAN İNSANLAR, FİKİR DÜŞMANLIĞI YAPARLAR. Onu okuma, şunu okuma, beni oku gibi. Ama fikrinden ve inancından emin olanlar ise, her fikre ve inanca açıktır, saygılıdır. Her söyleneni dinler ve gereken cevabı Kur’an öğretisiyle verir. Allah’ın katıksız, arı duru dini, inancı hiç kimsenin inancından, sözlerinden korkmaz. Sizce peygamberimiz nasıl davranmıştır bu konuda? Kendisi gibi düşünmeyen ve inanmayanları dışlamış mıdır, yoksa tam tersini mi yapmıştır. İşte Allah’ın elçisinin böyle yönlerini örnek almamızı, Allah bizlerden istiyor. Ben birçok forum sitesinde de yazılarımı paylaşmaya çalışıyorum. Aynı düşünce ve mantıkta olan forum siteleri, benim yazılarımı yayınlamıyor ve beni sitelerinden atıyorlar.

Ehlisünnet inancı nedir? Çünkü benim Ehlisünnet inancının dışında olduğumu söylüyor bu kardeşimiz. Ehlisünnetin anlamı, Allah’ın elçisinin izlediği yolu takip eden anlamındadır. Sünnet yol demektir ki, peygamberimizin tek yolu vardı, oda Allah’ın indirdiği KUR’AN’IN YOLU. Yoksa Allah’ın sünneti farklı, elçisinin sünneti yani yolu farklı diye anlarsak, Allah korusun elçisini Allah’ın dinde ortağı yapmış oluruz ki buda şirktir. Ben şükürler olsun peygamberimizin sünneti yani Allah’ın sünnetini izlemek ve ondan zerre sapmamak için azami dikkat gösteriyorum. Rabbim yanıltmasın.

Benim dinde mantık aradığımı, onun için yanlış düşündüğümü söyleyerek, verdiği örnek düşündürücüdür. Aklın her şeyi anlamadığını söyledikten sonra, “Allah-ü Teâlâ’yı göremiyoruz o zaman inanmayalım mı” diye örnek vermiş. Aslında verilen bu örnek, konuya ne denli basit baktığımızın kanıtıdır. Bizler soluduğumuz havayı da göremiyoruz. Göremediğimiz ama bilimsel olarak kabul ettiğimiz, onca organizmalar var ki görmemek her zaman olmadığının kanıtı değildir. Allah tabiatı ve onun eşsiz yapısını örnek verir Kur’an’da bizlere. İşte benim eserim diyerek. Siz yaratıcının varlığına kanıtı olarak, daha ne istiyorsunuz? TABİATIN EŞSİZ GÜZELLİĞİNE, UYUMUNA BAKARAK, EĞER HALA ALLAH I BU ESERDE GÖREMİYOR, HİSSEDEMİYORSA BİR İNSAN, BU KİŞİNİN GÖNÜL GÖZÜ AÇILMAMIŞ DEMEKTİR. Böyle insanlar bakar kördür.

Akıl konusuna gelince. Kur’an’da onlarca ayetinde Allah akla, düşünmeye yönlendirir kullarını. Çünkü Allah bizlerin, sorumlu olduğumuz MUHKEM ayetlerin anlaşılır ve açık bir şekilde gönderildiği bilgisini verir. Düşünen bir insan, ayetleri daha iyi kalıcı ve güçlü bir şekilde anlayacak, sağlam bir iman sahibi olacaktır. Eğer bir kişi size, siz ayetleri anlayamazsınız, boşuna aklınızla anlamaya çalışmayın diyorsa, bu kişi sizi Allah ile aldatmaya çalışandır bunu unutmayınız. Allah sorumlu tutacağına hükmetti Kur’an’ı, kullarının anlayamayacağı şekilde gönderip, daha sonrada bu kitaptan asla hesap sormaz. Unutmayınız Allah bizleri nasıl uyarmıştı? “Sakın veliler edinip, ardı sıra gitmeyiniz. Çünkü sizlerin güveneceği, yardım isteyeceği veliniz yalnız Allah’tır.” Hatta Allah düşünmeye o kadar önem verir ve kullarının düşünerek mutlaka iman etmesini öyle ister ki, bakın nasıl bir uyarıda, ikazda bulunur.

Yunus 100: Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. ALLAH, AZABI AKILLARINI (GÜZELCE) KULLANMAYANLARA VERİR. (Diyanet meali)

İbrahim 52: Bu Kur’an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilâh olduğunu bilsinler ve AKIL SAHİPLERİ DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALSINLAR DİYE, İNSANLARA BİR BİLDİRİDİR. (Diyanet meali)

Ne dersiniz, Allah bizlerin düşündüğümüzde anlayamayacağı bir rehber gönderip, daha sonrada bizleri bu kitaptan sorumlu tutar mı? Lütfen dikkat, anlayacağımız ve imanımızı yaşamak adına, sorumlu olduğumuz MUHKEM ayetlerden bahsediyorum. Müteşabih ayetler konusu çok farklı. Bu ayetler, bilim adamlarının zamanla, anlamlarını ortaya çıkaracağı ayetlerdir.

