Allah Kur’an’da ayetleri, öyle güzel, açık örneklerle bizlere anlatıyor ki, biraz düşünen, tüm gerçekleri anlayacak, Allah’ın istediği doğru yolu bulacaktır. Peygamberimiz Kur’an’ı tebliğ ederken, bir kısım inkârcılar, Allah’ın indirdiği kitaba uymak istememiş ve büyüklerinden, atalarından öğrendikleri inançlardan vazgeçmek istemeyip, “BİZ ATALARIMIZI ÜZERİNDE BULDUĞUMUZ YOLA UYARIZ” demişler. Hatta bir kısmı da, Kur’an’a inanmak istemiş ama yanında atalarının inançlarına da devam etmek istemişler. Bu düşüncedeki kişilere de Allah, asla izin vermemiştir.

Bu örnek çok dikkat çekici ve bizlere bir o kadar da önemli uyarılar yapıyor. Unutmamamız gereken, atalarının inancından vazgeçmeyenlerin, genel çoğunluğu Ehli kitap dediğimiz kişiler. YANİ ONLARIN DEDELERİNE YA DA ATALARINA, ALLAH HAK OLAN BİR KİTAP İNDİRMİŞ, ama bu toplumlar Allah’ın indirdiği kitaptan saparak, kendi nefislerince bir din yaratmış ve kendi BEŞERİ FIKIH inançlarını yaşıyorlar. Kur’an’ı tebliğ etmeye çalışan peygamberimize, ısrarla biz Kur’an’a uymayız, atalarımızın inancına uyarız diye direttiklerini görüyoruz. Ayeti yazalım, üzerinde birlikte düşünelim.

Bakara 170: Onlara (müşriklere): ALLAH’IN İNDİRDİĞİNE UYUN, DENİLDİĞİ ZAMAN ONLAR, «HAYIR! BİZ ATALARIMIZI ÜZERİNDE BULDUĞUMUZ YOLA UYARIZ» DEDİLER. YA ATALARI BİR ŞEY ANLAMAMIŞ, DOĞRUYU DA BULAMAMIŞ İDİYSELER? (Diyanet vakfı meali)

Kur’an’a uymak istemeyip, atalarının inancına devam etmekte ısrar eden müşriklere, Allah’ın uyarısını lütfen çok dikkatle düşünelim. Bakın ne diyor.

“YA ATALARI BİR ŞEY ANLAMAMIŞ, DOĞRUYU DA BULAMAMIŞ İDİYSELER?”

Müşriklerin yaptığı bu yanlışı, Allah bizlere acaba neden, örnek vererek Kur’an’da anlatıyor olabilir? Elbette aynı yanlışı bizlerde yapmayalım diye. Acaba bu uyarıdan bizler ders aldık mı, yoksa günümüzde Kur’an ile bağımızı kesenlerin sözlerine inandığımız ve Kur’an’ın ipine sarılamadığımız için, bizlerde aynı yanlışı bugün yapıyor muyuz?

Evet din kardeşlerim, aynı yanlışı ne yazık ki, İslam toplumları olarak bizlerde yapıyoruz. Allah yalnız Kur’an’ın ipine sarılın, sizleri Kur’an’dan sorumlu tutacağım dediği halde, hiç korkmadan, zerre kadar düşünmeden neler diyoruz?

“YALNIZ KUR’AN İLE İSLAM YAŞANMAZ. HER BİLGİNİN OLMADIĞI, DETAYLARIN VERİLMEDİĞİ KUR’AN İLE NASIL İMANIMIZI YAŞARIZ. ALLAH NAMAZ KIL DEMİŞ, HANİ NAMAZIN REKÂT SAYILARI KUR’AN’DA, ALLAH ZEKÂT VER DEMİŞ NASIL VERECEĞİZ, NE KADAR VERECEĞİZ HİÇ BİRİSİ YAZMIYOR?”

Sizlere soruyorum, bizlerin cahiliye dönemindeki müşriklerden ne farkımız var? Onlar da Allah’ın indirdiği kitapları bir kenara koymuş, terk etmişler yeterli görmeyip, kendi nefislerinde yarattıkları beşeri FIKIH inancının peşi sıra giderek, bundan vazgeçmiyorlar. Yani onlar için atalarının inançları en doğru, açıklayıcı ve detaylı. Allah’ın kolay ve basit bir şekilde gönderdiği ayetleri, beşerin sözleriyle karşılaştırıyoruz, onları Kur’an’da göremediğimizde, bakın Kur’an açık ve detaylı değil şu ya da bu bilgiler Kur’an’da yok diyebiliyoruz. Hâlbuki Allah biz kitapta hiç bir eksik bırakmadık diye de söylediği halde, bizler bu yanlışları yapıyoruz. Çünkü Allah’ı ne yazık ki dinleyen yok. Beşerin sözleri, kitapları Kur’an’ın önüne geçmiş. Allah bizleri affetsin. Bu Kur’an’a yapılacak en büyük saygısızlıktır. Hâşâ Allah gönderdiği Kur’an’ı bizlere açıklayamadı, izah edemedi mi?

Bizlerin ne farkı var onlardan. Bizler Kur’an’a inandığımızı söylemişiz ama Allah’ın Kur’an’ın ipine sarılın, emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin emirlerini hiçe sayarak, Kur’an’da her bilginin açıklanmadığını, zaten Kur’an’ı herkesin anlayamayacağına inanmışız. Yalnız Kur’an ile yaşayamayacağımızı söyleyerek, kendi fıkıh inancımızın ardı sıra gitmekle, bizlerde kendi atalarımızın inancının peşi sıra gitmiş olmuyor muyuz?

Bunu hatırlattığımız kardeşlerimiz, hemen savunmaya geçerek, bilmem kimden daha çok mu biliyorsun sen, onca âlimi bir kenara mı atalım, sözleri ile karşılaşıyoruz. Hiç kimsenin sözlerini kenara atmaya gerek yok. ÖNCE ALLAH’IN SÖZLERİNE BAKALIM. BİZLERİN YAPMASI GEREKENİ ÖNCE YAPALIM. O DA ÖNCE KUR’AN’A VE ONUN HÜKÜMLERİNE SARILMAK, ANLAMAYA ÇALIŞMAK OLMALIDIR. Onu asla yetersiz, detaysız görmeden verdiği emirleri yeterine getirmeye çalışalım. Daha sonrada okuduğumuz kitapları ve onların sözlerini, bilgilerini mutlaka Kur’an’ın onayından geçirmeliyiz. Onay alan her bilgi ve örnek başımızın tacıdır. Almayan ise bizleri din adına bağlamaz. Lütfen bu gerçeğin farkına varalım. Yoksa cahiliye dönemindeki yanlışları bizlerde tekrarlamış oluruz.

Kur’an Allah’ın koruması altında, güvenilecek tek rehber kitaptır. Bunun dışından rivayetler ve söylentilerle günümüze gelmiş her bilgiye, hurafe, yanlış inançlar karışmış olabilir. Ayrıca dine nifak sokmak isteyen din düşmanları da bu yolla, İslam a sızmaya çalışabilir. Onun için Allah bizleri uyarıyor ve emin olmadığımız bilginin ardına düşmeyin, hesabını sorarım diyor.

Her beşer hata yapabilir, hele hele rivayetler yoluyla intikal eden sözlerin, aslı gibi iletilmesi ise hiç mümkün değildir. Bu bilgilere güvenerek imanımızı yaşamamız, bizleri Allah’a değil şeytanın kucağına götürecektir unutmayalım.

Bakara suresi 170. ayetin bizlere vereceği dersi alalım. Eğer almamakta ısrar ediyor da, ataların inançlarını yaşamayı seçiyorsak, Allah’ın müşrikleri uyardığı gibi bizlerde birbirimizi uyaralım ve diyelim ki;

“YA ATALARIMIZDAN BİZLERE NAKLEDİLEN RİVAYETLER YANLIŞSA, YA DOĞRUYU BULAMAMIŞ İDİYSELERDEMİ, ONLARIN SÖZLERİNE İNANALIM. BİZLERE NAKLEDİLEN BİLGİLERİN, DOĞRULUĞUNUN GARANTİSİNİ, KUR’AN’IN/ALLAH’IN VERDİĞİ GİBİ, BİZLERE VEREBİLECEK VAR MI ARANIZ DA.”

Karar sizlerin, hepimiz bu dünyada imtihan oluyoruz. İsteyen yalnız Allah’ın söylediği gibi Kur’an’ın ipine sarılır, isteyen Kur’an yeterli değildir der, atalarının rivayet ve sanı inançlarına sarılır. Gerçek doğruyu mahşerde, hep birlikte göreceğiz. Üzülmek istemeyen, Kur’an’ın ipine sarılır ve Allah’ın sözlerinden ibret alır.

Saygılarımla

Allah (CC) birçok ayetinde kendisine dua ederek yardım isteyen kullarına yardım edeceğini vaat etmiş, vaadinden asla dönmeyeceğini haber veren Rabbimiz, ancak bu yardım vaadini şarta bağlamıştır. Muhammed Suresi 7. ayetine baktığımızda, Allah’ın kullarına yardım etmesinin şartını bildirdiğini görebiliriz.

[047.007] Ey inananlar! Siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.

Muhammed Suresi 7. ayeti, Allah’ın yardım etmesini ve kullarının ayaklarının sabit kalmasını, onların Allah’a yardım etmesi şartına bağlamaktadır. Peki, Allah’a biz nasıl yardım edebiliriz?

