KARANLIK TEHLİKE: BAĞNAZLIK

Posted: 28 Ağustos 2016 in İktibaslar

Önsöz: Yanlış Bilinen İslam

karanlık tehlike 1

“Benim dinime dön! Ya da öl!” Bağnazlığın sloganıdır bu. Bağnazlıkta demokrasi, fikir özgürlüğü, sevgi, saygı, şefkat, dostluk, fedakârlık gibi kavramlar yoktur. Bazı insanlar bağnazlığın ve onun ürünü olan radikalizmin bir hak dinin içine yerleşebileceğini düşünürler. Oysa bağnazlığın kendisi bir dindir. Her düşünce içinde bağnazlık dininin temsilcileri vardır. İslam’da, Musevilikte, Hristiyanlıkta olduğu gibi Marksizm’de, faşizmde, ateizmde de bağnazlar çoktur. Aynı batıl dini savunurlar hep birlikte: “Senin fikrine tahammülüm yok! Ya benimkini kabul et ya da yok ol!”

Özellikle son dönemlerde bu tahammülsüz ve sapkın din, çoğunlukla İslam dini gibi anılmaya başladı. Bir kısım odaklar bağnazlık dinine İslam adını koydular. Bağnazlık dinine yönelik korkularını İslam’a yönelttiler. Öyle ki, bir İbrahimi din “korku” kelimesiyle birlikte anılır oldu. İslamofobia bütün dünyada zikredilir oldu. İnsanlar korkularının İslam’dan değil, bağnazlık dininden kaynaklandığının farkında bile olmadılar. Hurafecilerin yarattığı bağnaz dinin İslam adına ortaya çıktığını göremediler. Çünkü kimse onlara İslam’ın bu olmadığını anlatmadı. Ne İslam adına ortaya çıkan radikaller ne de bu radikallerden korku duyan olan İslamofobikler gerçek İslam’ın bu bağnaz, ürkütücü, sevgisiz ve nefret dolu dinle hiçbir alakasının olmadığını gösteremedi. İslam dininin radikalleri tüm dünyaya ama en çok da Müslümanlara zarar vermeye başladılar.

“Ilımlı İslam” kelimesi de bu nedenle ortaya atıldı. Sanki bir vahşi bir de ılımlı İslam modeli varmış gibi radikallerin vahşetine karşı koyan Müslümanlar “ılımlı Müslüman” olarak anılmaya başlandı. İslam karşıtı sesler ılımlı İslam’ın savunucularını takdir ettiler, fakat radikallere karşı onları güçsüz buldular. Zannettiler ki bir vahşet dini, barışçıl bir kısım kimseler tarafından yumuşatılmaya çalışılıyor (İslam’ı tenzih ederiz). Hatta buna İslam’da reform, ılımlı İslam savunucularına da reformist dediler. Oysa bunun bir reform değil, gerçek İslam olduğunu gösterebilen olmadı. İslam karşıtları, “reformist”leri takdir etseler de, radikallerin şiddetten kaynaklanan sahte güçleri ve onların İslam dinini temsil ettikleri şeklindeki inançları daha ağır bastı.

Barışçıl Müslümanlar İslam dinini, yumuşatmaya, reformize etmeye veya ılımlı hale getirmeye çalışmıyorlar. Barışçıl Müslümanlar olarak asıl amacımız, yıllardır İslam adı altında dünyaya yayılan bir yalanı ilimle yok etmektir. Yıllardır İslam adına temsil edilen radikalizmi, bağnazlığı, fanatikliği ve İslam ile alakası olmayan o hurafe dinini ortadan kaldırmaya çalışmak, Kur’an’dan delillerle İslam’ın gerçeğini göstermektir. Şu ana kadar bağnazlar tarafından İslam’a yönelik yapılmış en büyük iftiraya son vermektir.

Bu kitapta gerçekte radikalizme karşı eleştirileriyle ön plana çıkan Batılı bir kısım İslam karşıtlarının iddialarına ve bağnazların korkunç mantıklarına cevaplar verilmektedir. İslam’a dâhil edilmeye çalışılan sahte bağnaz dinin çeşitli kaynaklarındaki iddiaların geçersizliği Kur’an’dan örneklerle anlatılmaktadır. Özellikle bu iddialara yönelik bir çalışmanın yapılmasının sebebi, İslam’a yöneltilen tüm eleştirilerin benzer yönde olması ve radikalizm dininin “İslam” zannedilmesi yanılgısıdır. Dolayısıyla amaç, İslam’a yöneltilmiş asılsız suçlamalardan yola çıkarak gerçek İslam dini hakkında yanlış bilinenlerin KUR’AN’DAN DELİLLERLE açıklanması ve bu yanlışın ortadan kaldırılmasıdır.

karanlık tehlike 2

Bağnazların sorunu, dinlerini hurafelerden öğrenmeleridir. Ne var ki bağnazların sahte dinlerini eleştirenler de kimi zaman onlar kadar radikal olup bağnazların hurafelerini onlar kadar doğru zannedebilmektedirler. Biz Kur’an’dan delil getirdikçe onlar bağnazların hurafelerinden delil getirmeye çalışırlar. İşte en büyük hatayı da burada yaparlar. Eğer gerçek İslam’ı tanımak ve bağnazlığa karşı çözüm elde etmek istiyorlarsa burada anlatılan gerçek dine kulak vermelidirler. Eğer bunu yapmazlarsa, radikalizm büyük bir bela olarak dünyayı sarmaya devam edecektir.

1. Bölüm: İslam’ı Vahşet Dini Gibi Gösterenlerin Yanlış Kullandıkları İki Temel Kavram: Şeriat ve Cihat

Allah bir ayette Kur’an’ı şu şekilde tarif eder:

…(Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)

Allah’ın ayette açıkça bildirdiği gibi “Her şeyin çeşitli biçimlerde açıklaması” olan Kur’an, hurafecilere asla yeterli gelmemiştir. Çünkü onlar, Kur’an’ın bildirdiği yolu kendi batıl din anlayışlarına uygun bulmazlar. İşte bu nedenle tarih boyunca bir kısım Kur’an hükümlerinin “yeterli olmadığı” (Kur’an’ı tenzih ederiz) ve “açıklanması gerektiği” iddiasıyla ortaya çıkmışlardır. Buradan, “Kur’an’ı ancak hadisler* yoluyla anlayabiliriz” mantığını geliştirmişlerdir.

Burada şu açıklamayı yapalım: Hadisler, Peygamberimiz (sav)’in sözleri olarak bugüne kadar gelmiş izahlardır. Bir kısmı sahih yani gerçek söz ve uygulamalar olmakla birlikte, bir kısmı zamanla uydurulmuş, bir kısmının ise zamanla anlamı değiştirilmiştir. Bir hadisin gerçekten Peygamberimiz (sav)’in sözü veya uygulaması olduğunu anlamanın ise iki yolu vardır: Kur’an ile mutabık olması ve tahakkuk etmesi (gerçekleşmesi). Kur’an ile çelişen bir söz veya uygulamanın Peygamberimiz (sav)’e ait olduğunu iddia etmek ise düpedüz Peygamberimiz (sav)’e iftiradır. Çünkü Efendimiz (sav) de sadece Kur’an’a uymuştur.

“Kur’an’ı ancak hadisler yoluyla anlayabiliriz” mantığı İslam dünyasına büyük zararlar vermiştir. Çünkü bu mantıkla yola çıkan bir kısım Müslümanlar, din adına uydurma hadislere uymaya başlamışlardır. Hatta bir süre sonra Kur’an’ı bir kenara bırakmış, sadece söz konusu hadisleri kendilerine din kaynağı edinir hale gelmişlerdir. Uydurma hadisler Kur’an ayetleriyle çeliştiğinde ise, “Bu hadis Kur’an hükmünü nesh etti (yürürlükten kaldırdı)” demeye bile cüret edebilmişlerdir. Yüzlerce uydurma hadisten kaynaklanan farklı dinler gelişmiş ve İslam dini içinde, birbiriyle pek çok konuda çelişen dört ayrı mezhep ortaya çıkmıştır. Mezhep âlimleri ise kendilerine Müslüman demiştir, fakat hepsi farklı bir şeyi savunmuştur. Hatta birbirlerinin dinden çıktığını düşünmüşlerdir.

İslam âleminin düştüğü bu durumu Peygamberimiz (sav) Kur’an’da Yüce Allah’a şu şekilde şikâyet eder:

Ve elçi dedi ki: “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar.” (Furkan Suresi, 30)

Gerçekten de İslam âleminin büyük bir kısmının sorunu bugün, Kur’an’ı terk edilmiş bir kitap olarak bırakmış olmalarıdır.

Kur’an terk edildikten sonra sıra “icma”ya gelmiştir (İcma: Herhangi bir dönemde yaşamış din büyüklerinin, kıyas delillerine dayanarak şeriat konusunda hüküm koymaları). Bu kişilerin de yol göstericileri Kur’an olmadığı için binlerce uydurma hadis içinde boğulmuşlar ve “hükümleri Kur’an’ın da hadislerin de açıklayamadığı” gibi bir kanaate varmışlardır. Artık bu “din büyükleri” İslam adına kanunlar koyar hale gelmiştir. Mezhepler birbiriyle çatışır ve çelişirken bu defa da mezheplerin içindeki icmalar birbiriyle çatışır haline gelmiştir. Her “din büyüğünün” kendi yorumu hüküm kabul edilmiş, her cemaat farklı bir uygulamayı esas almış, koskoca İslam topluluğu mezheplere, sınıflara ve son olarak da küçük gruplara bölünmeye başlamıştır. Kur’an ise, kılıfı içinde duvara asılan bir süs olarak bırakılmıştır. Bütün bunların sonucunda da İslam camiasının büyük bir kısmı “Kur’an’ı terk etmiştir”.

Bir kısım İslam karşıtlarına bakıldığında onların da sorununun hurafecilerle aynı olduğunu anlarız. Onlar da İslam’ı Kur’an’dan öğrenmezler. Tıpkı hurafecilerin yaptıkları gibi onların da İslam’ı değerlendirmelerinde, uydurma hadisler, gelenekler ve bir kısım din bilginlerinin çoğu zaman Kur’an ile örtüşmeyen icmaları ön plandadır. Onlara göre de  “İslam”, hurafecilerin hayatları ve uygulamalarıdır. Onlara göre “İslam”, Kur’an’daki din değil, tarihçilerin hayal gücüdür. Onlar Kur’an’ın değil, bu uydurma dinin şeriatına “şeriat” derler. Kur’an’ın bildirdiği değerlerden, kavramlardan, uygulamalardan habersizlerdir ama hurafecilerin sahte dinlerinin tüm kurallarını çok iyi bilirler. Bu sahte dinin kurallarını eleştirirken de kendilerince İslam’ı eleştirdiklerini zannederler. Hurafecilerin dinine öylesine sahip çıkarlar ki, “bu İslam değil” dendiğinde inanmazlar. Ki bu son derece önemli bir hatadır.

Söz konusu kişiler ideolojik bir din karşıtlığı düşüncesiyle İslam’a karşı değillerse, bağnaz zihniyetin karanlığına karşı gerçekten çözüm arıyorlarsa, buna inanmak zorundalar. Onların dini İslam değil. Bir Müslümana Kur’an tek başına yeterlidir. Hadisler, Kur’an ile mutabık oldukları sürece doğru ve güvenilirdirler. Kur’an ile çelişen bir hadisin İslam’da yeri yoktur. Eğer bir Müslüman Kur’an’da İslam’ı bulamıyorsa, başka bir din arayışı içinde demektir. O dinin şeriatı ise İslam değildir.

Kur’an’daki Gerçek Şeriat

karanlık tehlike 3

Şeriat kelime anlamı olarak “yol” demektir. Bir Müslüman Kur’an’a bakarak nasıl bir “yol” izlemesi gerektiğini kolayca anlayabilir. Kur’an’da haramlar oldukça azdır ve kesin ve net hükümlerle bildirilmiştir. Tartışmaya veya yoruma açık değildir. Örneğin adam öldürmek, zina etmek, faiz almak, domuz eti yemek, kan içmek gibi hükümler Kur’an ayetleriyle kesin ifadelerle bildirilmiş olan haramlardır. Bu Kur’an’ın önemli bir özelliğidir. Ayetleri kendi isteklerine göre yorumlayarak haram üretmeye çalışan kişiler daima kendilerince çıkarımlarda bulunurlar. Oysa Allah haramları kesin hükümlerle yasak etmiştir. Bu ayette olduğu gibi:

O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı(Bakara Suresi, 173)

Allah Kur’an’da, İslam adına haram ve helal üretecek olan kişilerin var olacağını şöyle bildirir:

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler. (Nahl Suresi, 116)

Peygamberimiz (sav)’in döneminden sonra, ayetin tasviriyle Allah’a karşı yalan uydurmuş olan çok geniş topluluklar türemiştir. Bu topluluklar Kur’an’ı rehber edinmedikleri için dilediklerine haram, dilediklerine ise helal diyebilmişlerdir. Fakat öyle bir topluluk vardır ki, Allah onların şu özelliklerini asıl olarak vurgular: “Helal kılınan güzellikleri haram kılmaları”. Rabbimiz Kur’an’da şöyle bildirir:

Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. (Maide Suresi, 87)

İşte dünya üzerinde “şeriat” adı altında uygulanan oysa tamamen İslam ile çelişen vahşet sistemini incelerken, kendilerine helalleri haram kılan, Kur’an’dan tamamen uzak topluluklardan bahsedeceğiz.

Önce Kur’an ayetlerinde açıklanan gerçek şeriatı yani Kur’an’ın doğru yolunu tarif edelim:

Kur’an’ın şeriatı sevgi, saygı, her dinden, her fikirden insana şefkat ve koruyuculuk demektir. Kur’an’ın şeriatı demokrasiyi şart koşar, fikir özgürlüğü hâkimdir. Kur’an’ın şeriatında insanlar bilgili, eğitimli, açık fikirli, karşı fikirlere saygılı, mutlu, dışa dönük, modern, kaliteli, ümitvar, sanat ve estetiğe önem veren, birliğe, dostluğa ve sevgiye değer veren insanlardır. Kur’an’ın şeriatında nefret, tahammülsüzlük, çatışma, kavga, zorbalık, dayatma, tehdit, mutsuzluk, öfke ve savaş yoktur. Kur’an ile ilgili bütün bu tanımları, kitabın ilerleyen sayfalarında ayetlerden delillerle açıklayacağız.

Bu tariflere bakarak Kur’an’ın şeriatına uygun bir İslam ülkesi şu anda dünyada var mı? Elbette yok. Bu şeriat, Peygamberimiz (sav) döneminden beri uygulanmadı. Şu anda şeriat ile yönetildiğini söyleyen ülkeler veya şeriat getirmek isteyen bir takım vahşet grupları, İslam’ın yerine koydukları bağnaz dinin şeriatını uyguluyorlar. Bir kısım yalan hadisleri kendilerine rehber ediniyorlar. Kur’an’ı ise geride bırakıyorlar. Profesör Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün belirttiği gibi:

“Neden İslam demezler de ‘şeriat’ derler. Çünkü İslam derlerse iddialarını Kur’an’la ispat etmeleri gerekir. Allah ile aldatanların din dediklerinin Kur’an’dan onay alması mümkün değildir. Şeriat diyerek meseleyi her yana çekilebilir hale getirmekte, sıkışınca da ‘ulemanın kavli budur, icma bu yoldadır, ecdadımız böyle karar vermiştir, asırlardır Müslümanların uygulaması böyledir’ diye dayatmalarına uygun bir dini öne çıkarma yoluna gitmektedirler.

Şeriatı İslam’la eşitlemek isteyen anlayış, birçok kabulünün Kur’an’la ve zamanla çeliştiği anlaşılmış bulunan örfleri din yapmayı amaçlayan anlayıştır. Bu anlayış, önce, şeriatla dini eşitlemekte, sonra da devrini bitirmiş fıkıh kitaplarındaki akıl ve Kur’an dışı birtakım kuralları din diye halkın önüne koymaktadır.” (Yaşar Nuri Öztürk, Allah ile Aldatmak, Yeni Boyut Yayınları)

Sonraki bölümlerde, şeriat iddiasıyla ortaya çıkan fakat öfke ve nefret saçan grupların bu şeriatın kaynağını nereden aldıklarını göreceğiz. Kendilerine rehber edindikleri bütün sahte hadisleri ve onların geçersizliklerini birer birer inceleyeceğiz. Bu toplulukların uydukları şeriatın Kur’an’dan ne kadar uzak olduğunu ve asla bir İslam şeriatı olarak tanımlanamayacağını açık delillerle gözler önüne sereceğiz.

Gerçek Kur’an Şeriatı Bir Ülkeye Neler Kazandırır?

Bu dünyada eğer gerçekten İslam’ın şeriatını uygulayan bir ülke olsaydı nasıl olurdu? Bilimde ve sanatta gelişmiş, eğitim ve yaşam seviyesi çok yüksek, kaliteli, barışçıl, sevecen, tüm dünya halkları ile birleşme yanlısı, barış öncüsü ve sevgi emsali, Musevileri, Hristiyanları, ateistleri kucaklayan, her ideolojiden her insanı dost bilen ve onlara saygı duyan, dünyaya huzur ve güvenlik getirmeyi misyon edinmiş, kendisinden çok ihtiyaç içindekileri düşünen ve sorunlara çözüm bulan, sevgi dolu, neşeli bir ülke olurdu. Bu ülke halkı, çok kaliteli olmasının yanı sıra, ultra modern ve ultra demokratik bir yaşam tarzına sahip olurdu. Her fikir rahatlıkla söylenebilir, her görüş özgürce açıklanabilir, fakat bu olurken hakaret, saldırı, tahammülsüzlük ve şiddet asla ve asla olmazdı. Mal bir kenara yığılmaz, Kur’an’ın yoksulu korumaya ve “kendi nefsinden önce kardeşinin nefsini düşünme” düsturuna dayalı yaşam şekli hâkim olurdu. Buna göre zaten yoksul da olmazdı. Böyle bir sistem, dünyadaki bütün insanların tam anlamıyla rahat yaşayacağı, dünyadaki bütün ülkelerin mutlu ve memnun olacakları mükemmel bir sistem olurdu.

Bu tarif eğer şu anki “İslam Cumhuriyeti” adını almış ülkelerle kıyaslanırsa, aradaki ciddi fark hemen anlaşılabilir. Şu anda şeriat adına yaşanan sistem, kesin olarak İslam’ın şeriatı değildir. İslam’ın şeriatının yaşanabilmesi için o dinin hurafelerden kesin olarak arınması ve yukarıda belirttiğimiz Kur’an’da övülen bütün bu tariflere uyması gerekmektedir.

Bunun gerçekleşmesi için de İslam ile yönetilen bir ülkenin devlet başkanının hurafelere değil, tam anlamıyla Kur’an’a göre hareket eden bir lider olması şarttır. Kur’an’a uyan Müslüman bir liderin üç önemli özelliği vardır: Şefkatli, demokratik ve adaletli olması. Bu özelliklerinden dolayı böyle bir lider daima güvenilirdir. Kur’an ahlakını tam olarak uygulayan Müslüman bir liderin himayesinde yaşayan insanlar özgürlüğün yeryüzünde daha önce görülmemiş en mükemmel şeklini göreceklerdir. Hiç kimseye İslam’ı yükümlülükler yüklenmeyecek, herkes kendi inancına göre davranacaktır. Herkes, her sözü söyleme hakkına sahip olacaktır. Hiç kimseye ayrıcalık verilmeyecek, herkes eşit muamele görecektir. Adalet herkes için eşit olarak ayakta tutulacaktır. Kimi zaman durum Müslümanların aleyhine olsa bile “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.” (Nisa Suresi, 135) ayeti gereği mutlaka adalet yerini bulacaktır.

karanlık tehlike 4

Müslüman bir liderin talebi ve çabası daima sevgi oluşturmak üzerine olacaktır. Çünkü dinlerin indiriliş sebebi, insanın var oluş sebebi, cennetin yaratılış sebebi sevgidir. Sevginin hâkim olduğu, kimsenin inanç özgürlüklerinin kısıtlanmadığı, herkesin bolluk içinde eşit muamele gördüğü bir toplum içinde kargaşanın da bir mantığı kalmayacaktır. Adaletsizlik, sevgisizlik, düşmanlıklar ortadan kalktığı için çatışma ortamları da olmayacaktır.

Dolayısıyla şeriatı anlamak için, şu anda İslam şeriatı uyguladığını iddia eden ülkelerin uygulamalarına değil Kur’an’a bakmak gerekir. İslam, Kur’an’la gelmiştir. Dolayısıyla İslam’ın şeriatı da yalnızca Kur’an’dadır ve çok açıktır. Kur’an’daki adalet, demokrasi ve özgürlük sistemlerini uygulamayan bir ülkenin şeriat konusuna örnek gösterilebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla kimsenin “ama bu ülkede şu şekilde uygulanıyor, dolayısıyla İslam bize vahşet getirecek” şeklinde bir iddiada bulunması doğru olmaz. Burada suçlanması gereken, o ülke liderlerinin İslam adına uyguladıkları yanlış sistemdir; Kur’an’daki sistem değil (Kur’an’ı tenzih ederiz).

Yukarıda anlattığımız güzellikleri getirecek olan Kur’an’daki gerçek şeriat sisteminin uygulanmaması, onun yerine vahşetin İslam şeriatı olarak tanıtılması elbette vahim bir olaydır. Fakat bunun çözümü İslam’ı suçlamak değildir. İslam’ı suçlayanlar, genellikle radikalizme, vahşete ve şiddete tek çözüm olacak yolu elimine etmeye çalışarak daha çok zarar getirirler. Gerçek İslam’ı güçsüz kılmaya kalkarak radikallere daha fazla yol açarlar. Oysa radikalizmi, İslam adına yanlış inançları ortadan kaldıracak olanlar onların suçlamaları veya ürettikleri silahlar değil, yalnızca doğru İslam anlayışıdır. Ortada yanlış bir inanç sorunu vardır. Yanlış inançların ortadan kalkması ise ancak ve ancak yerine doğru inançların konulmasıyla mümkün olur.

karanlık tehlike 5

Kur’an’daki Gerçek Cihat

Cihad kökeni cehd olan bir kelimedir. Arapçadaki anlamları ise şöyledir: 1. Çalışmak, çabalamak, azim, gayret, fedakârlık göstermek. 2. İnsanın kendi nefsine hâkim olması. Bu tanımlardan yola çıkarak İslam’da cehd etmenin, karşı tarafı bilgilendirmek, güzel ahlakı öğretmek, insanları kötülükten uzaklaştırmak için çaba harcamak olduğunu anlarız. Bunu yaparken bir Müslüman bir yandan da kendi nefsini güzel ahlaka yönelik bir eğitim altına almalı ve kendisini öfke ve nefretten uzak iyi bir insan olarak eğitmelidir. Yani cehd eden bir Müslümanın yapması gereken; bir yandan kendisini eğitirken, bir yandan da iyiyi, güzeli, doğruyu insanlara öğretmek için uğraşmaktır. Sevgiyi, barışı, şefkati yaygınlaştırmak ve insanları kötülükten alıkoymak için onları fedakarane şekilde eğitmek ve kendi ahlakı ile de örnek olmaktır.

Kur’an’ın hiçbir yerinde cehd kelimesi bu anlamlarının dışında bir anlamda kullanılmamıştır. Dolayısıyla “kaynağımız Kur’an” diyerek “cihat” adına katliamlar yapanlar ya yalan söylemektedir ya da yanlış eğitilmişlerdir.

Şu anda cihat adı altında insanları katledenler, intihar bombacısı olarak kendi canına kıyanlar, savaşın çığırtkanlığını yapanlar Kur’an’a göre harama girmektedirler. Fakat bu insanların büyük bir kısmı, Kur’an’a muhalif bir davranış içinde olduğunu bilmez bile. Çünkü onlar, din adına aldatılmışlardır. İnandırıldıkları dinin içinde sevgi yerine nefret; şefkat yerine öfke; kardeşlik yerine düşmanlık; güzellik yerine kâbus; sanat, estetik, bilim ve kültür yerine cehalet vardır. Böyle bir dine inanan bir kişinin eline silah vermek kolaydır. “Bu topluluk senin düşmanın, git saldır” demek kolaydır. Onu galeyana getirmek kolaydır. Öfke toplulukları oluşturmak kolaydır.

karanlık tehlike 6

Sonraki bölümlerde bu kişilerin savaş adına yanlış yorumladıkları Kur’an ayetleri ve saldırganlığa gerekçe olarak kabul ettikleri uydurma hadisler detaylı şekilde açıklanacaktır. Burada hatırlatılması gereken önemli bir nokta vardır: Radikallerin çok büyük bir kısmı cehalet yüzünden dehşet saçarlar. Gerçek dini bilmezler. Hatta çoğu Kur’an’ı okumamışlardır bile. İşte bu yüzden öldürerek cihat yaptığını zanneden bir kişiyi kınamak, lanetlemek, onu tehdit etmek, hapsetmek, sürgün etmek hiçbir işe yaramaz. Onun sorunu Kur’an ile eğitilmemiş olması, Allah’ın adetullahını anlayamamasıdır. Sorun bu olunca, yanlış eğitim var olduğu sürece ne yaptığından habersiz radikallerin de var olacağı gerçeğini kabul etmek zorundayız. Sorunun bu olduğu kabul edilirse, cihat adı altında vahşet saçıp terör uygulayanların tek ihtiyacının doğru eğitim olduğu da kavranacaktır.

İslam’da Savaş Konusunda Yanlış Bilinenler

Bir Müslüman Kur’an’daki Her Ayete, Ayırt Etmeksizin İnanmakla Yükümlüdür.

Bu başlığın konulmasının sebebi, İslam’a hurafe dâhil etmeye kalkan bağnazların da, bu bağnazların kirli mantığını kullanan bazı İslam karşıtlarının da Kur’an’da bazı ayetlerin, başka ayetler tarafından nesih edildiğine (yürürlükten kaldırıldığına) dair iddialarının bozukluğunu göstermek içindir. Söz konusu kişiler iddialarına delil olarak aşağıdaki ayeti kullanırlar:

Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiçbir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten her şeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 106)

Kur’an’a karşı dil eğip büken kişiler, kendi hurafelerini Kur’an’ın yerine din olarak hâkim edebilmek için bu ayetin kendilerince çarpık yorumunu delil olarak kullanmışlardır. Bu ayeti kendilerine göre yorumlayarak bir kısım ayetleri yürürlükten kaldırabileceklerini ve hatta onun yerine uydurma hadisleri dâhil edebileceklerini düşünmüşlerdir. Bir kısım İslam karşıtları da, sarhoş edici içkiler veya savaş ile ilgili olarak nesih edilmiş ayetler olduğunu iddia etmektedirler. Buradan yola çıkarak Müslümanları da, yürürlükten kaldırmaya uyanlar ve yürürlükten kaldırmaya uymayanlar olarak ikiye ayırma eğiliminde olmuşlardır.

Burada söz konusu kişilerin son derece çarpık iddialarına delil göstermeye çalıştıkları ayetin açıklaması şöyledir: “Hiçbir ayeti neshetmez” ifadesinde geçen “ayet” kelimesi tekil anlamındadır. Ayet kelimesinin delil, mucize gibi anlamları da vardır fakat Kur’an’da Kur’an ayetlerini niteleyen “ayet” kelimesi hiçbir zaman tekil olarak kullanılmaz. Tekil olarak kullanılan ayet kelimesi daima “delil” anlamında kullanılmış ve diğer tüm ayetlerde bu anlamıyla tercüme edilmiştir.

Dolayısıyla buradaki anlam “Kur’an ayetleri” değil, daha önce gelmiş olan “deliller, kurallar ve şeriatlardır”. Dolayısıyla ayete göre, kendilerine hak kitaplar verilen önceki toplulukların yani Musevilerin ve Hristiyanların yükümlü olduğu bir kısım uygulama ve hükümler zaman içinde unutulmuşsa bunlar Kur’an ile hatırlatılmakta veya ortadan kaldırılmaktadır. Onun yerine ise bir benzeri veya daha hayırlısı Kur’an ile getirilmiş olmaktadır.

karanlık tehlike 7

Burada ayette geçen “unutturma” kelimesinin de üzerinde durmak gerekir. Bir hükmün diğerini nesih etmesi için, diğer hükmün “unutulmuş” olması gerekmektedir. Kur’an’da ayetlerin tamamı 1400 senedir değişmeden durduğuna göre, bir ayetin diğerini nesih etmesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Bağnazların nesih edildiğini iddia ettikleri hükümler unutulmuş değildir, Kur’an’da halen bulunmaktadır. Buradan da açıkça anlaşılmaktadır ki, burada bahsedilen nesih konusu ayetin bir diğer ayeti nesih etmesi şeklinde değil, geçmiş topluluklara ait olup, zamanla unutulmuş hükümlere yöneliktir. Geçmiş topluluklara indirilmiş fakat “unutturulmuş” olan hükümler, bu hükümlerin daha hayırlısı veya bir benzeri şeklinde Kur’an ile söz konusu topluluklara, hüküm olarak gönderilmiştir.

Kur’an “Korunmuş” Bir Kitaptır

Kur’an, Rabbimiz’in ayetinde açıkça belirttiği şekilde “korumaya alınmış” bir kitaptır:

Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz. (Hicr Suresi, 9)

“Korunmuş” bir kitapta hükümleri tüm Müslümanlar için şart olan ayetlerin bir kısmının geçerli görülüp bir kısmının yok sayılması gibi bir durum imkânsızdır. Nitekim Kur’an’ın bütünündeki mükemmellik, matematiksel ve bilimsel mucizeleri, yol gösterici özelliği ve Kur’an’ın korunduğuna dair pek çok ayet, hurafecilerin ve bir kısım İslam karşıtlarının bu iddialarını ortadan kaldırmaktadır:

Onlar, o zikir (Kur’an) kendilerine geldiğinde inkâr ettiler. Hâlbuki o, eşsiz yücelikte bir Kitap’tır. Batıl, ona önünden de, ardından da gelemez. (Çünkü Kur’an,) Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen (Allah)tan indirilmedir. (Fussilet Suresi, 41-42)

Şüphesiz, onu (Kur’an’ı) (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak Biz’e ait (bir iş)tir. Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle. Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir. (Kıyamet Suresi, 17-19)

Kur’an, ayette açıkça belirtildiği gibi eşsiz bir Kitap’tır ve batılın ona önünden de arkasından da erişebilme imkânı yoktur. Bu Kitap, Rabbimiz’in koruması altındadır. Dolayısıyla bazı hükümlerin Kur’an ayetlerinin hükmünü ortadan kaldırdığı iddiası apaçık bir iftiradır.

Burada, İslam’a ve Kur’an’a söz konusu iftirayı atan bir kısım sözde âlimlerin, nesih edilmiş ayetler sayısında da müthiş bir ihtilaf içinde olduklarını da belirtmek gerekir. Her biri, nesih edilmiş kabul ettikleri her ayet için kendilerince yeni bir hüküm koymakta ve dolayısıyla kuralları farklı olan yeni dinler geliştirmektedirler. Bazı sözde âlimler ise hadislerin ayetleri nesih edeceğini iddia edebilecek kadar bile ileri gitmişlerdir. Allah’ın “…Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık…” (Enam Suresi, 38) ayetini bu insanlar adeta görmezden gelmektedirler. Kur’an ayetlerini reddetmekte ve yerine, bir kısmı tamamen uydurma olan hadisleri koymaktadırlar. İşte bu büyük mantık çöküntüsü İslam adına gerçekleştirilen radikal eylemlerin de temelini oluşturur. Sonraki bölümlerde bu konuyu detaylı olarak inceleyeceğiz.