Beni kast ederek, Ehlisünnet dışı hoca geçinenlere itibar etmeyin demiş. Ben kendimi hoca olarak hiçbir zaman vasıflandırmadım ve asla böyle bir isim takmam kendime. Çünkü her Müslüman’ın olması gerektiği gibi, BEN KUR’AN ÖĞRENCİSİYİM. İmtihanını Kur’an’dan yaşamaya çalışan, bir din kardeşinizim. Bende bir insanım ve hata yapabilirim her insan gibi. Onun için Allah yalnız, Kur’an’ın ipine sarılın diye emir vermiştir. İslam dininde ruhban sınıfı yoktur. Her Müslüman kendi imtihanını yaşamak için, kendisi çaba göstermek zorundadır. Elbette bu imtihanımızı verirken, güvenebileceğimiz kişilerden de yardım alabiliriz. Çünkü hepimiz, aynı kapasitede yaratılmadık, birbirimizden istifade edebiliriz. Tabi bir elimizde Kur’an, onun onayını alarak, onu HAKEM GÖSTEREREK araştırmalıyız.

Bu makalenin yazılmasına vesile olanlardan, Allah razı olsun. Hayırdan da, şerden de alacağımız mutlaka dersler vardır. Bizler önce kendimizi, inancımızı Kur’an mayasıyla mayaladıysak, hiç kimseden korkmaya gerek yok. Her yazıyı, düşünceyi korkmadan o zaman okuyabiliriz. Hatta isimlerini verdikleri kişilerinde yazılarını okuyabilirsiniz. Çünkü HAK batıldan korkmaz. TAM TERSİNE HAK, BATILI AÇIĞA ÇIKARTIR.

Güçlü ve sağlam bir iman için, gelin elimizde Kur’an, Allah’ın nuru FURKAN’I anlayarak ve düşünerek bolca okuyalım. Okuyalım ki, dine batıl ve nifak sokmaya çalışanların foyasını ortaya çıkartalım.

Saygılarımla

Kur’an’da çok dikkatimi çeken, düşündürücü bir ayet vardır. Allah bizleri uyarmak ve ibret almamız için, mahşer günü peygamberimizin, şahit olarak çağrıldığında söyleyeceği acı gerçeği, bugünden bizlere Allah hatırlatarak, bizlere adeta, BATAN GEMİDEN NASIL KURTULURUZ, ONUN REÇESİNİ VERİYOR. Peygamberimiz, ÜMMETİM KUR’AN’I TERK ETTİ diyecek mahşer günü. Beni düşündüren ise, peygamberimiz bu ayeti ümmetine tebliğ ederken, nasıl bir duygu içindeydi acaba. Tebliğ ettiği Kur’an’ı, ümmetinin terk edeceğini bilmesi, sanırım Allah’ın elçisini derinden üzmüştür. Peki, bizler bu uyarıdan ne kadar ders aldık?

Makalemin başlığı, KUR’AN’DA UNUTTUĞUMUZ DİN. Ne dersiniz, bizler İslam’ı Allah’ın bizleri sorumlu tutacağına hükmettiği, Kur’an’a göre yaşıyor muyuz? Yoksa İslam’ın adımı kaldı yalnız? Yaşanan İslam a düşünerek bakan, izleyen, gözlemleyen ve bir kez Kur’an’ı anlayarak okuyan bir Müslüman, Kur’an’ın terk edildiğini, Allah’ın dini İslam’ın KUR’AN’A HAPSEDİLDİĞİNİ, ÇOK NET BİR ŞEKİLDE ANLAR.

Kur’an Allah’ın kullarına tebliğidir. Bu tebliğe, hiçbir beşerin ilave yapamayacağını öğrendiğimiz andan itibaren, kişi olarak Kur’an’ı özgür bırakmış ve gereken makama oturtmuş oluruz. Bunun tersini yapan, yani Kur’an’ı İslam’ı yaşamak adına yeterli görmeyen, dinde Allah’ın şeriatına, beşeri şeriatlar ilave ederek İslam’ı yaşayanlar, elleriyle Kur’an’ı kilitlemiş ve Allah’ın dinini Kur’an’a hapsetmiş demektir.

Günümüzde, her Müslüman Kur’an’a müracaat etmelidir dediğimizde, aldığımız cevap çok düşündürücüdür. “İYİDE HERKES KUR’AN’I ANLAYAMAZ Kİ. KUR’AN’I ALLAH KOLAYLAŞTIRMIŞ AMA NE KADAR KOLAY. BU İŞ BU KADAR BASİT Mİ?” Bu sözlere inandığımız andan itibaren, Kur’an ile bağımız kesilmiş demektir. Böyle yaptığımız an, imanımızın dizginlerini birilerine vermekten asla kurtulamayız. Tabi oda bizleri nereye sürüklerse, oraya gitmek zorunda kalırız.

NE YAZIK Kİ ALLAH’IN DİNİNİ, BİZLER KUR’AN’DA UNUTTUK. Öyle bir unuttuk ki, Allah’ın Kur’an’da ki uyarıları, artık bizlere yabancı geliyor. Yaşadığımız İslam’ı lütfen hatırlayınız. Allah ne diyorsa Kur’an’da, bizler tersini yapıyoruz ve işin kötüsü bunun Allah’ın emri olduğunu söylüyoruz.