Bu ifade öncelikle, Allah’tan istenilen herhangi bir isteğin onun tarafından yerine getirilmesinin, önce bizler tarafından yerine getirilmesi gereken belirli bir karşılığın sonucu olduğunu bize hatırlatmaktadır. Allah (CC) ‘nin herhangi bir şeye ihtiyacı olmadığına göre, kendisinden yardım görmeyi önce kendisine yardım edilmesine bağlaması, kendisinin kulları tarafından haşa bir emir eri gibi görülmesini istemediğini, bizlerin bilmesi gereğini öne çıkarmaktadır.

Dua deyince aklımıza ilk olarak, kulun isteğini Allah’a duyurması için yaptığı sesli bir istek eylemi gelmektedir. Ancak biz Müslümanların birçoğu tarafından, dua etmenin sadece sesli istek beyanı olduğu zannedilerek, bu isteğimizin gerçekleşmesi için çalışmak ve gayret etmek gerektiği maalesef unutulmaktadır. Duanın Kavli şeklinde olanı biz Müslümanlar tarafından en çok uygulanan kısmı olmasına rağmen, asıl önemli olan duanın Fiili olanını terk etmek sureti ile dualarımızın kabulü beklentisi içine girmek, bizlerin yaptığı en büyük hatalardan birisidir.

Kur’an birçok yerinde, Allah’ın kullarına vaat ettiği yardımın nasıl gerçekleştiğini, yaşanmış örneklerle sunmasına rağmen, bu örnekler bizler tarafından sanki masal anlatılıyormuş gibi anlaşıldığı için, bu anlatımlardan bize dönük gerekli mesajlar maalesef alınamamaktadır. Dua etmeyi Fiili ve Kavli olarak ikiye ayırdıktan sonra, hangi duanın öncelikli olması gerektiğini bizlere yine Kur’an öğretmektedir.

Düşman karşısında Allah’tan yardım isteyenlerin Rabbimiz Ayaklarımızı sabit kıl şeklinde dua ettiklerini, bu yardımın gerçekleşmesi için gerekli olan şartın ise Allah’a yardım etmek olduğu Muhammed Suresi 7. tarafından beyan edildiğini görmüştük. Allah’a nasıl yardım edilebileceğini ise yine Kur’an içinden okumak mümkündür.

[002.250] Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: «Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!»

Bakara Suresi 250. ayetinde Talut’un komutasında Calut ve ordusuna karşı çıkan İsrailoğullarının Allah’a yaptıkları yardım çağrısını görmekteyiz. İsrailoğulları tarafından yapılan bu çağrının ne zaman yapıldığı, Allah’ın yardımını hak etmenin geçmiş topluluklarda nasıl gerçekleştiğini görmek açısından önemlidir.

Bakara Suresi 246. ayetinden itibaren anlatılma başlayan Talut kıssasında, İsrailoğullarının yurtlarından çıkarıldığı yani büyük bir sıkıntı içinde oldukları dikkat çekmektedir. Bu sıkıntıdan kurtulmanın yolu ise kendilerini yurtlarından çıkaran düşmanları ile savaşarak, çıkarıldıkları yurtlarına tekrar geri dönmektir. Savaşmak, bu noktada FİİLİ DUA yerine geçmekte ve KAVLİ DUAdan önce gelmiş olması ayrıca dikkat çekicidir. İsrailoğulları, önce savaşmak için gerekli olan alt yapıyı oluşturmak, yani ordu hazırlamak sureti ile fiili duayı yerine getirmiş, ondan sonra kavli duayı yaparak Allah’ın yardımını istemişler ve yardımı hak etmişlerdir.

[003.146] Nice peygamberlerin yanında Rabbe kul olmuş pek çok kimse savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdi. Allah, sabredenleri sever.

[003.147] Onların sözleri ancak: «Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sabit kıl, Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et!» demekten ibaretti.

Al-i İmran Suresi 146. ve 147. ayetlerinde de aynı durumu görmekteyiz. Savaşmak sureti ile fiili dua yapanlar, bunun yanında kavli duayı eksik bırakmamışlar, ikisini bir arada yerine getirmek sureti ile Muhammed Suresi 7. ayetindeki Allah’a yardım edilmesinin gereğini yerine getirmişler, bu suretle Allah’ın yardımını hak etmişlerdir.

[022.040] Onlar haksız yere ve «Rabbimiz Allah’tır» dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah insanların bir kısmını diğeriyle savmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan camiler yıkılıp giderdi. And olsun ki, Allah’a yardım edenlere O da yardım eder. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür.

Hac Suresi 40. ayetinde yurtlarında çıkarılanların, çıkarıldıkları yurtlarına geri dönebilmelerinin, kendilerini yurtlarından çıkaranlar ile savaşmak sureti ile mümkün olacağını, bu durumu ise Allah’a yardım etmek olarak beyan etmektedir. Bu ayetleri ilk muhatapların içinde bulunduğu durum dâhilinde değerlendirdiğimizde, Mekke’den çıkarılarak Medine’ye hicret etmek zorunda kalanların, çıkarıldıkları yurtlarına geri dönmelerinin ancak onları çıkaranlar ile savaşmak sureti ile mümkün olacağını bildirmektedir.

Kur’an’ın nüzul sürecine baktığımızda genel olarak müşrik ve Kâfirlerle çatışma ve savaş ortamı hâkim olmasından ötürü, inen ayetler bu durumlarda Müslümanların nasıl davranış sergilemesi gerektiğini, geçmişlerin yaşantılardan örnekler vermek sureti ile öğretmek yoluna gitmiştir. Sünnetullah dediğimiz toplumsal yasalar tarihin her devrinde kimse için değişmeyeceğine göre, verilen örnekler önce ilk muhataplara, sonra da onlardan sonra gelecek nesillere nasıl davranılması gerektiğini öğreten evrensel mesajlar olarak okunması gerekmektedir.

Toparlayacak olursak, Allah (CC) kullarına yardım etme şartını önce onların kendisine yardım etmeleri şartına bağlamış, Bakara, Al-i İmran ve Hac surelerinde verdiğimiz ayet örneklerinde ise, Allah’a yardım etmenin nasıl gerçekleşebileceğini geçmişlerden canlı örnekler vermek sureti ile beyan etmiştir. Yani Allah’a yardım etmek demek, önce fiili dua etmek sureti ile sıkıntılardan kurtulmanın yolunu aramak, ondan sonra yine Allah’ı unutmamak sureti ile onun yardımını kavli dua ile talep etmektir.

Peki, biz bugün Müslümanlar olarak bu Ayetlerin neresindeyiz?

Yukarıdaki resimdeki kitaplar ve birçok benzerleri, sorumuzun cevabını veren acı bir gerçek olarak, dini kitap satan kitapçıların raflarını süslemektedir. Ayağına diken batsa dahi onu çıkarmak için uğraşmayıp dua ederek dikenin çıkacağına inanabilecek kadar cahil bir topluluğun sırtından para kazanmak için yazılan dua kitapları içinde bulunan çeşitli dualar, bırakın bizleri sıkıntılardan kurtarmak, içinde bulunduğumuz batağa daha fazla gömülmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Allah (CC) ‘nin kullarına yardım vaadi nasıl değişmez bir yasa yani Sünnetullah ise, bu yardımın işlemesi için gerekli olan çalışma ve gayretin gerekliliği de değişmez bir yasa, yani Sünnetullah’tır.

Bugün Dünya üzerinde yaşayan Müslümanların yaşadıkları topraklarda, kendilerini Dünya’nın sahibi zanneden müstekbirlerin yol açtıkları kan, gözyaşı, zulüm, kitlesel katliamları sadece üzülerek seyretmekten başka bir şey yapamadığımız üzücü bir gerçektir. Bugün bizlerin içinde bulunduğumuz durumun bir benzerini yukarıda verdiğimiz Bakara ve Al-i İmran surelerindeki ayetlerde görmekteyiz. O ayetler sadece geçmişlerin başlarından geçenleri anlatmamakta, geçmişte yaşamış toplulukların, içine düştükleri sıkıntılardan nasıl kurtulduklarını anlatarak, Allah’ın kullarına yardım etme yasasının işleyişini gösteren mesajlar içermektedir.

O ayetlerde önce fiili duanın, sonra kavli duanın, akabinde ise, Allah’ın yardımının geldiğini görmekteyiz. Bugün biz Müslümanlar ise, duanın fiili kısmını terk ederek, sadece kavli duaya yönelmek sureti ile Allah’ın yardımını talep ettiğimiz için, beklediğimiz yardım gelmemektedir. Allah (CC) ‘nin arz üzerine koyduğu yasaları, biz Müslümanlara torpil geçerek değişmeyeceğine göre, Allah’ın kazanmak için Muhammed Suresi 7. ayeti gereğince, önce bizim ona yardım etmek, yani fiili duanın gereğini yerine getirmek mecburiyetinde olduğumuz unutulmamalıdır.

İçinde bulunduğumuz sıkıntılardan kurtulmak için önce fiili duanın yapılması yardımı hak etmek için şarttır. Hasta isek tedavi imkânlarını araştırmak fiili dua, bu dua ile birlikte Allah’tan şifa istemek kavli duadır. Yazdıkları dua kitapları ile bütün hastalıkların tedavisi için dua icat eden din tüccarlarının ağına düşen umut arayıcıları bu konuda çok dikkatli olmalıdır. Hangi dua kitabı olursa olsun, hangi şahıs yazarsa yazsın hastalıklardan kurtulmak için önce kavli dua değil fiili dua yani tedavi imkânlarını araştırmak şarttır.