Tıpkı hurafeciler gibi İslam karşıtları da ayet üzerinden yaptıkları bu çarpık yorumu, İslam ile ilgili çok fazla hükme uygulamaya kalkışmışlardır. Söz konusu kişilerin nerede hata yaptıklarının daha iyi anlaşılması için bu iddiaları inceleyelim:

“Mekke Dönemi Müslümanları” ve “Medine Dönemi Müslümanları” Ayrımındaki Yanılgılar

Bir kısım İslam karşıtları, ılımlı Müslümanlar için “Mekke dönemi Müslümanları” gibi bir tanımlama yaparlar. Onlara göre Peygamberimiz (sav)’in Mekke’de bulunduğu dönem, savaşların yaşanmadığı barışçıl bir dönemdir. Peygamberimiz (sav)’in Medine’ye hicretinin hemen ardından ise savaşlar başlamıştır. Bir kısım kişiler de buradan yola çıkarak İslam’da savaşı savunanların sadece Medine döneminde vahyolunan ayetleri kabul ettiklerini, barışçıl olanların ise sadece Mekke dönemi ayetlerini kabul ettiklerini iddia ederler. Bu son derece cahilce ve bir o kadar da mantıksız bir iddiadır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir Müslümanın Müslüman vasfı kazanabilmesi için en temel şart, Kur’an ayetlerinin hiçbirini diğerinden ayırt etmeden tümüne inanmasıdır. Eğer tek bir ayetin hükmünü kabul etmezse Kur’an’da belirtilen anlamda Müslüman vasfını kaybeder. Dolayısıyla “Müslümanım” diyen birinin Kur’an’a göre “bu ayeti kabul ediyorum, diğerini etmiyorum” ayrımı yapma durumu kesin olarak yoktur.

Peygamberimiz (sav) zamanında, Mekke döneminde savaş yaşanmadığı, Medine döneminde savaş yapıldığı ve bu özel savaşlara yönelik olarak ayetler indirildiği doğrudur. Bunun sebebini anlamak için Peygamberimiz (sav) döneminin zorlu ortamını kavramak gerekmektedir.

Mekke Döneminde Müslümanların Zorlu İmtihanı

Kur’an’ın Peygamberimiz (sav)’e vahyi tam 23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke’deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları şehit edildi, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler, putperestlerden sadece uzaklaştılar ve onları hep barışa çağırdılar.

karanlık tehlike 8

Fakat söz konusu pagan toplulukların saldırısı son bulmadı.

Kureyşliler başlangıçta Hz. Muhammed (sav)’in Peygamberliğini önemsememiş göründüler. İman etmemekle beraber, putlar aleyhine söz söylemedikçe, Hz. Peygamber (sav)’in davetine ses çıkarmadılar. Yalnızca, Peygamberimiz (sav)’i gördüklerinde, kendisine yönelik sözlü saldırılarda bulundular. Müslümanları kendilerince alaya alıp küçümsediler. Böylece Kureyşlilerin “sözlü saldırı” devri başlamış oldu.

Kur’an’da söz konusu durum bize şu şekilde bildirilmektedir:

Doğrusu, ‘suç ve günah işleyenler,’ kimi iman edenlere gülüp-geçerlerdi.

Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz ederlerdi.

Kendi yakınlarına döndükleri zaman neşeyle dönerlerdi.

Onları gördükleri zaman ise: “Bunlar elbette şaşkın-sapıklardır” derlerdi. (Mutaffifin Suresi, 29-32)

Mekke puta tapıcıların merkezi durumundaydı. Kâbe ve civarındaki putları ziyaret için gelenlerle Mekke her gün dolup taşıyor, bu yüzden Kureyş, hem para, hem itibar kazanıyordu. Kureyşliler Mekke’de Müslümanlığın yayılmasını bir tehdit olarak görüyorlardı, çünkü bu gerçekleşirse çıkarlarına zarar geleceğini ve diğer kabilelerin kendilerine düşman olacağını düşünüyorlardı. Ayrıca biliyorlardı ki, Müslümanlık herkesi eşit sayıyor, soy ayrımı, zenginlik-fakirlik farkı gözetmiyordu. Bu yüzden Kureyş ileri gelenleri Müslümanlığın yayılmasını önlemek için tedbir almaları gerektiğine inandılar. Buna, Müslümanlara yönelik işkenceler, hatta cinayetler de dâhildi. (İbn Hişâm, 1/287)

Dönemin müşrikleri, Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman gibi, kuvvetli ve itibarlı ailelere mensup Müslümanlara pek dokunamıyorlardı. Fakat kimsesiz, fakir Müslümanlara, tarihte eşine rastlanmayan vahşet derecesinde işkenceler yapıyorlardı. Ebû Füheyke, Habbâb, Bilâl, Suhayb, Ammâr, Yâsir ve Sümeyye bu ağır işkencelere maruz kalmış değerli Müslümanlardandı.

Safvân b. Ümeyye’nin kölesi olan Ebû Füheyke, sahibi olan müşrik tarafından her gün ayağına ip bağlanarak, kızgın çakıl ve kumlar üzerinde sürükletilirdi.

Demirci olan Habbâb, kor hâlindeki kömürlerin üzerine yatırılmış; kömürler sönüp kararıncaya kadar, göğsüne bastırılarak eziyet edilmişti.

Ammâr’ın babası Yâsir, bacaklarından iki ayrı deveye bağlanıp, develer ters yönlere sürülerek parçalanmış, kocasının bu şekilde vahşice şehit edilmesine dayanamayıp müşriklere karşı söz söyleyen Sümeyye, Ebû Cehil’in attığı bir ok darbesiyle katledilmişti. (Zâdü’l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/254)

Halef oğlu Ümeyye, kölesi Habeşli Bilâl’i her gün çıplak vaziyette kızgın kumlar üzerine yatırır, göğsüne kocaman bir taş koyarak güneşin altında saatlerce bırakır; Hz. Peygamber (sav)’e karşı gelmesi ve Müslümanlığı terk etmesi için eziyet ederdi. Bir gün, ellerini ayaklarını sımsıkı bağlayarak boynuna bir ip geçirmiş ve onu kızgın kumlar üzerinde Mekke sokaklarında sürüklemişti. (Zâdü’l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/253)

Hâşimîlerden çekindikleri ve amcası Ebû Tâlib’in himayesinde olduğu için önceleri Peygamberimiz (sav)’in şahsına dokunamıyorlardı. Zamanla kendisine “mecnun, falcı, şair, sihirbaz” gibi iftiralar atmaya başladılar. En sonunda fırsat buldukça Peygamberimiz (sav)’e de hakaret etmekten, işkence ve her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmediler.

karanlık tehlike 9

Bütün bu işkenceler Müslümanlara sadece iman ettikleri ve insanlara İslam’ı anlattıkları için gerçekleşiyordu. Bu baskı, işkence, şiddet ve dehşet ortamı içinde Müslümanlar, İslam’ın şartı gereği hiçbir şekilde kendilerine zarar verenlere zarar vermemiş, en insani hakları olan karşı savunmada dahi bulunmamışlardır. Müslümanların karşı atak yapmadığını gören Kureyş müşrikleri azgınlıklarını ve işkencenin dozunu daha da arttırmışlardır. Öyle ki söz konusu Kureyşliler, artık gördükleri Müslümanı anında şehit eder hale gelmişlerdir.

Eziyetlere hiçbir şekilde karşılık vermeyen, Kur’an’da kan dökme izni verilmediği için savunmaya dahi geçmeyen Müslümanlar, işkenceler çirkinleştikçe Mekke’de barınamaz hale gelmişlerdir. Bu durum, Medine’ye göçü gerekli kılmıştır.

Medine Dönemi ve Savaşlar

Mekke’de putperestlerin baskılarının şiddetinin artmasıyla birlikte, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonraki ismi Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Ne var ki kendi siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile Mekkeli putperestlerin saldırısı son bulmadı. Kureyşliler, bulundukları alana kadar Müslümanları takip edip şiddetli eylemlerini devam ettirdiler. Peygamberimiz (sav) ve yanındaki Müslümanlar ise, Mekke’nin saldırgan putperestlerine asla savaşla karşılık vermediler.

Dünyada hiçbir kişi, topluluk veya ülke, bir saldırı karşısında cevapsız kalmaz. Mutlaka “nefsi müdafaa” adına kendisine saldıran topluluğa cevap verir veya en azından kendisini savunur. Yaptığı bu nefsi müdafaa karşısında ise kişileri mahkemeler, ülkeleri ise uluslararası hukuk daima haklı görür. Çünkü karşı taraftan haksız bir saldırı vardır ve kişinin canı, ailesi, sevdikleri; bir ülkenin milleti, namusu, toprakları tehlikededir.

Normal şartlarda aynı durum Mekke döneminde Peygamberimiz (sav) ve Müslümanlar için de geçerlidir. Fakat buna rağmen, tümüyle haksız ve doğrudan cana kasteden saldırılar devam edince, Allah’ın öldürmeyi haram kılan hükmü gereği Peygamberimiz (sav) ve Müslümanlar asla ve asla karşılık vermemişlerdir. Bunun yerine ayetin hükmü olarak karşı tarafı daima barışa çağırmış ve barış teklifi sonuç vermeyince zulmeden topluluktan –kendi şehirlerini, evlerini geride bırakarak– uzaklaşmışlardır. 13 seneye yaklaşan Mekke devrinde ve Medine devrinin ilk yılında, müşriklerden gördükleri bunca zulüm, işkence ve haksızlığa rağmen, müminlere, sabırlı olmaları emredilmiştir.

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et” (Nahl Suresi, 125) ayeti gereği Allah’ın dinini güzellikle tebliğ etmeleri emredilmiş, savaşa izin verilmemiştir. Müslümanlardan söz konusu zulme karşı koymak isteyenlere Peygamberimiz (sav)’in cevabı şöyle olmuştur:

“Henüz savaş izni verilmedi, sabredin Allah’ın yardımı yakındır, çektiğiniz çilelerin mükafatını göreceksiniz…”

Peygamberimiz (sav)’in kendisini ve topluluğunu savunma izni, Medine’ye göçü sonrası şu ayetler ile verilmiştir:

Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (Müminlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar… (Hac Suresi, 39-40)

Bu ayetler ile yalnızca “Rabbimiz Allah’tır” demeleri nedeniyle haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarılan Müslüman topluluk, karşı savunma hazırlıklarına başlamıştır. Ayette açıkça belirtildiği gibi, “kendilerine savaş açılmış, saldırıya uğramış olan Müslüman topluluğa” savunma izni verilmektedir; saldırma emri değil. Bu ayetin sonrasında Müslümanlar kendilerini korumaya başlamış, kendilerine saldıran bu azgın topluluğa karşı savunma savaşları gerçekleştirmişlerdir. Bundan sonra savaş ve savunma konusunda indirilen ayetler, süregelen savaşlar sırasındaki uygulamalara yönelik tarifler içermektedir. Bir başka deyişle, sadece o savaştaki o duruma özel bir tarif yapılmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’daki savaş ile ilgili ayetlerin tümü, dönemin güç şartlarını ve Peygamberimiz (sav)’in adaletini anlayabilmemiz için, sadece o dönemdeki saldırılara yönelik olarak indirilmiş özel ayetlerdir.

Savaşlar Kimlere Karşı Yapıldı?

Kur’an’da tarif edilen savaşlar konusunda hatırlatılması gereken önemli nokta da söz konusu savaşlardaki “karşı taraf”tır. Bir kısım dini ve tarihi kaynaklar, Peygamberimiz (sav) döneminde yapılan savaşların dönemin Musevilerine karşı gerçekleştiğini yazar. Söz konusu kaynakları okuyan bir kısım kişiler de, Kur’an’da söz konusu özel savaşlar için indirilmiş olan ayetlerin Musevilere yönelik olduğunu iddia ederek Kur’an’da bir çeşit antisemitizm arayışı içine girerler. Oysa bu ciddi bir aldatmacadır.

Peygamberimiz (sav)’e ve Müslümanlara yönelik söz konusu zulmü yapanlar müşriklerdir. Bunların büyük bir kısmı putperesttir. Amaçları putlarına ve sapkın inançlarına zarar gelmesini engelleyebilmektir. Bir kısmı ise Musevi toplulukların arasından çıkan münafık ve müşriklerdir. Bunların Museviler olarak adlandırılması çok büyük hatadır. Müslüman topluluklarının arasından çıkan bir müşrik veya münafık nasıl “Müslüman” olarak değerlendirilemezse, Musevilerin arasından çıkan ve vahşet yayan müşrikler ve münafıklar da Musevi olarak değerlendirilemezler. Gerçek bir Musevinin savaşa kalkışması, dindar insanların canını alması mümkün değildir.

karanlık tehlike 10

Kur’an, antisemitizmi lanetler. İşte bu yüzden Kur’an’ın içinde Musevi düşmanlığına dair bir ifade aramaya kalkanlar daima elleri boş dönerler. Söz konusu ayetleri Musevilere yönelik savaş ayetleri olarak yorumlamaya kalkanların bunu iyi anlamaları gerekiyor. Peygamberimiz (sav), dönemin Musevileriyle daima çok iyi ilişkiler içinde olmuş, onlara sevgi ve şefkat göstermiş, aynı şekilde dönemin gerçek dindar Musevileri de aynı sevgi ve saygıyı Peygamberimiz (sav)’e yöneltmişlerdir.

Peygamberimiz (sav)’in Musevilere, Tevrat’a ve Museviliğe karşı sevecen tavrı ile ilgili detaylı bilgiler, kitabın ilerleyen bölümlerinde geniş olarak ele aldığımız Kitap Ehli başlığında açıklanmıştır.

Kur’an’da Savaşın Tarifi

Kur’an’da savaşın ne zaman ve nasıl yapılacağı açıktır:

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara Suresi, 190 )

Savaş ancak, MÜSLÜMANLARA KARŞI SAVAŞANLARA yönelik olarak yapılmalıdır yani bir SAVUNMA savaşı olmalıdır. Müslümanların karşı tarafa sebepsiz yere saldırmaları Kur’an’da kesin olarak YASAKLANMIŞTIR.

Müslümanlara Allah’ın Kur’an’da verdiği emir, bir topluluğa, yaptıkları haksızlıktan ve saldırganlıklarından dolayı öfke duysalar bile onlara karşı daima adaleti ayakta tutmaları gerektiği şeklindedir. Allah ayetinde şöyle bildirir:

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)

Örneğin Allah ayetinde, Müslümanların Kâbe’ye girişini engelleyen topluluklara karşı haddi aşmaktan Müslümanları men etmiş, onlara ve herkese karşı iyilikte bulunmayı öğütlemiştir:

…Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup-sakının… (Maide Suresi, 2)

Kasıtlı olarak Hac ibadetleri engellenmiş ve kendilerine haksızlık yapılmış olmasına rağmen Müslümanlar, haddi aşma konusunda Yüce Rabbimiz tarafından uyarılmaktadırlar. Allah Müslümanlara, bu şartlar altında bile adaletle davranmayı, öfkelenmemeyi ve iyilik yapmayı emretmektedir. Müslüman, her ne şart olursa olsun Kur’an’daki bu hükme uymak zorundadır.

Kur’an’da savaşın tek gerekçesinin -savunma savaşının- tarif edildiği ayette, Müslümanlara savaş konusunda getirilmiş bir başka şart daha vardır: Aşırı gitmemek.

Bunun anlamı, saldırı durumunda Müslümanın kendisini sadece koruması, haddi aşmaması, savunmanın dışında bir harekette bulunmamasıdır. Yani Kur’an’da saldırı, vahşet, şiddet ve aşırılık yasaklanmıştır.

Yalnızca ve yalnızca kendilerine saldıranlara karşı bir savunma savaşı yapma zorunluluğu başka ayetlerde de şöyle bildirilmiştir:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır… (Mümtehine Suresi, 8-9 )

Burada önemli bir ayrım vardır. Müslümanlara fikren karşı olduğu halde, onlara karşı herhangi bir saldırı ve taşkınlıkta bulunmayanlara karşı saldırıda bulunmak Müslümanlar için haramdır. Müslüman, onlara karşı saygıyla ve adaletle davranmakla yükümlüdür. Bu ayetteki tarife göre sadece Müslümanlara inançları yüzünden zulmeden ve onlara fiili olarak saldıran, yani savaşı başlatan tarafın atağına karşı bir savunma izni verilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi elbette her insan, kendisine yöneltilen bir saldırıda kendisini korur. Bu her insanın, her milletin, her devletin kendisinde hak bulduğu, zaten olması gereken bir davranış biçimidir.

Peygamberimiz (sav)’in savaş izni verilen ayet gelene kadar hiçbir şekilde savunma yapmamış olması, müthiş bir fedakarlık ve dindarlıktır. O ana kadar“…onlarla en güzel bir biçimde mücadele et…” (Nahl Suresi, 125) ayetinin hükmü gereği Peygamberimiz (sav) sadece ikna ve uzlaşma yöntemine başvurmuştur. Putperest Kureyşlilerin amaçlarının yalnızca katliam yapmak olmasına rağmen…

Bu önemli noktayı belirttikten sonra, hurafecilerin ve İslam karşıtlarının, İslam’ın adını kullanarak uygulanan vahşete delil olarak getirmeye çalıştıkları Kur’an ayetlerinin tümünü inceleyecek ve bu konudaki yanılgıları birer birer ortaya koyacağız.

Bu ayetleri incelerken önce, Kur’an’da tarif edilen tüm savaşların o bölgedeki belli bir topluluğa yönelik olarak yapıldığının, belli şartlar altında gerçekleştiğinin ve bu özel şartların da ayetlerde belirtilmiş olduğunun bilinmesi gerekiyor. Bu topluluk, “kendileriyle anlaşma yapılmış olan” müşrik bir topluluktur. Dolayısıyla bu savaşların tümü, söz konusu topluluğun karşılıklı barış ve dostluk anlaşmalarını bozarak yaptıkları saldırılara, hal ve tavırlarına göre şekillenmiştir. Dolayısıyla inen ayetler de, tam olarak o zamanki durum ile ilişkilidir, o ortamı tarif etmektedir.

Bu gerçeğin daha iyi anlaşılması için o dönemdeki müşrik tarifini ve yapılan anlaşmaları yakından görelim:

karanlık tehlike 11

Kendileriyle Anlaşma Yapılan Müşrikler

Müşrik kelimesi, söz konusu dönemi anlatan çeşitli tefsirlerde yalnızca “şirk koşan” anlamını alsa da, terim olarak açıktan açığa Allah’a ortak koşan; sayısız ilahlara inanan; Müslüman, Musevi, Sabiî, Hristiyan veya Mecusi OLMAYAN; putlara tapan putperestlerdir.

Kur’an’da, İslamiyet’in zuhuru esnasında Arabistan’daki mevcut dinler zikredilirken müşrikler daima ayrı bir grup olarak bildirilmiştir. Peygamberimiz (sav) devri dikkate alınırsa, Kitap Ehli olan Musevi ve Hristiyanlarla evlenmek ve kestiklerini yemek helal kılındığı halde, Mecusi ve Sabiîlerin ve ayrıca putperestlerin kadınlarıyla evlenmek ve kestiklerini yemek yasaklanmıştır.

Daha önce belirttiğimiz gibi Peygamberimiz (sav) müşriklerin ağır baskısı altında Medine’ye göçe zorlanmış ve hicretinin ilk günlerinden itibaren Ensar (Medineli Müslümanlar) ile Muhacir (Mekke’den Medine’ye göç etmiş olan Müslümanlar) arasında kardeşlik bağını tesis etmiştir. Müşrik topluluklar ve o bölgede yaşayanlarla pek çok anlaşma imzalamış ve müşriklerin taşkın tavırlarına rağmen barışı tesis etmek için daima onları birliğe davet etmiştir.

Peygamberimiz (sav)’in Medine’ye gelip, kardeşliği ve sevgiyi pekiştirmesi farklı ırklara, dinlere ve dillere sahip gruplara ait insanların bir arada huzur içerisinde yaşayabileceğini de ispatlamıştır. Onun barış ve sevgi davetçisi olduğunun en büyük delillerinden birisi kendisinin yazdırdığı ilk metnin bir barış sözleşmesi olmasıdır. Hz. Muhammed (sav), Mekke’yi fethettikten sonra da, daha önce Müslümanlara işkence eden müşrikleri dahi serbest bırakmış, onlara büyük bir merhamet göstermiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in gösterdiği bu üstün ahlak, daha önce Arap toplumunda benzerine hiç rastlanmamış bir durumdu ve insanlar arasında takdirle karşılanmaktaydı.

O dönemde fethedilen yabancı ülkelerde de gerçek adaletin uygulanması konusunda Hz. Muhammed (sav) tüm Müslümanlara örnek olmuştur. Peygamber Efendimiz (sav) ele geçirilen ülkelerin yerli halklarına karşı Kur’an’da bildirilen adaleti uygulamış, onlarla her iki tarafın da memnun kalacağı ve kimsenin en ufak bir mağduriyet dahi yaşamayacağı anlaşmalar yapmıştır. Bu nedenle hangi dine veya ırka mensup olursa olsun, fethedilen ülkelerin halkı İslam’ın getirdiği adaletten her zaman hoşnut kalmıştır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ve yanındaki sahabeler, “Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.” (Araf Suresi, 181) ayetinde söz edildiği gibi, insanlar arasında adaleti sağlayan bir ümmet olmuşlardır.

Arap yarımadasının güney kısmındaki Hristiyan Necran Halkı ile yapılan sözleşme de Peygamberimiz (sav)’in anlayış ve adaletinin en güzel örneklerindendir.

Sözleşmenin maddelerinden biri şu şekildedir:

“Necranlıların ve mahiyetindekiler canları, malları, dinleri varları ve yokları, aileleri, kiliseleri ve sahip oldukları her şey Allah’ın ve Allah’ın Peygamberinin güvencesi (himayesi) altına alınacaktır.” (Majid Khoduri, İslam’da Savaş ve Barış, Fener Yayınları, İstanbul, 1998, Suresi 209-210)

O bölgedeki tüm topluluklarla anlaşma sağlanması sonrasında Peygamberimiz (sav), İslam tarihindeki ilk anayasa olan Medine Vesikası’nı hazırlayarak Medine devletini kurmuştur. Medine Vesikası, tarihteki demokratik ve çok sesli anayasanın ilk ve en mükemmel örneğidir. Günümüzde hiçbir demokratik sistem, Peygamberimiz (sav)’in yürürlüğe koyduğu Medine anayasası gibi bir düzeni getirememiş ve hiçbiri bunu Peygamberimiz (sav)’in uyguladığı şekilde uygulayamamıştır.

karanlık tehlike 12

Tarihin İlk Çoklu ve En Demokratik Anayasası: Medine Vesikası

Yazılı olarak Medine devletinin ilk anayasasını teşkil eden Medine Vesikası ile Peygamberimiz (sav); çeşitli ırk, din ve kabilelerden oluşan bir şehir topluluğuna, Arabistan yarımadasında daha önce hiç görülmemiş demokratik ve barışçıl yapıyı getirmiştir.

Söz konusu anayasaya göre, Medine’de bulunan bütün topluluklar, barış içinde bir arada yaşayacaklar, yaşantılarını kendi din ve inançlarına göre düzenleyecekler, hem kendi kurumlarına ve kanunlarına işlerlik kazandıracak hem de bunları tatbik edecek güce sahip olacaklardır. Bunu yaparken, Medine’de bulunan tüm topluluklarla barış ve birlik içinde yaşayacaklardır.

Medine Vesikası bundan yaklaşık 1400 yıl önce, 622 yılında, farklı inançlara sahip olan halkların taleplerine cevap vermek üzere, Hz. Muhammed (sav)’in önderliğinde kaleme alındı ve yazılı bir hukuki sözleşme olarak hayata geçti. Bunun sonucunda da 120 yıl boyunca birbirine karşı düşmanca duygular besleyen farklı din ve ırklara sahip topluluklar bu anlaşma içinde yer aldılar. Hz. Muhammed (sav) bu sözleşme yoluyla her fırsatta birbirlerine saldıran, düşmanca duygular besleyen ve uzlaşamayan toplulukların arasındaki çatışmaların son bulabileceğini, hepsinin rahatlıkla bir arada yaşayabileceklerini gösterdi.

Medine sözleşmesine göre herkes hiçbir baskı olmadan istediği dini, inancı, siyasi ya da felsefi seçimi yapmakta özgürdür. Kendi görüşlerine sahip insanlarla bir topluluk oluşturabilir. Kendi hukukunu uygulamakta özgürdür. Ancak suç işleyen kimse hiç kimse tarafından korunmayacaktır. Sözleşmeye taraf olan gruplar birbirleriyle yardımlaşacak, birbirlerine destek olacaklardır ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in himayesi yani koruması altındadırlar. Karşılıklı taraflar arasındaki anlaşmazlıklar Allah’ın Resul’üne götürülecektir. Nitekim müşrikler bile en adaletli kişi olarak Peygamberimiz (sav)’in hakemliğini daima tercih etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (sav)’in hazırlattığı bu sözleşme kademeli bir biçimde 622 yılından 632’ye kadar uygulanmıştır. Bu vesika ile kan ve akrabalık bağlarına dayalı kabile tarzı yapılanma aşılmış; coğrafi, kültürel ve etnik kökeni tamamen birbirinden farklı insanlar bir araya gelerek birlik oluşturmuşlardır. Medine Vesikası’nda çok geniş bir din ve inanç özgürlüğü sağlanmıştır. Bu özgürlüğü ifade eden maddelerden biri şu şekildedir:

karanlık tehlike 13

Medine Vesikası 47 maddeden ibarettir. Maddelerin 1–23 arası Müslümanlarla, 24–47 arası ise Medine’de yerleşik olan Musevi kabileleriyle ilgilidir. Sayı itibariyle az da olsa Hristiyan unsurundan da bahsedilmesi farklı din mensuplarının katılımı açısından önemlidir.

Profesör Leonard Swidler’ın “Çoğulculuk perspektifinde Medine Vesikasının yeniden değerlendirilmesi” isimli raporunda söz konusu anlaşma ile ilgili dikkat çekici yorumlar şu şekildedir:

“Kanımızca vesika Hz. Peygamberin şehri birleştirme ve halka açıkça duyurulan hukuk etrafında toplama gayretlerini göstermesi bakımından önemli bir belgedir. Bu hukuka göre her birey eşit haklara, din seçme özgürlüğüne ve Müslümanlarla birlikte savaşa katılıp katılmama özgürlüğüne sahiptir. Ancak her halükarda şehrin düşmanlarıyla anlaşma yapmaları yasaktı ki bu da Medine gruplarının birbirine olan sıkı bağlılıklarını tesis etme çabasını göstermektedir. Bu siyasi ve dini metin, eşitlik ve özgürlük değerleri etrafında yeni bir toplum oluşturma amacı gütmekteydi. Vesikada da vurgulandığı üzere hukukun her birey üzerindeki üstünlüğü, diyalog ve beraber yaşama ortamı oluşturma amacına ulaşılması için atılan temel adımdı. Vesikadaki maddeler genel anlamda Medine’deki her bireyin şehir korumasındaki eşit sorumluluğunu da belirlemektedir. Buna ek olarak ahlaki karakterini ortaya koyan maddelerdeki paralel ifadelerin de çokluğunu görmekteyiz. Son olarak, şehirdeki çeşitli grupların isimlerinin maddelerde tek tek zikredilmiş olduğunu düşündüğümüzde Vesikanın ve dolayısıyla Hz. Peygamberin şehrin bu gruplarını legal toplumlar olarak kabul ettiğini ve onları dikkate aldığını görebiliriz.”6

karanlık tehlike 14

Söz konusu anayasada Musevilerle ilgili çok fazla madde olsa da, bu anayasanın orada yaşayan pagan toplulukları da içerdiğini özellikle hatırlatmak yerinde olur. Mekke’deki müşriklerin Hz. Muhammed (sav) ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarını açıkça göstermelerine, onları yurtlarından çıkarmalarına rağmen, Hz. Peygamber (sav)’in Medine’deki paganlara son derece şefkatli, barışçıl ve uzlaşmacı davrandığını görmekteyiz. Medine Vesikası metni, Müslümanların, müşriklerin haklarına ve hukuklarına karşı koruyucu bir tavır aldıklarını göstermekte onların da Medine’nin savunmasında Müslümanlarla beraber hareket etmelerini istemektedir. Müşriklere karşı böyle bir tutum ise hiçbir şekilde şaşırtıcı değildir; çünkü Kur’an’a göre Müslümanlar anlaşma halinde oldukları müşrikleri, kendi canları pahasına korumakla yükümlüdürler. (Bu konu ilerleyen satırlarda anlatılacaktır.)

Sonuç olarak söz konusu Vesika’nın birlik ve beraberliğin, şefkat ve sevginin, dostluk ve barışın çekirdeklerini içerisinde barındıran çok önemli bir tarihi belge olarak kabul edildiği bir gerçektir ve özelde Müslümanlarla Museviler arasında genelde de tüm gayrimüslimlerle diyalog yapmada örnek teşkil etmektedir. Peygamberimiz (sav)’in o dönemdeki bu sevgi ve barışçıl anlayışı Kur’an’a uygun olandır, ancak bunu yaşayabilen bir Müslüman toplum görmek şu anda zordur. Bu durum, tarihin en demokratik anayasasının Efendimiz (sav) tarafından yazılıp uygulandığının ve günümüz toplumlarının Kur’an’dan da Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarından da uzaklaştıklarının kesin ve önemli bir delilidir.

Dolayısıyla kitabın bundan sonraki bölümlerini, bu bilgiler doğrultusunda değerlendirmek gerekmektedir. Müşrikleri dahi korumayı emreden, Kitap Ehli’nin (Musevi ve Hristiyanlar) ise Müslümanlar için özel bir yeri olduğunu belirten Kur’an’ı Kerim’in öğütleri ve Kur’an’a göre daima barış ve demokrasiyi hedeflemiş olan Hz. Muhammed (sav)’in uygulamaları günümüz hurafecilerinkinden tamamen farklıdır. Onlar Kur’an’dan sürekli savaşa delil bulmaya çalışırken, Kur’an daima barışı öğütlemektedir. Dolayısıyla konuyla ilgili savaş ayetleri açıklanırken, bu önemli gerçeğin mutlaka akılda tutulması gerekmektedir.

Savaş ile İlgili Ayetler ve Açıklamaları

Kur’an’da savaşın tarifini bu şekilde gördükten sonra, bir kısım radikaller tarafından istismar edilen ve bir kısım İslam karşıtları tarafından da İslam’a yönelik eleştiri için kullanılan savaş ayetlerini inceleyelim:

Bakara Suresi 191. Ayetin İncelenmesi

Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kâfirlerin cezası işte böyledir. (Bakara Suresi, 191)

Bu ayet, Müslümanların ağır baskı ve şiddete maruz bırakılması ve Mekke’den çıkarılıp Medine’ye hicrete zorlanmasının ardından indirilen bir ayettir. Yukarıda detaylı tarif ettiğimiz şartlar oluşmuş ve müşriklerin ağır zulmü ve doğrudan saldırılarına karşı Müslümanlar kendilerini savunma emri almışlardır. Zulüm yapma konusunda sakinleşmeyen, güzel sözden anlamayan ve barış/uzlaşma çağrılarına kulak asmayan bu topluluğa, onların yöntemi ile karşı koyma durumu söz konusu olmuştur.

Fakat ayette, Kur’an’daki savaş hukukuna dair hatırlatma da tekrar yer almaktadır: “Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın.” Görüldüğü gibi savaşmanın tek şartı, karşı tarafın bir saldırıda bulunmasıdır. Onlar savaşmadıkça veya herhangi bir saldırıda bulunmadıkça, Müslümanlarla savaşmak kesin olarak helal değildir.