Allah Kur’an’da veliler edinmeyin, ardı sıra gitmeyin, güvenilecek yardım istenecek veliniz yalnız benim dediği halde, velisi olmayan cennete gidemez diyecek kadar Kur’an’dan uzaklaştık. Allah biz Kur’an’da hiçbir eksik bırakmadık, her şeyden nice örnekleri verdik ki anlayasınız dediği halde, hiç korkmadan Kur’an’da her şey yoktur, her detay verilmemiştir diyerek, beşerin yarattığı şeriatı, FIKIH inancını Kur’an’da bulamadığımızda, Kur’an’ın imanımız ve inancımız adına yetersiz olduğunu söyleme cesaretini gösterdik.

NE YAZIK Kİ BİZLER ALLAH’IN REHBERİNİ, KİLİT ALTINA ALDIK. Onun gerçeklerini toplumla buluşturmamak adına, elimizden ne geliyorsa yaptık ve yapıyoruz. Kur’an bilgi veren, yol gösteren, düşünmeye yönlendiren bir rehber olmasına rağmen, onu kendi dilimizle anlayarak okumak yerine, tam tersini tavsiye edenlere inandık. Anlamını bilmesen de Arapça oku, Allah sevap yazar diyerek, anlamını dahi bilmeden yüzlerce yıldır İslam âlemi okudu, ama Allah’ın tebliğini elbette alamadı. Çok daha ilginci, anlamadan okumayı teşvik etmek, cazip hale getirmek için, nesir (düz yazı) bir yazıyı makamla okuyarak akla, düşünmeye değil, duygularımıza ve kulağa hitap edilmesi sağlandı.

Allah’ın tebliği engellenince, araya şeytanlaşmış kötü niyetli insanların vesveseleri, yalan yanlış asılsız rivayet sözleri girdi. HAK VE BATIL BÖYLECE AYIRT EDİLEMEZ OLDU. Tabi böyle olunca da, bu dünyadaki imtihanımızda zorlaştı.

Değerli kardeşlerim. Lütfen şunu asla unutmayalım. DİN ALLAH’IN DİNİDİR VE HİÇ BİR ORTAĞI YOKTUR. Bunu söyleyen, bizlere anlatan Kur’an’ın bizzat kendisidir. Bu gerçekleri görmek ve bizleri Allah ile aldatanları fark etmek istiyorsak, Allah’ın kelamından başka danışılacak rehber/HAKEM aramayalım. Ararsak yanlışa saparız, yoldan çıkarız.

Allah çok açık bir şekilde, yalnız Kur’an’ın ipine sarılın, sizleri doğruya iletecek diyor da, Enbiya suresi 10. ayetinde de yemin ederek, yine bizleri Kur’an’a yönlendiriyorsa, yolumuz ve yöntemimiz çok açıktır.

Enbiya 10: Andolsun, size ÖYLE BİR KİTAP İNDİRDİK Kİ SİZİN BÜTÜN ŞEREF VE ŞANINIZ ONDADIR. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Diyanet meali)

Bir Müslümana düşen, din kardeşini yalnız Kur’an ile uyarmak olmalıdır. GELİN EL BİRLİĞİYLE KUR’AN’A VURULAN KİLİDİ AÇALIM. Onun nuruyla, aydınlığıyla tüm gerçekleri anlayalım ve görelim. Allah bizleri Kur’an’dan sorumlu tutuyor da, sakın Kur’an’ın sınırlarını aşmayın diye uyarıyorsa, hesap günü pişman olmak istemiyorsak, gelin emin olmadığımız bilgilerin ardından değil, yalnız Kur’an’ın ardı sıra gidelim.

KUR’AN’A VURULAN PRANGAYI KIRALIM, Onu anlayarak ve düşünerek okuyalım ki, tüm gerçekler ortaya çıksın. Böylece bizleri menfaatleri, çıkarları için kullanan din simsarlarından da kurtulalım. Dilerim Kur’an gerçekleri ile buluşan, onun nuru ile nurlanan, Allah’ın azınlık mutlu kullarından oluruz.

Saygılarımla

Yunus Suresi 18. Ayeti: “Bunlar Bizim Allah Katında Şefaatçilerimiz” diyen Müslümanlar

Allah (CC) tarih boyunca indirdiği kitap ve gönderdiği elçiler ile insanların sadece kendisini ilah ve rab olarak tanımaları gerektiğini ve yaşamlarını bu esas üzerine temellendirmeleri gerektiğini bildirmiştir. Son kitabın indiği Mekke bilindiği üzere, Allah (CC) ‘nin “Şirk” olarak tanımladığı birçok inanç ve ameli işleyen insanların oluşturduğu bir şehir idi. Bu şehirde yaşayan insanların birçoğu, “Put” olarak tanımlanan, kimseye herhangi bir zarar veya faydası olmayan şeylere kulluk etmekte, bunları Allah ile aralarında aracı olarak görmekte idiler. Onların “Şirk” olarak tanımlanan bu düşünceleri, Yunus Suresi 18. ayetinde şu şekilde haber verilmektedir.