Umutlarını yalan ve iftiralarla bezenmiş olan dua kitaplarında arayanların bu umutları, sadece umut tüccarlarının biraz daha palazlanmasından başka bir işi yaramamaktadır. Özellikle bazı televizyon kanallarında boy gösteren, şeytanlıklarını dini olduğu zannedilen bazı kisveler giyerek örtmeye çalışarak kitap, muska gibi hurafeler pazarlamaya çalışan bu tüccarlara çok dikkat edilmelidir. Duanın kabulünün şartının önce Kur’an’dan öğrenilmesi, bundan sonra kitabın gösterdiği yol gereğince dua edilmesi, bu tür şarlatanların ekmek kapılarının kapanmasını da sağlayacaktır.

Müslümanlar olarak en büyük eksiğimiz, iman iddiasında bulunduğumuz kitabın bizlere yol gösterici olmasını, yaşadığımız hayata pratize edememiş olmamızdır. Kur’an’ı Allah (CC) ‘nin yeryüzüne koyduğu toplumsal yasaların nasıl işlediğini beyan eden bir kitap olarak ve bu yasaların değişmezliğini dikkate alarak, geçmişlerin yaşadıkları sıkıntıların yaşadığımız zaman ile ilgisini kurarak okumaya çalıştığımızda, mevcut sorunlarımızdan kurtulmanın yollarını bu kitabın içinde bulmamız mümkündür.

Sonuç olarak; Kullarının dualarına icabet edeceğini, onlara yardım edeceğini müteaddit ayetlerde vaat eden Allah (CC), bu yardımını önce bizlerden gelecek bazı karşılıkların neticesinde gerçekleştireceğini bildirmektedir. Bizlerin dua konusunda yaptığı yanlışlıklar, maalesef duaların kabulüne engel olmaktadır. Fiili dua deyimi biz Müslümanların hayatına pratik olarak girmediği müddetçe, sadece kavli dua ile yetinerek dualarımızın kabul edileceğini beklemek, kurumuş çeşmeden su akmasını beklemekten farklı olmayacaktır.

Şurası asla hatırdan çıkarılmamalıdır ki fiili dua kavli duadan önce gelmekte ve fiili dua olmadan yapılan kavli dualar, dualarımızın kabulü için yeterli gelmemektedir.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Kur’an’da fasık kelimesi, birçok ayette geçer. Madem Rabbimiz bu kelimeyle bizlerin dikkatimizi çekiyor ve uyarıyor, gelin Allah bu sözüyle bizlere ne anlatmak istiyor, onu birlikte anlamaya çalışalım.

Fasık kelimesinin geçtiği ayetlere baktığımızda bu kelimenin anlamının, İMAN ETTİĞİNİ SÖYLEDİĞİ HALDE, ALLAH’IN GÖNDERDİĞİ REHBER KİTABIN YOLUNDAN SAPMIŞ, ALLAH’IN EMİRLERİNİN TERSİNE HAREKET EDENLER, anlamında bu kelimenin kullanıldığını görüyoruz. Onun için böyle insanların söylediklerinin doğruluğunun, bizler tarafından mutlaka sorgulanması ve kontrol edilmesinin çok önemli olduğu vurgulanır Kur’an’da. Kimlerin fasık olabileceğini, ilk önce bizler bilemeyiz. Onun için her zaman bu konularda dikkatli olmalıyız, her söylenene hemen inanmamalıyız. Bazı örnek ayetler verelim ve üzerinde düşünelim.

Maide 47: İncil ehli Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir. (Diyanet meali)

Secde 18: İnananla yoldan çıkan (fasık) bir olur mu? Elbette bir olamazlar. (Bayraktar bayraklı meali)

İlk ayetten anlıyoruz ki, Allah Hıristiyanların yaptığı yanlışa dikkat çekiyor ve kendilerine indirmiş olduğumuz İncil ile topluma hükmetmeleri gerekir diyor. Daha sonrada Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyip, atalarının inançları yani doğru olmayan, beşeri inançlarını din diye topluma anlatanlara da, onlar FASIK oldular, yani benim yolumdan saptılar diyor. Allah Hıristiyanların yaptığı bu örneği, boşuna vermiyor bizlere. Lütfen ders alalım ve bizlerde, fasıklardan olmak istemiyorsak, YALNIZ ALLAH’IN İNDİRDİĞİ KUR’AN İLE TOPLUMA HÜKMEDELİM, ANLATALIM.

Diğer ayette de, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerle, batılı din edinip yoldan sapanların, yani fasık olanların, Allah katında asla bir tutulmayacağı çok açık bir şekilde anlatılıyor. Şimdi de konuyu daha açık anlayabilmemiz için, sizlere iki örnek ayet daha hatırlatmak istiyorum.

Bakara 99: Andolsun ki, sana apaçık ayetler indirdik. ONLARI FÂSIKLARDAN BAŞKA KİMSE İNKÂR ETMEZ. (Bayraktar Bayraklı meali)

Hucurat 6: Ey inananlar! EĞER BİR FÂSIK/YALAN HABER TAŞIYAN SİZE BİR HABER GETİRİRSE, ONUN DOĞRULUĞUNU ARAŞTIRINIZ. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptıklarınıza pişman olursunuz. (Bayraktar Bayraklı meali)

Bakara 99. ayette, çok dikkat çekici bir söz söylüyor Rabbimiz. Yemin ederek Allah, sizlere apaçık ayetler indirdik dedikten sonra, onları fasıklardan başka hiç kimse inkâr etmez diyor. Bu cümleden siz ne anladınız? Lütfen dikkat, Kur’an’ın tamamını inkâr edenlerden bahsedilmiyor bu ayette. Çünkü fasıklar sözde iman ettiğini söyleyen kişiler, hiç inanmayanlar değil. Onlara zaten Kur’an, kâfir diyor.

FASIKLARIN İNKÂR ETTİĞİ KELİMESİNDEN KASIT, ALLAH’IN APAÇIK AYETİ VARKEN, BAZI AYETLERİN ÜSTÜNÜ ÖRTÜP, GÖRMEZDEN GELEREK, KUR’AN’IN EMRETTİĞİNİN TAM TERSİ BİR HÜKÜMLE, ATALARININ İNANÇLARINI YAŞAMALARIDIR. Bu konuya örnek vermeden önce, Hucurat 6. ayeti de anlamaya çalışalım.

İman ettiğini söylemelerine rağmen, birçok konuda Allah’ın kitabıyla amel etmeyip, hurafe ve rivayet bilgilerle size gelen o fasık kişiler, sizlere Allah’ın Kur’an’da verdiği bilgilerin TAM TERSİ BİLGİLERİ, SÖZLERİ SİZLERE GETİRİP, BUNLAR DA ALLAH KATINDANDIR DERLERSE, SAKIN ONLARA HEMEN KANMAYIN İNANMAYIN DİYOR ALLAH. Peki, ne yapın diyor? SİZLERE SÖYLENEN BİLGİLERİN, DOĞRULUĞUNU ARAŞTIRIN.

Peki, nereden araştıracağız, burası önemli? Ona da Allah açıklık getiriyor ve ne diyordu? SİZLERİ KUR’AN’DAN HESABA ÇEKECEĞİM. SAKIN KUR’AN’IN SINIRLARINI AŞMAYIN. KUR’AN’IN İPİNE SARILIN. Demek ki bizlerin yapması gereken, bizlere bunlarda Allah katındandır, dinimiz adına yaşamamız gereken bilgilerdir diyenlerin sözlerini, mutlaka Kur’an ile sorgulayıp, Kur’an’a danışmamız gerektiğini, Allah bizlere emrediyor. DİKKATLİ OLMAMIZIN NEDENİ, BU SÖZÜ SÖYLEYENDE MÜSLÜMAN, YALAN SÖYLEMEZ DİYE SAKIN ALDANMAYIN, çünkü sizleri Allah ile aldatanlar çıkacaktır uyarısını pekiştiriyor.

Yazdıklarımıza şimdi de örnekler verelim. Allah ne diyordu, sizlere gönderdiğim Kur’an ile hükmetmeyen, sizlere apaçık ayetler gönderdiğimiz halde, bu uyarılara ters hareket edenler fasık olmuştur diyordu. Hatırlayınız, Allah Kur’an’ın ayetlerini apaçık ve nice örneklerle açıklanmıştır dediği halde, bizlere bir kısım Müslüman kişiler ne diyorlar? KUR’AN’DA HER BİLGİYİ BULAMAZSINIZ. KUR’AN AÇIKTA NE KADAR AÇIK. KUR’AN’I HERKES ANLAYAMAZ ONU VELİ İNSANLAR ANLAR. KUR’AN’I ANLAMAK VE YAŞAMAK İSTİYORSANIZ, ŞU KİŞİNİN KİTAPLARINI OKUMALISINIZ. İşte bu sözleri söyleyen kişi, Allah’ın onca ayetini görmezden gelip tersini söyleyerek, böylece ayetleri inkâr etmiş ve tam tersine inanarak fasıklardan olmuş demektir.

Allah şefaat tümden bana aittir, hiçbir şefaatin fayda etmediği o günden sakının diye bizlere bildirdiği halde, birileri karşımıza çıkıp, bu ayetlerin tam tersini söylüyor ve peygamberler, din ulemaları, şeyhler, efendilerde şefaatçidir diyorsa, böyle insanlara da Allah fasık diyor. Çünkü fasık kelimesini Allah ayetinde, Allah’ın emrettiği ayetlerin tam tersini söyleyip, anlatan ve hayatına geçirenlere diyor. Allah Kur’an’da, zina yapanlara verilecek cezanın ne olduğunu açıklamıştır. Açıkça ayeti tebliğ almasına rağmen, hala zinanın cezası aslında recm yapmak, yani taşlayarak öldürmekti ama Kur’an’a geçmemiş diyorsa bir insan, Allah’ın ayetini inkâr etmiş ve fasıklardan olmuş demektir.