Söz konusu ayeti kendilerince saptıran radikallerin de, İslam karşıtlarının da ayetteki bu önemli hükmü görmezden gelmesi elbette son derece kuşkuludur. Ayet açıkça, Müslümanlara sadece kendilerini savunma özgürlüğü vermektedir. Dolayısıyla savaş ve saldırı bu ayetin hükmü değildir.

Ayetteki bir başka önemli husus ise şöyle bildirilmiştir: “Fitne, öldürmekten beterdir.” Toplumları galeyana getirmek, nefreti körüklemek, dedikodu yayarak nefret, anarşi ve terörü yaygınlaştırmak ve düşman kitleleri oluşturmak fitne çıkarmaktır ve ayetin ifadesine göre böyle bir fitneyi çıkarmak adam öldürmekten dahi beterdir. İşte Müslümanlara saldıranlar, hem fiili hem psikolojik hem de sinsi anlamda bu fitneyi oluşturmakta olan topluluklardır. Verdikleri zarar büyüktür. Saldırganlıkları baş gösterdiğinde de Müslümanlar doğal olarak kendilerini savunmaktadırlar.

Şu anda bir kısım bağnazların kulaktan dolma bilgiler veya hurafelere kanarak kişileri, toplumları, dinleri veya ülkeleri fitneci ilan etmeleri ve bu sapkınlıklarına söz konusu Kur’an ayetini delil göstermeye çalışmaları ise büyük bir hezimettir. Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları türlü sıkıntılara sokarak zarara ve günaha sürüklemek, ardından da toplu isyanların alt yapısını oluşturmak, Müslümanlara karşı fiili ve sözlü saldırılarda bulunmak gibi bozgunculuğa yol açacak fiiller içermektedir. Dolayısıyla bir kişinin fitne ile suçlanabilmesi için tarifini yaptığımız bu uygulamaların bir veya birçoğunu yerine getirmesi gerekmektedir. Şu anda “fitneci” damgasını vurarak özellikle Musevileri veya İsrail’i suçlamaya çalışanlar bu ayete kesin olarak muhalefet etmektedirler.

Kur’an’a göre Musevileri veya İsrail’i bir bütün olarak “fitneci” ilan etmek haramdır. Her dinden veya ülkeden fitne çıkaran insanlar olabilir. Fakat Araplardan, Türklerden veya Müslümanlardan fitne çıkaranlar olduğu için Arapların, Türklerin veya Müslümanların tümünün fitneci ilan edilemeyeceği gibi Musevi ve İsraillilerin de tümünü fitneci ilan etmek söz konusu değildir. Kur’an’a göre bir Müslüman, bir Musevinin evinde yemek yiyebilmekte, ona konuk ve dost olmakta, hatta onunla evlenebilmektedir (Bu konu kitabın ayrı bir bölümünde detaylı izah edilmektedir). Durum böyleyken bir Müslümanın bir Museviyi koşulsuz şartsız “fitneci” olarak ilan edebilmesi mümkün değildir. Bu iddiayla ortaya çıkanlar, başta da belirttiğimiz gibi Kur’an’ı hiç bilmeyen, fitne konusunda Musevilerle ile ilgili sayısız uydurma hadisin etkisi ile yetişmiş olan cehalet içindeki insanlardır. Söz konusu hadislere ve Kur’an’a göre Kitap Ehlinin konumuna sonraki bölümlerde detaylı değinilecektir.

Nisa Suresi 89, 90, 91. Ayetlerin İncelenmesi

Onlar, kendilerinin inkâra sapmaları gibi sizin de inkâra sapmanızı istediler. Böylelikle bir olacaktınız. Öyleyse Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan veliler (dostlar) edinmeyin. Şayet yine yüz çevirirlerse, artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öldürün. Onlardan ne bir veli (dost) edinin, ne de bir yardımcı. (Nisa Suresi, 89)

Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavime sığınanlar ya da hem sizinle, hem kendi kavimleriyle savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini sıkıntı basıp size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi, onları üstünüze saldırtır, böylece sizinle çarpışırlardı. Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır. (Nisa Suresi, 90)

Diğerlerini de sizden ve kendi kavimlerinden güvende olmayı istiyor bulacaksınız. (Ama) Fitneye her geri çağrılışlarında içine başaşağı dalarlar. Şayet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size bırakmaz ve ellerini çekmezlerse, artık onları her nerede bulursanız tutun ve onları öldürün. İşte size, onların aleyhinde apaçık olan ‘destekleyici bir delil’ kıldık. (Nisa Suresi, 91)

Söz konusu ayetlerde münafıklardan bahsedilmektedir. Münafık, kendisinin Müslüman olduğunu söyleyen, Müslümanlar arasında yaşayan ve onlardanmış gibi görünen fakat gerçekte Allah’a ve İslam’a karşı düşmanlık besleyerek Müslümanları arkadan vurmaya çalışan bir varlıktır. Allah münafık olarak ölümle buluşanların cehennemin en alt tabakasında olacaklarını bildirmekte ve onları aşağılamaktadır. Anlaşılabileceği gibi münafık, ikiyüzlü ve kahpece tavrı nedeniyle ne inkârcılara ne de müşriklere benzemeyen, oldukça tehlikeli ve aşağılık bir insan modelidir.

Müslümanları yarı yolda bırakan ve Müslümanların da kendileri gibi inkâra sapmalarını arzu ederek bu yönde çalışan münafıkları dost edinmek Nisa Suresinin 89. ayetinde yasaklanmıştır. Onlarla savaşmanın meşrulaştığı durum, yani “şayet yeniden yüz çevirirlerse” ifadesinden anladığımız, söz konusu münafıkların artık Müslümanlara karşı fiili saldırı halinde olmalarıdır. Bunu hemen sonraki ayetten de anlamak mümkündür. 90. Ayette, “Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa” ifadesinden de anlaşılabileceği gibi saldırıda bulunmayan bir topluluğun aleyhinde bir yol yoktur. Açıktır ki, öldürme izni verilmiş olan topluluk Müslümanlara savaş açmış olan bir topluluktur. Yine burada Müslümanlara, saldırı karşısında kendilerini savunma hakkı verildiği açıkça anlaşılmaktadır.

Bunun yanı sıra, Nisa Suresi 90. ayet, Kur’an’ın adil, affedici ve şefkatli ve daima barışı koruyan üslubunun bir başka göstergesidir. O vakte kadar Müslümanları sinsice arkadan vurmuş, hainlik yapmış olmalarına rağmen münafıkların bir kısmı; “Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavime sığınanlar ya da hem sizinle, hem kendi kavimleriyle savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini sıkıntı basıp size gelenler (dokunulmazdır.)” hükmü gereği Müslümanlara karşı barışçıl tavır takındığı için ayetin hükmüne göre dokunulmazdırlar. Aynı ayette Allah, “Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır.” diye belirterek onların dokunulmazlıklarını tekrar hatırlatmaktadır. Bu ise adaletin ta kendisidir.

Nitekim 91. ayette de yine aynı şartlara göre tarif edilmiş bir durum vardır. Söz konusu ortamda, savaş istemediğini söyleyerek pişman olan münafıkların bir kısmı tekrar fitnenin içine dalmışlar ve yeniden Müslümanlara karşı saldırı eylemlerinde bulunmaya başlamışlardır. İşte bu durumda yeniden Kur’an’daki savaşın hükmü hatırlatılmakta ve saldırıda bulunmadıkları sürece onlara dokunulmaması, ancak saldırıda bulunurlarsa karşı savunmada bulunulabileceği anlatılmaktadır.

Yine burada, ayette belirtilen durumun, Uhud savaşı sırasında gerçekleşen özel bir olay olduğu ve savaş alanında döneklik yapan münafıklarla ilgili olduğunu da hatırlatmak gerekmektedir.

Tövbe Suresi 5. Ayetin İncelenmesi

Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip-tutun. Eğer tövbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Tövbe Suresi, 5)

Söz konusu ayette gerçekleşen şartları anlayabilmek için Tövbe Suresi’ni 1. ayetten başlayarak okumak gerekir. Bu şekilde okunduğunda, karşı saldırıyı hak eden müşriklerin “bütün müşrikler” değil, Müslümanlara o vahşi saldırıları yapan ve ardından haram aylarda savaşmamak için kendileriyle anlaşma yapılan müşrikler olduğunu anlarız. Buradaki müşrikler, “Müslümanlarla adil bir anlaşma yapmış olmalarına ve Müslümanların haram aylar boyunca bir savaş durumuna girmeyeceklerini çok iyi bilmelerine rağmen” Müslümanları gafil avlamaya ve sinsice yaklaşmaya çalışmış, haram aylarda vahşi saldırılarına devam etmiş ve Müslümanların canına kastetmiş olan müşriklerdir.

İşte bu şartlar söz konusuyken Müslümanlara bu ayet ile vahşice saldıranlara karşı kendilerini savunma hakkı verilmiştir. Ayette görüldüğü gibi, müşriklerin saldırıları haram aylarda gerçekleşmesine rağmen Müslümanlar Allah’ın hükmü gereği haram aylar sırasında karşı koymamakta, bu dönem boyunca sabretmekte ve haram aylar bittikten sonra savunmaya başlamaktadırlar. Ayette yine, savunmada izlenmesi gereken yöntemin tarif edildiğini görürüz: Tutuklama, kuşatma ve bütün geçit yerlerinin tutulması. Uluslararası hukuka dayalı savaşlarda mutlaka öncelikli şart kuşatma ve tutuklamadır. Kuşatma için geçit yerleri tutulur ve böylelikle karşı tarafın ilerlemesi engellenmiş olur. Dolayısıyla bu ayette, şu anda uluslararası hukukta izlenen ve haklı görülen yöntem tarif edilmiştir. Aradaki tek fark, burada saldırıyı Müslümanların yapmaması, onların sadece ve sadece kendilerine saldıranları durdurmaya çalışmalarıdır.

Yine aynı ayete göre, saldırısından vazgeçen ve tövbe edenlere karşı herhangi bir savaş durumu söz konusu olmamaktadır. Onlar özgür bırakılmaktadırlar.

Söz konusu ayetten hemen sonraki ayete baktığımızda ise Kur’an’ın gerçek sevgi ve koruyuculuk ruhunu anlatan önemli bir açıklama ile karşılaşırız. İşte bu ayet, İslam karşıtlarının bu konuda Müslümanlara yönelik tüm iddialarını ortadan kaldıran bir ayettir. Ayet şöyledir:

Eğer müşriklerden biri, senden ‘eman isterse’, ona eman ver; öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu ‘güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.’ Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir. (Tövbe Suresi, 6)

Bu ayet ile Müslümanlara, kendilerine sığınmış olan ve kendilerinden yardım isteyen bir müşrike “kendi canlarını tehlikeye atarak” yardım etmeleri öğütlenmektedir. Öyle ki ayete göre söz konusu Müslüman, müşrikleri koruyabilmek için KENDİSİNİ SİPER ETMEKTEDİR. Bir başka deyişle bir Müslüman, Allah’ı inkâr eden bir kişinin canını koruyabilmek için kendi canını riske atarak, onu güvenlik içinde olacağı yere ulaştırmakla yükümlüdür.

Bu, Kur’an’ın hükmüdür. Kur’an’ın hükmüne göre bir insan Allah’a inanmıyor diye “öldürülmemekte”, tam tersine Müslümanların canı pahasına korunmaktadır. Dolayısıyla savaş gerekçesi, karşı tarafın Allah’a inanıp inanmamasıyla veya başka dinden olup olmamasıyla ilgili değildir. Savaşın gerekçesi, karşı tarafın saldırı ve işkencede bulunması, cana kastetmesidir.

Ayetin işaret ettiği başka bir gerçek ise, saldırıda bulunmadıkları, azgınlık ve taşkınlık yapmadıkları sürece; din, dil, millet, inanç ayrımı yapılmaksızın tüm insanların Müslümanlar tarafından korumaya alınmaları gerektiğidir. Bir Müslüman, Müslümanı koruduğu gibi, Kitap Ehli’ni de, hatta ateisti, komünisti de korumakla yükümlüdür. Bu, Müslüman olmanın gereğidir. Bu, Kur’an’daki Müslüman tarifidir. Bir insan “Müslümanım” diyorsa, koruyucu olmak zorundadır.

Tövbe Suresi 13. Ayetin İncelenmesi

Andlarını bozan, elçiyi sürmeye yeltenen ve sizinle (savaşı) ilk defa başlatan topluluğa karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? İnanıyorsanız asıl çekinmeniz gereken ALLAH’tır. (Tövbe Suresi, 13)

Bu ayet, Kur’an’da savaşın hükmünü gösteren ayetlerden bir diğeridir. Müslümanlarla anlaşma yapmış olan, yani anlaşmaları gereği barış içinde yaşayan bir müşrik topluluk anlaşmasını bozup bozgunculuk ve saldırganlığa başladığında; Peygamberimiz (sav)’i kendi yaşadığı beldeden başka bir yere sürgün etmeye kalkıştıklarında ve ayetin açık ifadesiyle savaşı İLK OLARAK BAŞLATAN OLDUKLARINDA, Müslümanların onlara karşı savaşma hakkı oluşmaktadır.

Maide Suresi 33. Ayetin İncelenmesi

Allah’a ve Resul’üne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azap vardır. (Maide Suresi, 33)

Bütün savaş ile ilgili ayetlerde özellikle belirttiğimiz konu bu ayette de dikkat çekmektedir. Burada, karşı savaş verilmesi gereken topluluğun nitelikleri çok detaylı olarak açıklanmıştır: Allah’a ve elçisine doğrudan savaş açmaları ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları. Görülebileceği gibi bu kişiler, sadece Müslümanlara fiili saldırıda bulunmaya kalkmıyor, aynı zamanda tüm yeryüzünde de fitne çıkarıyorlar. Yani ayette, tüm dünya için sorun olan, herkesin bozguncu olarak gördüğü sapkın ve savaşçı bir topluluktan bahsedilmektedir.

Fiili olarak Müslümanlara savaş açmış bir topluluğa karşı koyarken -tüm savaşlarda olduğu gibi- mecbur kalındığı takdirde öldürme olabileceği gibi, onların bulundukları yerden sürgün edilmeleri de yapılabilecek uygulamalar arasındadır. Bir başka deyişle Kur’an ayetlerine göre Müslümanlara normalde haram olan fiillere -cana kıyma ve sürgün etme- sadece böyle bir savaş durumu karşısında izin verilmiştir.

Enfal Suresi 57. Ayetin İncelenmesi

Bundan dolayı, savaşta onları yakalarsan, öyle darmadağın et ki, onlarla arkalarından gelecek olanlar(ı caydır). Umulur ki ibret alırlar. (Enfal Suresi, 57)

Bu ayeti de yine yukarıda detaylı anlattığımız ve delillerini verdiğimiz mantık ışığında değerlendirmek gerekmektedir. Peygamberimiz (sav)’e bir kısım ayetlerin indiği Medine döneminin, çok yoğun bir savaş ortamı olduğu unutulmamalıdır. Bu ortam, sadece ve sadece “Onlar, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar…” (Hac Suresi, 40) ayetinde belirtildiği şekilde Müslümanlara yapılan haksız zulüm neticesinde meydana gelen savaşlardır. Dahası yine hatırlanacağı gibi Müslümanlar, “Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır.” ayeti gereği, karşı taraf savaşa son verdiğinde, savaşı durdurmak ve onlara karşı aleyhte bir harekette bulunmamakla yükümlüdürler.

Enfal Suresi 57. ayetten birkaç ayet öncesine bakacak olursak yeniden, o dönemde, Müslümanlarla anlaşma yapmış olan topluluktan bahsedildiğini anlarız. Savunmaya izin veren hemen her Kur’an ayetinde özellikle belirtildiği gibi bu topluluğun da “anlaşmalarını bozan” ve dolayısıyla hemen arkasından saldırıya geçen bir topluluk olduğu belirtilmektedir.

Üst üste saldırılarda bulunan, hiçbir sözü dinlemeyen ve sürekli olarak yapılan barış anlaşmalarına muhalefet ederek fitne çıkaran bu topluluğa karşı ise caydırıcı bir güç gösterilmesi önemlidir. Çünkü bu durumda, fitneyi alışkanlık haline getirmiş olan söz konusu topluluklar artık buna güç bulamayacak ve onların peşinden fitne çıkarmaya ve saldırıya hazırlanan başka müşrik grupları da cesaret gösteremeyeceklerdir. Bu, her yapılan anlaşmaya muhalefet ederek savaş başlatan söz konusu topluluğa karşı gerekli, önemli ve sonraki savaşları önleyici bir tedbirdir. Dünyanın hemen her ülkesinin anayasasında ve uluslararası hukukta tüm cezaların “caydırıcı” olmasına önem verilir. Amaç, suçun aynı kişi veya başka kişiler tarafından işlenmesinin önüne geçmektir. Uluslararası hukukta bu önlemleri son derece yerinde ve hukuk devletleri için gerekli bulanların, konu İslam olduğunda bunu aleyhte değerlendirmeye yeltenmeleri sağduyuya ve hakkaniyete uymamakta, adaletli olmamaktadır.

Muhammed Suresi 4. Ayetin İncelenmesi

Öyleyse, inkâr edenlerle savaş sırasında karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları ‘iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da’ artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boşa çıkarmaz. (Muhammed Suresi, 4)

Diğer ayetlerde olduğu gibi bu ayette de dikkat çeken, bir savaş ortamının varlığıdır. Anlaşma bozulmuş, müşrikler saldırıya geçmiş ve bu saldırıya cevap vermek dışında bir çözüm kalmamıştır. Bu ayette tarif edilen uluslararası savaş hukukudur. Üstelik uluslararası savaş hukukunda gerçekte uygulanmayan bir uygulama burada yer almakta ve savaşın bitiminin hemen sonrasında esirler serbest bırakılmaktadır. Oysa şu an dünyada, Afganistan müdahalesi bitmesine rağmen Guantanamo’da savaş esirleri halen tutuklu olarak bulundurulmakta ve BM, NATO gibi paktlar bu durumu makul görmektedirler. İşte bu hukuku, Kur’an makul görmez. İslam’a göre, savaşın hükmen sona ermesi için esirlerin mutlaka serbest bırakılması gerekir.

Savaş konusu ile ilgili ayetlerin o anki durum ve şartlara göre tarif edilmiş savunma savaşları olduğu, yalnızca saldırıyı başlatan saldırgan, fitneci, bozguncu müşriklere ve münafıklara karşı yapıldığı aslında açıktır. Bu ayetlerin, anlamları değiştirilerek, radikallerin nefret ve öfke politikaları için kullanılmalarının en büyük sebebi, yüzlerce sahte hadisin İslam’a dâhil edilmesi ve bir kısım tefsircilerin yanlış bakış açılarıdır. Oysa Kur’an, İslam’a sonradan eklenmiş olan sahte hadislerden ve hurafelerden arınarak, tertemiz ve aydınlık bir zihinle okunmalıdır. Dönemin savaş ortamıyla değerlendirildiğinde, ayetlerin anlamları olağanüstü derecede açıktır.

İslam’da Savaş için Gerekçe Yoktur

İslam’ın bir savaş dini olduğunu iddia edenler, temelde böyle bir görüşün, İslam’ın öğretileri ile tamamen zıt olduğunu anlamalıdırlar. Kur’an’da karşı tarafa saldırıda bulunmak için bir gerekçe yoktur. Kur’an, demokrasi ve özgürlüklerin en mükemmel tarifini yapar. Demokrasinin ve özgürlüklerin bulunduğu bir ortamda ise, karşı tarafı düşman ilan etmek veya onu susturmaya çalışmak söz konusu değildir. Çünkü böyle bir ortam herkese saygı duyulan ve herkesin rahatlıkla konuştuğu özgür bir ortamdır. İslam şeriatı asıl bu ortamı tarif eder. Dolayısıyla, Kur’an’da savaşın gerekçesi yoktur. Bu gerçeği Kur’an ayetleri ile izah edelim:

Savaş, İslam’ı Zorla Kabul Ettirmek İçin mi?

Savaş, zor, dayatma veya baskı yoluyla bir insana İslam’ı kabul ettirme yöntemini uygulayanlar Kur’an’a ihanet ederler. Kur’an’daki en açık hükümlerden biri “dinde asla zorlamanın olmadığıdır”:

Dinde zorlama (ve baskı) yoktur… (Bakara Suresi, 256)

Bu açık ayet Kur’an’ın hükmüdür. Hiçbir Müslüman bu hükmün dışına çıkarak bir başkasına dindar olması için baskı uygulayamaz. Bu Kur’an’da yasaklanmıştır.

Peygamberimiz (sav) yalnızca bir öğütçüdür. Tebliğ yapmakla ve son gelen hak din İslam’ı topluluklara tanıtmakla yükümlüdür. O dönemde, İslam dinini Peygamberimiz (sav)’in ve diğer Müslümanların ağzından dinleyenlerin kimi iman etmiş, kimi ise etmemiştir. Kur’an’ın açık hükmü gereği, Peygamberimiz (sav) de, beraberindeki Müslümanlar da kesin olarak baskı yoluna gitmemişlerdir. Kur’an’da Peygamberimiz (sav)’e, “Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. ONLARA ‘ZOR VE BASKI’ KULLANACAK DEĞİLSİN” (Gaşiye Suresi, 21-22) hatırlatması yapılmış ve baskı kesin olarak yasaklanmıştır. Kur’an’a göre tüm diğer Müslümanlar da İslam ahlakını tanıtmakla görevlidirler. Ama hiç kimseye “sen Müslüman olacaksın”, “dindar olacaksın” veya “ibadetleri uygulayacaksın” gibi bir baskı yapamazlar. Kur’an’ın amacı dünyaya sevgi ve huzur getirmektir. Dolayısıyla böyle bir baskı ortamının Kur’an’a uygun olmayacağı açıktır.

Kur’an’da baskının açıkça yasaklandığı diğer bazı ayetler şöyledir:

Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; ARTIK DİLEYEN İMAN ETSİN, DİLEYEN İNKÂR ETSİN… (Kehf Suresi, 29)

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, ONLAR MÜ’MİN OLUNCAYA KADAR İNSANLARI SEN Mİ ZORLAYACAKSIN? (Yunus Suresi, 99)

Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. SEN ONLARIN ÜZERİNDE BİR ZORBA DEĞİLSİN; şu halde, Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver. (Kaf Suresi, 45)

Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. ONLARA ‘ZOR VE BASKI’ KULLANACAK DEĞİLSİN. (Gaşiye Suresi, 21-22)

De ki: “Ey kâfirler.” “Ben sizin taptıklarınıza tapmam.” “Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz.” “Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim.” “Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.” “SİZİN DİNİNİZ SİZE BENİM DİNİM BANA.” (Kâfirun Suresi, 1-6)

Zor ve baskı Kur’an’da yasaklandığına göre, savaş, saldırı, düşmanlık ve öfke için bir gerekçe kalmamaktadır. Eğer baskı ile dinin kabul ettirilmesi haram ise, Müslümanlar müşrik toplulukları neye zorlayacaklardır? Dolayısıyla Kur’an’daki İslam’a göre, İslam’ı kabul ettirmek asla ve asla savaş gerekçesi olamaz.

Savaş, İdeolojik veya Etnik Üstünlük İçin mi?

İslam’da her ideolojiye, her millete, her etnik gruba, her düşünceye, her dine saygı vardır. İslam, tüm fikirlerin dinlendiği, fikir özgürlüğünün alabildiğine yaşandığı bir dindir. Böyle bir demokrasi anlayışının ve hürriyetin olduğu dinde, fikir çatışması veya etnik çatışma nedeniyle savaş olması elbette mümkün değildir.

Savaş, Dini Bir Liderin Getireceği İslam’ı Kuralları Yaygınlaştırmak Amacıyla mı?

Daha önce detaylı açıkladığımız gibi, Kur’an’a göre Müslüman bir lider, liderlik yaptığı topluluk içinde bulunan Hristiyanlar, Museviler, ateistler, komünistler, agnostikler, Budistler ve bunun gibi tüm diğer fikir ve ideolojileri birlikte kucaklayan bir lider olmalıdır. Tam anlamıyla fikir özgürlüğünü benimsemelidir. İnsanlara tam hürriyet vermelidir. Özgürlüklerin olmadığı bir ortamda kavgalar, kargaşalar, hakaretler ve ikiyüzlü insanlar ortaya çıkar. Bunların tümünü engellemeli ve Kur’an’ın gereğini yapmalıdır. “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.” (Nisa Suresi, 135) ayeti gereği kişi, inanç, köken ayırt etmeksizin adaleti ayakta tutmakla yükümlüdür. Kendi aleyhine olsa bile.

Savaş, Düşmanların Ortadan Kaldırılması İçin mi?

İslam’da nasıl “düşman” olabilir ki? İslam dini, temelinde bütün insanların eşit ve kardeş olması gerektiğini savunan bir dindir. İslam dinine göre rengi, dili, dini, ırkı, vatanı ve sosyal durumu ne olursa olsun insan, öncelikle sırf insan olduğu için saygıya layık bir varlıktır. Tüm hak dinlerin bildirdiği şekilde insanlar, Hz. Âdem (as)’ın çocukları olarak kardeştirler. Bu kardeşlik ilkesi, dindar olmanın gereklerindendir.

İslam, ırk üstünlüğü fikrine dayanan, insanları gelişmiş ve ilkel diye ikiye ayıran tüm faşizan ideoloji ve fikirlere, materyalist ve Darwinist düşüncelere karşıdır. Dolayısıyla bu sapkın ideolojilerin beraberinde getirdiği çatışma, mücadele ve savaş kavramlarını da kendi içinde barındırmaz, bunlara karşı ilmi ve akli mücadele içindedir.

Her insanın saygıya layık olduğuna dair İslam’daki kural, insanlar arası her türlü ilişkinin de temelini oluşturur. Yanlış eylemlerde bulunan bir kişi bile İslam’a göre daima potansiyel iyiliğe yönelecek bir insandır. Dolayısıyla gerçek bir Müslümanın düşman edinmesi imkânsızdır. Her Müslüman, bir başkasına şefkatle davranmak ve güzel ahlakı anlatmakla yükümlüdür, düşman edinip onu harcamakla değil.

Kur’an ayetlerinde, insana hitap edilirken üstünlük konusunda herhangi bir ayrıma gidilmeden, “Âdemoğulları” deyiminin kullanılması, bu konuda bütün insanların eşit olarak yaratıldıklarını gösterir:

Andolsun, Biz Âdemoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık. (İsra Suresi, 70)

Savaş için bir gerekçe sunmayan bir dinin, bir savaş dini olarak lanse edilmesi yalnızca hurafecilerin uygulamalarından kaynaklanır. Dünyada bir kısım kişiler, İslam ile ilgili bu açıklamaları bilmediklerinde ve sadece radikallerin uygulamalarına şahit olduklarında İslam hakkında çoğunlukla yanılırlar. Radikal zihniyetteki kişilerin Kur’an dışında başka hükümleri uyguladıklarının ve gerçekte İslam dışında başka bir din benimsediklerinin farkında değildirler. Bu kitap ile aydınlatmaya çalıştığımız konu da zaten budur.

Savaşı Kimler İster?

İslam adına geniş toplulukları yönlendiren bir kısım sözde âlimlerden bahsederken, önemli bir noktayı da hatırlatmak gerekiyor: Silah sektörü, bir kısım odaklar için daima canlı tutulması gereken bir sektördür. Ekonomik krizden etkilenmeyen tek sektör. Arz-talebin bitmediği, daima en yenilerin piyasaya sürüldüğü canlı bir sektör. Neden canlı? Çünkü savaşlar canlı tutuluyor. Savaşların canlı tutulmasının birkaç yönteminden biri ise şudur: Kendi dinini savaş dini zanneden, bu sebeple ölmeye ve öldürmeye hazır cahil bir halk kitlesinin provoke edilmesi. Tanıma en çok kim uyuyor tahmin etmek elbette zor değil: İslam adına ortaya çıkmış radikal gruplar.

Bir kısım neoconlar ve Batıdaki diğer İslam karşıtları, vahşetin söz konusu radikaller tarafından dünyaya yayıldığı konusunda haklılar. Ancak bu insanlar, Usame Bin Ladin gibi bazı liderler konusunda yanılıyorlar. Genellikle böyle sözde liderler, İslam ve Müslümanlıkla ilgisi olmayan, fakat çeşitli istihbarat birimlerinin denetiminde hazır bulundurulan kişilerdir. Bir ortamda karışıklık çıkması gerektiğinde, bir yerde savaş gerektiğinde derhal devreye sokulurlar. Batı ülkelerinin barlarında, cafelerinde vakit geçirirken, emrin gelmesiyle sakal bırakır, kıyafet ve üslup değiştirir, tipik bir Ortadoğulu görünümüne bürünür ve yıllarca öğrendikleri hurafeleri uygulamak üzere harekete geçerler.

Bu olay, dünyada pek çok defa hayata geçirildi. Usame Bin Ladin bunlardan sadece biriydi. Peygamber Efendimiz (sav)’in ahir zamandaki en büyük müjdesi olan Hz. Mehdi (as)’ın gelişi ve Müslümanların bu konudaki samimi beklentisi kullanıldı ve bir kısım odaklar tarafından Bin Ladin adeta Hz Mehdi (as) görünümünde lanse edildi. Birçok kişi de bu yönde ikna edilmeye çalışıldı. Bin Ladin ile başlayan süreç sadece Afganistan’ı değil bütün Müslüman âlemini vurdu. Senaryonun en sonunda ise Bin Ladin’in ölmüş görüntüleri yer alacaktı. Bu, tüm planın belki de en can alıcı parçasıydı. Plana göre, Müslüman âlemi Mehdilerinin ölmüş olduğunu görecek ve tüm beklenti ve umutlarını yitirecekti. İslam âleminin güçsüzleşmesi ve daha fazla sömürülmesi için inşa edilmiş sistemli bir senaryoydu bu.

Radikal zihniyettekiler bu konuda tabi ki suçlular ama onları besleyen bir kısım odakların da görmezden gelinmemesi gerekiyor. Silah sanayii bu kadar güçlü ve karlı iken, savaş daima birilerinin işine yarar. Savaş için teşvik edilenler çoğunlukla radikal gruplardır fakat savaşa kendi zalim emelleri için ihtiyaç duyanlar tüm bunları yönetenlerdir. Söz konusu “yönetenler” için, cehalet içindeki, savaşa hazır bu gruplar tamamen biçilmiş kaftandır. Savaşa kolayca yönlendirilebilecek birer piyondurlar.

Radikallerden şikâyetçi olan Amerikalı veya Avrupalıların bu yöneticilerin yanı başlarında olduğunu unutmamaları gerekir. Bu elbette radikal grupların ve hurafelerin pençesine düşmüş ve mezheplere ayrılarak birbirini düşman ilan etmiş kişilerin suçunu hafifletmiyor. Fakat yine de bu önemli gerçeğin göz ardı edilmemesi gerekir. Nitekim özellikle Müslüman ülkelerdeki protesto ve ayaklanmaları açıkça düzenleyen ve yöneten çeşitli organizasyonlar bu hedeflerini açıkça dile getirmekten çekinmemektedirler.

Bölüm Sonu:

Bu bölümde, İslam’a karşı bir argüman olarak delil gibi kullanılan Kur’an’daki savaş ayetlerinin açıklamalarını ve gerçek İslam’ın savaş ve cihat kavramlarına nasıl baktığını inceledik. Sonraki bölümlerde ise bağnazların dininin kaynağı tarif edilecektir. Uydurma hadislere göre üretilen yeni din anlayışlarının Kur’an ile nasıl çeliştiği gösterilecektir. Bağnazların savaş, nefret ve öfke isteyen dinlerinin gerçek İslam dini ile hiçbir ilgisinin olmadığı tüm delilleriyle izah edilecektir.