[010.018] Allah’ın aşağısından olan, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek şeylere kulluk ediyorlar ve «Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir.» diyorlar. De ki, «Siz Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?» Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir.

Mekke müşrikleri, kulluk etmiş oldukları putlarına tapma gerekçelerini “Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir” diyerek açıklamaktadırlar. Bu açıklama, Allah (CC) ile direk irtibat kurulamayacağı, onunla irtibat kurmak için bir takım aracıların olması gerektiğine dayanan bir düşüncenin eseri olup, bu düşünce Allah tarafından ret edilmektedir.

Şefaat; “Bir işte aracılık ve kayırıcılık etmek” anlamına gelen bir kelime olup, bu kelimenin geçtiği ayetleri alt alta koyup okuduğumuz zaman, Allah ile aralarına aracılar koyan Mekke müşriklerinin bu inançlarının yanlışlığının merkeze alındığı ve bu yanlışlığı izale etmek babından bilgiler olduğu görülecektir.

Kur’an’ın müşrik inancı olarak ret ettiği ve konu ile ilgili bütün ayetlerinin bu inancı ret ederek, yerine doğruyu koymak amaçlı olmasına rağmen, şefaat inancı İslam düşüncesi içinde yer almış, almamakla kalmamış neredeyse imanın şartı haline gelmiştir. Bu konu ile ilgili Kur’an ayetleri, müşrik inancı olan bu düşünceyi ret ettiği düşüncesi ile değil, Allah (CC) ‘nin bazı kullarına böyle bir yetki vereceği düşüncesi etrafında okunmuş, bu okumaya rivayetler ile destek bulunmuş ve konu ile ilgili ayetler bu düşünce doğrultusunda tevil edilerek bugüne gelinmiştir.

Şefaat düşüncesinin altında karşılıklı menfaatler yattığı için, insanları sömürmenin en kolay yollarından birisi olan dini alanda hayli rağbet görmektedir. Şefaat edileceğine inanan kişi, kendisine Allah katında birisinin aracı olacağına inanmakla, ahiretini garanti altına aldığını düşünerek ömrünü rahat bir biçimde geçirmekte, şefaat edeceğine inanan kimse ise, kendisinden şefaat bekleyenler sayesinde, onların sırtlarından hem maddi, hem de manevi olarak kazanç sağlayarak ömrünü rahat bir biçimde geçirmektedir. “Alan memnun satan memnun” esasına dayanan bu sektörün alıcı ve satıcıları İslam dünyası içinde büyük bir yer kaplamaktadır.

Şefaat inancının Mekke versiyonu ile İslam dünyasındaki versiyonunu mukayese ettiğimizde, Mekke’deki cansız putların yerini İslam dünyasında, yaşayan tarikat şeyhleri, ölmüş ve görkemli türbelerde yatan ölü şeyhler almıştır. Dün Mekke müşriklerinin puta tapma gerekçesi olarak söyledikleri “Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir” sözü hiç değişime uğramadan aynı şekilde dillendirilerek, şefaat inancına sahip olanların ağızlarında dolaşmaktadır.

Allah (CC) ‘nin şirk olarak beyan ettiği bu düşünce, Mekke’deki taştan tahtadan putların yerine, kerameti müritlerinden menkul din baronlarının veya onların yattığı türbelerin geçirilmesi ile asla meşruiyet kazanmaz.

[039.003] Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nun aşağısından olanları veli edinenler: «Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz» derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola eriştirmez.

Şefaat düşüncesine sahip olan bir kimseye ” Bu yaptığınızın adı İslam literatüründeki adı şirk’tir” denildiği zaman, “Mekke’deki putlar ile bizim âlimlerimizi aynı kefeye mi koyuyorsunuz?” şeklinde bir itiraz gelmektedir.

Bu tür itirazın bir benzerinin, Tevbe Suresi 31. ayeti nazil olduğunda yapıldığını görmekteyiz. “Onlar Allah’ın aşağısından olan hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler” cümlesine, önceden Hristiyan olan bir sahabenin, böyle bir şey yapmadıkları yönündeki itirazı üzerine Muhammed (as), rahipleri rab edinmenin onları helal ve haram koyucu olarak kabul etmek anlamında olduğunu söylediğine dair rivayetler bulunmaktadır.

Şefaat inancına sahip olanlara eğer “Siz âlimleriniz ve türbelerde yatan ölmüşleriniz için “Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir” veya “Onlar, bizi Allah’a yaklaştırıyorlar” şeklinde bir ifade kullanıyor musunuz?” şeklinde bir soru sorulduğunda, onlardan alınacak cevap kocaman bir EVET olacaktır.

İşte Mekkelilerin taştan tahtadan yapılmış olan putlardan beklentileri ile kendilerine “Ben Müslümanım” diyerek şefaat inancına sahip olanların, etten kemikten meydana gelmiş olan insanlardan olan beklentileri aynıdır. Kısacası, dün Mekke’de yaşanan putları şefaatçi olarak görmek sureti ile düşülen şirk batağının, bugün İslam dünyasında yaşanan şefaat inancı etrafındaki şirk batağı arasındaki farkı sadece aktörlerin değişmesi olup, içerek olarak zerre kadar bir farklılık arz etmemektedir.