ALLAH’IN UYARISINI, TEKRAR HATIRLATMAK İSTERİM. ALLAH GÖNDERDİĞİM KUR’AN’DA, SİZLERE BAHSETMEDİĞİM BİLGİLERLE GELİP, BUNLARDA ALLAH KATINDANDIR DİYENLERE SAKIN HEMEN İNANMAYIN, MUTLAKA BU BİLGİLERİN DOĞRULUĞUNU GÜVENEBİLECEĞİNİZ, BENİM KORUMAMDAKİ KUR’AN’DAN ARAŞTIRINIZ, DOĞRULAYINIZ DİYOR. BUNU YAPMAYANLARA VE HER SÖYLENENE UYANLARADA ALLAH, FASIK OLDULAR DİYEDE BİLDİRİYOR. HATIRLATIRIM.

Son olarak sizlere iki ayet daha hatırlatmak istiyorum, ayetler üzerinde düşünene çok şeyler anlatıyor. Düşünmesini başkalarına bırakanlara ise sözüm zaten yok.

Haşr 19: Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da KENDİLERİNE KENDİLERİNİ UNUTTURDUĞU KİMSELER GİBİ OLMAYIN. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir. (Diyanet meali)

Tevbe 96: KENDİLERİNDEN RAZI OLASINIZ DİYE, SİZE YEMİN EDECEKLERDİR. Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz. (Diyanet meali)

Dikkatinizi çekmek ve tekrar hatırlatmak istediğim konu, bu iki ayette bahsedilen fasıklar, Allah’a ve kitaplarına hiç inanmayanlar değil, aramızda gezinen sözde Müslümanlar. Bu ayette bahsedilen, Allah’ı unutanlar sözüyle Rabbimiz, Allah’ın kitabıyla, sözleriyle amel etmek yerine, beşerin rivayetleri ile amel ederek, hiç araştırmayıp FASIK OLANLARDAN BAHSEDİLİYOR. Bakın Allah böyle insanlara ne yaparım diyor.

Benim indirdiğim kitapla imanlarını yaşamayıp, emin olamayacağı kaynaklardan inancını rivayetler ile yaşayanları Allah, KENDİLERİNİ KENDİLERİNE UNUTTURURUM diyor. Peki, bu ne demek? Allah’ın bizleri yaratırken, FITRATIMIZA yerleştirdiği kendini tanıma gücünü, onlara unuttururum, yani bir başka ayetinde de, böyle insanların gözlerine perde çeker, kulaklarını ve gönlünü mühürlerim diyor.

DAHA AÇIKÇASI BÖYLE İNSANLARI, KENDİSİYLE YALNIZ BIRAKIRIM, HAYATIN GERÇEKLERİNİ GÖREMEZLER, YARADILIŞIN FITRATINDAN UZAKLAŞIRLAR DİYOR. TABİ KENDİSİNİ UNUTMUŞ BÖYLE İNSANLARDA BU ÂLEMDE, ŞAŞKIN, AVARE VE NE YAPTIĞINI BİLEMEZ HALDE DOLAŞIRLAR. ALLAH’IN YARDIMI OLMADAN, YAPAYANLIZ BU ÂLEMDE, HANGİMİZ BAŞARILI OLURUZ?

Diğer ayette de yine, çok dikkat çekici bir uyarıda bulunuyor Rabbimiz. Fasık kişiler, batıl ve hurafe inançlarına inanmanız için, sizlere yemin dahi edeceklerdir diyor. Sizler belki o gün hoşunuza giden sözler için onlara, düşünmeden gerçeklerden uzak, Allah sizden razı olsun bile deseniz, sizlere batıl ve yanlış bilgileri, benim adımı kullanarak sizleri aldattıkları için, BÖYLE FASIK İNSANLARDAN ALLAH, ASLA RAZI OLMAYACAKTIR, diye bizlere bildiriyor.

Bizler ne yazık ki, Allah’ın bizleri sorumlu tutacağına hükmettiği Kur’an’ı, anladığımız dilden okumuyoruz. Anlamadan okuduğumuz içinde, fasıkların aldatmacalarına, sözlerine kanıyoruz. Allah’ın bizlerden istediği gibi, sorgulama ve araştırma ise ne yazık genel çoğunluğumuzda yok.

Hesabın görüleceği O çetin gün, üzülmek ve fasıklardan olmak istemiyorsak, gelin elimizde Kur’an onu anlayarak ve üzerinde düşünerek okuyalım. Daha sonrada bizlere, bunlarda Allah katındandır diyenlerin sözlerini Kur’an ile karşılaştırıp, araştıralım. Böylece fasıkların tuzağına düşmekten kurtulmuş oluruz.

Saygılarımla

 —Allah Kur’an’da, nelerin haram olduğunu saymış ve bunların dışında her temiz şey sizler için helaldir demiştir. Bugün Allah’ın saydığı haramların dışında, fıkıh inancının Müslüman toplumuna dayattığı, tek tırnaklı, çift tırnaklı, yırtıcı kuşlar, denizden çıkan kalamar, karides, midye, ıstakoz türü şeylerinde haram olduğu anlatılır. BU BİLGİLERİN TAMAMI, YAHUDİLERİN İNANÇLARINDAN BİZLERE GEÇMİŞTİR.

—Allah Kur’an’da kadınların ay halinde, ibadet yapamayacağını, oruç tutamayacağına hükmetmemiştir. Bu yasak YAHUDİLERİN İNANCINDAN, BİZLERİN BEŞERİ FIKIH İNANCINA GEÇMİŞTİR.

—Allah kadın saçlarını örtmelidir, ya da çarşaf giymelidir şeklinde asla bir emir Kur’an’da vermemiştir. Bu inanç YAHUDİLERİN İNANÇLARINDA VARDIR VE ORADAN BİZLERE GEÇMİŞTİR. HATTA KADIN ÇARŞAF GİYMELİ VE PEÇE TAKMALIDIR DİYE İNANIRLAR.

—Hz. Âdem in eşinin ismi, HAVVA ismiyle Kur’an’da geçmez. Daha doğrusu Allah’ın elçilerinin eşlerinden, isim olarak bahsedilmez. Onun içinde Hz. Âdem den bahsederken, onun eşi diye geçer. İLGİNÇTİR BUGÜN NEREDEYSE HEPİMİZ, HZ ÂDEMDEN BAHSEDERKEN, EŞİNİN HAVVA OLDUĞUNU SÖYLERİZ. BU BİLGİDE YAHUDİLERİN ELLERİNDEKİ, TAHRİF EDİLMİŞ KİTAPLARINDA GEÇER. NEDEN BU BİLGİLERİ SORGULAMA GEREĞİ DUYMUYORUZ? YOKSA DİN VE İMAN ADINA, SORUMLU OLDUĞUMUZ KİTAPLARIMI KARIŞTIRDIK.

—Yahudi inancında dinin kaynağı, yalnız Tevrat değildir. Yazılı yani Tevrat, rivayet yoluyla sözlü kendilerine ulaşmış inanç, fıkıh inançları olan TALMUD olduğu kabul edilir. Bu inanç sistemi de bizlere Yahudilerden geçmiş ve dinin ana kaynakları olarak, yalnız Kur’an yetersiz görülmüş ve sözlü rivayet yoluyla ulaşan bilgiler, yani FIKIH inancı da dinin temel ana kaynakları olarak kabul edilmiştir.

—Kur’an zina yapan erkek ya da kadın ayırmadan, nasıl bir ceza verileceğinden bahseder ve anlatır. Bu konuda apaçık ayet olduğu halde, hala zinanın cezası aslında Kur’an’da da RECM EDİLMEKTİ AMA KUR’AN’A GEÇMEDEN KAYBOLMUŞ, diyecek kadar Kur’an’a saygısızlık yapıyoruz. ZİNANIN RECM, YANİ TAŞLANARAK ÖLDÜRME İNANCI, YAHUDİLERİN İNANÇLARIDIR VE NE YAZIK Kİ BU İNANÇ ONLARDAN BİZE GEÇMİŞTİR. TABİ AÇIKÇA KUR’AN’A SAYGISIZLIK YAPARAK. Hâlbuki Allah, Kur’an’ı biz koruyoruz ve hiçbir eksik yoktur dediği halde, Allah’ın kelamını dinlemek yerine, Yahudi inançlarını, Kur’an’ın önüne geçirmekten çekinmiyoruz.

—Erkeklerin sünnet olma konusu, Kur’an’da tek kelime bile geçmez, bahsedilmez. BU İNANÇTA MÜSLÜMAN TOPLUMLARINA YAHUDİLERİN İNANÇLARINDAN GEÇMİŞTİR. İlginçtir, Müslüman olmak isteyen bir kişiye erkekse, önce Müslüman olmak istiyorsan sünnet olmalısın denmektedir. Ne kadar ilginç ve düşündürücü değil mi sizce. ALLAH’IN BİZLERİ SORUMLU TUTTUĞU KUR’AN’DA, TEK KELİME BİLE GEÇMEYEN BİR HÜKÜM, NASIL OLURDA MÜSLÜMAN OLMANIN İLK ŞARTI OLUR.

—Herhangi bir Müslüman a sorduğunuzda, insanların canını alan meleğin adı nedir deseniz, hiç düşünmeden AZRAİL diye cevap verir. Hâlbuki AZRAİL ismi Kur’an’da hiç geçemez. Kur’an’da insanların canını alan melek, ölüm meleği diye geçer. Ne yazık ki bu isimde, Yahudilerin FIKIH inancından, Yahudi din âlimlerinin/hahamların yazdığı kitaplarda geçer.