De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur.” (İsra Suresi, 81)

2. Bölüm: Bağnazların Sahte Dini

Peygamber Efendimiz (sav) Kur’an’ın en mükemmel uygulayıcısıdır. Tüm hayatı boyunca Kur’an’a uygun olarak yaşamıştır ve Müslümanlar için en mükemmel örnektir. Tüm uygulama ve sözleri kuşkusuz ki Kur’an’la tam bir mutabakat içindedir ve bunlardan günümüze ulaşanlar bulunmaktadır. Hadis adı verilen bu sözlerin bir kısmı, Kur’an’ın uygulamalarını yansıtır. Bu sebeple bunların Peygamberimiz (sav)’e ait olduğu açıktır ve sahihtir. Özellikle ahir zamana işaret eden pek çok hadis hiç değişmeden kalmış ve bu hadislerde gelecekte olacak olağanüstü olaylardan haber verilmiştir. Söz konusu hadisler günümüzde birer birer gerçekleşmektedir. 1400 yıl önce bildirilmiş olan Lulin kuyruklu yıldızının geçişi, Afganistan’ın işgali, Irak savaşı, 11 Eylül gibi insanlık tarihinde sadece bir kere gerçekleşmiş olaylar vuku bulmuştur (Detaylı bilgi için bkz. Hz. İsa (as) ve Hz. Mehdi (as) Bu Yüzyılda Gelecek, Harun Yahya, Global Yayıncılık). Dolayısıyla Peygamberimiz (sav)’in müjdeleri bizim için son derece kıymetlidir ve bu durum hadislerin sahih olanlarını bir müjde ve nimet olarak görmemiz gerektiğini, tümünü yok sayamayacağımız gerçeğini de beraberinde getirir.

Ancak şu bir gerçektir ki, hadis kitaplarına sonradan eklenmiş, Peygamberimiz (sav)’in sözleri ve uygulamalarıyla hiç ilgisi olmayan bir kısım açıklamalar günümüzde hadis kitaplarında bulunmaktadır. Bu sözlerin sahih hadislerden ayırt edici özelliği, Kur’an ile tam anlamıyla çelişmeleridir. Kur’an ile çelişen bir söz ve uygulamanın Peygamberimiz (sav)’e ait olması imkânsızdır.

karanlık tehlike 15

Dolayısıyla İslam dininden başka bir din olan bağnazların dinini incelerken hadisler konusunda bazı gerçekleri bilmemiz gerekir. Çünkü bağnazların dini, İslam’ın yegane kitabı olan Kur’an’da yoktur. Peki, bu batıl din nerededir?

Bağnazların dini geleneklerde, dilden dile yayılmış hurafelerde, fakat asıl olarak büyük bir kısmı Peygamber Efendimiz (sav)’e ait olduğu iftirası ile öne sürülen uydurma hadislerdedir.

Kur’an’ın indirilişinin ardından geçen yüzyıllarda, Peygamberimiz (sav)’in bazı uygulamaları ve sözleri hadis olarak bir araya toplanmıştır. Hadislerin Hicri 2. yüzyıldan itibaren yazılı hale getirilmeye başlandığı zannedilmektedir. Söz konusu hadislerin bir kısmı korunabilmiştir. Bir kısmı ise yanlış aktarılmış, çarpıtılmış veya tamamen uydurulmuştur.

Daha önce açıkladığımız gibi, bir hadisin gerçekten Peygamberimiz (sav)’in sözü veya uygulaması olup olmadığını bilmek için Kur’an’a bakmamız gerekir. Eğer bir hadis, Kur’an ile mutabıksa, bu durumda doğrudur. Eğer geleceğe işaret eden bir hadis tahakkuk ettiyse yani gerçekleştiyse, bu durumda yine doğrudur. Ama eğer söz konusu hadis Kur’an ile çelişiyorsa, bu konuda artık tereddüt yoktur: Hadis hiçbir şekilde doğru kabul edilemez.

Peki, hadisler bir Müslüman için gerekli midir? Öncelikle bir Müslümanın “olmazsa olmaz” yegâne kaynağı Kur’an’dır ve Kur’an bir Müslüman için başlı başına yeterlidir. Yüce Rabbimiz’in hükmü gereği her Müslüman yalnızca Kur’an’dan sorulacaktır. Fakat elbette ki Peygamberimiz (sav)’in Kur’an’a dayalı uygulamalarını veya mucizelerini bilmek çok büyük bir nimettir. Hadislere uymak bir Müslüman için farz vazifesi değildir fakat Peygamberimiz (sav)’in söz ve uygulamaları, geleceğe dair verdiği müjdeler önemli birer yol göstericidir. İşte bu sebeple, doğru izahı yanlıştan ayırmak ve günümüze ulaşan gerçek hadisleri teşhis edip anlayabilmek çok önemlidir.

Bir kısım İslam toplumları içinse sorun, Kur’an’ı tamamen terk etmeleri ve bunun yerine uydurma hadisleri yol gösterici edinmeleridir. Söz konusu uydurma hadisleri “mevzu hadisler” başlığı altında inceleyeceğiz:

Bağnazların Dinine Yön Veren Mevzu Hadisler

Mevzu hadis teriminin sözlük anlamı: “Hz. Muhammed (sav)’in söylemediği bir sözü, yalan ve iftira ile ona nispet etmek”tir. Yani mevzu hadis, Hz. Muhammed (sav)’in hadisi olmadığı, onun tarafından söylenmediği halde kasıtlı olarak onun hadisiymiş gibi anlatılan söz anlamına gelir.

Mevzu hadisler kitabın bundan sonraki kısmının temel konusu olacaktır, çünkü bu hadisler, şu anki bir kısım Müslüman topluluklarda Kur’an’ın yerini alan ve yeni ve sahte bir din gelişmesine temel sebep oluşturan ana kaynaklardır. Söz konusu mevzu hadislerin yani iftira niteliğindeki hadislerin en çarpıcı ve en gündemde olanlarını birer birer izah edecek ve tanıtacağız. Bunun sebebi, söz konusu batıl İslam anlayışının hangi hurafelere dayandığının anlaşılabilmesi ve bunun yanlışlığının Kur’an’dan gösterilmesidir. Umuyoruz ki böylelikle İslam’ı hatalı tanıyan geniş bir kesim, bağnazların dininin sadece bir yanlış anlaşılmadan ibaret olmadığını, tamamen sahte bir sistem üzerine inşa edildiğini anlayabilirler. Aynı zamanda da kendilerince İslam’a ve Kur’an’a eleştiriler yöneltmeye çalışanlar da, yanıldıklarını, “Müslüman” kimliğindeki pek çok kişinin gerçek İslam ve Kur’an ile neredeyse hiçbir bağlarının olmadığını görebilirler. Ve yine umuyoruz ki buradaki açıklamalar, samimi olup da bağnaz zihniyetin içinde yaşamak zorunda kalmış, yegane sistem olarak onu görmüş ve bunu doğru zannetmiş olan insanların da Sırat-ı Müstakim yani Kur’an’ın dosdoğru yolunu görebilmeleri için bir vesile olacaktır.

karanlık tehlike 16

Mevzu Hadisler Nasıl Ortaya Çıktı?

Peygamberimiz (sav)’den nakledildiği iddia edilen sözler (hadisler) ve Peygamberimiz (sav)’in uygulamaları olarak kabul edilen rivayetlerin ilk olarak kâleme alınış tarihi Peygamberimiz (sav)’in şehadetinden birkaç yüzyıl sonradır. Meşhur altı tane hadis kitabının oluşturduğu Kütüb-i Sitte’nin yazarlarından Buhari, Hicri 256’da, Müslim 261’de, Tirmizi 279’da, Ebu Davud 275’de, Nesei 303 yılında, İbni Mace 273’de vefat etmişlerdir. Şiilerin hadis kitapları ise farklıdır ve bir kısım Sünniler ve Şiiler birbirlerinin hadis kitaplarını geçerli kabul etmezler. Şiilerin hadis kitaplarının oluşumu daha da ileri tarihlere denk gelir. Meşhur Şii hadisçilerinden Kulani Hicri 329’da, Babuvay 381’de, Cafer Muhammed Tusi 411’de, El Murtaza 436’da vefat etmiştir.

Tarihi kaynaklardan ve elimize ulaşan ilk hadislerden Peygamberimiz (sav) ve dört halife döneminde hiçbir yazılı hadis bulunmadığı bilinmektedir. Harevi konuyla ilgili olarak şöyle der: “Ne sahabe (Peygamber’i görenler) ne de tabiyun (Peygamber’i görmeyen ama sahabe görenler) hadisleri yazmıyorlardı. Ama söz olarak aktarıyorlardı. Basit yazılı bir kaç metnin dışında bunun bir istisnası yoktur. Bu konuda aktarılanların kaybolmaması için Ömer bin Abdülaziz, Ebu Bekr el Hazm’a bir mektupla hadisleri araştırıp, yazmasını emretti.” Yezid bin Abdülmelik ise Ömer bin Abdülaziz ölünce Ebu Bekr el Hazm’ı ve onunla çalışanları bu görevden aldı. Sonra gelen Halife Hişam, ez Zuhri hadislerini ilk toplayan kişi olarak kabul edilir. Bu da, Peygamberimiz (sav)’in şehadetinden 2 ila 3 yüzyıl sonrasına rastlamaktadır.

Buhari’den önce hadisleri doğruluk derecelerine göre ayırma çabası dahi olmamıştır. “Sahih” ve “Zayıf” şeklinde hadisleri ayırma çabası Buhari ile başlar. Hadisler incelendiğinde ise, bu çabanın gerekli sonucu vermediği anlaşılır. Zayıf bir yana, tümüyle uydurma olan hadisler İslam adına yaygınlaştırılmış ve sayıları gitgide artmıştır.

Söz konusu durumun o dönemde önüne geçilmesi mümkün olmamıştır. Çünkü Peygamberimiz (sav)’in vefatından hadis kitaplarının yazımına kadar 6-7 nesil geçmişti ve bu hadisleri nakleden meşhur hadis kitapları, bunları 6-7 kişinin birbirine söylediği iddia edilen zincirlerle nakletmektedirler. Söz konusu hadisler nakledildiğinde, Peygamberimiz (sav)’den sonraki halkadan sonrakinden sonraki bile vefat etmişti. Yani hadisçilerin hadis nakil eden şahısların doğru sözlü olup olmadıklarını tetkik edecekleri şahıslar hayatta değildi.

Hadis âlimleri de bu durumun farkındadırlar. Müslim, sahih olan, yani kesin doğru olduğu kanaatine vardığı her hadisi kitabına almadığını söyler (Müslim, 1. cilt). “Hadisler dinin kaynağıdır” diyen Buhari 600 bin hadis bilip 6000-7000 tanesini yani % 1’ini kitabına almıştır. Geriye kalan % 99’unun ise güvenilir olmadıklarına kanaat getirip kitabına almamıştır. Dolayısıyla burada, tüm İslam âlemi için hadislerin belli kişilerin kanaatine göre belirlenmiş olduğu sonucu çıkmaktadır ki, hadisleri “dinin kaynağı” olarak kabul eden bir kesim için bu vahim bir durumdur. Çünkü başkaları için sahih hükmünde olan, fakat Müslim’in gerek duymadığı için kitabına almadığı diğer hadislerin bilgisine hiçbir zaman ulaşamayacaklardır. Bu arada hatırlatalım; bütün bu değerlendirmeler yapılırken, İslam’ın sahih, korunmuş ve değişmemiş güzeller güzeli kitabı Kur’an-ı Kerim bir kenara bırakılmış durumdadır.

Mısırlı mütefekkir Ahmed Emin, hadis uydurmacılığının boyutlarını gösteren şu akılcı tespiti yapar:

“İlginçtir ki eğer hadisleri açıklayıcı bir şekilde ele alacak olsak piramit biçiminde olduklarını görürüz. Piramitin tepesi Allah’ın elçisinin dönemi olup aşağıya indikçe piramitin eni artmaktadır. Piramitin temeline vardığımızda Peygamber (sav) döneminden ne kadar geniş olduğunu fark ederiz. Hâlbuki makul olan tersidir. Çünkü Peygamber (sav)’in yanında olanlar hadisleri en çok bilenlerdi. Sonra onların ölümüyle hadisleri bilenlerin sayısı azalacak ve bu şekilde üstteki piramit ters şekilde gelişecekti. Ama bizler Emevi dönemindeki hadislerin, bu dönemdekilerden daha kabarık olduğunu görüyoruz.” (Ahmed Emin, Duhaul İslam)

Hal böyleyken, birbirinden farklı, hatta kimisi bir diğeriyle çelişen yüzbinlerce hadisin varlığı ve sahihliği, bir kısım hadis âlimleri arasında da muhalefete sebep olmuştur. Örneğin İkrime; Buhari ve meşhur birçok hadisçiye göre çok muteber bir nakilci iken, Müslim tarafından yalancılıkla suçlanmıştır. Bu tip örnekler çoktur. Bunlardan belki de en ilginci, İslam’ın en meşhur hadis kitabının yazarı Buhari’nin, dört mezhepten en büyüğü olan Hanefi mezhebinin başı Ebu Hanife’yi “gayri-sika” yani “güvenilmez” ilan edip, ondan tek bir hadis dahi nakletmemesidir. En ünlü hadisçiye göre en ünlü mezhebin kurucusu güvenilmezdir, fakat Müslüman âleminin çok büyük bir kısmı bunları en güvenilir iki hadis âlimi olarak kabul eder. Şu bir gerçektir ki, hadis nakil edenlerin güvenilirliği hakkındaki tartışmalarda çelişkili izahlar hadislerdeki çelişkiler kadar çoktur.

Peygamber Efendimiz (sav)’den aktarılan ve Kur’an’ın ruhunu yansıtan çok sayıda güzel hadisin arasına çok çeşitli uydurmaların karışmış olmasının dışında bir başka sorun ise hadislerin aktarılış şekilleridir. Pek çok kişi hadislerin Peygamberimiz (sav)’in ağzından doğrudan aktarılan sözler olduğunu zannederler, oysa bu doğru değildir. Bunların, doğrudan aktarılan sözler olduğunu hadis âlimleri dahi iddia etmezler. Buhari başta olmak üzere pek çok hadisçi, hadisin sadece anlamının aktarılmasının yeterli olduğunu, asıl metni ezberlemenin şart olmadığını kabul etmişlerdir. Bu da aktarılan sözlere elbette pek çok yorum katılmasına, yanlış anlaşılan konuların doğru gibi aktarılmasına ve konuyu tam anlamayanların aktarımlarda bulunmalarına sebebiyet vermiştir.

Anlam ile hadis nakli makul görülünce kimi zaman hadisin başını ve sonunu duymamak da önemli anlam kaymalarına sebep olmuştur. Örneğin, Ebu Hureyre’den “Uğursuzluk üç şeyde olur; ev, kadın ve at” diye Peygamberimiz (sav)’e hadis atfedildiğini duyan Hz. Aişe: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın elçisi bunu asla söylememiştir. O ancak şunu söylemiştir. ‘Cahiliye ehli şöyle derlerdi: Uğursuzluk şu üç şeyde olur; ev, kadın ve at.’” şeklinde konuşmuştur.

Dört mezhebin kurucuları kuşkusuz ki oldukça değerli birer Müslüman ve kıymetli İslam âlimleridir. Ancak şunu bilmeliyiz ki, dört mezhebin kuruluşunda da etkili olan unsur söz konusu hadisler olmuştur. Dört mezhebin kurucuları da kendi seçtikleri hadisleri kendi mezhepleri için esas kabul etmişlerdir.

karanlık tehlike 17

Dört imam, Kütüb-i Sitte’yi yani altı meşhur hadis kitabının toplandığı külliyatı yazan hadis imamlarının ölçülerinin dışına çıkarak kendi mezheplerini kurmuşlardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bunlardan en büyük mezhep olan Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife, hadis bilgisinin zayıflığı ve genellikle kendi görüşlerini ön plana çıkarması iddialarıyla başta Buhari olmak üzere diğer hadis imamlarınca eleştirilmiştir.

Hadis âlimleri ve mezheplerin sahih saydığı hadisler arasında bu kadar ayrılık varken, hadislerin reddedilemez olduğunu iddia edenler de ortaya çıkmıştır. Bu kişiler öncülüğünde, örneğin Buhari ve Müslim’deki tek bir hadisi bile inkâr edenin kâfir olacağı safsataları yayılmıştır. Daha da ileri giderek, kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı anlatılacağı gibi, hadislerin Kur’an ayetlerinin hükmünü kaldıracağını dahi iddia edenler çıkmıştır. İşte, bağnazların oluşturduğu cahiliye topluluklarının oluşmalarının asıl sebebi bu ürkütücü mantık bozukluklarıdır.

Farklı mevzu hadislerin nasıl İslam dini içinde birbirinden farklı hükümleri olan mezhepler ortaya çıkardığını birlikte görelim.

MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR

KONULAR HANEFİ MALİKİ ŞAFİİ HANBELİ
1 Ölü hayvanın derisi helal midir? Haram Helal Haram Helal
2 Yılan balığı yemenin hükmü nedir? Helal Haram
3 Erkeğin kırmızı elbise giymesinin hükmü nedir? Mekruh Helal Haram Mekruh
4 Erkeğin sarı elbise giymesinin hükmü nedir? Haram Helal Haram Haram
5 Ud, zurna, dümbelek, boru davul çalmak nedir? Mekruh Helal Helal Haram
6 Karga eti yemenin hükmü nedir? Haram Helal Haram Haram
7 At eti yemenin hükmü nedir? Haram Helal
8 Midye yemenin hükmü nedir? Haram Helal
9 İstiridye yemenin hükmü nedir? Haram Helal
10 Kırlangıç yemenin hükmü nedir? Helal Helal Haram Haram
11 Kartal eti yemenin hükmü nedir? Haram Helal Haram Haram
12 Namaz kılan kimsenin önünden geçilmesinin haram olduğu mesafe ne kadardır? 40 kulaç 1 kulaç 3 kulaç 3 kulaç
13 Namaz içinde unutarak konuşmak namazı bozar mı? Evet Hayır Hayır Evet
14 Namazda “ah” ve “of” demek namazı bozar mı? Evet Hayır Evet Evet
15 Abdestin farzları kaçtır? 4 7 6 7
16 Abdesti belli bir sıra ile almak farz mıdır? Hayır Hayır Evet Evet
17 Abdesti ara vermeksizin almak farz mıdır? Hayır Evet Hayır Evet
18 Abdesti bozan şeylerin sayısı kaçtır? 12 3 5 8
19 Namazda kahkaha ile gülmek abdesti bozar mı? Evet Hayır Hayır Hayır
20 Deve eti yemek ve cenazeyi yıkamak abdesti bozar mı? Hayır Hayır Hayır Evet
21 Abdest şüphe ile bozulur mu? Hayır Hayır Hayır Evet
22 Kan akması abdesti bozar mı? Evet Hayır Hayır Hayır
23 Gusül abdesti almayı gerektiren sebeplerin sayısı kaçtır? 7 4 5 6
24 Gusül abdestinin farzları kaç tanedir? 11 5 3
25 Umursamazlıktan veya tembellikten dolayı namaz kılmayanın hükmü nedir? Hapsedilir, kanatılana kadar dövülür, öldürülür Tövbe etmezse öldürülür Üç gün içinde tövbe etmezse öldürülür Üç gün içinde tövbe etmezse öldürülür
26 Namazı bitirirken selam vermenin farz olduğu miktar nedir? Farz değildir 1 tarafa vermek farzdır 1 tarafa vermek farzdır 2 tarafa vermek farzdır
27 Ramazan orucu için her gün ayrı ayrı niyet etmek şart mıdır? Evet Hayır Evet Evet
28 Kan aldırmak orucu bozar mı? Hayır Hayır Hayır Evet
29 Erkek ve kadının ziynet eşyalarından zekat vermeleri farz mıdır? Evet Hayır Hayır Hayır
30 Kadın yanında kocası olmadan hacca gidebilir mi? Hayır Evet Evet Hayır
31 Haccın şartı kaç tanedir? 2 4 5 4
32 İpeğin üzerine oturmak, yaslanmak, yastık olarak kullanmak, duvar örtüsü yapmak haram mıdır? Hayır Evet Evet Evet
33 Sakalı kesmek haram mıdır? Evet Evet Hayır Evet
34 Tavla oynamak haram mıdır? Hayır Evet Evet Evet
35 Satranç oynamak haram mıdır? Evet Evet Hayır Evet
36 Cinsi tecavüzde bulunulan hayvanın hükmü nedir? Öldürülür, eti yenmez Öldürülür, eti yenebilir Öldürülür, eti yenebilir Öldürülmesi gerekir
37 Şarap ve diğer sarhoş edici maddelerin içilmesinin cezası kaç değnektir? 80 80 40 80
38 Dinden döndüğü için öldürülen bir kişinin malı mirasçılarına verilebilir mi? Evet Hayır Hayır Hayır
39 Dinden dönen kadın öldürülür mü? Hayır Evet Evet Evet
40 Bir kadının hâkimlik yapması caiz midir? Evet Hayır Hayır Hayır
41 Köpek necis bir hayvan mıdır? Hayır Hayır Evet Evet

Kur’an Dışında Hüküm Arayanlar Dinin Gerçeğine Yönelmelidirler

Uydurulan, yanlış nakledilen, saptırılan, kişilerin kendi isteklerine göre yorumlanan binlerce hadis şu anda İslam dininin en önemli kaynağı olarak kabul edilmektedir. İslam dini dörde bölünmüş, dört ayrı mezhep, daha doğrusu birbiriyle tamamen çelişen dört ayrı din oluşturulmuştur.

Birçok Müslüman kardeşimiz dinin gerçeğinin bu olduğunu zannederek bilmeden bunu uygulamakta, sahih olmayan pek çok hadisi gerçek zannetmektedir. Bugün pek çok savaşın temel sebebini oluşturan söz konusu hurafeler, hadisler konusunda birbiriyle anlaşamayan bir zihniyetin ürünüdür. Daha önce belirttiğimiz ve bu kitapta sık sık tekrarlayacağımız önemli bir gerçeği tekrar hatırlatalım, Kur’an’da Peygamberimiz (sav)’in Rabbimize yönelttiği tek şikâyeti İslam âleminin Kur’an’ı terk edilmiş bir Kitap olarak, bir kenara bırakmalarıdır:

“Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar.” (Furkan Suresi, 30)

karanlık tehlike 18

Eğer Rabbimiz isteseydi, elbette Peygamberimiz (sav)’in sözlerinin tümünü korumaya alır ve 1400 senelik bu sözler -tıpkı Kur’an ayetleri gibi- hiçbir değişikliğe uğramadan bugüne ulaşırdı. Ancak Kur’an, başlı başına İslam dininin mükemmel şekilde uygulanması için yeterlidir. Zaten Peygamberimiz (sav)’in bütün uygulamaları Kur’an’dadır.

İşte bu nedenle Rabbimiz Kur’an’ı korumuştur ve bu Müslümanlar için yeterlidir. Kur’an korunduğu ve değişmediği için hurafeciler asla Kur’an’ı hurafelerine dayanak olarak kullanamamış, zorlaştırmaya çalıştıkları İslam dinine Kur’an’dan hiçbir delil getirememişlerdir. Dolayısıyla da hurafelerini sürekli mevzu hadislerle delillendirmeye çalışmışlardır. Çünkü Kur’an’da tüm Müslümanların birleşeceği tek yol, tek tarif ve tek akıl vardır.

Kur’an, Müslümanlara kılavuz ve rahmet olarak indirilmiştir:

…(Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)

Kur’an’da Allah’ın ayetlerini kendilerince yetersiz veya hükümsüz görerek (Allah’ı ve Kur’an’ı tenzih ederiz) sahte sözlere uyanların varlığı da haber verilmiştir:

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir; sana bunları hak olmak üzere okuyoruz. Öyleyse onlar, Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze iman edecekler? (Casiye Suresi, 6)

Allah çelişkilerle dolu sahte izahlara karşı Allah’ın değişmemiş hükmü ve İslam dininin hak kitabı olan Kur’an üzerinde düşünmeye davet eder:

Onlar hala Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)

Kur’an terk edilince, Kur’an’daki İslam yetersiz görülünce (Kur’an’ı tenzih ederiz) ve yeni bir din arayışı başlayınca, karışıklıklar, anlaşmazlıklar, husumetler de birbiri ardına gelmiştir. Kur’an’a kendilerince eleştiriler yönelten ve kendi türettikleri dinin işlerliğini sağlamak isteyenler de, yine hurafeler yoluyla kendilerince gelecek nesilleri de Kur’an’dan uzaklaştıracak tedbirler almışlardır.

İslam Âleminin Kur’an’ı Terk Etmesi

Müslümanların bir kısmı, yıllar boyunca, yine mevzu hadislere ve bir kısım sözde alimlerin dine katmaya çalıştıkları hurafelere dayanarak Kur’an’dan sistematik olarak uzaklaşmışlardır. Söz konusu mevzu hadis ve icmalara (bazı İslam bilginlerinin verdikleri ortak şeriat hükümlerine) göre birçok Kur’an’da olmayan uygulama yaygınlaşmıştır. Bu uygulamalar öylesine zorlu ve engelleyicidir ki birçok insan Kur’an’ı “dokunulmaz” olarak görmeye başlamıştır. Örneğin;

  • “Kur’an’a abdestsiz dokunulamaz” hurafesi ile Kur’an okumak zorlaştırılmıştır.
  • Abdest Kur’an’da sadece tek bir ayette oldukça açık şekilde açıklanmasına ve son derece kolay olmasına rağmen, bağnazların hurafelerinde, abdesti bozan -ciltlerce kitap ile anlatılmış- binlerce sebep vardır. (Bu konunun detayları “Bağnazların zor dini” başlığı altında anlatılmaktadır.) Dolayısıyla bu sebeple Kur’an’a dokunmak, adeta imkânsızlaştırılmıştır.

karanlık tehlike 19

  • Kur’an genellikle okunmaz, sadece bir koruma içinde yüksekçe bir yere asılır ve asla indirilmez.
  • Kur’an’ın bir Müslümanın hayatının en önemli parçası olması gerekirken bu hurafelere göre Kur’an, Ramazan ayı, kandil günleri, cenazeler gibi bazı zamanlarda o da sadece Arapça olarak okunabilir. Kişinin, Kur’an’ı kendi dilinde okuması ise kesin olarak yasaklanmıştır. Hurafeci inanışta pek çok kişi kendi dilinde Kur’an okuduğunda günaha girdiğini zanneder. Bu nedenle Arapça bilmeyen toplulukların büyük bir kısmı Kur’an’ın içeriğinden dahi habersizdir.
  • Hurafeci zihniyet neticesinde dünyada milyonlarca Müslüman Kur’an’da ne yazdığını dahi bilmemektedir.
  • Başörtüsü Kur’an’a göre bir yükümlülük olmamasına (bu konu ilerleyen bölümlerde açıklanacaktır) ve “Kur’an’a abdestli dokunma” gibi bir şart bulunmamasına rağmen, bir kadının başörtüsüz ve abdestsiz olarak Kur’an’a dokunması hurafe dininde yasaklanmıştır. Aynı şekilde erkekler için de uyulması zor pek çok kural ile Kur’an’a dokunmayı engelleyen birçok yanlış hüküm oluşturulmuştur.
  • Kur’an’ı okumayı engellemek için geliştirilen en bilindik hikâyelerden bir diğeri de, Kur’an’ın tek başına anlaşılamayacağı, anlamak için âlimlerin yorum ve tefsirlerine ihtiyaç olacağı düşüncesidir. Bu eğitimi alan bir kısım Müslümanlar, Allah’ın “…Biz her şeyi yeterince açıkladık”(İsra Suresi, 12) ayetine rağmen, Kur’an’da yeterli açıklamayı bulamayacaklarına inanmış ve kendilerine dayatılan mevzu hadisleri gerçek yol gösterici zannetmişlerdir.

Kur’an Her An Elimizde Olması Gereken Yol Göstericimizdir

Kur’an, hayatın her anında, her yerde okunması gereken bir rehberimizdir ancak söz konusu kurallar neticesinde, bir Müslümanın Kur’an’ı eline alması dahi mümkün olamamaktadır.

Oysa “Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın…” (Ahzab Suresi, 34) ayeti ile daima okunan ve hikmeti akılda kalan bir Kur’an tarif edilmektedir. Yine bir başka Kur’an ayetinde Allah, “Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir Kitap’tır.” (Bakara Suresi, 2) diye belirtir. Bir kitabın yol gösterici olabilmesi için içindeki yol gösteren hikmetlerin bilinmesi gerekir. Kur’an’ın aynı zamanda bir rehber, yolu aydınlatıcı bir ışık, doğruyu yanlıştan ayıran bir ölçü, ihtilaf içinde olanlara karşı bir delil, bir mucize, kalplerinde manevi anlamda hastalık bulunanlara bir ilaç, sıkıntı içinde olan inanç sahiplerine bir müjde, bütün insanlar için bir öğüt ve hatırlatma, her konuyu detaylı açıklayan bir yasa, düşünmeyi derinleştiren bir yol gösterici, her şeyin çeşitli biçimlerde açıklaması, aklını kullananlar için bir uyarı, birbiriyle anlaşmazlık içindeki insanları bir araya getiren bir vasıta olduğu Kur’an’ın ayetlerinde bildirilir. Bütün bunların gerçekleşmesi ancak Kur’an’ı okumak ve içindeki öğütleri bilmek ve anlamakla mümkündür. Fakat bağnazlığı yayma peşinde olanlar ilk yol olarak Kur’an’a ulaşmayı engellemişlerdir.

Kur’an’a erişmek engellendiğinde, bir Müslüman için doğrunun yanlışın ayırt edilmesinin yolu da tıkanmış olur. Hadislerin doğruluğunu Kur’an’a göre anlamanın imkânı da kalmamıştır. Bunun yerine hurafe ve sahte hadisler konulduğunda ise Kur’an’dan ayrı yepyeni bir din oluşturulmuş olur. İşte, bağnaz dini, bu yöntemlerle İslam dünyasına hâkim edilmiştir.

Bir Büyük Sorun: Hadislerin Ayetleri Neshettiği İftirası

Nesih konusunu önceki bölümlerde incelemiştik. Bir ayetin başka bir ayetin hükmünü ortadan kaldırdığı iddiasının mantıksızlığını tüm delilleriyle açıklamıştık. Buradaki sorun ise, bir kısım sözde ulema ve âlimlerin hadislerin bir kısmının ayetlerin hükmünü kaldırdığını söyleyecek kadar ileri gitmeleridir.

Böyle bir iddiayı ortaya atanlar aslında Peygamberimiz (sav)’e iftira etmektedirler. Peygamberimiz (sav)’in sözleri ve uygulamaları ile Kur’an ayetlerinin dışına çıktığına ve Kur’an dışında başka bir uygulamada bulunduğuna insanları sinsice inandırmaya çalışmaktadırlar. [Peygamberimiz (sav)’i tenzih ederiz]

Peygamberimiz (sav) Kur’an’a göre hükmetmiş ve yalnızca Kur’an’a göre yaşamıştır. Peygamberimiz (sav)’in Kur’an’ın dışında bir helal ya da haram getirme yetkisi asla ve asla yoktur, zaten peygamberliğinin ve güçlü Allah korkusunun sonucu olarak böyle bir şeyi asla yapmaz. Yüce Allah, bunun bir gazap sebebi olduğunu ayetlerde şu şekilde belirtir.