Olayın daha vahim boyutu ise, bu düşüncenin imanın şartı gibi görülerek, bu düşünceye karşı çıkarak yanlış olduğunu dile getirenlere, “Sapık, Kâfir, Zındık, Hadis Sünnet inkârcısı” gibi yaftalar takılarak söylediklerinin göz ardı edilmesidir.

[002.186] Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara YAKINIM. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar.

[050.016] And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha YAKINIZ.

Kullarına YAKIN olduğunu beyan ederek, araya yakınlaştırıcılar koyulmasını istemeyen Allah (CC) ‘nin beyanının aksine, onun bize uzak olduğunu düşünerek, yakınlaştırıcı olduğu iddia edilen kimseler ile ona yaklaşmaya çalışmak, açık ve net Şirk inancından başka bir şey değildir.

[002.281] Allah’a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz.

[003.025] Geleceğinden şüphe olmayan günde, onları topladığımız ve haksızlık yapılmayarak herkese kazandığı eksiksiz verildiği zaman, nasıl olacak?

[004.124] Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez.

[006.160] Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz.

[010.054] Haksızlık etmiş olan her kişi, yeryüzünde olan her şeye sahip olsa, onu azabın fidyesi olarak verirdi. Azabı görünce pişmanlık gösterdiler. Haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmolunmuştur.

[016.111] O gün, herkesin kendi derdine düşüp çabalayacağı ve herkesin işlediğinin haksızlığa uğratılmadan kendisine ödeneceği bir gündür.

[017.071] Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar kitablarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez.

[023.062] Biz herkese ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.

[039.069] Yer; Rabbinin nuru ile aydınlandı, kitab konuldu, peygamberler ve şahidler getirildi. Onlara haksızlık yapılmadan aralarında hak ile hükmolundu.

Birçok ayet, insanların dünya hayatlarında yaptıklarının en küçük bir haksızlık yapılmadan karşılığının verileceğini, onlara zerre kadar zulmedilmeyeceğini beyan etmesine rağmen, şefaat inancının temelini oluşturan kayırıcılık, araya girme düşüncesi, Allah (CC) ‘nin bir kul hakkında verdiği kararın yanlış olduğunu ve bu kararından dönmesi için bir nevi avukatlık yapması anlamına gelmektedir.

Rivayetlerde yer alan bilgilerde, Muhammed (as) ın hesap gününde secdeden başını kaldırmayarak “Ümmetim, ümmetim” diyerek yalvarmasına karşılık olarak Allah (CC) ‘nın ona “Sana ümmetini bağışladım” demesi, haşa Allah’ın merhametsiz, kulunun ondan daha merhametli olduğu gibi bir yanlışa sevk etmektedir.

Allah (CC) dışında şefaatçiler edinmek, şefaatçi edinilen kimseleri ona denk saymak anlamına gelmektedir. Ahiret gününde onun vermiş olduğu kararı değiştirmesi için birilerinin araya gireceğini düşünmek, ondan daha merhametli olan birilerinin olduğunu iddia etmek olacaktır.

Hesap gününde şefaatçilerin olmayacağını yine birçok ayette beyan edilmesine rağmen, elçilerden başka insanlar için garanti olmayan cennetin, Şeyh, Gavs, Kutup vs. gibi adlarla anılan kimseler için garanti olduğunu düşünülerek onları şefaatçi olarak görmenin ne kadar büyük bir yanılgı olduğu görüldüğü zaman çok geç olacak ve dünyaya geriye dönerek salih ameller işleme imkânı olmayacaktır.

Bu noktada şefaati izne bağlayan ayetler gurubu ile ilgili olarak kısa bir hatırlatma yerinde olacaktır. Şefaat konusunda bazı ayetler şefaati kesinlikle ret etmesine karşın, bazı ayetler ise şefaati izne bağlamaktadır. Bu ayetler, sanki şefaatin Allah dışında bazı kimselere verileceği gibi bir algı oluşmasına sebep olmaktadır. Bir ayette şefaati ret, diğer bir ayette şefaati izne bağlayarak bazı kimselere şefaat izni verileceği gibi bir çelişkinin Allah’ın kitabında olması asla söz konusu olamaz.

Öyleyse bu ayetleri, müşriklerin kendi yanlarından oluşturdukları şefaat düşüncesinin ret edilmiş olması bağlamında düşünerek, onların kendi yanlarından çıkardıkları bu düşüncenin Allah katından bir izni olması gerektiği, kimsenin Allah’a rağmen böyle bir inanç oluşturamayacağını, izin konusunun şefaatin imkânını değil, imkânsızlığını ifade ettiği çerçevesinde okumak gerekmektedir.

Şefaat konusunda daha önceden “Şefaat Ayetlerini Birde Bu Sıra İle Okuyalım” başlıklı bir yazıda bu konudaki bütün ayetleri ele almaya çalıştığımız için bu yazıda sadece Yunus Suresi 18. ayeti üzerinden bu düşünceyi ele almaya çalıştığımızı hatırlatmak isteriz.