—Camilerde kadın ve erkeklerin, ayrı yerlerde ibadet etme geleneği de Yahudilerden bizlere geçmiştir. Yahudilerde sinagoglarda, ayrı yerlerde ibadet ederlerdi. Yahudilerde kadınlar ve erkekler bir arada oturmaz. Kadınların yeri genelde, arka bölümde yer alır. Erkek ve kadın arasında perde ile kapatılırdı. Günümüz Yahudileri bu adaletsiz ve yanlış inancı terk etmiş, kadınlar ve erkekler kendilerine ayrılan yerlerde oturmaya başlamışlardır. Bu inancında bizlere, Yahudilerden geçtiği çok açıktır. Çünkü Kur’an’ın böyle bir emri asla yoktur.

—Hatim, baştan sona okunma anlamındadır. Allah Kur’an’ı anlayarak ve yavaş yavaş okumamızı, üzerinde düşünmemizi ister. Kısa bir zaman içinde, baştan sonuna kadar okuyup bitirmek, yani hatim etmek, Kur’an’ı okuma amacına uygun değildir. Kur’an’ı okumamızdaki amaç, sindire sindire ayetlerin ne anlattığını kavramaktır asıl amaç. Onun için Kur’an bir seferde indirilmemiştir. İslam da “Kur’an’ı hatmetme, hatim indirme âdeti gelenek ve anlayış olarak, Yahudilikten alınmadır. YAHUDİLİKTE “SİMRA TARA” ADIYLA ANILAN BU GELENEK DE, TEVRAT HER YIL BİR KEZ HATMEDİLİR OKUNUR VE BUNUN SONUNDA’DA BAYRAM YAPILIRDI. “AbdurRahman Küçük-Günay Tümer–Dinler Tarihi.”

—Birlikte yaşayan iki erkek kardeşten birisi, oğlu olmadan ölürse, diğer kardeşin yengesiyle evlenmesi gerektiği geleneği, hala bazı bölgelerimizde uygulanmaktadır. BU İNANÇTA YAHUDİ İNANCIDIR, KANIMIZA KADAR İŞLEMİŞ, AMA FARKINDA BİLE DEĞİLİZ. Bakın kendi kitaplarında bu konu ile ilgili ne diyor.

“Yas.25: 5 “Birlikte oturan kardeşlerden biri oğlu olmadan ölürse, ölenin dulu aile dışından biriyle evlenmemeli. Ölenin kardeşi dul kalan kadına gidecek. Onu kendine karı olarak alacak, ona kayınbiraderlik görevini yapacak.”

—Kur’an kadının ya da erkeğin, iffetli ve namuslu olmasının öneminden, birçok ayetinde bahseder. Ama kadının kızlık zarından ve evlenirken kız olduğuna dair, bu zarın kanamasının gerektiğinden bahsetmez. Çünkü bazı kadınlarda bu zar kolay yırtılmaya bilir, doğumda yırtılabilir. Bu yüzden yeni evlilerin yuvalarının yıkıldığını hepimiz duyarız. İŞTE BU GERDEK GECESİ KANLI ÇARŞAF GELENEĞİDE, NE YAZIK Kİ YAHUDİLERDEN BİZLERİN İNANCINA GEÇMİŞTİR. Bakın kitaplarında ne yazar.

“YASANIN TEKRARI 22:/16- Kadının babası ileri gelenlere, ‘Kızımı bu adamla evlendirdim ama o kızımdan hoşlanmıyor diyecek, ‘Şimdi kızımı suçluyor, onun erden (kız) olmadığını söylüyor. İşte kızımın erden olduğunun kanıtı! SONRA ANNE-BABA KIZLARININ ERDEN (KIZ) OLDUĞUNU KANITLAYAN YATAK ÇARŞAFINI İLERİ GELENLERİN ÖNÜNE SERİP GÖSTERECEKLER.”

—Loğusa kadın belli bir süre yalnız bırakılmaz. Çocuk bezleri dışarıya gündüz asılmaz, çocuk yalnız bırakılmaz. Doğumdan sonra 40 gün anne ve çocuk dışarı çıkmaz. Loğusanın bulunduğu yere süpürge, sopa, kesici aletler, soğan, sarımsak konur. Al karası, yani alkansı çocuklara zarar verir bunu önlemek için, bunlar yapılır diye inanılır. HÂLBUKİ BU İNANÇTA YAHUDİLERDEN, FARKLI ŞEKİLLERE BÜRÜNEREK, BİZLERİN İNANCINA GEÇMİŞTİR. Yahudiler Âdem in ilk eşinin Havva olmadığı, ilk eşinin LİLİTH diye birisi olduğu, ama Hz. Âdem ile anlaşamadığı için ayrıldığına inanırlar. Bu bilgiler Yahudilerin FIKIH kitaplarında geçer. Daha sonra Kur’an’da ismi geçmeyen, bizlerinde inancına girmiş, Havva anamızla evlendiğine inanırlar. LİLİT de kıskançlığından, Âdem ve Havva ‘nın soyundan doğacak çocukları, öldüreceğini söylediğine inanılır. Bu konudaki inançlarına bakalım şimdide.

“İnanışa göre kötü bir ifrit haline gelen Lilith, gece hava karanlıktan sonra, yeni doğum yapmış evlere girerek, loğusa kadınların bebeklerini boğmaktadır. Bu sebeple günümüzde bazı Museviler arasında bir adet olarak, Loğusa kadın akşamları evde yalnız kalmaz ve akşamları çamaşır ipinde çocuk bezi bırakılmaz, çünkü bunları gören Lilith’in, o evde çocuk olduğunu anlamasından endişe edilir.”

—Kur’an, erkek ve kadının yaratılış olarak topraktan, balçıktan yaratıldığını söyler bizlere. Yani kadının yaratılışının, erkekten farkı olmadığını, özellikle kadının Âdem in yaratıldığı gibi yaratıldığını açıkça söylediği halde, bizler günümüzde Kur’an’ın açıklamalarına değil, YAHUDİLERİN İNANCINDA OLAN, KADIN ÂDEM’İN KABURGA KEMİNDEN YARATILMIŞTIR, SÖZLERİNE İNANIRIZ.

—Kur’an’da, asla geleceği iddia edilen, MEHDİ VE DECCAL ile ilgili bir bilgi yoktur. Ama İslam toplumlarının genel çoğunluğu, Müslümanları kurtarıcı olarak MEHDİNİN GELECEĞİNE İNANDIRMIŞLARDIR. BU BİLGİYİ KUR’AN ASLA ONAYLAMAZ. ÇÜNKÜ MEHDİ VE DECCAL İNANCI, YAHUDİLERİN İNANCIDIR VE BİZLERİN İNANCINA SOKULMUŞTUR.

—İslam Fıkıh inancının öğretisinde, Allah Kur’an’ın yanında, elçisine Kur’an gibi hükümler koyma yetkisinin verildiği anlatılır. Aslında bu inançta Yahudilerin Fıkıh inancı TALMUD DA GEÇER VE BU İNANÇ YAHUDİLERDEN BİZE GEÇMİŞTİR.

“Gayri matluv” vahiy inancı. (Peygambere Tevrat dışından gelen vahiy) Hahamlara göre Musa’ya Tevrat’ın bir benzeri verilmiştir. O da Talmud’dadır.”

—İslam toplumunda farkında olmadığımız öyle inançlar vardır ki, Yahudilerin FIKIH inancı TALMUD da geçer. Yahudilerin bazı inançlarını sizlere yazmak istiyorum. Bazı inançlarımızın nereden geldiğini, o zaman çok daha iyi anlayacaksınız.

“Muska yapma inancı. Ayrıca el içinde göz biçiminde bir simge olan “hemse” de Yahudilerden geçmedir. Kâbe’nin çevresinde 7 kez dönmek. Hoşana Rabba töreninde havranın çevresinde 7 kez dönülür. Kutsal dil inancı. Tevrat geleneksel olarak İbranice okunur. Kutsanan yalnızca İbranicesidir. Ezgili okuma. Tevrat ezgili okunur, sallanarak okunur. Tıpkı geleneksel Kur an okumaları gibi. İbranicesinden Tevrat okumanın “sevap” olduğu inancı da aynen Yahudilerden bize geçmiştir.”

—Camilerde takılan takkede, namazdan sonra çekilen tespih, Kur’an’ın emri değil, YAHUDİ İNANÇLARINDAN BİZLERE GEÇMİŞTİR.

—HAREM SELAMLIK OTURMA İNANCIDA, YAHUDİ FIKIH İNANCIDIR. Kur’an açıkça eş, dost, arkadaş ve akrabalarımızda birlikte oturmamızda, yemek yememizde bir sakınca yoktur diye açıkça bildirmiştir. Ne yazık ki Kur’an’ın önüne, batıl Yahudi inançları geçirilmiştir, ama farkında olan bile yok.

—Ruhbanlık Yahudi geleneğidir. Dini ve Allah’ın kitabını, yalnız HAHAMLARIN ANLAYABİLECEĞİNİ ve dinin onların tek elinde olduğuna inanırlar. İslam inancında ruhbanlık olmadığı halde, bu inanç bizlere de Yahudilerden geçmiş ve Kur’an’ı herkesin anlayamayacağı, çok özel hocaların, şeyhlerin, efendilerin veli kişilerin anlayacağı söylenerek, Allah’ın yasakladığı RUHBAN SINIFINI, İSLAM İNANCINA SOKMUŞLARDIR.