Hiç şüphesiz o (Kur’an), şerefli bir elçinin kesin sözüdür. O, bir şairin sözü değildir. Ne az inanıyorsunuz? Bir kâhinin de sözü değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz. Âlemlerin Rabbinden bir indirilmedir. Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı. Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alırdık. Sonra onun can damarını elbette keserdik. O zaman, sizden hiç kimse araya girerek bunu kendisinden engelleyip-uzaklaştıramazdı. (Hakka Suresi, 40-47)

Kur’an, ayette belirtildiği şekilde “her şeyin çeşitli biçimlerde açıklaması”dır ve korunmuştur. Allah ayetinde şöyle bildirir:

… (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)

Kur’an’da “Ey Peygamber, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek, Allah’ın sana helal kıldıklarını niçin haram kılıyorsun? Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Tahrim Suresi, 1) ayetinde açıkça görülebildiği gibi, Peygamberin (sav), kendi özel hayatında dahi, helal kılınanları haram kılma gibi bir yetkisi yoktur. Ayrıca pek çok ayette, “Hüküm yalnızca Allah’a aittir” (Enam Suresi, 57) ve “Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.” (Kehf Suresi, 26) şeklinde belirterek Allah, tek hüküm koyucunun Kendisi olduğunu açıkça belirtmiştir. Allah’ın hükmü ise, Kur’an’dadır.

Dolayısıyla Allah’ın vermediği bir hükmü Peygamberimiz (sav)’in vermesi mümkün değildir.

Kur’an’a erişmek engellendiğinde ve Kur’an’ın hükümlerinin hadisler tarafından neshedildiğini söyleyecek kadar cüret gösterildiğinde; yepyeni bir din uydurmak ve kitleleri bu dine sürüklemek de son derece kolay olmuştur. Bu yeni ve Kur’an’daki İslam’dan tamamen farklı dini anlayabilmek için mevzu hadislerin bazılarını inceleyelim.
karanlık tehlike 20

Bağnaz Zihniyetin Sınırlarını İyi Anlamak

Bağnaz zihniyeti eleştiren Batılılar aslında bu zihniyetin ulaştığı sınırları genellikle pek bilmezler. Sahte sözler, sahte hocalar ve hurafelerle geliştirilen bu dinin kuralları, onların bildiklerinden çok daha dehşet vericidir. Bir radikalin aşırılığının göstergesi sadece bomba yüklenip kendisini patlatmasıyla sınırlı değildir. Bir bağnazın hayatının her anında korkunç bir zihniyet kendisini gösterir. Yaşadığı ortamdan ailevi yaşantısına, kadına bakış açısından tüm canlılara bakış açısına, temizlik anlayışından mutluluk anlayışına kadar her şey karanlıklarla doludur.

Burada bu bakış açısını gösterirken, radikallerin kaynak aldığı sahte hadisleri dikkatinize sunacağız ve onlara Kur’an ayetleriyle cevap vereceğiz. Bunun sebebi, radikalizmin kaynağını göstermek ve bunun İslam diniyle hiçbir ilgisinin olmadığını anlatabilmektir. Her aşamada yapacağımız hatırlatmayı burada baştan belirtelim:

Burada inceleyeceğimiz söz konusu hurafelerin hiçbiri Kur’an’da yoktur. Söz konusu sözde hadisler ve uygulamalar, Kur’an’ın içeriğine ve ruhuna tamamen terstir. Hepsi Kur’an’la çelişir, dolayısıyla İslam dinine ait değildir. Bu uydurmalar, Müslümanlara daima zarar vermiştir. İşte bu nedenle hurafeler açıkça deşifre edilmeli ve böylelikle bu tehlikeye nasıl tedbir alınacağı belirlenebilmelidir.

İçki İçenlerin Öldürülmesi

İçki içmede beşinci kez ısrar edenleri öldürün.” (1643-Ebû Dâvud-Tirmizî)

Kur’an’da asla olmayan bu hüküm işte bu hurafe ile İslam’a dâhil edilmiştir. Oysa Kur’an ayetlerinde, içki içiyor olduğu halde Müslüman olan hatta ibadetlerini yerine getiren kişilerin varlığından bahsedilmiştir. Ayette şöyle belirtilir:

Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. (Nisa Suresi, 43)

Bu ayette önemli bir hüküm vardır. Bir Müslüman içki içerek günaha girmiş olur ama İslam’dan çıkmaz, kâfir olmaz. Ayetteki açık ifadeye göre, Müslümanlar arasında da bir hata olarak, içki içenler olabilmekte fakat onlara namaz kılarken ayık olmaları öğütlenmektedir. Namaz gibi güçlü bir konsantrasyon gerektiren, kişinin Allah’ı zikrederken ne söylediğini bilmesi ve anlaması gereken bir ibadette Allah, dikkat dağınık olacağı için sarhoş bir kişinin o anda namazı kılmasına yasak getirmiştir. Fakat ayetin belirttiği şekle göre, sarhoşluk durumu geçtikten, yani kişi ayıldıktan sonra tekrar namaz ibadetine geri dönmektedir. Yani her hâlükârda bu kişi bir Müslümandır.

Kur’an, böyle açık bir hüküm ile insanlara hata yapsalar bile dinden çıkmadıkları mesajı vermişken, uydurma hadisin sahte hükmü ise bir cinayeti tarif etmektedir. Sorun şu ki, radikal dünyada pek çok kişi, bu hadisi ezbere bilirken, Kur’an’daki gerçek hükmü bilmezler bile.

Tıraş Olanların Öldürülmesi

“Kur’an okudukları halde tıraş olanları öldürün.” (4816- Buhâr-i Müslim- Muvatta-Nesâî-Ebu Dâvud)

Buhari ve Müslim benzeri itibar gören ve sahih hadislerin de yer aldığı kaynaklarda bulunması bunun gibi sahte hadisleri bağnazların dünyasında daha geçerli bir hale getirmiştir. Öncelikle Kur’an, temizliği ve bakımlı olmayı övmüştür. Dolayısıyla sakalın, -uzun veya kısa- çeşitli şekillerde tıraş edilmesi ve bakımlı hale getirilmesi Kur’an’a tam olarak uygun bir temizlik ve bakım anlayışıdır. Fakat bunun yanında, sakalın tıraş edilmesi konusu ile ilgili Kur’an’da TEK BİR HÜKÜM BİLE geçmiyorken, uydurma hadis yoluyla böyle bir hüküm eklenmesi şok edicidir.

“…Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur…” (Maide Suresi, 32) diyen güzeller güzeli dinimizde, sakal kesiyor diye bir insanın öldürülmesinin mümkün olmadığı çok açıktır. Bu konuda Kur’an’da tek bir ayet yokken, bu konuyu bahane ederek “öldürme” gibi bir fiili haklı göstermek nasıl mümkün olabilir?

Elbette gerçek İslam anlayışında böyle bir şey mümkün olamaz. Burada Müslüman dünyasının çok büyük bir kısmının bakımlı ve kesilmiş sakallarla dolaştığını da hatırlatmak gerekir. Bu hükme göre Müslüman erkeklerin neredeyse %80’lik bir bölümünün öldürülmesi gerekmektedir. Sorun şudur ki, bu hükmün gerçekliğine inanan oldukça fazla sayıda radikal Müslüman şu an dünya üzerinde yaşamakta ve bunların pek çoğu diğer Müslümanları, sırf sakal kestikleri için, “katli vacip” olarak nitelendirmektedir. Bu kişiler Kur’an’a rağmen, böylesine korkunç bir zihniyetle yaşamaktadırlar.

Zina Edenlerin Öldürülmesi

Zina edenleri öldürün. (1623-Tirmizî] [1601)

Evliyken zina edenleri taşlayarak (recmederek) öldürün. (1111-Buhârî] [1606-Buhari-Müslim-Tirmizi-Ebu Davud-Nesai-İbn Mace)

karanlık tehlike 21

Bu sahte hadisler, Tevrat’ta geçen zina edenin taşlanarak öldürülmesi hükmünün Müslümanlığa dâhil etmek ve recm (taşlama) gibi bir vahşeti makul göstermeye çalışmak adına uydurulmuştur. Söz konusu uydurmayı, hadis literatürüne dâhil edebilmek için bir kısım sözde âlimler, başka sahte hadisler uydurmaktan geri kalmamışlardır. Aşağıda birkaç örneğini göreceğiniz bu hadisler, recm cezasını makul gösterebilmek için Peygamber Efendimiz (sav)’e, halifelere ve sahabelere yöneltilmiş iftiralarla doludur:

“Zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmelerini emreden ayet Hz. Ayşe’nin döşeğinin altındaki sayfada yazılı bulunuyordu. Peygamber ölünce Hz. Ayşe onun gömülme işlemleri ile meşgulken, evin açık kapısından içeri giren bir keçi, o sayfayı yedi. Böylece taşlayarak öldürme cezası Kur’an’dan çıktı. Ama hükmü devam etmektedir.” (İbn-i Mace 36/194; Hanbel 3/61,5/131)

“Keçinin yemesi sonucu Kur’an’dan çıkan taşlama ayetini Ömer Kur’an’a tekrar sokmak istedi; ancak halkın dedikodusundan korktuğu için cesaret edemedi” (Buhari 53/5; 54/9; 83/3; 93/21; Muslim, Hudud 8/1431; Ebu Davut 41/1; Itkan 2/34).

“Cenab-ı Allah Muhammed (s.a.s)’i hak ile göndermiş ve O’na Kitab’ı indirmiştir. Recm ayeti de O’na indirilen ayetlerden idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve anladık. Resulullah (s.a.s) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık”. Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp “Biz Allah’ın kitabında recmi bulamıyoruz” der ve Allah’ın indirdiği bir farzı terk ederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah’ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır.” (Müslim, Hudûd, 15)

Halife Ömer’in recmi, Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde birçok sahabe bulunan cemaatten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir. (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö. 490/1097)

İslam’a, Kur’an’a Peygamber Efendimiz (sav)’e ve sahabelere yöneltilmiş sayısız iftiralarla dolu olan yukarıdaki uydurma hadisleri detaylı inceleyelim:

Öncelikle Allah ayetleriyle, Kur’an’ın İlahi koruma altında olan bir kitap olduğunu açıkça ifade etmiştir:

Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz. (Hicr Suresi, 9)

Elbette bu, bir Kur’an-ı Kerim’dir. Saklanmış-korunmuş bir Kitap’ta (yazılı)dır. (Vakıa Suresi, 77-78)

Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak Biz’e ait (bir iş)tir. (Rahman Suresi, 17)

Allah açıkça Kur’an’ın koruyucusu olduğunu, ayetleri bir araya getirip onları saklayanın Kendisi olduğunu ayetlerinde belirtmiştir. Son indirilen vahiy olan Kur’an’ın ilahi bir koruma altında olduğunu yine Kur’an’ın kendisinden öğreniriz. Zira Kur’an son Kitap olduğu için kıyamete kadar insanların hidayet bulmasına vesile olacaktır. Bu nedenle de son vahiy Allah tarafından koruma altına alınmıştır.

Nitekim bunu Yüce Rabbimiz, Peygamberimiz (sav)’e “Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın.” (A’la Suresi, 6) ayetiyle vahyetmiştir. Bu ayetin de bildirdiği şekilde, Allah, Peygamberimiz (sav)’e okutulan hiçbir ayeti unutturmamıştır. Dolayısıyla Kur’an’da unutulan veya eksik kalan bir ayet bulunması imkânsızdır.

Zina ile ilgili ayeti keçinin yemesi iddiasında ise Allah’ın ayetinde “saklanmış ve korunmuş” bir kitap olarak tarif ettiği Kur’an’dan bir ayetin çıktığı, bir başka deyişle -Haşa- Allah’ın ayeti koruyamadığı iddia edilmektedir (Allah’ı tenzih ederiz). Bu, başlı başına söz konusu ayetleri reddetmek, Allah’ın sözünden şüphe etmek ve dinden çıkmak anlamına gelir.

Dahası, uydurma hadisler ile Halife Hz. Ömer’e açık bir iftira yöneltilmektedir. Bu iftiraya göre, Hz. Ömer “Kur’an’da olmayan bir hükmü biliyor, Kur’an’da olmamasına rağmen Medine minberinde bunu bir ayet olarak açıklıyor, buna hiçbir sahabe karşı çıkmıyor, Hz. Ömer de dedikodudan “korktuğu” için bunu Kur’an’a dâhil edemiyor” gibi bir konuma getirilmektedir.

Kuşkusuz ki, Kur’an’da olmayan bir hükmü “aslında bu Kur’an’da vardı” diyerek Peygamberimiz (sav)’in halifesinin açıklıyor olması imkânsızdır. Bu, Hz. Ömer’in, Kur’an’ın korunmuş bir kitap olduğu gerçeğini reddettiği anlamına gelmektedir ki, bunun anlamı da Allah’ın hükmüne karşı gelmesi olacaktır (Hz. Ömer’i tenzih ederiz). Bu kuşkusuz sahte hadislerle Hz. Ömer’e yöneltilmiş çok çirkin ve büyük bir iftiradır.

Bununla birlikte, Kur’an’daki bir ayetin korunmadığına dair minberde yapılan açıklamaya hiçbir sahabenin karşı çıkmadığı belirtilerek sahabelere de büyük bir iftira yöneltilmektedir. Böylesine sapkınca bir iddiaya sahabelerin tümünün şiddetle ve hemen Kur’an’dan delil göstererek karşı koyacakları açıktır.

Hz. Ömer’e söz konusu sahte hadislerle yapılmış bir diğer çirkin iftira ise, “Kur’an’da olduğunu düşündüğü bir hükmü, dedikodudan çekindiği için açıklayamadığı” iddiasıdır. Bu, söz konusu hadisi uyduran sahte âlimlerin Allah’a, Peygamberimiz (sav)’e, halifelere ve sahabelere bakış açısının ne kadar çarpık ve korkunç olduğunu açıkça göstermektedir. Hz. Ömer, Peygamberimiz (sav)’i örnek almış, tüm hayatı boyunca Allah için yaşamış, bu uğurda çok çeşitli zorluklara göğüs germiş, Allah’a, Peygamber (sav)’e ve Kur’an’a iman ve koruyuculuk konusunda ölümü göze almış salih bir Müslümandır. Hayatı boyunca kınayanın kınamasından, ölümden, savaşlardan, tehditlerden asla çekinmeyen, Allah’tan başka kimseden korkmayan bu üstün ve mübarek insanın “dedikodudan korktuğu için Kur’an’dan çıkarılmış bir ayeti açıklamaktan çekindiği” izahı İslam ile alakası olmayan hasta bir beynin ürettiği kirli, iftira dolu bir açıklamadır.

Bütün bunların yanı sıra, zina konusunun hükmü Kur’an’da oldukça detaylı bir şekilde açıklanmıştır ve recm adı verilen vahşet Kur’an’da hiçbir şekilde yoktur. Eğer recm söz konusu sözde âlimlerin uydurmalarına göre Kur’an’da var ise, zina konusunda iki farklı hüküm nasıl mümkün olmuştur? Elbette böyle bir şey olamaz. Bu da sahtekârlığın bir başka kanıtıdır. Şimdi, zina konusunda Kur’an’da Rabbimizin verdiği tek geçerli hükmü ayetlerle açıklayalım:

Kur’an’a Göre Zinanın Hükmü

Zina konusuyla ilgili hüküm Kur’an’da şöyledir:

Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. (Nur Suresi, 2)

Ayette kullanılan “celde”, kalın bir sopa olmayıp, ince bir değnektir. Ve Peygamberimiz (sav) döneminde bu hüküm, yüz değneğin bağlanıp bir araya getirilmesiyle gerçekleştirilmiş, zina eden kişiye birbirine bağlanmış yüz değnekle bir kere vurularak bu hüküm yerine getirilmiştir.

Bunun dışında asıl olarak vurgulanması gereken bir gerçek vardır ki, Kur’an’da bu konuyla ilgili diğer açıklamalardan, söz konusu değnek cezasının bile bir caydırma amacı taşıdığı, pratikte uygulanmasının pek mümkün olmayacağı anlaşılmaktadır:

Korunan (iffetli) kadınlara (zina suçu) atan, sonra dört şahid getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şahidliklerini ebedi olarak kabul etmeyin. Onlar fasık olanlardır. (Nur Suresi, 4)

Ayetten de anlaşıldığı gibi bir kadının zina suçu ile suçlanabilmesi için, onu zina anında gören dört kişinin varlığı şarttır. Bu dört kişinin, zinanın öncesini veya sonrasını değil, tam olarak zina anını görmesi onları şahit yapar. Çünkü öncesinde veya sonrasında bu iddia ile ortaya çıkmak yine bir zan olacaktır. Pratikte, zina anına şahit olan dört kişinin varlığı mümkün olmadığından, bunun sadece caydırıcı bir ceza olduğu rahatça anlaşılabilmektedir.

Bu ayette ayrıca, zina suçunu atmasına rağmen şahit getirmeyenlere seksen değnek cezasının olması da bu konuda iftirayı engelleyici oldukça caydırıcı bir hükümdür. Yine bir başka ayette bir kadına zina suçu atan fakat şahit getirmeyen kişilerin Allah Katında yalancılar sayılacağı belirtilmektedir:

Ona karşı dört şahitle gelmeleri gerekmez miydi? Şahitleri getirmediklerine göre, artık onlar Allah Katında yalancıların ta kendileridir. (Nur Suresi, 13)

Görüldüğü gibi, şahit getiremeyen bu kişi, iftira atmakla ve yalancılıkla suçlanmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu kişinin burada doğru söyleyip söylemediğinin anlaşılması için tek geçerli yol, onunla birlikte zinaya şahit olmuş 4 kişinin varlığıdır. Bunun dışında sözü geçerli olmayacaktır.

Kur’an’a göre zinanın hükmü bu şekildedir. Bu hüküm son derece detaylı ve açıktır ayrıca recmin dışında tamamen farklı bir yöntem tarif edilmektedir. Ayetin bu açık hükmüne rağmen İslam’a çeşitli sahtekârlıklarla recm vahşetini katmaya çalışanlar, çok büyük bir iftirayı yüklenmiş olmaktadırlar. Şu anda “İslam’ı şeriat” adı altında İran, Afganistan Suudi Arabistan gibi ülkelerde uygulanan recm cezası hem İslam’a ve Kur’an’a aykırıdır, hem de cinayettir. Bu ülkelerde söz konusu uygulama ile açıkça İslam’ın adı kullanılarak cinayet işlenmektedir.

Hırsızlık Yapanların Öldürülmesi

karanlık tehlike 22

Hırsızlıkta ısrar edenleri öldürün. (1631-Ebû Dâvud-Nesâî)

Hırsızlıkta ısrar edenlerin öldürülmesi, Kur’an’da asla mevcut olmayan ve tabi ki bir başka uydurma hadisin ürünü olan bir hükümdür. Ve yine, korkunç bir cinayettir.

Kur’an’da hırsızlık yapan kişilerle ilgili hüküm şu şekildedir:

Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarına bir karşılık, Allah’tan, ‘tekrarı önleyen kesin bir ceza’ olmak üzere ellerini kesin. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Maide Suresi, 38)

Bu ayette kesme fiili için kullanılan terimin Arapçası “İktauu”dur. Bu kelime, “kataa” yani kesmek fiilinin çoğul halidir. Kur’an’da “kataa” fiilinin nasıl bir kesme şeklini tarif ettiğini, aynı fiilin geçtiği aşağıdaki ayetten anlayabiliriz:

(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf’a da:) “Çık, onlara (görün)” dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: “Allah’ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir” dediler. (Yusuf Suresi, 31)

Burada ellerine meyve soymak için bıçak verilen kadınların şaşkınlıktan ellerini kesip koparmadıkları açıktır. Tarif edilen ortamda elden kayan bıçağın deri üzerinde bir çizik oluşturduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kelimenin anlamını dikkate aldığımızda, kesme fiilinin “kesip, koparma” gibi bir hüküm taşımadığı, sadece caydırma amaçlı veya o kişinin hırsızlık yaptığına dair belirleyici ve böylece tekrarı önleyen bir çiziği ifade ettiği ortaya çıkmaktadır.

Hırsızlık hükmü ile ilgili olarak Kur’an’a bakıldığında, her suçta olduğu gibi burada da affetmenin ön plana çıktığını görürüz. Kur’an’da hırsızlık ile ilgili hükmün tarif edildiği Maide Suresi 38. ayetten bir sonraki ayet, bu eylemi yapan kişinin affedilmesi üzerinedir. Elbette bunun için en büyük şart, yaptığı eylemin ardından kişinin tövbe etmesi ve davranışlarını düzeltmesidir. Ayette bu, açıkça belirtilmiştir:

Ancak kim işlediği zulümden (hırsızlıktan) sonra tövbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 39)

Burada belirtilmesi gereken önemli bir diğer nokta da, hırsızlık eyleminin sebebi olmalıdır. Hırsızlıkla ilgili Kur’an’dan söz konusu hükmün uygulanacağı toplumlar kuşkusuz ki Kur’an’ın şeriatına bağlı İslam toplumlarıdır. Kur’an’ın şeriatına bağlı bir İslam toplumunda ise bir yanda zenginlerin olup diğer yanda fakirlerin olduğu bir yapının bulunması mümkün değildir. Çünkü Kur’an’ı esas alan toplumlar infak sisteminin mükemmel şekilde yaşandığı toplumlardır. Yani maddi imkânı olanlar, imkânı olmayanların daima koruyucusudur ve malı daima yoksullara vermekle yükümlüdürler. Konuyla ilgili ayetler şu şekildedir:

Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)

Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” (Bakara Suresi, 215)

Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür.” (İnsan Suresi, 8-9)

Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. (İsra Suresi, 26)

Bu genel bilgiyi verdikten sonra şu soruyu soralım: Hırsızlık neden yapılır?

Birinci sebep ihtiyaçtır. Bir insan zor durumda kaldığı, borçlandığı, yoksullukla boğuştuğu için yanlış bir tercih olarak hırsızlığa başvurabilir. Oysa Kur’an’ın himayesi altındaki böyle bir toplumda zor durumda kalan, borçlanan, yoksullukla boğuşan bir insanın olması mümkün değildir. Yoksullar, maddi imkânı olanlar tarafından korunurken, zor durumdaki kişilerin borçlarıyla ilgili hüküm Kur’an’da; “…(Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.” (Bakara Suresi, 280) ayetiyle net olarak belirtilmiştir.

Hırsızlığın muhtemel ikinci sebebi ise zihinsel, psikolojik rahatsızlıklar olabilir. Bu, zaten kişinin tedavisini ve rehabilitesini gerekli kılan özel bir durumdur ve söz konusu kişi suçlu değil hastadır. Bu ikisi dışında insanları hırsızlığa sürükleyebilecek pratikte bir sebep bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, İslam toplumlarında hırsızlık gibi bir suçun meydana gelmesi en baştan önlenmiş olmaktadır.

Bütün bunları göz ardı eden hurafeciler İslam’ı ölüm ve vahşet dini olarak tanıtmaya çalıştıklarından, bu konuda da Kur’an’a tamamen aykırı bir hüküm koymuşlardır. Hırsızlık haram bir fiil olmakla birlikte çoğu zaman hırsızlık yapmış olan kişinin ihtiyaç içinde veya hasta olup olmadığı onları ilgilendirmez bile. Oysa ihtiyaç içinde olan da, hasta olan da Müslümanların sorumluluğu altındadır. Bu sorumluluğu görmedikleri gibi, bu bağnazca hüküm nedeniyle pervasızca cinayet işleyebilmektedirler. Bu sahte hükmü koyanlar, kendilerince Kur’an’ı (Haşa) beğenmemekte, kendi sapkın zihniyetlerine uygun bulmamakta, Kur’an’ın adalet sistemi yerine kendi adalet sistemlerini kurmaya kalkmaktadırlar. Kur’an’a baktığımızda ise bu vahşetin yerine daima sevgi ve bağışlayıcılığı görürüz.

Dinden Dönenlerin Öldürülmesi

Dinden dönenleri öldürün. (1585-Muvatta] [1558-Ebu Dâvud-Nesâî] [676-Nesâî] [1586-Ebu Dâvud-Nesâî)

“İslâm’ı terk eden hangi erkek olursa onu tekrar İslam’a davet et. Dönmezse boynunu vur.” (Taberani)

İşte Kur’an dışı sahte şeriat sistemleriyle yönetilen ülkelerin sevgisizlik, öfke ve şiddetlerinin en önemli kaynaklarından biri bu uydurma hadislerdir. İslam dininin özüne yönelik geliştirilmiş en büyük aldatmacalardan biri olan böyle bir hükmün Kur’an’da hiçbir yeri olmadığı gibi, Kur’an böylesine bağnazca mantığı temelinden yasaklamakta ve bu mantığa lanet etmektedir. Kur’an’da fikir ve inanç özgürlüğünü ifade eden ayetlerden bazıları şöyledir:

Dinde zorlama (ve baskı) yoktur… (Bakara Suresi, 256)

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kâfirun Suresi, 6)

…Sen onların üzerinde bir zorba değilsin… (Kaf Suresi, 45)

Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin(Kehf Suresi, 29)

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar Mümin oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus Suresi, 99)

Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. (Gaşiye Suresi, 21-22)

Kur’an’da tarif edilen İslam dininde herkes dilediği gibi inanma ve inanmama özgürlüğüne sahiptir. Kur’an’daki dinde Müslüman sadece güzel ahlakı anlatmakla yükümlü bir tebliğcidir. Hidayet Allah’ın elindedir. Müslümanın sorumluluğu, inansın veya inanmasın, her insana şefkatle yaklaşabilmektir. Müslümanı bir katil gibi göstermeye çalışanlar Kur’an’daki bu gerçeklerin üstünü örtmeye çalışırlar.

Kur’an’da tarif edilen İslam dininde bir Müslüman, kendisi, anne-babası ve yakınları aleyhine bile olsa, adaleti ayakta tutmakla yükümlüdür (Nisa Suresi, 135). Bu ayete göre, her ne din ve inançta olursa olsun herkesin hakkını savunmakla, onlar için adalet getirmekle sorumludur.

Yine bu kitapta daha önce hatırlattığımız ve sıkça hatırlatacağımız bir ayette, Allah Müslümanlara kendilerini siper ederek bir müşriği yani iman etmeyen bir insanı korumalarını emretmektedir:

Eğer müşriklerden biri, senden ‘eman isterse’, ona eman ver; öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu ‘güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.’ Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir. (Tövbe Suresi, 6)

Bir inkârcıyı korumakla sorumlu tutulmuş olan Müslümanların benimsemesi gereken din anlayışı açıktır. Nitekim Allah, Peygamberimiz (sav)’e, kâfirlere şu şekilde hitap etmesini Kur’an ile haber vermiş ve açık demokratik sistemi tarif etmiştir:

De ki: “Ey kâfirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kâfirun Suresi, 1-6)

“De ki” diye başlayan bu ayetler, Peygamberimiz (sav)’e en mükemmel demokratik sistemi ve bu demokratik sistem içinde izlenecek yöntemi tarif etmektedir. Sure, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” hükmü ile bitmektedir; yani bir Müslüman kendi dinini yaşarken başkalarının inancına karışmayacak, zor ve baskı uygulamayacak, Müslüman olmuyor diye ona zulmetmeyecektir. Onlara “sizin dininiz size” diyerek saygı gösterecek ve karışmayacak, “benim dinim bana” diyerek de aynı saygıyı onlardan isteyecektir. Zor ve baskının kesin olarak reddedildiği, müşriklerin can pahasına korunduğu, inkârcılar hakkında dahi adaletle hüküm verildiği ve demokrasinin tam ve en mükemmel şekliyle tarif edildiği Kur’an gerçek Müslümanların yol göstericisidir.

Namazı Terk Edenlerin Öldürülmesi

Namazı terk edenler öldürülebilir. (2117-Ebû Dâvud)

İslam’ı terk edenlerin katledilmesine hükmeden yukarıda bahsettiğimiz uydurma hadisin bir diğer muadili de bu hadistir. İbadetlerde ve hiçbir konuda zorlama olmayacağının açıkça belirtildiği bir dinde bir insanın baskıyla namaz kılmaya zorlanmayacağı da çok açıktır. “…Sen onların üzerinde bir zorba değilsin…” (Kaf Suresi, 45) diye emreden bir dinde hangi hükme göre böylesine vahşet dolu bir baskıcılık yapılabilir? Elbette yapılamaz. Kur’an’a baktığımızda bir Müslümanın, namaz kılan veya kılmayan her insana saygı ve şefkat duyması gerektiğini açıkça görebiliriz.

Kitabın başında da belirttiğimiz önemli bir gerçeği tekrar hatırlatalım: Zorlama ile gerçekleşecek bir ibadet, ibadet niteliğini yitirebileceği gibi aynı zamanda da nefret ve öfkenin kaynağı olabilir. Bir insan namaza zorlandığında, zorla bir Müslüman haline gelmez. İstemeye istemeye, zorla namaz kılan bir insan, ikiyüzlü bir münafık, bir din karşıtına dönüşebilir. Namazı bıraktığında öldürüleceğini düşünen bir insan, öldürülme riskini göze almaktansa dindar taklidi yapacak, ikiyüzlü davranacak ve daima o yaşadığı hayattan da, dolayısıyla kendisine dayatılan dinden de nefret edecektir. Bir münafık oluşturmak ise, İslam’a yöneltilmiş en büyük zarardır. Dolayısıyla baskı, zulüm ve ölüm tehdidiyle ayakta tutulan bir dindarlık, hiçbir zaman gerçek dindarlık değildir. Bu sadece İslam’a zarar verir.

Eğer bir insan zihinsel ve fiziki bir özrü olmadığı halde namazı terk ettiyse, bunun çeşitli sebepleri olabilir. Bu kişi, yeteri kadar dindar olmayabilir, Allah kalbine yeterince güçlü bir iman koymamış ya da yeterince Allah’tan korkmuyor olabilir. Hidayet Allah’ın elindedir ve hidayeti sağlayacak olan hiçbir zaman bir insan değildir. Namaz kılmıyor olması bu kişiyi dinden çıkarmaz. Namazı terk eden, yarın bir gün tekrar namaza başlayabilir; bu onun için büyük bir kazanç olur. Veya başlamayabilir ama iyi ve faydalı bir insan olur; ya da bunların hiçbiri olmayabilir. Dini tamamen terk etse bile kişi Müslümanlar tarafından şefkatli bir tavır görmelidir. Kur’an’a göre yapılması gereken budur. Herkesin hükmü Allah Katındadır.

karanlık tehlike 23

Böyle bir sebeple bir insanı öldürmek ise tam anlamıyla cinayettir. Ve bunun asla ve asla Kur’an’da yeri yoktur.

Zaman içinde hadislere ve çeşitli itikatlara göre türetilen ve İslam dinine dâhil edilen dört mezhep pek çok konuda birbiriyle çelişkili adeta dört ayrı din gibidir. (Dört mezhep arasındaki derin farklılıklar önceki satırlarda maddeler halinde belirtilmiştir.) Dört mezhep, tembellik yüzünden namazı bırakanlara çeşitli cezalar yüklemiş fakat bu hükümde de birbirleriyle ihtilaf etmişlerdir. Örneğin Hanbelilere göre namazı tembellik yüzünden terk edenin hükmü ölümdür. Hanefilere göre ise tembelliğinden dolayı namazı terk eden kimse küfre girmez ve öldürülmez. Fakat namaz kılıncaya kadar hapsedilip kan akıncaya kadar dövülmesi gerektiği düşünülür. (Reddil Muhtar Haşiyesi 1/62) Oysa bunların hiçbiri Kur’an’da yoktur.

Kur’an dışında bir din arandığında işte böyle çelişkiler, vahşet hükümleri ve din dışı uygulamalar ortaya çıkar. Kur’an dışında bir din yaşandığında işte böylesine nefret ve öfke insanları meydana gelir. Bağnazların dini, Kur’an’ın hükümlerini reddetmiş ve yetersiz bulmuş insanların dinidir (Kur’an’ı tenzih ederiz).