Şefaat düşüncesi İslam dünyasının ve Müslümanların gelişmesi yolunda engel olan düşüncelerin başında gelmektedir. Şefaat edeceğine inanılan kimselerin akla hayale gelmez yalanları ile doldurulmuş kitapları okuyarak, dünyanın gerçeklerinden kopuk bir yaşam sürmek, Müslümanların her konuda geri kalmasına sebep olmaktadır. Şefaatten mahrum kalmamak için, Şeyh, Gavs vs. gibi adlarla anılan kimselerin eteklerinin dibinden ayrılmayan bu insanlar, dini sadece ruhbanlık olarak görmek sureti ile dünya ile alakalarını keserek, meydanın başkaları tarafından doldurulmasına sebep olmaktadırlar.

Müslümanların her alanda gelişmeleri, “Din Adamları” denilen bu sınıfın hâkimiyetinin ortadan kalkarak herkesin kendi dininin adamı olması ile mümkün olacaktır. Bu adamları nimetten sayarak onlara verilen değer, onların insanları daha kolay sömürmesine ve onların sırtlarından bir servet imparatorluğu kurmalarına sebep olmaktadır.

Ellerinde en büyük koz olarak bulundurdukları, insanları hesap gününde kurtaracaklarına dair olan inanç yıkılarak, Allah’tan başka şefaatçiler olmadığı inancı Müslümanların arasında hâkim olduğu gün, bu adamlar ortada tek başına kalarak yüzüne dahi bakılmayacak kimseler olduğu anlaşılacaktır.

Sonuç olarak: Müşriklerin şirk inançları arasında sayılan ve Kur’an tarafından ret edilen şefaat inancı, zaman içinde Müslümanların baş tacı haline gelerek, insanları maddi ve manevi yönden sömürmenin aracı haline gelmiştir. Bu inanç etrafında oluşturulan sektör sayesinde birçok Müslümanın ayağı bağlanmış, kendilerini ahirette kurtarmak vaadi ile kerameti müritlerinden menkul olan şeyhlerin kucaklarına düşmüştür.

Müslümanların her alanda ilerlemelerine engel olan ve din adamları sınıfının elinde esir durumuna düşerek onların elinde oyuncak haline gelmesine sebep olan bu inanç, yanlış ve şirk inancı olduğu, geniş kitleler tarafından anlaşılmaya başlandığı an İslam dünyasından büyük bir değişim başlayacaktır.

Kendilerine oluşturdukları küçük dünyalarında uçtu kaçtı masalları ile Müslümanları oyalayarak onları maddi ve manevi olarak sömürerek, her yönden geri kalmasına sebep olan bu adamlar artık tarihin tozlu sayfalarında yerlerini alarak, ortadan kaldırılmalıdır.

Kendilerini din adamlarının tasallutundan kurtarmaya başlayan Müslümanlar, kendi dinlerinin adamı olarak kişilere bağımlı olmaktan kurtulacaklar ve dünya gerçeklerini daha kolay anlamaya başlayacaklardır.

Tarikat şeyhlerinin hâkimiyetinin bittiği bir İslam dünyası, tüm Müslümanların özlemi olmalıdır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Geçen gün bir televizyonda, çok dikkatimi çeken bir konu vardı. Konuşmacı yalnız Kur’an ile İslam’ın, dinin yaşanamayacağını söyleyerek örnekler veriyordu. Söylenenleri duydukça üzüntüm arttı ve içinde bulunduğumuz İslam toplumunun, nasıl Kur’an’dan uzaklaştırıldığına bir kez daha şahit oldum. Konuyu anlatan, “BAZI KİŞİLERİN BEN YALNIZ KUR’AN’IN EMRETTİKLERİNE, BAHSETTİKLERİNE UYARIM DEDİKLERİNİ DUYUYORUZ, BU DÜŞÜNCE VE İNANÇ ALLAH KORUSUN BİZİ DİNDEN ÇIKARTIR” diyerek anlatmaya, örnekler vermeye devam ediyordu. Ne yazık ki günümüzde Kur’an, iman adına yeterli görülmeyen bir rehber olarak kabul ediliyor. Hâlbuki Allah’a göre, Kur’an’ın sınırlarını aşan dinden çıkmış sayılır diyor. YANİ ALLAH, KUR’AN SİZLERE YETER DİYOR. Hatta bir ayetinde, sizlere indirmiş olduğumuz kitap yemiyor mu diye uyararak, Kur’an’ın bizlere yeteceğini özellikle bildirmiştir.

Düşünebiliyor musunuz, Kur’an Allah katından bizlere rehber, yol gösterici bir ışık olarak geliyor ama bizlerin anlayabileceği şekilde değil, daha kötüsü her bilgi Kur’an’da yok deniyor. Bu açıklamayı, Kur’an’da olmayanları, detayı da bizler beşerin yazdığı fıkıh kitaplarından öğreniyoruz. Öyle mi dostlar. Buna mı inanıyoruz? Sizce bu normal mi, yoksa bizlerde bir sorun mu var?