Bu konularda söylenecek çok şeyler var ama bizler, her şeyin Kur’an’da olamayacağına inanmaya devam ettiğimiz sürece, inancımıza Yahudilerinde, Hıristiyanlarında inançlarının karışması önlenemez. Elimizde tertemiz, arı duru, berrak kolaylaştırılmış bir kitap var. Ona sarılacağımıza, ellerimizle zorlaştırdığımız ve nereden geldiğinden emin olmadığımız bilgilerin ardına düşüyoruz.

Bizler aldanmak ve kandırılmak istemiyorsak, Allah’ın uyarılarına dikkatle uymalıyız. Allah sizleri yalnız Kur’an’dan hesaba çekeceğim diye hükmünü verdiyse, Allah sözünde durandır unutmayalım. Asla Kur’an’da bahsetmediği, hükmetmediği hiç bir şeyden hesap sormayacağını, aklımızdan çıkarmamalıyız.

Saygılarımla

İnceleme ve araştırma sonucunda, yanlış olduğu düşünülen noktaları belirtmek demek olan eleştiri de en önemli nokta, önce eleştireceğimiz kişilerin söylediklerini veya yazdıklarını doğru olarak ortaya koymak, ondan sonra bunları eleştirmek olmalıdır. Eleştireceğimiz kişinin söylediklerini veya yazdıklarını anlamamaktan veya yanlış anlamaktan kaynaklanan hatalar neticesinde yapılan eleştiriler, sözün veya yazının sahibine yapılan bir haksızlık olacaktır.

Sayın Mustafa İslamoğlu hoca tarafından yazılan, Kur’an’ı Anlama Yöntemi adlı kitabın 394. sayfasında, Zemahşeri ve Kurtubi gibi müfessirlerin Müzzemmil Suresi 1. ayeti ile bazı görüşleri eleştirilmekte, fakat bu eleştiride, bu müfessirler tarafından yazılanı yanlış veya eksik anlamaktan kaynaklandığını düşündüğümüz bazı hatalar bulunmaktadır.

Sayın hoca kitabının 394. sayfasında şunları yazmaktadır;

Büyük müfessir Zemahşeri, Müzzemmil Suresi 1. tefsirinde Resulullah Aişe’nin kadife yorganına sarınmış bir halde uyuyordu, bu halini eleştiren bir nida işitti der. Aynı yanlışa Kurtubi onun kaynak gösterdiği Salebi ve onların naklettiği rivayetin sahibi İbrahim en- Nehai de düşebilmiştir. Bu, rivayetin otoritesine teslim olmanın insanı düşürdüğü tuzaktır. Tarihi bir hakikattir ki Hz. Aişe, Allah resulünün yatağına Mekke olan Müzzemmil 1. inişinden en az 14 yıl sonra Medine de girmiştir.

Sayın hocanın Zemahşeri’nin söylediğini iddia ettiği söz, Zemahşeri’nin kendisi tarafından söylenen değil, onun başkası tarafından söylenen Qıle (söylendi) ifadesi ile aktardığı bir sözdür. Zemahşeri’nin bu konuda söyledikleri şöyledir;

Şu da söylenmiştir: “Peygamber Aişe’ye ait yünden/tüyden mamul bir yorganın içinde namaz kılıyordu.”

Şayet ayetin anlamı buysa, o zaman peygamberin tutumu çirkin bulunuyor (yani tenkit ediliyor) değildir; aksine, üzerinde bulunduğu halden dolayı medhediliyor, aferin deniliyor demektir. / Çev. Murat Sülün

Zemahşeri, İslamoğlu hocanın Der şeklinde aktardığı ifadeyi kendisinin demediği, başkaları tarafından söylendiğini aktarmaktadır. İslamoğlu hocanın Zemahşeri’nin söylediğini iddia ettiği “Bu halini eleştiren bir nida işitti” cümlesi Zemahşeri’nin ilgili ayet ile ilgili söylediklerinin içinde bulunmamaktadır. Zemahşeri bu konuda “Şayet ayetin anlamı buysa, o zaman peygamberin tutumu çirkin bulunuyor (yani tenkit ediliyor) değildir; aksine, üzerinde bulunduğu halden dolayı medhediliyor, aferin deniliyor demektir.” demektedir.

İslamoğlu hoca Zemahşeri’den yaptığı alıntıyı kendisi söylemediği halde, Zemahşeri’nin kendisinin söylediğini iddia ederek hatalı bir aktarım yapmış, eleştirisini bu hata üzerinden getirmiştir.

İslamoğlu hocanın Kurtubi, Salebi ve İbrahim en- Nehai’nin de düştüğünün iddia ettiği hata ile ilgili olarak Kurtubi tefsirinde şunları görmekteyiz;

en-Nehaî dedi ki: Peygamber bir kadifeye sarınıp, bürünmüş îdi. Âişe: Uzunluğu ondört zira olan bir örtüye bürünmüştü. Onun yanı benim üzerim­de İdi ve ben uyuyordum. Diğer yarısı da Peygamberin üzerinde idi, o da o vakit namaz kılıyordu. Allah’a yemin ederim, o örtü ipek değildi, ipekti de de­ğildi. Keçi tüyünden de değildi, ibrişim de değildi, yün de değildi. Çözgüsü kıl, atkısı ise devetüyü idi, demiştir. Bu rivayeti es-Sa’lebî zikretmektedir.

Derim ki: Âişe’nin bu sözleri sûrenin Medine’de indiğini göstermektedir. Çünkü Peygamber (sav) Âişe ile Medine’de gerdeğe girmiştir. Bu durumda sûrenin Mekke’de İndiğine dair zikredilen rivayetlerin sahih olmaması gere­kir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Dikkat edilirse Kurtubi, Aişe validemizden rivayet bu sözlere istinaden, Müzzemmil suresinin Medine’de indiğini gösterdiğini söylemektedir. Müzzemmil suresinin her ne kadar Mekke’de inmiş olması ihtimali daha kuvvetli olsa da, bu surenin Medine’de inmiş olduğuna dair olan bir görüşü Kurtubi nakledererek Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır demektedir.

İslamoğlu hocanın bu konuda yazdıklarına bakacak olursak, bu kimseler tarihi bilgilerden yoksun olarak Aişe validemizi Mekke’de peygamberin yatağına sokmuşlardır. Hâlbuki bunların böyle bir iddiası bulunmamaktadır. Katılırız veya katılmayız ama burada Müzzemmil suresinin Medine’de nazil olduğu iddia edilmekte, bu iddiaya göre Muhammed (as) ‘ın Aişe validemiz ile evli olması gayet normal ve herhangi bir yanlışlık bulunmamaktadır.

Burada şayet bir eleştiri getirilecek ise, ancak Mekke’de nazil olmuş olması ihtimali daha kuvvetli olan bir surenin, Medine’de nazil olduğunun iddiasına getirilebilir.

Sayın İslamoğlu hocaya bizim bu eleştiriyi yapma nedenimiz, okuyucunun yanlış bilgi sahibi yapılmış olmasıdır. Amacımız, İlim ehlinin daha dikkatli olması gerektiği halde dikkatsiz davranarak yapmış oldukları bu tür hatalar, onların ilmi kariyerine gölge düşüreceği, hakkındaki bir takım asılsız iddialara mesnet teşkil edebileceği için, bu konularda daha dikkatli olunması gereğine dikkat çekmeye çalışmaktır.

İsa (as) ‘ın kıyamete yakın bir süre önce yeniden dünyaya döneceği inancı, İslam düşüncesinde birçok kişi tarafından kabul gören ve bu düşüncenin ret edilmesi halinde kişiyi Kâfir durumuna düşüreceğine kesin olarak bakılan, fakat Kur’an ile sağlamasını yaptığımızda maalesef doğru olmadığı gördüğümüz Hristiyanlardan devşirilmiş bir inançtır.

Bu inancın kökleşmesi için bir takım rivayetler uydurulmuş, hatta Kur’an ayetleri dahi bu inancı tasdik ettirmek uğruna tahrif edilmekten çekinilmemiştir. Tahrife uğratılan ayetlerden birisi konumuz olan Zuhruf Suresi 61. ayeti olup, bazı meallerde parantez açılmak sureti ile hatta bazı meallerde paranteze dahi gerek duyulmadan bu tahrif yapılmak sureti ile kıyamete yakın bir zamanda İsa (as) ‘ın yeniden dünyaya geleceği Kur’an’a söylettirilmiştir.

Yazımızda İsa (as) ‘ın yeniden dünyaya geleceğini haber veren rivayetlerin tercih edilerek, bu konuda Kur’an’ın verdiği haberlerin arkaya atılmasının doğuracağı itikadi sıkıntılara, Kaş yapayım derken göz çıkarmak misali düşülen bir duruma dikkat çekmeye çalışacağız.

Malum olduğu üzere Kur’an’ın kıyamet ile ilgili verdiği haberlere baktığımızda herhangi tarih veya yaklaşmadan önce olabilecek muhtemel bazı olaylar hakkında, Olacak olan bu olaylar kıyametin artık yaklaştığının alametidir şeklinde hiç bir surette bilgi verilmemektedir.

[006.031] Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar doğrusu kaybedenlerdir ki saat onlara ansızın gelince, ağırlıklarını arkalarına yüklenerek, «Dünyada işlediğimiz büyük kusurlardan ötürü yazıklar olsun bize» derler. Dikkat edin, yüklendikleri şeyler ne kötüdür!

[007.187] Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: «Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O’ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir.» Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: «Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler.»

[012.107] Şimdi bunlar, kendilerine Allah’ın azabından kapsamlı bir bürümenin gelivermesinden veya onların hiç haberleri yokken saattin onlara apansız gelmesinden kendilerini güvende mi buldular?