İlerleyen sayfalarda bağnazlık dinindeki, “namaz kılmayan çocukların dövülmesi, zekât vermeyenin ya da sarhoşun öldürülmesi” benzeri vahşi uygulamalara yer verilecektir. İslam adına uygulanan benzer vahşetlerin gerekçelerini incelerken bir gerçeğin hiçbir zaman unutulmaması gerekir. Kur’an’da bu uygulamaların hiçbiri yoktur. Bağnazların dini, uydurma bir dindir.

Namazı Terk Eden Çocukların Dövülmesi

10 yaşında namazı terk eden çocuklarınızı dövün. (2336-Ebû Dâvud, Tirmizî)

İbadet, Allah’a olan sevginin bir tezahürü olarak, isteyerek ve şevkle yapılan bir uygulamadır; zorbalıkla dayatılan değil. Bu uydurma hadisten anlaşılan ise, bir çocuğun, daha on yaşına gelmeden namaza zorlandığıdır. Henüz Allah’ı tanımayan, bu dünyada neden var olduğunu bilmeyen, Yaratıcının ve yaratılmanın sırlarının farkında olmayan bir çocuğun, farziyetini hiç bilmediği bir hükme zorlanması ona nasıl bir fayda getirebilir? Bir çocuğun dindar olabilmesi için yapılması gereken şey onu bir ibadete zorlamak değil; ona, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren delilleri sunmak, onun Allah’ı anlamasını ve sevmesini ve dine muhabbet duymasını sağlayabilmektir. Bunları anladıkça bir çocuk, zaten Allah’a karşı sorumlu bir varlık olduğunu kavrayacak, şükredici olacak ve Allah’a ibadeti de zevkle yapmaya başlayacaktır. O zaman ibadet, kalpten, şevkle, sevgiyle yapılmış bir ibadet olacaktır.

Fakat daha henüz Allah’ı tanımayan bir çocuk, tanımadığı bir dinin hikmetini bilmediği ibadetlerini yerine getirmeye zorlanır ve sonra da bunu yapmadığı için dövülürse, çocuk muhtemelen hayatının geri kalan bölümünde o dine ve ibadetlere gizli bir nefret ile yaşayacaktır. Belki de hayatının geri kalanını bu korkunç önyargıyla geçireceği için Allah’ı da yanlış tanıyacak ve doğru hükümleri görmeye ve anlamaya çalışmayacaktır. Aklı henüz pek çok şeye zor eren bir çocuğu, sevgi ve güzellikle Allah’a yaklaştırmak yerine, döverek onu ibadetleri yapmaya zorlamak, İslam adına İslam karşıtı yapmak anlamına gelir ki bu İslam dünyasına zarar getirir. Fakat Kur’an’dan uzaklaşmış olan bağnazlar bunu kavrayamazlar.

Bu anlattığımız kin, aslında pratikte de yaşanmaktadır. Koyu bağnaz bir hayat yaşayan bazı ailelerin kimi çocukları, ilerleyen yaşlarında ya din karşıtı haline gelmiş ya da toplumda az rastlanılır bir dejenerasyon batağının içine girmektedirler. Hemen her konuşmalarında İslam ya espri ya da nefret konusudur. Pek çok dinsizin bile dine saygısı vardır, fakat onlar hem saygıdan uzaklaşmış hem de öfkeye bürünmüşlerdir. Bunun en temel sebebi, Kur’an’da olmayan “ibadete zorlama” hükmünün, zor ve baskının “İslam” adına çocuk yaşlardan itibaren dayatılıyor olmasıdır.

Zekât Vermeyenin Öldürülmesi

Zekât vermeyenden zorla alınması, direnirse savaş açılması ve öldürülmesi: Ebu Bekr radiyAllahu anh: “VAllahi her kim namazla zekâtı aynı görmezse onunla harb ederim. Çünkü zekât malın hakkıdır. Allah’a yemin ederim ki bunlar Rasulullah’a verdikleri bir keçi yavrusunu dahi benden esirgerlerse bundan dolayı muhakkak onların boynunu vururum.” buyurdu. (Buhari, Müslim)

Zekât, Kur’an’da bildirilen bir ibadettir. Her ibadet gibi Müslümanlara farz kılınmıştır ve Allah’a olan sevgi nedeniyle kalpten ve içten yapılır. Buna göre bir Müslüman, kendi vicdanı gereği başka bir insanın darlıkta olmasına ve zorluk çekmesine izin vermeyerek, kendi malından ona da verir. Bu zaten Müslümanlığın bir gereği olarak içten, kalpten gelen bir uygulamadır.

İbadeti ibadet yapan onun aşkla, istekle, şevkle yapılmasıdır. Allah tüm insanları dilediği gibi zenginleştirmeye, onlara dilediği zaman dilediği rızkı vermeye kadirdir ama bazı kimselere fakirlik vererek, zenginin de fakirin de bu imtihan karşısındaki tavrını dener. Fakir, durumuna sabretmek ve her ne olursa olsun Allah’a yönelip ona şükretmekle, zengin ise verilen nimet için Allah’a şükrederek fakirin de bakımını üstlenmekle sorumludur.

Allah Kur’an’da, Allah’a ve ahiret gününe inananların zekâtı verdiğini belirtir. Dolayısıyla zekât, tüm ibadetler gibi Allah’a kalpten gelen bir inançla yapılması gereken bir ibadettir, ölüm tehdidiyle değil:

…Namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi, 162)

Yoksulu doyurmak, Kur’an’da Müslümanın üzerindeki en büyük sorumluluklardan bir tanesidir. Ancak bu sorumluluğun yerine getirilmemesini hükmü uydurma hadisteki gibi değildir:

Hadisteki ifadeye göre herhangi bir sebeple zekât vermek istemeyen bir insana bu ibadetin zor kullanılarak yaptırılması ve malının yarısının cebren alınması gerekmektedir. Öncelikle malı cebren alınan bir insan ibadet yapmış olmaz. Kişinin kendi vicdanını kullanarak yapmadığı bir şeyin adı ibadet değildir. Ondan zorbalıkla bir ibadeti yapmasını istemek ise Kur’an’a tamamen aykırı bir uygulamadır. Bu aynı zamanda onun dine ve dindarlara öfke duymasını da vesile olabilecek, dindar toplumlara zarar verici bir eylemdir.

Fakat elbette asıl vahşet, zekât vermemekte direnen kişinin öldürülmesi hükmüdür. Kur’an’da kesinlikle olmayan bu hüküm yine bir cinayettir. Kur’an, dinde zor kullanmayı yasaklamıştır. Ayrıca Kur’an, bir insanın canını almayı da -savunma durumu gibi haklı bir durum dışında- yasaklamıştır. Kur’an’daki hükme göre,

…Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur… (Maide Suresi, 32)

Görüldüğü gibi cinayet, İslam’a göre büyük bir suçtur. Şu durumda, cinayet gibi böylesine ağır bir suçu, dinin hükmü haline getirip bunu umarsızca uygulayanlar, hem İslam’a ve Peygamberimiz (sav)’e büyük bir iftira atmış olurlar hem de büyük bir harama girerler. Yine bu sahte hadis, hurafelerle İslam dininin Kur’an’daki gerçek hükümlerinin ne kadar çeliştiğinin bir diğer önemli delilidir.

Orucu Terk Edenin Hapsedilmesi ve Aç Bırakılması

Orucu kasten terk eden kişi kâfir olmayıp hapsedilir, yemek ve su verilmez. (Eş-Şerh-is Sagir 1/239) (Kıfeyet-it Tafib 2/252) (El-Mugni- 2/408)

Söz konusu mevzu hadis de yine yukarıda anlattığımız aynı mantıklar nedeniyle din ve vicdan ile çelişmektedir:

  1. Aşkla yapılması gereken bir ibadet zorla yaptırılmaya çalışılmakta,
  2. Dinde zorlama ve baskı yoktur ayetine tamamen muhalefet edilmekte,
  3. Dinin şefkat esasının tam tersine vahşet esasına dayanmakta,
  4. Dinin esas amacı olan Allah’ı ve ibadeti sevdirmek yerine, din ve ibadete öfke ve nefret duymaya sevk etmektedir.

Bütün bunların yanı sıra, oruç, kimi insanların zor güç yetirebileceği, hasta insanların ise sorumlu olmadığı bir ibadettir. Allah, oruç hükmü ile ilgili Kur’an’daki ayetlerde, bu önemli şartı açıkça belirtmiştir:

(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır. (Bakara Suresi, 184)

… Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez… (Bakara Suresi, 185)

Oruç hükmünün çok açık anlatılmış olduğu bu iki ayette, Ramazan ayında hasta veya yolculukta olanın tutamadıkları günler sayısınca başka günlerde tutmaları, eğer hastalık veya zor dayanma gibi sebeplerle oruç ibadetini hiç yerine getiremiyorlarsa bu durumda kefaret olarak bir yoksulu doyurmaları hükmü bulunmaktadır. Ve Allah ayetinde: “Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.” diye bildirir.

Hasta ve zor dayanabilenlere yönelik böyle kolaylaştırıcı ve net bir hüküm varken artık bu kişilerin oruç tutmak için ısrar etmeleri, kendi nefislerine zulmetmeleri anlamına gelir. Kur’an’a göre Müslümanların, kendilerine zarar verecek uygulamalara girmeleri ise yasaklanmıştır.

Kur’an’daki bu kadar açık bir hükmü tamamen değiştirerek, Kur’an’a muhalif sahte hadislerle adeta bir zulüm sistemi oluşturmak, bağnaz zihniyettekilerin uygulamalarını göstermesi açısından önemlidir. Bu kişiler, Kur’an’ın şefkatli üslubundan kendilerince hoşlanmaz (Allah’ı ve Kur’an’ı tenzih ederiz) kendi karanlık dünyalarına göre bir din üretmeye kalkarlar. Söz konusu zulme dayalı hurafeleri dine eklemeye çalışmalarının nedeni işte budur.

Bir insan hasta olabilir, zor dayanabilir. Elbette ki hiç kimsenin bünyesi diğeriyle aynı değildir. Pek çok insan, bu dünya hayatında çeşitli hastalıklarla imtihan olur. Allah, üstün şefkati ile böyle bir hükümle hasta ve zor dayananları ayrı tutmuşken, şu an halen bazı ülkelerde zorla oruç tutturma eylemi bu sahte hadislere dayanarak uygulanmaktadır. Hasta olduğu için oruç tutamayan bir insanın, bu sahte hadise dayanarak bir yere hapsedilip su ve yiyecek verilmeden tutulduğu bir ortamı ise tahmin etmek güç değildir. Böyle bir durumda kuşkusuz ki, kısa sürede hastalığı artacak ve bir süre sonra hayatını kaybedecektir. İşte bağnaz zihniyet, insan canına zarar verme pahasına böyle bir zulmü dayatmaya çalışmaktadır.

Sarhoşun Öldürülmesi

“Sarhoşun irtidatı (dini terk etmesi) geçerlidir. Fakat sarhoş kendine gelmeden ve tövbeye çağrılmadan öldürülmez.”(İmam Şafii el-Um c: 6 s: 148 -El-İnsaf c:10 s: 331-332 -Muğnil Muhtac 4/137 – Haşiyetül-Desuki 4/363 -İbn Kudame el-Muğni 9/25-26)

karanlık tehlike 24

Söz konusu mevzu hadise göre içki içip sarhoş olan kimse eğer bilinci yerinde olmadığı bu süre içinde irtidatta bulunur yani dinden çıktığını söylerse, dinden çıkmış olarak kabul edilir. Bu, son derece ürkütücüdür. Sarhoşluk anında, bir kimsenin bilincinin yerinde olmadığı, mantıklı konuşamayacağı, ne dediğini bilmediği açıktır. Söylediklerinden ve yaptıklarından sorumlu tutulamayacağı da ortadadır. Fakat bağnaz zihniyet, bu uydurma hadisi esas alarak bu kişinin öldürülmesine hüküm verir. Ve yine, Kur’an’da asla olmayan böylesine sahte bir uygulamayı hüküm haline getirir ve cinayet kararı verilmiş olur.

Bu sahte ve ürkütücü zihniyet Kur’an ile yalanlanmıştır. Allah, Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. laşmayın…. (Nisa Suresi, 43) ayetinde “iman edenlere” seslenmektedir. Açıktır ki, bu kişilerin arasında içki içip sarhoş olan da olmuştur. Bu kişiler namaz kılan insanlardır. Bütün bunlar ayetten açıkça anlaşılmaktadır. Namaz sırasında kişinin ne dediğini bilmesi, şuurunun açık olması, Allah ile derin bir bağlantıya geçmesi gereklidir ve sarhoş bir durumda insanın bu dikkati sarf etmesi mümkün olmayacaktır. Böyle bir kişi yaptıklarından ve söylediklerinden de sorumlu tutulamaz, bu nedenle Allah, sarhoş olduğu süre boyunca bir insana namazı yasaklamıştır. Ayette geçen…“ne dediğinizi bilinceye kadar” ifadesiyle de, sarhoşluk durumunda kişinin bilinçsizce hareket ettiği ve “ne dediğinin farkında olmadığına” dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla ancak ve ancak bu şuursuzluk durumu bittiğinde bu kişinin namaza devam etmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Sarhoşluk gibi bilincin bulandığı bir anda bir kişi dinden çıktığını iddia edebilir, son derece mantıksız sözler söyleyebilir. Kişinin, bilincinin yerine geldiğinde yaptıkları ve söyledikleri esastır. Dahası, bir kişi gerçekten dinden çıkmış olabilir ve bunu açıkça dile getirebilir. Bunun öldürme sebebi haline getirilmesi hem Kur’an’a yönelik bir iftira, hem de adı üzerinde bağnazlıktır. Kur’an, bu vahşi zihniyeti lanetlemektedir.

Yüce Allah, Kur’an’da sarhoşlukla ilgili özellikle böyle bir hükme yer vererek, bir insanın harama girmesinin onun Müslüman olarak Allah’ı sevmesine ve ibadet etmesine bir engel olmadığını belirtmektedir. Bu ayet, İslam’ın her insana şefkatli ve sevgi dolu yaklaşımının da ayrı bir göstergesidir. Fakat her fırsatta ölüm isteyen bağnaz zihniyet, Kur’an’daki hükme rağmen kendi sahte hükümlerini türetmiştir.

Peygambere Saygıya Uygun Olmayan Sözler Edenlerin, Tövbeye Çağrılmadan Öldürülmesi

“Peygambere söven kişi tövbeye çağırılmadan hemen öldürülür.” (İbni Teymiye)

İbni Münzir dedi ki: İlim ehlinin hepsi, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e söven kimsenin öldürülmesi hususunda birleşmişlerdir. (2. hadis kaynak: Enverşâh, el-Keşmîrî, “İkfâru’l-Mulhidîn”, sf. 64. “Tenbihu’l Ğafilîn ila Hükmi Şatimillahi ve’d-Dîn” adlı eserden naklen. Bkz. sf. 14)

Abdullah’ın rivayetinde şöyle diyor: Tövbeye çağrılmadan öldürülür. Halid b. Velid, Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem’e söven bir adamı öldürdü ve tövbeye çağırmadı. (İbni Teymiye)

Bir insanın Allah’a, Peygamberlere, manevi değerlere karşı uygunsuz ifadelerde bulunması elbette asla tasvip edilmeyecek bir durumdur. Fakat elbette her insan bir değildir. Kimi imansız olur, kimi çeşitli sebeplerle dine önyargılıdır, kimisi öfkeli yetiştirilmiştir, bazıları cahildir, kimisi Kur’an hakkında hiçbir şey bilmez… Dolayısıyla çeşitli sebeplerle insanların zihinlerinde dine karşı önyargı oluşması mümkündür, özellikle günümüzde öfke ve nefret içinde yaşayan çok insan vardır.

İmtihana geldiğimiz bu dünyada, her görüşten, her fikirden insan olacak ve imtihanımız bu görüşler, bu fikirler ve bu insanlarla beraber sürecektir. Bir Müslümanın görevi, karşıdaki insan her ne kadar önyargılı, öfkeli dahi olsa, ona Kur’an’daki güzel ahlakı güzellikle anlatmak ve kararı ona bırakmaktır. Kimi zaman bu güzel tavırdan karşı taraf etkilenir ve yaptığı hatanın farkına vararak kendisini değiştirebilir. Nitekim bu, yine Kur’an ayetinde bildirilmiş olan bir gerçektir:

İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) olmuştur. (Fussilet Suresi, 34)

Ayette Müslümanlara, kötü bir tavra güzel bir karşılıkla karşılık verilmesi emredilir. Ve bunun getireceği sonuç şöyle bildirilir: “(görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) olmuş…”

Bütün bunlara rağmen karşıdaki insan eğer yine uygunsuz tavır ve sözlerine devam ediyorsa, bu durumda yine Kur’an’da ne yapılması gerektiği açıklanmıştır:

O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman “Selam” derler. (Furkan Suresi, 63)

O, size Kitap’ta: “Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi… (Nisa Suresi, 140)

Görüldüğü gibi Kur’an’daki hüküm, böyle cahil topluluklarla karşılaşıldığında onlarla oturmamak, oradan uzaklaşmak ve onlara sadece “Selam” diyerek karşılık vermek, yani onlara barışı hatırlatmaktır.

Ayetlerde dikkat çekilen iki özellik vardır. Bu insanlar, muhatap alınamayacak kadar cahil ve belki de defalarca uyarılmış fakat doğruyu kabul etmemiş insanlardır. Çünkü görevi tebliğ olan ve dolayısıyla sürekli doğruyu anlatmakla yükümlü bir Müslüman, bu defa bu kişilerle hiç muhatap olmamakta, onların yanlarından ayrılmaktadır.

Yine ayette dikkat çekilen bir diğer husus, “onlar başka söze dalıp geçinceye kadar” onlarla oturmamaktır. Dolayısıyla bu insanlar, belki de bir Müslümanın daima yakın çevresinde olan, sürekli muhatap olduğu insanlar olabilir. Öyle ki başka söze daldıklarında onlarla sıcak bağlantı devam etmektedir.

Bu demektir ki, Müslümandan beklenen, yukarıdaki mevzu hadiste belirtildiği gibi vahşi bir yöntem değildir. Bazı insanlar uygunsuz söz söylediklerinde onların yanlarından ayrılmak, fakat öğüt aldıkları sürece mümkün olduğunca da onlara doğruyu anlatabilmektir.

Bu konudaki uydurma hadislerin Kur’an’la çeliştiğini görebilmenin bir diğer önemli delili ise “tövbeyi engellemesidir”. Allah Kur’an’da insanları her konuda tövbeye çağırmışken; tövbe, kişinin kendisi ile Allah arasındayken; Allah “affedici ve bağışlayıcı” olduğunu ayetlerinde sık sık belirtmişken; Kur’an’da tövbe edenler sürekli övülmüşken; nasıl bir insanın tövbe etmesi engellenebilir? Kişi Allah’tan af dilemekten nasıl alıkonabilir? Rabbimizin “…tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir.” (Bakara Suresi, 37) ayetini görmezden gelerek, bir insandan yaptığından pişmanlık duymak ve Allah’tan af dilemek hakkı nasıl alınabilir?

Elbette kimsenin böyle bir hakkı asla ve kesinlikle yoktur.

Yine Rabbimiz, bir başka ayetinde de şöyle bildirir:

Ancak tövbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince); artık onların tövbelerini kabul ederim. Ben, tövbeleri kabul edenim, esirgeyenim. (Bakara Suresi, 160)

Allah’ın “tövbeleri kabul edenim, esirgeyenim”, hükmünü adeta kendilerince reddederek yanlış uygulamalarını bu uydurma hadislere dayandırmaya çalışanlar, açıkça Kur’an’a muhalif hareket etmektedirler.

Bağnazların Dinindeki “Lanetli Hayvanlar” Hurafesi:

karanlık tehlike 25

Av, koyun ve çoban köpekleri dışındaki köpekleri öldürün. (4949-Buhârî-Müslim-Muvatta-Tirmizî-Nesâî)

“Tüm kara köpekleri öldürünüz. Çünkü onlar şeytandır.” (Hanbeli 4/85, 5/54)

Eşeğin şeytan gördüğü için anırdığı söylenir. (Müslim)

Farenin aslında Yahudi olduğu, bu yüzden deve sütü içmediği başka bir hadistir. (Müslim Zühd)

Karganın sapkın (fasık) olduğu da hadistir. (Buhari 59/16; Hanbeli, Müsned 2/52)

Güvercin şeytandır. (5331-Ebu Davud-İbnu Mace)

Kertenkele fasıktır (günahkârdır). (Müslim 2239/145, İbni Mace 3230, Ebu Davud 5262)

Kertenkeleyi ilk vuruşta öldüren kimse için yetmiş sevap vardır. (Ebu Davud 5264, Müslim 2240/147)

“Zina yapan” maymunların taşlanarak öldürülmesi… (Buhari 63/27) – (zina eden bir maymunun yakalanıp taşlanarak öldürüldüğü ve sahabelerden birisinin de maymunu recm etme olayına katıldığı bir başka uydurma hadistir.)

“Şeytan gören eşek, Yahudi fare, sapkın karga, şeytan güvercin, zina eden maymun, öldürülmesi gereken zavallı kara köpekler ve kertenkeleler”…

Bu tanımlamalar bağnaz zihniyetin Kur’an’dan ne kadar uzak ve korkunç bir hayat sunduğunun bir özetidir. Bu garip zihniyet, av ve çoban köpekleri dışındaki köpekleri öldürmeyi emreden bir dine aittir. Bu din dünyanın en tatlı varlıklarından biri olan, Allah’ın çeşit çeşit ve müthiş bir sevgi ve koruma duygusuyla yarattığı birbirinden muhteşem özelliklerdeki ev köpeklerinin, süs köpeklerinin, bekçi köpeklerinin hepsinin öldürülmesini emreder. Oysa Kur’an’a göre; “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tespih eder; O’nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tespihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır.” (İsra Suresi, 44) ayetiyle belirtildiği şekilde, bizim kavrayamadığımız bir yöntem ile Allah’ı tespih eden, Allah’ın, sevimlilikleriyle cennet için özel olarak yarattığı bu canlılar, nasıl fasık ya da şeytan olabilir? Bir fare nasıl Yahudi olabilir ve Yahudi olmak nasıl olur da bir suç olur?

Dahası, bir maymun nasıl zina yapabilir? Bir maymunun ahlaki değerleri, sadık olması gereken bir evlilik kurumu, bütün bunları idrak edebilecek bir şuuru ve onunla bağlantılı olarak bir sorumluluğu mu vardır ki bir maymun zina ile suçlanmaktadır? Bu son derece cahilce bir iddiadır. Fakat bağnazlar, böylesine sahtekârca bir iddiaya sahabeleri de dâhil ederek, kendilerince iftira atmaya çalışmaktadırlar.

Elbette bunların tümü uydurma hadislerdir ve böylesine zalimane hükümlerin Kur’an’da olması mümkün değildir. Kur’an’da Allah övgüyle tanıttığı Kehf ve Rakim ehlinin yanında köpeklerinin bulunduğunu belirtir:

Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu... (Kehf Suresi, 18)

(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: “Üç’tüler, onların dördüncüsü köpekleridir.” Ve: “Beştiler, onların altıncısı köpekleridir” diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. “Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.”… (Kehf Suresi, 22)

Ayetlerde de açıkça görüldüğü gibi Müslümanların yanında bir koruma ve bir dost olarak köpek bulunabilir. Köpeklerin yanı sıra Kur’an’da zikredilen başka hayvanlarda vardır.

  • Kur’an’a göre hayvanlara sevgi ve şefkat gösterilir:

O (Süleyman) da demişti ki: “Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim.” Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar. “Onları bana geri getirin” (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı. (Sad Suresi, 32-33)

Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp-geçmesin.” (Süleyman) Bu sözü üzerine tebessüm edip güldü ve dedi ki: “Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat.” (Neml Suresi, 18-19)

  • Kur’an’da hayvanlar Allah’ın birer eseri, üzerinde düşünülmesi gereken birer iman hakikati olarak örnek verilir:

Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? (Ğaşiye Suresi, 17)

Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, “Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?” derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz. (Bakara Suresi, 26)

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)

  • Kur’an’da hayvanların akıllı olduklarına dikkat çekilir:

Derken, Allah, ona, yeri eşeleyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir karga gönderdi. “Bana yazıklar olsun” dedi. “Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?” Artık o, pişman olmuştu. (Maide Suresi, 31)

  • Allah Kur’an’da hayvanların vahiy ile hareket ettiklerini haber verir:

Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

  • Kur’an’da hayvanlarda yaratılış delilleri olduğu haber verilir:

Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz. (Nahl Suresi, 66)

  • Hayvanların bir güzellik olarak çeşit çeşit yaratıldığı haber verilir:

İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise Allah’tan ancak âlim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar’. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 28)

Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar. (Yasin Suresi, 71)

  • Hayvanların Allah’a secde ettikleri ve Onu tespih ettikleri bildirilir:

Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde etmektedirler. Birçoğu üzerine azab hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (Hac Suresi, 18)

Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tespih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tespihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir. (Nur Suresi, 41)

Görüldüğü gibi Kur’an’da Allah çeşit çeşit hayvanları, Kendisini tespih eden, akıllı, muhteşem birer yaratılış örneği olarak örnek vermiş ve peygamberlerin sevgi ve şefkatle yaklaşımlarını açıklamıştır. Bağnazların hayvan nefretini ön plana çıkaran sapkın din anlayışı Kur’an’ın hiçbir yerinde yoktur.

Kur’an’ın uygulayıcısı olan Peygamberimiz (sav)’in yaşamında da hayvana karşı verilen değer ve gösterilen sevginin örneklerini görürüz. Peygamberimiz (sav), bağnaz zihniyetin iftiralarına set oluşturacak şekilde hayvanlara sevgi dolu ve şefkatliydi. İşte Peygamberimiz (sav)’in hayvanlara karşı derin şefkatini gösteren uygulamaları:

Peygamberimiz (sav)’in Hayvan Sevgisi

Peygamberimiz (sav), Hayvanlara Zulmeden Çirkin Adetleri Ortadan Kaldırdı

Peygamberimiz (sav) tebliğ görevine başladığı sırada toplumdaki cehalet, hayvanlara olan muamelelerine de yansıyordu; canlı hayvanları ok atışlarında hedef dikerler, kendi hayvanlarını diğerlerinden ayırmak için kulak ve kuyruklarını keserler, hatta dağlarlardı. Çölde acıktıkları zaman canlı devenin hörgücünü yarıp bir parça yağ çıkararak ilgili yeri tekrar dikerlerdi.

Peygamberimiz (sav), cahiliye toplumunun bu konudaki çirkin âdetlerini de tamamen ortadan kaldırdı. Hayvanların da merhamete muhtaç olduklarını öğretti. Hayvanlara zulmeden tüm uygulamalar Peygamberimiz (sav) tarafından durduruldu.

karanlık tehlike 26

Peygamberimiz (sav) Tarafından Hayvanların Aşırı Çalıştırılmaları Yasaklanmıştır

Peygamberimiz (sav), hayvanların aşırı çalıştırılmalarını da engellemiştir. Yüzyıllardır devam eden hayvan sırtlarında karşılıklı oturarak saatlerce yapılan hitabet ve şiir törenleri yasaklandı. Sahiplerinin sadece gerçek ihtiyaç süreleri kadar hayvanlarına binmelerine izin verildi. Peygamberimiz (sav):“Hayvanlarınızın sırtını minberler yerine koymayın. Şurası muhakkak ki tek başınıza güçlükle gidebileceğiniz bir yere sizi götürmeleri için Allah onları sizlere musahhar (hizmetçi) kıldı. Arzı da sizin (durma yeriniz) kıldı, öyleyse ihtiyaçlarınızı (duran hayvanının sırtında değil) arz üzerinde görün.” Ebu Davud, Cihad 61, (2667) şeklinde uyarıda bulunmuştur.

Bir başka hadis ise şöyledir: “Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde bırakıp istirahat ettirin! Onları, yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında durup muhabbet etmeyin).” (Ahmed, III, 439)

Çalışan Hayvanlara Dinlenme Hakkı

Peygamberimiz (sav), çalıştırılan hayvanlara, insanlar gibi dinlenme hakkı vermiş ve yolculuk sırasında yapılan dinlenmelerde öncelikle hayvanların ihtiyaç ve istirahatlerinin sağlanması gerektiğini vurgulanmıştır.

Peygamberimiz (sav), Hayvanlara Eziyet Etmeyi ve İşkence Yapmayı Yasaklamıştır

Peygamberimiz (sav), “Cenab-ı Hakkın haksız olarak bir serçeyi öldürenden kıyamet gününde hesap soracağını” (Ebu Davud, 2/11) bildirmiş; “Kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yavrularının alınmamasını” (Buhari Edebü’l-Müfred, 139) emretmiştir.

Peygamberimiz (sav) bindiği hayvanın yüzüne sert bir şekilde darbe atan birini gördüğünde durdurur ve bu hareketinin Allah’ın hukukunu çiğnemek anlamına geldiğini belirtirerek, “Allah hayvanları bunu yapasınız diye yaratmadı” (Ahmed, Müsned, 4/131) demiştir.

Peygamberimiz (sav)’in Anne Köpek ve Yavrularına Şefkati

Peygamberimiz (sav) savaş sırasında, on bin kişilik ordusuyla ilerlerken, yolları üzerinde yeni doğum yapmış dişi bir köpekle yavrularını görür. Efendimiz (sav) Suraka oğlu Cuayl’i çağırarak emir verir. “Anneyle yavrularının önünde duracak ve ordunun tamamı geçinceye kadar onlara nöbetçilik edip, ezilmekten koruyacaksın.” (eş-ŞÂMÎ, Sübülü’l-hüda ve’r-reşâd, VII, 51) Peygamberimiz (sav)’in şefkatiyle dişi köpekle yavrularını rahatsız etmemek için on bin kişilik ordu istikametini değiştirmiştir.

Peygamberimiz (sav)’in Hayvan Sevgisini Gösteren Bir İfadesi, “Tüm Köpeklerin Canı Muhteremdir”

“Yalnız faydalı olan köpekler değil, zararı olmadığı, saldırgan ve yırtıcılığa soyunmadığı sürece bütün köpeklerin canı muhteremdir, dokunulamaz.” (Haşyetu’l-Beycermî Ala’l-Menhec-el-Mektebetu’ş-Şamile I/474)

Peygamberimiz (sav)’in Kedisi “Müezza”

Peygamberimiz (sav)’in kedisinin ismi Müezza’dır. Peygamberimiz (sav), kedisi Müezza4yı o kadar çok severdi ki, Müezza bir gün sedirde oturan Peygamberimiz (sav)’in giysisinin ucunda uyuyakalınca, kediye kıyamayan Peygamberimiz (sav), giysisini keserek sedirden kalkmayı tercih etmiştir.

Ek Bilgi: Peygamberimiz (sav)’den hadisler aktaran Ebu Hureyre’nin anlamı “kedi babası”dır.

Peygamberimiz (sav)’in Anne Kuş ve Yavrularına Şefkati

“Allah’ın Resulüyle birlikte idik. Yanında iki yavrusu bulunan serçe biçiminde bir kuşa rastladık. Yavruları yakalayıverdik. Bunun üzerine anneleri, feryat ederek kanatlarını çırpmaya başladı Hz. Resulullah dönüp de yaptığımızı görünce: ‘Bunu yavrusundan kim ayırdı? Yavrularını iade edin (yerine koyun)’ dedi. Biz de onları serbest bıraktık.” (Ebu Davud, “Edeb”, 163-164)

Keçinin Yavrusu

Peygamberimiz (sav), bir keçiyi sağan adama uğradığında ona şunları söylemiştir: “Sağdığında yavrusu için de süt bırak.” (Mecmua’z-Zevaid, 8:196)

Aç Bırakılan Deve ve Sahibi

Peygamberimiz (sav) Medineli Müslümanlardan birinin bağında bir devenin açlıktan bağırdığını görmüş bundan rahatsız olmuştu. Devenin yanına gelerek onu okşamış ve sahibinin kim olduğunu sormuş ve öğrenmişti. Sonra da: “Hayvanlara gösterdiğiniz muamelede Allah’tan korkmuyor musunuz?” (Ebû Davud, “Cihad”, 44) buyurarak devenin sahibini uyarmıştı. Başka bir hadiste ise Peygamberimiz (sav): “Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548) buyurmuştur.