Önce bu konuda, Allah’ın uyarılarını hatırlatmak isterim. YALNIZ KUR’AN’A İMAN ETMEMİZ GEREKTİĞİNİ EMREDEN, KUR’AN’IN BİZZAT KENDİSİDİR. Yalnız Kur’an’ın ipine sarılın, sakın emin olmadığınız bilginin ardına düşmeyin, Kur’an’ın sınırlarını aşmayın, biz her şeyden nice örnekleri Kur’an’da verdik ve sizler için yemin olsun ki Kur’an’ı kolaylaştırdık diye bizleri uyaran Yaradan ı duyan, işiten kalmadı mı İslam toplumunda? NASIL OLUR DA KUR’AN’I YETERLİ GÖRMEYİZ?

Ankebut 51: KENDİLERİNE OKUNAN KİTABI SANA İNDİRMİŞ OLMAMIZ ONLARA YETMEDİ Mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır. (Diyanet meali)

Casiye 6: İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. ARTIK ALLAH’TAN VE O’NUN AYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR? (Diyanet meali)

Yalnız Kur’an ile İslam’ın yaşanmayacağını anlatan konuşmacı, her zaman başvurulan yolu kullanarak toplumu tedirgin etmek ve ürkütmek için diyor ki; “Kur’an’ın neresinde yazıyor sabah namazının, öğlen namazının, ikindi namazının kaç rekât olduğu? Hangi duaları okuyacağımız konusunda, bilgi yazıyor mu Kur’an’da? Oruç tutun, Hacca gidin diyor Kur’an, ama nerede yazıyor detayları?” Bu sözleri söylemek Kur’an’a iftiradır, hakarettir, Kur’an’ı küçümsemektir bilmenizi isterim. Hatırlatmak istediğim iki ayet var, tabi anlayana, gözlerinde ve kulaklarında perde olmayanlara, bakın ne diyor Allah.

BİZ KİTAP’TA HİÇBİR ŞEYİ EKSİK BIRAKMADIK… (Enam 38)

SANA BU KİTABI, HER ŞEY İÇİN BİR AÇIKLAMA, DOĞRU YOLU GÖSTEREN BİR REHBER, BİR RAHMET VE MÜSLÜMANLAR İÇİN BİR MÜJDE OLARAK İNDİRDİK… (Nahl 16)

Allah biz gönderdiğimiz Kur’an’da hiçbir eksik bırakmadık, bu kitapta sizlere her konuda açıklama yaparak, rehber olsun diye indirdik diyor. Birileri çıkıyor ve diyor ki, Kur’an’da her bilgi, detay yoktur, namazımızı bile Kur’an’a göre kılamayız, orucumuzu yalnız Kur’an’a göre tutamayız ve Hacca yalnız Kur’an bilgileri ile gidemeyiz, deme gafletinde bulunuyorlar. Bizde bu söylenenleri seyrediyoruz, itiraz etmeden. İyide, bu söyledikleriniz doğru olsaydı, bizleri yaratan adalette eşi benzeri olmayan Rabbimiz, böyle bir hüküm verir miydi?

Zuhruf 44: Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ONDAN HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ. (Diyanet meali)

Bizler nasıl bir inanç yarattık ki, Allah ne emrediyorsa, tersine inanıyoruz. Düşünebiliyor musunuz, eğer söyledikleri doğru olsaydı, şöyle bir sonuç çıkardı ortaya. ALLAH BİZLERİ BAĞLAYICI, YAPMAMIZI İSTEDİĞİ EMİR VE HÜKÜMLER VERİYOR KUR’AN’DA. AMA BEN AÇIKLADIM İZAH ETTİM DEDİĞİ HALDE, GEREKTİĞİ KADAR AÇIKLANMAYAN, İZAH EDİLMEYEN SORUMLULUKLARIMIZDAN DA, HESAP SORACAĞINI SÖYLÜYOR. ONUN İÇİN KUR’AN YETERLİ DEĞİLDİR. İşte tüm bu yalan yanlış sözlere inanırsak, böyle adaletsizliği Allah korusun Rabbimize, farkında olmadan isnat etmiş oluyoruz. Bu düşünce bizleri kâfir yapar, şeytana yaklaştırır.

Değerli din kardeşlerim. Ne yazık ki Kur’an’ı bizlerin elinden aldılar. Sen anlayamazsın dediler. Onu anlayarak okumamızı engellediler. Böyle olunca da HAKKI BATIL, BATILIDA HAK ZANNETMEYE BAŞLADI İSLAM TOPLUMU. Allah yemin ederek birçok kez, Kur’an’ı kolaylaştırdığını söyler bizlere. Ama din simsarcıları, bunun tam tersine inandırdılar toplumu. Lütfen şunu unutmayalım. Allah açıklamadığı, detay vermediği, izah etmediği hiçbir konudan, bizleri sorumlu tutmaz. Bunun tersini söyleyen, Yaratanın adaletini küçümsemiş olur.