[016.077] Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. (Kıyamet) Saatin(in) emri de yalnızca (süratli) bir göz çarpması gibidir veya daha yakındır. Şüphe yok, Allah her şeye güç yetirendir.

[022.055] O küfredenler de kendilerine o saat ansızın gelinceye veya akîm bir günün azâbı gelinceye kadar ondan bir şekk içinde kalır giderler.

[031.034] Saatin bilgisi şüphesiz ki Allah katındadır, yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez. Muhakkak ki Allah; âlim’dir, Habir’dir.

[033.063] O nâs sana saatten soruyor, de ki: onun ılmi Allah’ın nezdindedir ve ne bilirsin belki o saat yakında olur

[043.066] Onlar, kendilerine farkında olmadıkları halde ansızın gelecek olan o saatten başkasını mı gözlüyorlar?

[047.018] Artık onlar, saatin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? dolaşacağınız yeri de bilir, konaklama yerinizi de.

Yukarıda verdiğimiz ayet meallerine bakıldığında, kıyamet saatinin ansızın olacağı ve zamanın sadece Allah’ın bildiği beyan edilmektedir. Kur’an’ın kıyamet ile ilgili bilgilerinin merkezinde, bu zamana her zaman hazırlıklı olunması, her an için dünyanın son bulabileceği inancı içinde bir yaşantının sürülmesi gerektiği mesajları olmasına rağmen, rivayetlerdeki bilgiler bu mesajların aksine, bizlerin bu zaman için daha erken olduğu gibi bir düşünce içine girmemize sebep olmaktadır.

Rivayetlerdeki kıyamet ile ilgili bilgilere baktığımızda özellikle İsa (as) ‘ın kıyamete yakın bir süre önce yeniden dünyaya geleceğine dair bilgilerde, onun hala gelmemiş olması, kıyametin şu anda kopmayacağına dair bizler için bir garanti sayılmaktadır şöyle ki;

İsa (as) kıyamet öncesi yeniden dünyaya geleceğine ve o şu anda gelmediğine göre, kıyamet için daha vakit var demektir. Bu duruma kıyamet öncesi olacak bazı olaylar ile ilgili rivayetleri de eklediğimizde kıyametin her an kopması gibi bir inanç içinde olmamıza da gerek yoktur.

Allah (CC) kulu ve elçisi olan İsa (as) ‘ı kıyamete yakın bir zamanda yere indireceğine ve kıyamet saati bu inişten önce gerçekleşmeyeceğine göre, öyleyse Allah (CC) Kur’an içinde kıyamet ile ilgili birçok ayeti neden indirmiştir? Madem İsa (as) gelmeden önce kıyamet kopmayacak, bize neden her an kopacakmış gibi yaşayın demektedir? Çünkü bizler şayet bu konuda rivayetleri esas alacak olursak kıyametin henüz kopması asla mümkün değildir.

İsa (as) ‘ın kıyamet öncesi yeniden geleceğine inanmak demek, kıyametin her an kopacağına dair ayetlerin arkaya atılması anlamına gelir ki, bu kişilerin akidelerinde büyük yaraların açılması anlamına gelecektir. Bu konudaki rivayetler ile Kur’an içindeki bilgiler taban tabana zıt olduğu için, kişiler her iki bilgiden birisini seçmek zorunda kalacaklardır.

Bu noktada Zuhruf Suresi 61. ayetinin anlamı ve bu ayetin nasıl anlaşılması gerektiği gelecektir.

Bu ayetin Zuhruf Suresi 57. ayetinden gelen bir bağlamı bulunmaktadır. İsa (as) ile ilgili ayetlerin asıl mesajının onun beşer bir elçi olduğu hatırlanacak olursa, bu ayetlerde aynı mesajı taşımaktadır.

Bazı meallerde rivayetlerin esas alınarak yapılan çeviriler sonucu ayetin tahrif edildiğini tekrar hatırlatarak, ayetin Arapça orijinal metninde İsa (as) ‘ın yeniden dünyaya geleceğine dair herhangi bir cümle veya kelime bulunmadığını önemle hatırlatmak isteriz.

وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ ۚ هَٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ

[043.061] Ve hakkıkat o, saat için bir ılimdir, onun için sakın o saatin geleceğinde şekk etmeyin de bana tabi’ olun, işte bu yegâne doğru yoldur.

Ayet içindeki إِنَّهُ edatındaki hu zamirinin bazı kimselerce Kur’an’a raci olduğu iddia edilmesine rağmen, zamirin İsa (as) ‘a raci olması dahi isabetli görünmektedir. Bu noktayı hatırlattıktan sonra, İsa (as) ‘ın saat için bilgi olmasının ne ifade edebileceği üzerinde kısaca durabiliriz.

Allah (CC) ‘nin beşer içinden seçtiği elçilere indirdiği vahyin ortak noktaları, kıyamet saatinin geleceği, insanların yeniden dirileceği, kurulacak mahkeme sonrasında herkesin hak ettiği mekâna yerleştirileceği gibi haberlerdir. Bütün elçiler kavimlerine bu haberleri getirerek, insanların yaşamlarını buna göre düzenlemelerini istemişlerdir.

İsa (as) ‘ın Hristiyanlar tarafından ilah seviyesine çıkarılmasını ret eden Kur’an ayetlerinin ışığında bu ayeti okumaya çalıştığımızda, yine İsa (as) ‘ın beşer bir elçi olması nedeniyle diğer elçilerin getirdiği kıyamet haberini getiren bir elçi olduğunun vurgusu yapıldığını anlamak mümkündür.

Yani İsa (as) diğer elçiler gibi bir elçidir ve onların getirdiği kıyametin kopacağını ve ona göre bir hayat sürülmesi gerektiğini kavmine haber vermek üzere gönderilmiştir. Zuhruf Suresi 61. ayeti İsa (as) ‘ın kıyamete yakın bir zamanda yeniden dünyaya döneceğini değil, diğer elçiler gibi kıyametin haberini getiren bir elçi olduğunu haber vermektedir.

Sonuç olarak; İslam düşüncesinde rivayet merkezli bilgilerin akide oluşturmuş olması, hele bu akidenin Kur’an ile çelişmesi, büyük sıkıntılar doğurmaktadır. İsa (as) ‘ın kıyamete yakın bir zamanda yeniden dünyaya geri döneceğine dair olan inancın akide haline getirilmiş olması, bu akidenin Kur’an ile çelişki arz etmesi, Müslümanların ya rivayetlerdeki ya da Kur’an’daki bilgilerden birisi arasında seçim yapmak zorunda bırakmaktadır.

İsa (as) ‘ın kıyamete yakın geri döneceği inancını kabul ettiğimiz takdirde bu sefer, Kur’an’daki kıyamet ile ilgili bilgileri ret etmek durumuna düşmek gibi bir tehlike içine düşüleceği dikkate alınarak, rivayetlerdeki bu konuda mevcut bilgilerin yenide gözden geçirilmesi gerektiği ortadadır.  İsa (as) ‘ın yeniden dünyaya gelişini ret eden kimseleri Kâfir olarak görenlerin bu konuda bir kez daha düşünmeleri gerekmekte, çünkü ortaya attıkları yafta kendi boyunlarına yapışmaktadır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Türkiye genelinde Kur’an’ın son yıllarda daha fazla gündeme gelmesi, rivayetlerin hâkim olduğu geleneksel din algısına sahip olan kimselerde bir takım rahatsızlıkların doğmasına neden olmuştur. Kur’an’ın daha fazla gündeme gelmesinden rahatsız olanlar, bu rahatsızlıklarını sesli olarak dışarıya vurarak, Kur’an’ın dinde belirleyici olmasını isteyenlere bir takım yaftalar yapıştırmak sureti ile göstermektedirler. Herkesin malumu olduğu üzere, Kur’an’ın gündeme gelmesi ile rivayet merkezli din anlayışındaki bazı düşünceler yeniden sorgulanmaya başlanmış, bu sorgulamanın başında ise rivayetler tarafından oluşturulmuş olan aşırı yüceltmeci peygamber anlayışı gelmektedir.

Kur’an Yeter söylemi ile yola çıkan kimseler, başta aşırı yüceltmeci peygamber anlayışının doğurduğu yanlış anlayışların, Kur’an merkezli bir ıslahata tabi tutulması isteyerek, mevcut din algısının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini dile getirmeleri, bu söyleme karşı çıkanlar tarafından peygamber düşmanlığı şeklinde yorumlanmış ve bu kimselerin ortaya attığı söylemin peygamberi hayattan dışlamaya yönelik olduğu şeklinde iddialar ortaya sürülmek sureti ile bu söylem mahkûm edilmek istenmektedir.

Yazımızın konusu, Kur’an yeter söyleminin peygamber anlayışı ve bu söylemin peygambere herhangi bir düşmanlık üretip üretmediği noktasındadır.

Muhammed (as) bilindiği üzere, Allah (CC) ‘nin tarih boyunca gönderdiği elçiler zincirinin son halkasıdır. Onun görevi, Allah’ın kullarına emrettiklerini iletmek olup, onun da beşer bir kul olması dolayısı ile aldığı emirler ile kendisi de muhataptır. Yaşamı boyunca kendisine vahyedileni Nebi Resul olması dolayısı ile muhataplarına tebliğ etmiş, Kul olması dolayısı ile tebliğ ettiklerini kendisi örneklendirerek yaşantısına aktarmıştır.