Uyuyan Ceylan

Peygamberimiz (sav), bir sefer esnasında sıcak bir gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan görmüştü de, bir sahabisine, herkes geçinceye kadar orada bekleyip kimseye hayvanı rahatsız ettirmemesini emretmişti. (Muvatta, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78)

Yüzü Dağlanmış Merkep

Hazret-i Peygamber (sav), bir gün yolda yüzü dağlanmış bir merkep gördü ve: “Allah’ın laneti onu dağlayanların üzerine olsun!” (Müslim, Libâs, 107)buyurdu. İşaret olarak yapılan dağlamanın, hayvanların acı vermeyecek yerlerine uygulanmasını tavsiye etti.

Hayvanlara İyilik Yapılması

Bir adam yolculuktayken susadı ve bulduğu bir kuyuya inip su içti. Çıktığında susuzluktan dilini çıkarıp soluyan bir köpek gördü. Adam: “Anlaşılan bu köpek de tıpkı benim gibi susuzluk çekmiş!” dedi ve hemen kuyuya inerek mesti ile su çıkarıp köpeğe içirdi. Bunun üzerine Yüce Allah, onu bağışladı. Sahabiler: “Ey Allah’ın Resûlü, hayvanlara yaptıklarımızdan dolayı bize sevap var mı? diye sorunca Resûlüllah (s.a.s): “Her canlıya yapılan iyiliğin mutlaka bir sevabı vardır.” buyurdu. (Buhârî, “Şürb”, 9; “Mezâlim”, 23; Müslim, “Selâm”, 153)

Arkadaşları: “Hayvanları sulamakta bize de sevap var mıdır?’ diye sorduklarında Rasulullah şöyle cevap verdi: “Yaşamakta olan her canlıyı sulamakta sevap vardır ” (Tecrit, c. vii, Suresi 223)

Söz konusu hadisleri sahih birer delil olarak vermemizin sebebi Kur’an ile mutabık olmalarıdır. Peygamberimiz (sav)’in hayvanlara bu denli şefkatli olmasının nedeni, Kur’an’dan aldığı eğitimdir. Peygamberimiz (sav), Allah’ın çeşit çeşit, birbirinden güzel, birbirinden yetenekli ve özel canlıları bir delil, bir güzellik, bir rahmet olarak yarattığını kuşkusuz ki en iyi takdir edebilen kişidir. Aynı zamanda Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinin, Allah’ın munis sanatının canlılarda tecelli ettiğini de açıkça görebilmektedir. Sevgiyi öven Kur’an’daki merhamet ve şefkat öğütlerinin bir Müslümanda nasıl tecelli edeceğini Peygamberimiz (sav) uygulamalarıyla göstermiştir. Bunu, Peygamberimiz (sav)’in merhamet konusundaki öğütlerinde de görmek mümkündür:

“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de sizlere merhamet etsin!” (Tirmizî, Birr, 16/1924)

“Rıfktan (yumuşaklık ve güzel muâmeleden) mahrum olan, her türlü hayırdan mahrumdur…” (Müslim, Birr, 76)

Dolayısıyla hurafecilerin İslam dininde veya Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarında hayvanlara yönelik vahşet aramaları ve bu konuda sahtekârlık yapmaları boşunadır. Kur’an; insana, hayvana ve bitkiye karşı en mükemmel sevginin tarif edildiği kitaptır ve Peygamberimiz (sav) de hayatı boyunca Kur’an’ı uygulamıştır.

Bağnaz İğrençliği

“Ureyne ve Ukeyle kabilelerinden bir grup Medine’ye gelerek Müslüman oldular. Medine’nin havası onlara dokununca Peygamber onlara deve sidiği içmelerini öğütledi.” (Buhari Tıp5/1, Hanbel 3/107, 163)

“Sizden birinizin içeceği (ve yiyeceği) içine sinek düştüğü zaman, o kişi onun her tarafını batırsın, sonra çıkarsın (atsın). Çünkü sineğin iki kanadının birisinde hastalık, öbüründe de şifa vardır…” (Diyanet Yayınları, Cilt 9, s.70 ve d. Hadis no. 1365))

İbnu Abbas radıyAllahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Biriniz yemek yeyince, yalamadıkça veya yalatmadıkça elini (mendile) silmesin.”
 (Buhari, Et’ime 52; Müslim, Eşribe 129, (2031); Ebu Davud, Et’ime 52, (3847)).

Resulullah (sav)’a yağa düşen fareden soruldu. Aleyhissalatu vesselam: “Onu ve etrafındaki kısmı atın, yağınızı yiyin!” buyurdu. [Buhari, Vudu 67, Zebaih 34; Muvatta, İsti’zan 20, (2, 971, 972); Ebu Davud, Et’ime 48, (3841, 3843)]

Burada sadece birkaç tanesi örnek verilmiş olan bu sahte hadisler, bağnaz zihniyetin insanlara ne kadar büyük bir rezalet ve pislik içinde bir yaşam sunduğunun önemli delillerindendir. Bu uydurma hadislerle bağnazlar, Peygamberimiz (sav)’e bile kendilerince iftira atabilecek büyük bir cesarette bulunurlar. Bu sahte, fakat bağnazlar tarafından uygulanan hadisler aynı zamanda bu kişilerin temizlik ve görgü anlayışlarını da gözler önüne sermektedir.

Böylesine bir iğrençliğe Allah asla izin vermemiştir. Kur’an’a göre Müslümanlar temiz olmakla, evlerini temiz tutmakla, temiz giyinmekle ve temiz yiyecekler yemekle yükümlüdürler. Kur’an’a göre Müslümanlar temiz fakat müşrikler pistirler. Kur’an’ın dışında bir hayat yaşayan, Allah’ın indirdiğinin dışında bir din getiren ve bu sebeple de şirk içinde olan bağnazlar da kuşkusuz bu tanıma dâhil olurlar. Allah şöyle haber vermiştir:

Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler… (Tövbe Suresi, 28)

…Allah, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar. (Yunus Suresi, 100)

Görüldüğü gibi Allah ayetlerde “akıl erdiremeyen” bir topluluktan bahsetmektedir. Aklını kullanamayan topluluk, Kur’an’daki gerçeklere rağmen hurafelere uyan bağnazları çok iyi tarif eder. Ellerinde Kur’an olmasına rağmen başka bir din üreten ve körü körüne ve sahtekârca olduğunu bilmelerine rağmen, akıllarını kullanmayarak bu hurafelere uyan toplulukların üzerine Allah “iğrenç bir pislik” vermektedir. Bu gerçekten de böyle olmakta, bağnaz topluluklar, akılsızlıkları neticesinde yukarıdaki mevzu hadislerde geçen iğrençliklere inanmakta ve pislikle dolu bir hayat yaşamaktadırlar.

Elbette aralarında cehalet ve bilgisizlik nedeniyle istemeyerek bu hayatı yaşayan kişiler de bulunur ki bunlar çoğunluktadır. Onları söz konusu akılsız bağnaz topluluğundan ayrı tutmak gerekir. Onların doğruyu bulması için, bu kitapta detaylı açıklanan bilgilere, yani Kur’an’dan delillerle bir eğitime daima ihtiyaç vardır.

Kur’an’a göre Allah’ın Müslümanlardan istediği, çok detaylı ve kusursuz bir temizlik anlayışı içinde olmalarıdır. Kur’an’da Müslümanları temizliğe çağıran ayetlerden birkaçı şu şekildedir:

Elbiseni temizle. Pislikten kaçınıp-uzaklaş. (Müdessir Suresi, 4-5)

karanlık tehlike 27

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 168)

…Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, maddi ve manevi temizlenmeyi içten-arzulayan adamlar vardır. Allah temizlenip arınanları sever. (Tövbe Suresi, 108)

Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O’na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah’a şükredin. (Bakara Suresi, 172)

İman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Onda onlar için tertemiz kılınmış eşler vardır… (Nisa Suresi, 57)

Sana, kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar. De ki: “Bütün temiz şeyler size helal kılındı…” (Maide Suresi, 4)

Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı… (Maide Suresi, 5)

De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Araf Suresi, 32)

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor (Araf Suresi, 157)

Hani Biz İbrahim’e Evin (Kâbe’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) “Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut. (Hac Suresi, 26)

Müslümanlara temizliğin emredildiği ayetler Kur’an’da çok fazladır. Burada sadece birkaç tanesine yer verdik. Araf Suresi 32. ayette ise özellikle dikkat çekilen önemli bir nokta vardır, o da Müslümanlara ziynetleri haram kılanlar olduğu gibi, temiz rızıkları da haram kılanların var olduğudur. Gerçekten de bağnazların yaşam tarzına dikkatli baktığımızda, temizliği Müslümanlara haram kılanların yine bağnaz zihniyetteki bu insanlar olduğunu görürüz.

Kur’an’a göre bir Müslüman en temizdir, en bakımlıdır, en temiz ve modern giyinen olmalı, temiz yiyecek yemeli, yaşadığı yeri temiz tutmalıdır. Yani her anında tertemiz olmalıdır. Peygamberimiz (sav) olağanüstü titizdi. Böylesine titiz olan Peygamberimiz (sav)’e yukarıda bahsettiğimiz tarzda mevzu hadislerle iftira atılmaya çalışılması Allah’ın Katında kuşkusuz ki büyük bir suçtur. Fakat bağnazlar, bu gerçekten habersiz gibi davranırlar.

Mevzu hadislerin yanlışlığını göstermek için Peygamberimiz (sav)’in gerçek uygulamalarına bakalım. Peygamberimiz (sav)’in temizliği ve temizliğe titizliği konusundaki bazı sahih hadisler şöyledir. (Bu hadisler Kur’an ile mutabık oldukları için sahih kabul edilmektedir):

“Müslümanlık temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun, temizlenin, Zira cennete temizler girer.” (G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. Cilt, / Deylemi)

Mümin pis olmaz. (Buhari, Gusul/276)

Her şeyi iyi temizleyin! Temizlik imana, iman da cennete götürür. (Taberani)

Temizlik imanın yarısıdır. (Müslim)

Hz. Selmân R.A. anlatıyor: “Tevrat’ta okudum; “Yemeğin bereketi, yemekten sonra (el ve ağzı) yıkamadadır” diyordu. Bunu Resûlullah (s.a.v.)’e söyledim: “Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır!” buyurdular.” (Ebu Davud, Et’ime 12, (3761); Tirmizi, Et’ime 39, 1847)

Sarmısak yiyen, kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmasın, insanın rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur. (Taberani)

Elbiselerinizi yıkayın, fazla kıllarınızı temizleyin, dişlerinizi temizleyin, temiz, güzel giyinin! Nezafet sahibi olun! (İbni Asakir)

Sarımsak veya soğan yiyen kimse bizden ve mescitlerimizden uzak dursun, evinde otursun.” (Buharî, Edeb, 76)

Namazın anahtarı temizliktir. (Tirmizi)

Güzel giyinin ki, Allah’ın size verdiği nimetlerin eseri görülsün! (Taberânî)

(Bahr-ür-raık)da buyuruluyor ki: Cemal, çirkinliği gidermek vakar sahibi olmak ve şükretmek için nimeti göstermek demektir. Allahü Teâlâ cemal sahibi olmayı övmektedir. Cemal için temiz, güzel giyinmek mubahtır. (Oruç bahsi)

Allah bir kuluna nimet verdiğinde, o nimetin eserinin o kulun üzerinde görülmesini sever. [Taberânî]

Ebu Süfyan radıyAllahu anh anlatıyor: “Bana Ebu Eyyûb el-Ensâri, Câbir İbnu Abdillah, Enes İbnu Mâlik haber verdiler ki, Tövbe suresinin 108. ayeti -ki meal-i şerifi şöyledir: “Orada maddi ve manevi pisliklerden temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever” nazil olduğu vakit Resûlullah: “Ey Ensar cemaati! Allah sizi temizlik hususunda övmektedir, (bu övgüye sebep olan) temizliğiniz nedir?” diye sordular. Onlar da: “Biz namaz için abdest alırız, cünüblüğe karşı yıkanırız” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: “Övgü işte bunun için! Buna devam edin!” buyurdular.” (Kütüb-i Sitte, 6066)

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bana kadın ve güzel koku sevdirildi, gözümün nuru namazda kılındı.” (Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1, (7, 61))

Bağnazlığın Kirli Din ve Kalitesiz Müslümanlık Anlayışı

karanlık tehlike 28

Bağnazların, çeşitli mevzu hadislerin etkisiyle türlü iğrençlikleri mubah gören ve pisliği bir hayat şekli olarak benimsemiş yaşam tarzları beraberinde ürkütücü bir kalitesizliği de getirir. İşte bu nedenle genel olarak bir kısım İslam toplumlarında ciddi şekilde yaygınlaşmış bir kalitesizlik modası vardır. Bu kalitesizlik anlayışına göre bir Müslüman görünüm itibariyle kirli, bakımsız, özensiz, estetik ve nezaketten uzak, kaba, güzelliğe ve nezakete önem vermeyen, hatta bunlardan anlamayan bir insan modelinde ortaya çıkar. Dikkat edilirse söz konusu toplumlarda “Müslüman” denilince böyle bir görünümün hâkim edilmesine özen gösterilir.

Bu insanların İslam anlayışına bakıldığında böylesine kalitesiz ve ürkütücü bir yaşam biçiminin ortaya çıkması hiç de sürpriz değildir elbette. Kadınların kaşlarını dahi almalarını yasaklayan (bu konu sonraki bölümde detaylı açıklanacaktır), yemekten sonra ellerini yıkamak yerine ellerini yalatan, içine sinek düşen çorbada şifa olduğunu iddia eden bir anlayıştan kalite beklenmesi elbette söz konusu değildir. Mevzu hadislerin biçimlendirdiği bu sahte din anlayışı o kadar yaygındır ki, bir Müslümanın güzel ve kaliteli görünmesi söz konusu kişiler tarafından tepkiyle karşılanır.

İslam adına oynanan bu oyun, bütün İslam camiasını o veya bu şekilde sarmış durumdadır ve bu ürkütücü görünüm elbette diğer toplumları tedirgin etmektedir.

Oysa Kur’an’da müthiş bir kalite vardır. Peygamberimiz (sav), Kur’an’ın mükemmel uygulayıcısı olarak döneminin en kaliteli ve akıllı insanıydı. Daima temizdi, en kaliteli ve en temiz kıyafetleri giyer, en nezaketli davranışı sergilerdi. Peygamberimiz (sav) bugün yaşasa, kuşkusuz ki yine bu dönemin en kaliteli insanı olurdu. Çünkü Peygamberimiz (sav)’in rehberi Kur’an’dır ve Kur’an, her dönemde en üstün kaliteye hitap eder.

Şunu önemle belirtmek gerekir: Kalite; parayla, mal-mülkle veya marka giysilerle sağlanacak bir şart değildir. Kalite; temizlik, özen, güzelliğe ve estetiğe değer verme, tavır, davranış, tutumda mükemmellik, şefkat ve akılcılık, saygı ve güzel ahlak ile sağlanabilecek bir özelliktir. İnsan her gün aynı kıyafeti giyebilir fakat onu her gün temiz ve özenli şekilde giydiğinde kaliteli olur. İnsan bir başkasının görüşüne katılmayabilir, fakat onun fikrine saygı gösterip ona şefkatle davrandığında kaliteli olur. İnsanın kalitesinin anlaşılacağı en önemli detaylardan biri davranışlarıdır; pisliğe, tamahkârlığa, kalitesiz tavırlara tenezzül etmeyen kişi zaten doğal olarak kalitelidir. Güzel konuşan, güzelliği öven, her fırsatta sanat ve zarafeti üstün tutan, karşı tarafa doğal olarak değer veren insan kalitelidir.

İşte kaliteyi gerektiren bütün bu özellikler büyük ölçüde İslam toplumlarında unutulmuştur. Bunun da sebebi yine, bir kısım İslam toplumlarının düştüğü en büyük hata olan Kur’an’ı terk etmeleri olmuştur. Kaliteye değil çoğalmaya, sevgiye değil nefrete, temizlik ve bakıma değil pislik ve özensizliğe önem veren toplumlar meydana gelmiştir. Bunun tek ilacı Kur’an’dır. Müslümanın üstün kalitesini, Kur’an’dan delillerle söz konusu toplumlara göstermek şu an en acil ihtiyaçlardandır. Kur’an’dan delil vermedikçe söz konusu toplumlar demokrasiden uzaklaşmaya, öfke toplumları olmaya, kalitesizliği yaygınlaştırmaya ve sanat ve temizliğe önem vermemeye devam edeceklerdir. Bu ise, her geçen gün dozajı gitgide artan ciddi bir beladır.

karanlık tehlike 29

3. Bölüm: Bağnazların Kadın Nefreti

Kadınlar, Bu Dünyanın En Güzel Nimetlerinden Biridir

Bağnaz zihniyetin sevgisizliğini ve katılığını gözler önüne seren en çarpıcı örneklerden biri de kadınlara bakış açılarıdır. Kendilerince kadını bir tür aşağı varlık olarak gören bağnazlar, ortaya attıkları sayısız hurafeyle kadınları toplumun dışına iten, hatta sokakta görmeye dahi tahammül edemeyen bir zihniyete sahiptir. İlerleyen sayfalarda bu konudaki mevzu hadislerden örnekler vererek bağnazların kadına bakış açısını ve bu yanlış bakış açısının Kur’an’a ve Peygamberimiz (sav)’in anlattıklarına tamamen zıt olduğunu ortaya koyacağız. Söz konusu mevzu hadisler, birçok Müslüman ülkede kadınların neden hala ahlaksızca ezilmeye çalışıldığının daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Bağnazların kadına bakışının temelinde kadınların imanını ve aklını eksik gören bir anlayış vardır. O yüzden de kadının yarım görülmesi, yönetilmesi ve yönlendirilmesi gerektiği düşüncesi hâkimdir. Bu zihniyettekiler için kadının varlığı bile bir tehlike ve öfke sebebidir. İşte bu nedenle mümkün olduğunca onu kapalı tutmak, toplumdan soyutlamak, tüm haklarını elinden almak ve onu yok ilan etmek ihtiyacı içindedirler. Kadını kendilerince ikinci sınıf bir varlık haline getirip kadının karar vermesini ve sosyal konularda devrede olmasını engelleyerek, kendi hâkimiyetlerinde bir toplum meydana getirmeyi hedeflemişlerdir. Çünkü bilmektedirler ki, kadınlar genellikle detay düşünebilen, akılcı değerlendirebilen, ince ayrıntıları yakalayarak girift sonuçlar çıkarabilen özel varlıklardır. Kadınların sahte yöntemlerle devreden çıkarılması, bağnaz zihniyettekilerin sahtekârlıklarını da rahatça yaymalarına imkân sağlamıştır.

Oysa Allah, takvada kadın ve erkek ayrımı olmadığını bildirmiş, salih ameller yapma, güzel ahlakın yayılması için gayret etme, Allah yolunda fikren mücadele etme konusunda kadın ve erkeğe eşit sorumluluklar vermiştir. Kadın ve erkek, Kur’an’a göre sorumluluk anlamında eşittirler; fakat özen, ihtimam ve değer olarak kadın Kur’an’da erkekten üstün tutulmuştur. Bir kısım bağnazlar ve İslam karşıtları tarafından şimdiye kadar hep kadının aleyhinde birer delilmiş gibi kullanılmaya çalışılan bir kısım ayetler, aslında kadının üstünlüğünü, Yüce Rabbimizin kadına verdiği önemi ve değeri gösteren ayetlerdir. Bu ayetleri ilerleyen satırlarda detaylı olarak açıklayacağız.

Kur’an’da Rabbimizin kadın için sunduğu benzetme onun değerini de gösterir: Kur’an’da kadın narin bir bitkiye, çiçeğe benzetilmiştir. Hz. Meryem için yapılan bu tarif, kadına verilen önem ve değerin açık bir izahıdır:

Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi… (Al-i İmran Suresi, 37)

Güzel bir bitkinin bakımı müthiş bir hassasiyet ister. Güzel bir bitki nazenin ve değerlidir, özen ve dikkat gerektirir. Adı üzerinde güzeldir. Çiçeğin o güzelliği, hassasiyeti, özen ihtiyacı, değeri, önemi kadının İslam’daki yerini mükemmel anlatır. Şu bir gerçektir ki Allah, yeryüzündeki tüm çiçekleri ve bitkileri birer güzellik unsuru, iç açıcı birer nimet, temizlik ve estetik sembolü, müthiş birer yaratılış harikası olarak yaratmıştır. Güzelliğin ifadesi olan böyle bir yaratılışın kadına atfedilerek kullanılması, Allah’ın temizlik, estetik ve güzellik sembolü bir eserini kadına benzetmesi, kadına verilen değeri çok güzel anlatır.

Kur’an’daki Kadın

Kur’an’da, kadının bahsinin geçtiği ayetlerde, kadına büyük bir ihtimamla değer verilmiş, kadın, tüm zor şartlarda özel bir himaye altına alınmıştır. Fakat bir yandan da sorumluluk olarak erkek ile eşit tutulmuştur. Dolayısıyla kadının korunması, bu korumaya muhtaç olduğu için değil, özel bir değere sahip olduğu içindir.

Kur’an’daki kadın istediği gibi çalışabilir ama çalışmak zorunda değildir. Kur’an’daki kadın Sebe Melikesi örneğinde gördüğümüz gibi devletlerin yöneticisidir. Kur’an’daki kadın Hz. Meryem (as) örneğinde göreceğimiz gibi zorluk anlarında sabır ve kararlılıkta üstündür, âlemlerin kadınlarına örnektir. Kur’an’da kadın sultandır, daima el üstünde tutulması gereken bir varlıktır. Dolayısıyla kadına bakış açısında bütün dünyanın izlemesi gereken en mükemmel rehber Kur’an’dır.

Peygamberimiz (sav) döneminde, kadınlar erkeklerle birlikte hayatın her alanında yer almıştır. Peygamberimiz (sav)’in mübarek eşi Hz. Hatice’nin bölgenin en önemli iş kadınlarından biri olması kadının sosyal hayatta nasıl bir aktiflik içinde olabileceğini gösteren çok önemli bir bilgidir. Kaldı ki Peygamberimiz (sav) döneminde, gerek İslam’la yeni tanışanların eğitiminde, gerek toplum düzeninin sağlanmasında ve hatta savaşlarda dahi kadın ve erkek sahabe eşit sorumluluk üstlenmiştir.

Peygamberimiz (sav)’in eşlerine gösterdiği nezaket, sevgi, sevecenlik ve güzellik ise tüm dünya için en güzel örnektir. Hanımlarıyla koşu yarışı yapan, eşinin deveye binmesi için eğilip yardımcı olan, her fırsatta kadınların üstünlüklerini överek dile getiren, düzenlenen eğlenceleri izlerken başını eşinin omuzuna yaslayan güzeller güzeli Peygamberimiz (sav)’in bağnazların ürkütücü uygulamalarına asla müsaade etmeyeceği açıktır. Şüphesiz ki bağnazlar Resulullah (sav) adına böyle hadisler uydurarak sahabeleri de töhmet altında bırakarak hem Peygamberimiz (sav)’e hem sahabeye iftira etmekte ve çok büyük sorumluluk yüklenmektedirler.

Bağnazların dinindeki kadının Kur’an’da anlatılan kadından neden bu kadar farklı olduğu, bazı mevzu hadisler incelendiğinde hemen anlaşılacaktır. Söz konusu mevzu hadislerin tümüne Kur’an’dan en kesin ve net cevaplar verilmiştir.

Bağnazların Kadınlara Yönelttikleri İftiralar

Kadının Aklının ve Dininin Eksik Olduğu İddiası

Çok lanet ediyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim. (Müslim, İman, 34/132; İbni Mace, Fiten 19/4003)

Allah: “…Ben onu mükemmel ve akıllı olarak yaratmıştım. Şimdi hafif akıllı yapacağım; o iğrenerek ve istemeyerek yüklü olacak yavrusunu zorlukla dünyaya getirecektir” dedi. (et-Taberi Tefsir I 235 v.d.; Vffl143-44; Tarih 1/1 146-148; es-Salebi Arais&.21; İbnu’1-Esir el-KâmilI 34; tbn Kuteybe Te’vîlü Muhteüfi’l-Hadiss. 139)

Kur’an’ın hiçbir ayetinde kadınların akıl olarak erkeklerden daha zayıf olduğu ifadesi yoktur. Tam tersine pek çok ayette “mümin kadınlar ve mümin erkekler” hitabıyla Allah Katında eşit sorumlu oldukları yani benzer akıl ve vicdana sahip oldukları ifade edilmiştir. Dahası Sebe Melikesi örneğinde olduğu gibi kadın tam tersine, önemli mevzular konusunda kararlar alan bir devlet yöneticisi olabilmektedir. Ayrıca bir insanı akıllı yapan farklı bir fiziki yapıya sahip olması değil, sahip olduğu Allah korkusu, Allah sevgisi, imani derinliği ve vicdanıdır. Allah, kadın veya erkek olsun, her insanın vicdanına doğruyu mutlaka ilham eder. Dolayısıyla insanı akıllı ve dindar yapan kadın veya erkek olması değil, vicdanına vahyedilene en mükemmel şekilde uyması ve “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir…” (Enfal Suresi, 29) ayetinde belirtildiği gibi Allah’tan korkmasıdır. Akıl için Kur’an’daki tek ölçü budur. Dolayısıyla bir insan sadece erkek olduğu için üstün olmadığı gibi kadın olduğu için de ne imanen ne aklen eksik olamaz. Ama çok kez hatırlattığımız gibi bağnazların dini Kur’an’dan tamamen farklıdır ve iftiralarla doludur.

Söz konusu mevzu hadislerle Allah’a yönelik bir iftirada bulunmaları, bağnazların ne kadar ileri gittiklerini de gösterir. Kur’an’ın hiçbir yerinde Şimdi hafif akıllı yapacağım; o iğrenerek ve istemeyerek yüklü olacak yavrusunu zorlukla dünyaya getirecektir” şeklinde bir ifade kuşkusuz ki yoktur. Şu durumda Allah’ın sözü olarak iddia edilen bu cümle nerededir? Allah’tan geldiği iddia edilen bu vahiy, Kur’an’da olmadığına göre nerededir? Ancak bağnaz dininin en büyük fitnelerinden biri Allah adına yalan söylemeleri olduğundan, bu korkunç iftirayı atabilmektedirler.

Kadının hamileliği Kur’an’da kutsal sayılmış bir durumdur ve bu sebeple Kur’an’da anne de kutsal sayılmıştır. Yüce Rabbimizin bu konudaki ayeti şu şekildedir:

Biz insana anne ve babasına (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. “Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Bana’dır.” (Lokman Suresi, 14)

Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: “Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et; benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tövbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben Müslümanlardanım.” (Ahkaf Suresi, 15)

Hz. Meryem (as), Allah’ın isteği üzerine hamile kalmış, hamileliği boyunca tüm zorluklara sabretmiş ve gösterdiği bu sabır ve Allah’a bağlılığı nedeniyle tüm âlemlerin kadınlarına üstün kılınmıştır:

Hani melekler: “Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı,” demişti. (Al-i İmran Suresi, 42)

Meryem oğlu Mesih, yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Onun annesi dosdoğrudur (Maide Suresi, 75)

Bağnazlar kadınlar hakkındaki, “hafif akıllı”, “iğrenerek ve istemeyerek yüklü” gibi asılsız ithamlarla kendi ürkütücü zihniyetlerini sergilerken, aynı zamanda Hz. Meryem (as)’a, sahabelere ve üstünlükleriyle övülen tüm diğer imanlı kadınlara da kendilerince hakaret etmektedirler.

Bir hamileliğin zorluklarla geçmesi ve çocuğun zorluklar içinde doğması bu dünya hayatının güçlüklerinden biridir ve sabır, büyük güç ve irade gerektirir. Bu büyük zorluğa sabreden bir annenin, Allah, Kendi Katında çok büyük bir değere sahip olduğunu bildirmektedir. İşte bu yüzden, Allah’a tevekkül ederek, Allah sevgisi nedeniyle bütün bu zorluklara sabreden bir anne üstün bir varlıktır. Anneye verilen bu değer, Kur’an’daki ahlak özelliklerinden biridir.

Görüldüğü gibi Kur’an’da kadının erkeğe göre üstünlükleri de vardır, dolayısıyla “aklı ve imanı eksik” benzetmesi, bağnazların dinine ait bir iftiradır. Allah, sorumluluk bakımından erkek ve kadına eşit şekilde hitap eder. Pek çok ayette aynı anda, “mümin erkek ve mümin kadınlara” hitap ediliyor olmasının nedenlerinden biri de budur. Bu ayetlerden bir tanesi şu şekildedir:

Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır. (Ahzap Suresi, 35)

Ayette de görüldüğü gibi Allah’tan korkmak, Allah’ı zikretmek, Allah’a sadık olmak, sabırlı olmak, sadaka vermek gibi Müslümanların temel vasıflarının hiçbirinde kadın erkek ayrımı yoktur. Kur’an’da kadınların mümin vasıflarından herhangi birine daha az sahip olduğuna dair en ufak bir ima dahi bulunmamaktadır. Bir insan ister kadın olsun ister erkek olsun gücünün en fazlasıyla Allah’tan korkmakla, derin bir aşkla Allah’ı sevmekle ve Allah’ın rızasının en fazlasını kazanmakla sorumludur.

Kadının Eğri Olduğu İddiası

“Kadın bir kaburga kemiği gibidir. Kadın bir kaburga kemiğinden, bir eğri kaburga kemiğinden yaratıldı, onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kırılması da boşanmasıdır.” (Müslim, Reda 64; Nesai, Nikah 15; Ahmed b. Hanbel, II, 168)

Kur’an’da insanın yaratılışı detaylı olarak bildirilmiştir ve şu şekilde tarif edilmiştir:

Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 12-14)

Hiçbir Kur’an ayetinde kadının kaburga kemiğinden yaratıldığını ve eğri olduğunu bildiren bir ifade bulunmamaktadır. Bağnazların bu ifadelerinin aksine Yüce Rabbimiz kadını ve erkeği “en güzel surette” yarattığını bildirmektedir:

Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir. (Mümin Suresi, 64)

Söz konusu mevzu hadiste geçen “onu doğrultmaya kalksan kırarsın” ifadesinde de kadının hem görünüm hem de fikir yapısı anlamında eğriliklere sahip olduğu ve asla düzelemeyeceği yönünde çirkin bir atıf göze çarpmaktadır. Böyle bir ifade Kur’an’da geçmez. Gerçekte bu, bir bağnazın kadına yönelik öfke dolu bakış açısının temelini gösterir.

Kur’an’dan aldığımız eğitim ise şöyledir: Kadın olsun erkek olsun, elbette her insanın hataları, eksiklikleri, yanlışları olabilir. Kur’an’a göre bu yanlışlar güzel ve nezaketli bir dille öğüt verilerek, yanlış ve doğru gösterilerek, kişinin vicdanına hitap ederek düzeltilir. Hiç kimsenin başka bir insanı “bu asla düzelmez” diyerek bir kenara atma gibi bir hakkı yoktur. Bunu yapan ve kendisini müstağni ve üstün gören bir insan, ahirette “bu düzelmez” dediği insanın çok daha güzel bir konumda olduğunu görebilir. Kimin doğru yolda olduğunu yalnızca Allah bilir.