Allah bizlere namaz kılmamızı emretmiştir. Bu konuda da çok basit kurallar koyarak, BENİM HUZURUMDA KIYAM EDİN, RÜKÛ EDİN VE SECDE EDİN DİYEREK, ONUN YÜCELİĞİNE TESLİMİYETİMİZİ GÖSTERMEMİZİ İSTEMİŞTİR. Allah’ın huzurundayken, ona saygılarımızı sunmamıza, ona şükretmemize, dua etmemizin şekline kimse karışamaz. Çünkü Allah bir sınırlama getirmemiştir bu konuda bizlere. Hatta nasıl dualar edeceğimizin örnekleri bile vardır Kur’an’da. Beşeri FIKIH inancının öğretisini Kur’an’da bulamayanlar, her rekâtta şunları okuyacaksın, ama bak Kur’an’da yazmıyor diyenler, ancak kendilerini aldatırlar. Korku halinde, Onun huzurunda kalabileceğimiz en kısa zamanın bir rekâtta bittiğinin örneğini Kur’an’da verip, daha sonra tam olarak kılacağımız NAMAZIN REKÂT SAYISINI, ASLA SINIRLAMAMIŞ VE BİZLERE BIRAKMIŞTIR. Allah’ın huzurunda, ne kadar kalacağımıza Rabbimiz kısıtlama getirmediyse, kim karışabilir? Bunu Kur’an’da eksik gibi görüp, rivayetleri ve sanı bilgileri adeta Kur’an’ın önüne geçirip, Kur’an’ı tamamlayan bilgiler gibi gösterenler, Kur’an’a şirk koştuklarını bilmelidirler.

Allah bizlere emrettiği tüm ibadetlerin, nasıl yerine getirileceği konusunda, yeteri kadar bilgi vermiştir Kur’an’da. Daha doğrusu verdiğini bizzat Rabbimiz söylüyor. Kime inanacağınız sizlere kalmış. Orucun nasıl tutulacağı, ne zaman başlayıp biteceği, yasakları konusunda tüm bilgiler Kur’an’da vardır. Hac konusu da aynıdır. Allah en ince detayına kadar bu konuda bilgiler verip, Hac da en az ne kadar kalacağımız konusundan bile bahsetmiştir. ALLAH’IN KUR’AN’DA AÇIKLAMALARINI YETERLİ GÖRMEYİP, İNANDIKLARI BATIL VE HURAFELERİ KUR’AN’DA GÖREMEDİKLERİNDE, ADETA KUR’AN’I EKSİK GÖRÜP, KENDİ BATIL İNANÇLARININ KUR’AN’I TAMAMLADIĞINI SÖYLEYENLER, HESABIN GÖRÜLECEĞİ O ÇETİN GÜN, ÇOK PİŞMAN OLACAKLARDIR. Lütfen bu insanların sözlerine kanmayınız, yoksa hesap günü çok pişman olursunuz.

Allah’ın elçisini, Kur’an’ın tamamlayıcısı ilan ederek, hem Allah’ın elçisine iftira atmış, hem de Kur’an’dan sapmış olacağımızı bilmeliyiz. Dinin tek sahibi vardır oda Allah’tır, hükmüne de hiç kimseyi ortak etmez. Peygamberimiz yalnız Kur’an’a uymuş ve yalnız Kur’an’ı tebliğ ederek, Kur’an ile ümmetini uyarmıştır. Allah’ın kolaylaştırdığı dini, ellerimizle zorlaştırarak, toplumu dinden soğutmayalım, bunun çok büyük bir vebali olduğunun da farkında olalım.

Televizyon da konuşan bu şahış, kadınların erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığını, bunun Kur’an’da geçtiğini, onun içinde kadınları çok fazla doğrultmaya çalışmayın başaramazsınız, kırarsınız şeklinde açıklama yaparak, kadınlarımıza karşı açıkça küçümser tavırlar aldığını, daha önemlisi Kur’an’a iftira attığına da şahit oldum. KUR’AN’IN HİÇBİR YERİNDE KADININ, ERKEĞİN KABURGA KEMİĞİNDEN YARATILDIĞINDAN BAHSEDİLMEZ. Bu bilgi Yahudi fitnesidir. Yahudilerin ellerinde bulunan, adına Tevrat dedikleri kitaplarında yazar. Kur’an’da ise tam tersine, bakın nasıl açıklar bu konuyu.

Araf 189: Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve KENDİSİ İLE HUZUR BULSUN DİYE, EŞİNİ DE ONDAN VAR EDENDİR. (Diyanet meali)

Allah kadını, eşinin yaratıldığı mayadan, özden yani erkeğin yaradılışının aynısından yaratıyor ki, kendisi ile anlaşabilsin, huzur bulsun. Onun için Kur’an kadın erkek ayrım yapmadan, sizleri topraktan yarattık diye açıklama yapar. Lütfen dikkat, eğer erkeğin yaradılışından farklı yaratılmış olsaydı kadın, yani erkeğin yalnız bir uzvundan yaratılmış olsaydı, huzur içinde anlaşabilirler miydi? Erkek kadını, küçümser tavırlar içinde olurdu. Dengesiz, anlaşmaları mümkün olmayan çiftler çıkardı ortaya. Ama dine fitne sokanlar, kelimelerle oynayarak, batıl inançlarını, dine sokarak, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına, bu toplum inandırılmış ve kadın küçümsenmiştir. Allah yardımcımız olsun.

Ankebut 18: “Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. PEYGAMBERE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.” (Diyanet meali)

Ahkaf 9: De ki: “Ben türedi bir peygamber değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. BEN SADECE APAÇIK BİR UYARICIYIM. (Diyanet meali)

Saygılarımla