Vefatı sonrasında gelişen bazı olaylar neticesinde değişen din algıları, onun beşer elçi konumundan çıkarılarak beşer üstü bir konuma çıkarılmasını, söylediklerinin Kur’an ile eşdeğer, kendisinin de Allah ile aynı seviyede görülmesini beraberinde getirmiştir. İlerleyen zamanlarda onun sözlerinin toplandığı hadis kitapları Kur’an’ın önüne geçirilmiş, hadis kitaplarında bulunan bazı rivayetler Kur’an ile çelişmiş olsa da, rivayetler tercih edilmiş, Kur’an ayetleri ise bu rivayetleri tasdik edecek şekilde anlam tahrifine uğratılmış, ya da tevil edilmiştir.

Bugün en geniş anlamda İslam dünyasında, dar anlamı ile Türkiye genelinde yaşayan Müslümanların sahip olduğu din algısını Kur’an değil rivayetler belirlemektedir. Bu belirleyiciliğin yanlış olduğu düşüncesi içinde olanlar, Kur’an’ın dinde belirleyici bir konumda olması gerektiği düşüncesi ortaya atmışlar, fakat bu düşünceye yerleşik İslam algısına sahip olanlar tarafından şiddetle karşı çıkılmaktadır. Bunun sebebi ise Kur’an ile çelişmesine rağmen, rivayetler kanalı ile dinin ana kuralları getirilmiş birçok konunun Kur’an’ın belirleyiciliği karşısında yanlış duruma düşmesi korkusudur.

Kur’an yeter söylemine karşı çıkanların ortaya attıkları suçlamalardan bir tanesi, bu söylemin peygamberi dışladığı, dolayısı ile bu söylemi savunanların peygamber düşmanı oldukları şeklindedir.

Öncelikle Kur’an Yeter söyleminin neyi ifade ettiğinin veya neyi ifade etmesi gerektiğinin ortaya konulması gerekmektedir ki, bu söylem gerçekten peygambere düşmanlık mı üretmektedir, yoksa peygamber düşmanlığı iddiasının, bu söylemin önünü kesmek için muhalifler tarafından ortaya atılan bir iftira olup olmadığı anlaşılsın.

Bilindiği üzere yerleşik din algısında vahyin kendisi değil, vahyi getiren elçi ön plandadır. Fakat bu öncelik ona Kur’an tarafından verilmiş değildir, aksine İsa (as) ‘a Hristiyanlar tarafından verilmiş olan önceliğe olan bir özentinin sonucu, Müslümanlar tarafından verilen bir önceliktir. Bu özentinin sonucunda Muhammed (as), din de hüküm koyucu bir konuma getirilerek Allah (CC) ile aynı dereceye yükseltilmiştir. Bugün biz Müslümanlar arasındaki ihtilafların kaynağında, Muhammed (as) ‘a Kur’an’a rağmen yüklenen bu aşırı yüceltmeci peygamber anlayışı yatmaktadır. Muhammed (as) ‘ın konumu Kur’an ölçeğinde belirlenmediği sürece bu ihtilaflar asla bitmeyecek, aksine daha da derinleşecektir.

Kur’an’da geçen Allah’a ve Resulüne itaat ediniz ayetleri, Allah’ın ayrı elçisinin ayrı hüküm koyucu olduğu şeklinde algılanarak iki başlı bir din anlayışı oluşturulmuş, Resule itaat etmenin anlamı, bugün elimizde mevcut bulunan rivayet kitaplarına yüklenerek, rivayet kitaplarının belirleyici olduğu din anlayışı hâkim kılınmıştır.

Kur’an Yeter söyleminin ifade ettiği anlam, dinde çok başlılığın değil, tek başlılığın hâkim olması, yani Kur’an’ın dinde belirleyici kaynak olarak görülmesi, din adına gelen bilgilerin bu kitabı süzgecinden geçirilmesi çerçevesindedir veya böyle olması gerekmektedir. Çünkü insanlar üzerinde kanunlar koymak sureti ile tasarruf hakkına sahip olmak, ilahlığın bir gereğidir. Kendisinden başka ilah olmadığını birçok ayette hatırlatan Allah (CC) bu hakkı kimseye vermediğini, bu hakkın kendisinden başka kimseye verilmesini Şirk olarak nitelemektedir.

Kur’an’ın dinde belirleyici olması, din adına gelen bilgilerin bu kitabın süzgecinden geçirilmesi demek olan Kur’an Yeter söylemine karşı, rivayetlerin belirleyici olmasını savunarak, din adına gelen bilgilerin rivayet süzgecinden geçirilmesini savunan düşüncenin bir diğer adı ise KUR’AN YETMEZ söylemidir. Bu söylem açık ve net olarak rivayet savunucuları tarafından dile getirilmektedir. Kur’an’ın tek başına belirleyicilikte yetersiz kaldığı, bu yetersizliğin ise rivayet kitapları tarafından doldurulduğu sözleri, rivayetleri savunanların sıkça söylediği sözlerdir.

Kur’an Yeter söylemi peygambere düşman mıdır?

Bunu anlamak için öncelikle Kur’an Yetmez söylemini savunanların peygamber algılarını yeniden hatırlamakta fayda vardır. Bilindiği üzere bu söylem din anlayışını rivayet kitaplarından almış ve bu kitaplardaki birçok bilgi Kur’an ile taban tabana zıtlıklar taşımaktadır. Ayrıca Kur’an bizlere sadece bir tek peygamberi değil, bütün peygamberleri örnek almamızı emretmektedir.

Kur’an Yetmez söyleminin savunucuları sözde bütün peygamberlere iman iddiasında bulunurken, özde ise Muhammed (as) ‘ı yücelten, bu yüceltmede de Kur’an’ın örnek almamızı istediği onun şirk, zulüm ve küfre karşı olan başkaldırısı değil, sakalı, sarığı, yatması, uyuması, misvağı vs. gibi Kur’an’ın bizlere elçilere iman konusunda yüklemediği yükümlülükler bulunmaktadır. Kur’an’ın bütün peygamberleri kavimlerinin şirklerine karşı var güçleri ile karşı çıkarlarken, rivayetlerin peygamberi işi gücü nafile namaz kılmak, nafile oruç tutmak, sakal ve sarık ile uğraşmak olan, etliye sütlüye karışmayan mistik bir hayat süren bir kişilik sahibidir.

Kur’an Yeter demek, bütün peygamberleri birbirinden ayırt etmeden iman etmek, onların şirke, zulme ve tuğyana karşı olan mücadelelerini örnek almak, yaşamlarını bu peygamberlerin örnekliğinde yönlendirmeye çalışmak demektir. Bu söylemin peygamber anlayışında peygamberler uçan kaçan insanüstü kişilikler değil, biz gibi beşer olan örnek alınabilecek şahsiyetlerdir.

Şimdi sorarız; Kur’an Yeter söylemi gerçekten peygambere düşmanlık mı üretmektedir, yoksa bu düşmanlık iddiası rivayet savunucuları tarafından ortaya atılmış bir iftira mıdır?

İllaki bir düşmanlıktan bahsedecek olursak peygambere karşı bu düşmanlığı Kur’an Yeter diyenler değil, Kur’an Yetmez diyenler yapmaktadır. Çünkü peygamber algıları tamamen Kur’an ile taban tabana zıt bir şekilde rivayetler kanalı oluşturulmuş ve bu peygamber Allah (CC) ile dinde ortak bir konumdadır.

Kimseyi Müşrik olarak yaftalamak gibi bir düşüncemiz olmamakla birlikte, Kur’an’ın dinde belirleyici olmasını yetersiz görerek, insan eli ile oluşturulmuş olan kaynakları Kur’an’a eşdeğer görmek hatta daha ileri giderek, Kur’an’ı terk ederek bu kaynakları dinde belirleyici kılmanın diğer adı Allah’ın kitabına kullarını kitaplarını ortak koşmak anlamına gelmektedir.

Hristiyanların İsa (as) ‘a olan aşırı yüceltmeleri onları Kur’an’ın nazarında Kâfir durumuna düşürürken, Müslümanların Muhammed (as) ‘a karşı olan aşırı yüceltmeleri onları ne duruma düşüreceği tekrar gözden geçirilmelidir.

Söylemek istediğimiz o dur ki; Rivayetlerin dinde belirleyici olmasını savunanların, Kur’an’ın belirleyiciliğini savunanlara karşı açtıkları, bu kimselerin peygamber düşmanı oldukları iddiası, kendilerini bu iddia ile karşı karşıya bırakmaktadır. Ortada eğer bir düşmanlık varsa ve birilerine Peygamber Düşmanı takılması gerekiyorsa, bu yaftayı hak eden taraf, Kur’an’ın yetersizliğini savunarak, peygamberi ilah konumuna yükselten düşünce sahipleridir.

Bir Müslüman olarak birbirimize yapacağımız tavsiyemiz, kimseyi yaftalamadan, din konusunda Kur’an’ı dikkate alan, Kur’an’ın emir ve tavsiyelerini dikkate alan bir düşünce sahibi olmaya çalışmak, ortada eğer bir yanlış varsa, bu yanlışları Kur’an’ın hakemliğinde çözmeye çalışmak olmalıdır. Müslümanlar arasında yüzlerce yıldır bitmeyen ihtilafların kaynağında dinde çok başlılık sorunu olduğu unutulmamalıdır.

Müslümanlar arasındaki kavgaların ne gibi zararlara yol açtığı dikkate alınarak, aramızdaki fikri ihtilafların medenice konuşarak halli yoluna gidilmeye çalışılması, bizleri daha güçlü kılacak, birbirimize takınacağımız düşmanca tavırlar, başkalarının ekmeğine yağ sürecektir.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.