Bağnazların kadının en baştan eksik, kusurlu olduğuna dair batıl inançları, sonradan da değişmelerinin mümkün olmadığı yanılgısıyla pekiştirilmiştir. Bu sebeple birçok mevzu hadiste, kadınların arasında iyilerin sayıca çok az oldukları, çoğu kadının da cennete layık olmadığı gibi yanlış bilgiler vardır.

Kadınları Aşağılamak için Uydurulmuş Olan Hadisler ve İddialar

Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir. (Sahih-i Buhari)

Doksan dokuz kadından biri cennette, diğerleri ise cehennemdedir. (Sahih-i Buhari)

Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm. (Müslim, İman, 34/132 İbn Mace, Fiten 19/4003)

Bağnazların oluşturdukları toplumlarda kadının neden ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilip aşağılandığını söz konusu mevzu hadisler gayet açık göstermektedir. Bunlar gibi mevzu hadislerin uydurulmasının ardından bir kısım İslam toplumları, kadınları aşağılayan, küçük gören, onları evlere kapatan bağnaz ve korkunç toplumlar halini almışlardır. Kadınların ikinci sınıf görülmesi, toplumları müthiş bir medeniyetsizliğe, kavrukluğa, zevksizliğe ve boşluğa sürüklemiştir. Bu bağnaz zihniyetin temsilcileri asla ilerleyememiş, gelişememişlerdir. Şu an Ortadoğu’daki pek çok ülke, bu ürkütücü zihniyetin getirdiği kavrukluğun ve kalitesizliğin tam olarak içindedir. Oysa Kur’an’daki din son derece güzel, sade, kaliteli ve barışçıldır.

Söz konusu bağnazlar, cennetin en güzel süsü olan kadınlara dünyada da ahirette de Allah’ın büyük bir değer ve önem verdiğini bir türlü akıl edememişlerdir. En önemlisi de, Kur’an’a hiç danışmamışlardır.

Anlaşılabileceği gibi, söz konusu mevzu hadislerde geçen ifadelerin hiçbiri Kur’an’da yoktur. Ahlak bozukluğu gösteren, kötülük yapan ve harama giren insanları Allah Kur’an’da detaylı olarak tarif etmiştir ve bu tariflerin hiçbirinde bu insanların özellikle kadınlar olduğuna dair bir izah geçmemektedir.

Örneğin Allah Kur’an’da insanların büyük kısmının iman etmeyeceğini, iman ettiğini söyleyenlerin büyük kısmının da şirk koştuklarını bildirmiştir:

Elif, Lam, Mim, Ra. Bunlar Kitab’ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler. (Rad Suresi, 1)

Onların çoğu Allah’a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar. (Yusuf Suresi, 106)

Bir başka ayette ise, Allah’ın insanlara öğüt alabilecekleri çok imkân yaratmasına rağmen insanların çoğunun gereken ibreti almadığı ve ahlak bozukluklarını devam ettirdikleri bildirilir:

Andolsun bunu, onların arasında öğüt alıp-düşünsünler diye çeşitli biçimlerde açıkladık. Ama insanların çoğu nankörlük edip ayak direttiler. (Furkan Suresi, 50)

Görüldüğü gibi ne bu ayetlerde ne de Kur’an’ın diğer ayetlerinde ahlak ve tavır bozukluğu gösteren insanların –bağnazların iddia ettiği gibi- ağırlıklı olarak kadınlar olduğunu gösteren hiçbir ifade yoktur. Hiçbir ayette ahlaksızlık yapanlar cinsiyetlerine göre ayrılmamıştır. Hiçbir ayette kadınların daha ahlaksız olduğu ve cennete daha az sayıda kadının gireceği şeklinde bir bilgi de yoktur. Mevzu hadislerdeki bu bilgiler, özellikle kadın düşmanlığını yaygınlaştırmak için kurgulanmış büyük birer sahtekarlıktır. Kur’an, söz konusu sahte hadisleri kesin ve net açıklamalarla yalanlamaktadır.

Kadınların Dinin Yaşanmasına Engel Oldukları İddiası

Kadınlar olmasaydı Allah’a hakkıyla ibadet edilirdi. (Suyuti, Buhari, İbn-i Adıyy, Ebu Hatim, İbn-i Cevzi, Muhammed Nasuriddin, İbn-i Hıbban hadisi mevzu kabul ederler.) (Silsiletul Ehadisuzzaif: 74, Tenzihuşşeria: 1/62, El-leali: 2/59)

Kadınlar olmasaydı, erkekler cennete girerdi. (İbn-i Arrak, Es- sakafi hadisi kabul etmezler. (Camiussağir: 2/113))

İlk olarak şu önemli hususu tekrar hatırlatalım: Bu mevzu hadislerde anlatılan korkunç zihniyet, hiçbir şekilde Kur’an’da yer almamaktadır.

Yukarıdaki mevzu hadislerdeki açıklamalara gelince: İmanı zayıf veya dinsiz insanları din ahlakını yaşamaktan uzak tutan şey kadınlar veya dünyanın başka bir nimeti değil, kendi vicdan, akıl ve irade zayıflıklarıdır. Allah bu dünyayı bir imtihan olarak yaratmıştır. İnsan, yaşamı boyunca zorluklarla, sıkıntılarla, hastalıklar ve acizliklerle imtihan olduğu gibi, nimetlerle ve güzelliklerle de imtihan olur.

Kadın da bu dünyanın nimetlerinden, süslerinden biridir. Ama her nimet gibi nimetin nasıl değerlendirildiği, nimete sahip olan kişinin ahlakına bağlıdır. Allah Kur’an’da dünya nimetlerinin insanlar için imtihan olarak yaratıldığını şöyle bildirmiştir:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

Kadınlar gibi, evlat, altın, gümüş, ihtişamlı hayvanlar, ekinler yani zenginlik de dünyanın nimetlerindendir ve insanlara süslü kılınmıştır. Ancak iman sahibi bir insan tüm bu nimetlerin asıl sahibinin Allah olduğunun, dünyadaki her nimetin geçici olduğunun ve tüm nimetlerin en güzel halinin ve daha fazlasının cennette olacağının bilincindedir. O yüzden de bu nimetlerin hiçbiri onu Allah’tan ve Allah yolunda gayret etmekten alıkoymaz. Eğer bir insan bu nimetlerin herhangi birinden dolayı gaflete kapılıyor, Allah’ın rızasının en çoğunu aramaktan geri duruyorsa bu o kişinin iman zayıflığından kaynaklanan bir durumdur. Bunun sorumlusu nimetler değil, kişinin kendisidir. Dolayısıyla -bu tutumunu düzeltmediği takdirde- karşılığını alacak olan da kendisi olacaktır. Bu konuda başkasını suçlamak ahirette kişiye hiçbir fayda sağlamaz.

Dolayısıyla bu mevzu hadislere dayanarak hatalarından, günahlarından, yaptıkları kötü işlerden kadınları sorumlu tutan bir erkek sadece kendisini aldatır. Kur’an’a göre her ne şart, ne durum olursa olsun iman etmenin gereği Allah’a kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmektir. Hiçbir insan ahirette Allah’a “Ben kadınlar yüzünden hakkıyla ibadet edemedim” mazeretini sunamayacaktır. Ayette bu gerçek belirtilmiştir: “…insan, kendi nefsine karşı bir basirettir, kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.” (Kıyamet Suresi, 14-15) Yani insan ne kadar mazeret uydurursa uydursun doğru olanın ne olduğunu gayet iyi bilir. Söz konusu mevzu hadisleri esas alıp kendi gevşeklikleri yüzünden kadınları suçlayan bir kısım insanlar, ikiyüzlü olduklarının, bahaneler uydurduklarının elbette farkındadırlar. Dünyada bunu görmezden gelmeleri hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Allah’ın huzurunda durduklarında, “…her bir nefse -haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı tam olarak ödendiğinde nasıl olacak?” (Al-i İmran Suresi, 25)

Kadınların Aklına Uymamak Gerektiği İddiası

Başlarına bir kadını geçiren bir kavim asla iflah olmaz. (İbni Hanbel Müsned 5/43,50; Tirmizi Fiten:75 Nesai Kudat:8; Buhari Fiten:18)

Kadınlara itaat pişmanlıktır. (Tezkiratul Mevzuat: 128, Kitabul Mevzuat: 2, 272)

Kadınlarla istişare edin, onlara danışın ve onların söylediklerinin zıttını yapın. (El- Makasıdul Hasene: 248, Tezkiretul mevzuat:128, Tenzihuş Şeria: 2-204, Silsiletul Ehadis: 432)

Kadınlara danışmayın, onlara muhalefet edin. Kadınlara muhalefet edin, zira kadınlara muhalefet berekettir. (Kadınlara Dîni Bilgiler 44,45 Suyuti, Leali II, 147; İbn Arrak, Tenzihü’ş Şeria II, 210)

Kim ki karısına itaat ederse Allah (cc) onu yüzüstü cehenneme atar. (İbn Arrak II, 215)

Görüldüğü gibi, bağnazların kadınları kendilerince aşağı kabul etmelerinin en önemli yansımalarından biri de kadınları toplumda etkili konumlarda asla görmek istememeleridir. Bu yüzden kadınların yönetici olmalarına karşıdırlar. Hatta kadınlarla istişare edilmesini bile kabul etmezler. Kadınların düşündükleri her şeyin yanlış olduğu, yaptıkları her şeyin hatalı olduğu gibi sapkın bir mantıkları vardır. Bu, kadınları tamamen toplumdan soyutlamak için geliştirdikleri kirli oyunun bir parçasıdır. Yukarıdaki uydurma hadisler de bu amaçlarına hizmet etmiş ve birçok birçok ülkede bu sapkın fikirlerin hâkim olduğu bağnaz ve kadın düşmanı toplumlar meydana gelmiştir. Oysa bu mantık Kur’an’a da Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarına da tam anlamıyla terstir, tam anlamıyla İslam diniyle çelişir.

Örneğin sahte hurafeciler “Başlarına bir kadını geçiren bir kavim asla iflah olmaz” uydurmasını kendilerince yaymaya çalışırlarken, Allah Kur’an’da devlet yöneticisi olan bir kadını örnek verir: Sebe Melikesi…

“Kadınlara danışmayın” diyen hurafelere rağmen Sebe Melikesi, iş konusunda tüm kararları veren tek lider konumundadır. Ayetlerde Sebe melikesinin liderlik vasfı şu şekilde belirtilir:

Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: “Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Saba’dan kesin bir haber getirdim.” “Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var.” (Neml Suresi, 22-23)

Kavmine hükmeden kadın yönetici Sebe Melikesi Hz. Süleyman (as)’a bu şekilde tanıtılmıştır. Hz. Süleyman (as)’dan Sebe Melikesi’ne İslam’a davet mektubu gönderilmesinin ardından Sebe Melikesi kendi kavminin önde gelenlerine danışmış ve önde gelenler ona şu cevabı vermişlerdir:

Dediler ki: “Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. İş konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız). (Neml Suresi, 33)

Görüldüğü gibi Kur’an’daki kadın, devletlerin başına geçmekte, hükümdar olmakta ve iş konusunda karar verip emrini uygulatmaktadır. Bağnazların dinindeki kadın ile Kur’an’daki kadının vasfı tam anlamıyla zıttır.

Bağnazlar, söz konusu mevzu hadislerde kadınlara yönelttikleri bu pervasızca hakaretleri gerçekte Hz. Meryem’e, Kur’an’da geçen mümin kadınlara, Peygamber Efendimiz (sav)’in mübarek eşlerine, sahabe kadınlara da yöneltmekte olduklarının farkında değildirler. Kadını bu derece aşağı gören böylesine garip bir zihniyetin, tüm kadınlara bu aşağılamayı yönelttiği unutulmamalıdır.

Söz konusu bağnazların Kur’an’dan ne kadar farklı bir hayat yaşadıklarını, Peygamberimiz (sav) dönemi kadınlarının durumunu incelediğimizde de açıkça görürüz:

Örneğin, Peygamberimiz (sav)’in eşi Hz. Hatice Mekke’nin en varlıklı tüccarlarından biriydi. Şam’a ticaret kervanları gönderiyordu, bu iş için yanında çalıştırdığı insanlar vardı. Medine döneminde de kadınlar deri işlemeciliği, ip imalatı, dokumacılık, terzilik, ilaç yapımı, güzel koku satışı gibi birçok ticari iş yapıyor, hayatın her alanında aktif olarak yer alıyorlardı. Savaşlara çıkıldığı zamanlarda kadın sahabeler erkeklerle birlikte savaşlara katılıyor, gerektiğinde ön saflarda da görev alıyorlardı.

Rayta bint Abdillah, Hz. Peygamber (sav)’e: “Ya RasulAllah ben zanaatkâr bir kadınım, kocamın (Abdullah b. Mes’ûd) ve çocuğumun bir şeyleri yok; zanaatımla elde ettiğim ürünleri satıyorum” der ve ailesine yaptığı harcamalarının sevabı olup olmadığını da sorar. Hz. Peygamber, ona: “Onlara yaptığın harcamalarda sana elbette sevap vardır” diye cevap verir.1

Görüldüğü gibi Peygamberimiz (sav) dönemi kadınları evlerini geçindiren, aile hayatında sözü geçen kadınlardır; Peygamberimiz (sav) de bu gayreti övmektedir.

Peygamberimiz (sav) döneminde Eşlem kabilesinden Kuaybe bint Sa’d’ın hastaları ve yaralıları tedavi ettiği kaydedilmektedir. Yani kadınlar Peygamberimiz (sav) döneminde doktorluk yapmaktadırlar. Nitekim Habeşistan’a hicret eden, zeki, görgülü ve tecrübeli bir kadın olan Esma bint Umeys’in de iyi bir doktor olduğu bilinmektedir. Ümmü Seleme, Esma bint Umeys’in Hz. Peygamber (sav)’e “Hindistan ve Yemen’den getirilen bitkiler ve zeytinyağı ile bir ilaç” yaptığını söyler. Bu rivayette, Esma’nın, bu ilacın yapımını Habeşistan’da öğrendiği de ifade edilmektedir.2

Hz. Peygamber (sav) devrinde, Medine’de attarlık (güzel koku satıcılığı) yapan kadınlardan bazılarının isimleri verilmektedir. Bunlardan biri olan Müleyke Ümmü’s-Saib el-Sakafıyye, güzel koku satmak için Hz. Peygamberin huzuruna girer. Yani Peygamberimiz (sav) dönemi kadınları satıcılık da yapmaktadırlar.

Tüm diğer Müslümanlarla birlikte savaşa katılan kadın sahabelerin durumunu en mükemmel anlatan rivayetlerden bir tanesi de aşağıdaki şekildedir:

“Müminlerin gafletinden faydalanan müşrikler öylesine girdiler ki savaş meydanına Rasulun etrafında onu korumakla görevli 10-12 kişilik bir grup da savaşa girmek zorunda kaldı. Bir anda yapayalnız kalan Peygamberimiz (sav)’in, yanında sadece Hz. Nesibe vardı. 40-50 saniyelik bir yalnızlıktı bu. Müşriklerden biri, fırsat bilip saldırdıysa da Nesibe kılıcıyla onu öldürdü. Ardından ikinci bir müşrik saldırdı Rasurullah’a. Çift zırh giymiş bir müşrikti. Ne kadar vursa da öldürmeyi başaramıyordu. Kendi omzundan beline dek ağır bir kılıç darbesi aldı. O sırada diğer müminler yetişip kâfiri bertaraf etmişlerdi. Bu birkaç saniye o kadar önemliydi ki!.. Uhud’da Nesibe tam on bir yara aldı. Buna rağmen savaşın sonuna kadar bırakmadı.

Görüldüğü gibi mevzu hadislerin tam aksine Peygamberimiz (sav) döneminde kadınlar savaş meydanı gibi son derece kritik ortamlarda bile bulunmuşlardır. Savaşta Peygamberimiz (sav)’in korunması gibi oldukça can alıcı bir konumda kadın sahabeler görev almışlardır. Peygamberimiz (sav)’in, hayati tehlike dolu böyle riskli bir ortamda kadınların kendisini koruma görevini üstlenmesini uygun bulması söz konusu kadın sahabelerin akıllarına ve vicdanlarına ne kadar güvendiğinin önemli bir alametidir.

Kur’an’da; “Ey iman edenler, “Raina-Bizi güt, bize bak” demeyin. “Unzurna-Bizi gözet” deyin…” (Bakara Suresi, 104) ayetinde sadece iman eden erkeklere değil iman eden kadınlara da bir hitap vardır. Ayette kadınlara da “bizi güt, bize bak” dememeleri öğütlenmektedir. Demek ki Kur’an’da kadına; güdülen, akıl zayıflığı olduğu için erkekler tarafından bakılan ve yönlendirilmesi gereken bir varlık olarak değil tam aksine kendi ayakları üzerinde duran, güçlü, akıllı, vicdanına tam güvenilen, zeki bir varlık olarak bakılmaktadır. Ancak kadınlara karşı yüzyıllardır bu uydurma hadislerle yetiştirilmiş ve bilinçlendirilmiş olan bazı İslam ülkelerinde bu anlayıştan yoksun insan sayısı çoktur. Dolayısıyla da “Kur’an’da kadın erkekle aynı haklara sahiptir” dediğimizde bunu şiddetle reddeden kişiler; bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın ayetlerine karşı muhalefet etmektedirler.

Kadınların İkinci Sınıf Varlıklar Oldukları ve Allah’ın Kadınları Geride Bıraktığı İftirası

Kadınları Allah geride bıraktığı gibi siz de geri bırakın.

Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı, kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim, (Sahih-i Buhari)

Bağnaz zihniyetin yüz yıllardır süregelen kadın düşmanlığı büyük bir kitleyi Allah’a ve Peygamberimiz (sav)’e iftira atma noktasına kadar getirmiştir. Dikkat edilirse mevzu hadislerde, Kur’an’da kadınların erkeklerle eşit haklara sahip oldukları, üstünlüğün cinsiyet farklılığından değil akıl-vicdandan ve Allah korkusundan kaynaklandığı gibi bilgilerden hiçbiri yer almamaktadır. Kur’an’da kadınlara ait her türlü hakkın korunduğuna dair ayetler olduğundan da bahsedilmemektedir.

Bu hükümler ve izahlardan özenle kaçınılmış, kadınların Kur’an’da övgüyle bahsedilen varlıklar olduklarına hiç değinilmemiştir. Dolayısıyla yüzyıllardır Müslümanların, güya Peygamberimiz (sav)’in sözleri denerek kandırıldıkları bu batıl anlatımlar, sapkın bir anlayışın İslam dinine mal edilmesine neden olmuştur. Bu yolla yüz yıllardır İslam dinine ve Peygamberimiz (sav)’e büyük iftiralar atılmıştır. Oysa kadınların Allah tarafından -haşa- geride bırakılmaları gibi bir anlayış Kur’an’ın tek bir ayetinde dahi geçmemektedir. Aksine Kur’an’da Allah kadın ya da erkek diye herhangi bir ayrım yapmadan; “müminler, iman edenler, inananlar, kadın olsun erkek olsun…” gibi hitaplarla kadın-erkek tüm inananları aynı sorumlulukla mükellef kılmıştır. Örneğin Allah, Nisa Suresi 95. ayetinde;

Müminlerden, özür olmaksızın oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd (gayret) edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cehd edenleri (gayret edenleri) oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cehd edenleri (gayret edenleri) oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)

Görüldüğü gibi ayette Müslümanların hayatları boyunca Allah yolunda fikri bir mücadele ile sorumlu oldukları ifade edilmektedir. Ancak bu sorumluluk hem kadın hem de erkeklere eşit olarak verilmiş bir sorumluluktur. Allah “müminler” hitabıyla hem kadın hem de erkek Müslümanları bu ibadeti yerine getirmekle birinci dereceden sorumlu tutmuştur. Eğer Müslüman bir kadın, Müslüman erkeklere göre bu sorumluluğunu tam hakkıyla yerine getirirse Allah Katında o kadın diğer tüm erkeklerden daha üstün bir konumda olur. Eğer Müslüman bir erkek yerine getirirse bu defa Allah Katında diğerlerine göre takvası nedeniyle daha üstün bir konuma gelir. Görüldüğü gibi burada hiçbir şekilde cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ya da farklılık yoktur. Aksine vicdan, akıl ve samimiyet esastır.

Dolayısıyla kadınlar konusundaki mevzu hadisler de tıpkı diğerleri gibi Kur’an hükümleriyle ve Kur’an’da kadına verilen değerle tamamen çelişmektedir. Birincisi Müslümanlar Allah’ın dışında hiçbir şeye secde etmezler. Bir Müslüman için boyun eğeceği ve emrine uyacağı tek güç Allah ve O’nun Peygamberidir.

Müslüman bir kadın için eşi; Allah rızası için sevdiği, Müslümanlığı ölçüsünde saygı ve merhamet duyduğu aciz bir kuldur. Eşine olan sevgisi, saygısı da kişinin Allah’a olan samimi bağlılığı, güçlü imanı, Allah yolundaki azmi ve şevkiyle doğru orantılıdır. Yoksa bağnazların çürük zihniyetinde olduğu gibi eşine sırf erkek olmasından dolayı körü körüne bir saygı duyması söz konusu bile olamaz. Çünkü Müslüman bir kadın ve erkek için evlilik aynı zamanda ahiret için de bir sözdür. Bir Müslüman kadın ancak ahirette Allah’ın razı olacağını umduğu; güzel ahlaklı bir eşe sevgi, saygı ve şefkat besleyebilir. Aksi söz konusu olduğunda ise o sevgi ve saygıyı asla hissedemez. Böyle bir şeyi tahayyül etmek, benzetme olarak cümle içinde kullanmak bile Müslümanlar için abestir.

Kadınların Süslenmesini Yasaklayan İddialar

Dövme yapan ve yaptırana, yüzdeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyrelttiren kadınlara Allah lanet etsin. (Sahih-i Buhari)

Takma saç takan, taktıran, kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran lanetlenmiştir. (Ebu Davut, Tereccul, 5)

Bağnaz zihniyetin Müslüman kadınları itici, çirkin, bakımsız ve ikinci sınıf varlıklarmış gibi gösterme gayretlerini besleyen ana mantıkların kaynağı işte bu mevzu hadislerdir. Tüm dünyada Müslüman kadınların genel anlamda son derece bakımsız hatta insanlıktan çıkmış, güzellikten, temizlikten, güzel konuşmaktan uzak varlıklarmış gibi tanınmalarına, bağnazların kadınları din adı altında soktukları bu görünüm neden olmuştur.

Yukarıdaki mevzu hadislerin çizdiği Müslüman kadın görünümü; kadının sosyal hayatta bulunmasını imkânsız hale getiren bir modeldir. Çünkü bu modelde; bir kadın eğer Müslümansa o zaman güzel olması, temiz ve bakımlı olması gibi bir durum asla kabul edilemez. Bu modeli takva alameti gibi gösteren bağnaz zihniyet böylece kadını dış görünüşünden dolayı hem toplum içine çıkamayacak bir varlık haline getirmiş hem de yine aynı sebeple dini anlatabilme imkânını elinden almıştır.

Bir düşünün. Kendine bakım yapmaktan aciz, temizliğine hiç önem vermeyen, cahil, yüzündeki tüyleri temizlemeyi dahi akıl edemeyen ve o haliyle insanların arasına girmekten utanmayan birinin güya Müslüman kadın olarak temsil edildiği bu modeli hangi kadın yaşamak ister? Ya da kim böyle birinin kendisine dini anlatmasını arzu eder? Dinin kendine güya “güzel, temiz, bakımlı cazibeli olmayı yasakladığına” inanan aksinde Allah’ın lanetine uğrayacağını düşünen bir kadın nasıl böyle bir dine yanaşabilir? Müslüman olmasa bile İslam’a ve Müslümanlara nasıl sevgi duyabilir?

İşte özellikle Batılı toplumlarda İslam’ın adeta uzak durulması gereken karanlık bir din olarak algılanmasının temelindeki sebeplerden biri budur. Bağnazlar bazı Müslüman kadınları Kur’an’da kesinlikle olmayan, tamamen uydurma bir modelin içine hapsetmişler, böylece gerçek İslam’ı yaşamalarını ve tebliğ etmelerini engellemişlerdir. Oysa bir Müslüman kadın, sözle Kur’an’daki güzel ahlakı, barışı sevgiyi anlatmakla yükümlü olduğu gibi, bunu hal ve tavırla da göstermek, yani yaşamakla sorumludur. Müslümanlığın güzellik olduğunu anlatırken güzel görünmeli, Müslümanlığın sevgi olduğunu anlatırken sevgiyi gerçekten yaşamalıdır. Böylelikle dinin güzelliklerini anlamaya gerçekten ihtiyaç duyan bir insan, bu dinin insana tüm bu güzellikleri getireceğini bilmeli, kendi gözleriyle bunu görmelidir. Zaten Kur’an’daki tarif bu şekildedir. Kur’an’da Müslümanların giyimlerinin çok güzel ve temiz olduğundan, bir araya geldiklerinde en güzel, en şık kıyafetleri ve takılarını kullanmalarından bahsedilir.

Ey Âdemoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (varettik)… (Araf Suresi, 26)

Ey Âdemoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının (Araf Suresi, 31)

Ayrıca Kur’an’da cennet halkının; özellikle de cennet kadınlarının temizlikleri, bakımları, güzellikleri ve giyimlerindeki şıklık da ayetlerde müthiş güzel detaylarla anlatılır.

Sanki onlar, saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz). (Saffat Suresi, 49)

… orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler (Kehf Suresi, 31)

orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; oradaki elbiseleri ipek(ten)tir. (Hac Suresi, 23)

Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir (İnsan Suresi, 21)

Burada birkaçına yer verdiğimiz ayetlerden çok net anlaşıldığı gibi Allah kadın güzelliğini, ciltlerinin tüyden arınmış pürüzsüz halini “saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz)” ifadesiyle makbul bir güzellik ölçüsü olarak vermiş, cennet kadınlarının böyle olacaklarını söylemiştir. Demek ki Allah pürüzsüz ve temiz bir cildi güzel görmektedir. Allah; güzelliği, temizliği, şıklığı, süsü, güzel giyimi sevmekte ve kullarını böyle görmek istemektedir. Allah’ın güzel gördüğü şeyleri Peygamberimiz (sav)’in de çok güzel göreceği ve Müslüman kadınları bu yönde teşvik edip, tavsiyelerde bulunacağı tartışmasızdır.

Estetik yönünün dışında zaruri olarak da bu tür bakım yöntemlerine başvurmak zorunda kalan bayanların da olabileceği unutulmamalıdır. Örneğin kadınlar, kimi zaman kemoterapi gibi bazı ağır ilaç tedavileri sonrasında peruk kullanmak zorunda kalabilirler. Bu son derece normal, hatta gerekli, söz konusu bayanlar için oldukça güzel bir bakım yoludur. Fakat bağnazlar, bu kolaylığı ve güzelliği, söz konusu uydurma hadislerle ortadan kaldırmaya çalışırlar.

Aynı şekilde deri altına çeşitli şekillerde dövme yaptırılması, kaş yapısından dolayı asimetrik görüntü oluşturan şekli bozuk bir kaşın dövmeyle düzelttirilmesi ya da yüzdeki tüylerin temizlenmesi konusunda bir yasak Kur’an’ın hiçbir yerinde yoktur. Böyle bir yasaklama zaten Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Güzel bir genç kızı yüzündeki fazla tüylerle dışarı çıkmaya zorlayan, onu insanların içinde mahcup eden, onu güzelleştirmek yerine çirkinleşmesi için uğraşan bağnazlar işte bu yüzden güzelliği bir türlü temsil edemezler. Oysa Allah inananların bakımı, güzelliği, şıklığı ve temizliğine ayetlerde özellikle dikkat çekip Müslümanları bu yönde teşvik etmektedir.

Bağnazlara Göre Müslüman Kadınların Kocalarına Olan Tutumları

Kişi kadınını yatağa davet eder de kadın kaçarak eşi sinirli bir şekilde gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lanet eder. (Sahih-i Buhari, 9/36)

“Bir kadın, kocasının yatağını (haklı bir mazereti olmadan, küs bir şekilde) terk eder ve (başka bir yerde) sabahlarsa, sabah açılıncaya kadar melekler ona lanet okur.” (Nehc-ül Fesaha, S.36, Hadis: 187)

Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz. (Hafız Zehebi, Büyük Günahlar Sayfa 187)

Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz. (İbni Hacer El Heytemi 2/121, Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 239)

Bir kadın kocasından boşanırsa o kadına cennet kokusu haram olur. (Kadınlara Dini Bilgiler, Suresi 61)

“Bir kadın, diliyle kocasına eziyet ederse, onu kendisinden razı edinceye kadar, Allah onun hiçbir tövbesini, kefaretini ve iyi amelini kabul etmez; hatta gündüzlerini oruç ve gecelerini ibadetle geçirse dahi.” (Bihar-ül Envar, C.103, S.244)

“Bir kadın, kocasının hakkını eda etmediği müddetçe, Allah’ın da hakkını eda etmiş olamaz.” (Mekarim-ül Ahlak, S.247)

İmam Musa-i Kazım (as)’a kocasını gazaplandıran kadının durumu sorulunca, şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kocası ondan razı oluncaya kadar, günahkâr sayılır.” (Kısar-ul Cümel, C.2, Suresi 258)

Bu hadisleri konu konu ele alacak olursak;

Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz. (Hafız Zehebi Büyük Günahlar Sayfa 187)

Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz. (İbni Hacer El Heytemi 2/121 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 239)

Yukarıda yer verdiğimiz bu iki mevzu hadiste, -Yüce Rabbimiz’i, Kur’an’ı ve İslam dinini tenzih ederiz- İslam dininin güya kadını sözde ikinci sınıf, kocasının boyunduruğu altında yaşamaya mahkûm edilmiş bir varlık gibi lanse ettiği izlenimi verilmektedir. Bu şeytani mantıkta kocasının kadın üzerinde o kadar hakkı vardır ki kadın kocasının ayaklarının tozunu yüzüne sürse ya da irinli, pis cildini yalasa bile bu borcu ödeyemez. Bu garip mantığa rağmen, hiç kimse kocasının kadın üzerinde neden bu kadar büyük bir hakkı olduğunu yüz yıllardır sorgulama ihtiyacı bile duymamış ve körü körüne bu batıl inancın kökleşmesine vesile olmuştur. Öyle ki çoğu Müslüman, bu hastalıklı mantığı makul karşılamıştır.

Bu pis zihniyette kadınlar; kendilerine olan davranış ve ahlaklarından razı olmasalar da kocalarına karşı “kadınlık görevi” denen cahilce mantığı yerine getirmeye mecbur tutulmuşlardır. Aksinde aşağılanmış ve kötü muamele görmüşler, ellerindeki bir avuç hak da kısıtlanmıştır. Böylelikle güya ikinci sınıf, güçsüz, ezilmeye mahkûm varlıklar oldukları inancı onlara zorla kabul ettirilmiş ve bu zihniyet İslam toplumlarında kökleşmiştir.

Yüzyıllarca hiç kimse çıkıp; “Kur’an’da böyle bir anlayış, böyle bir inanç yok. Kadın-erkek eşit. Allah kadınlara Kur’an’da çok geniş haklar ve özgürlükler veriyor.” diyememiştir. Aksine hurafeci zihniyet asırlardır; “Din böyle emrediyor, yapmayanı Allah ve melekleri lanetler, günahkâr olur, Allah’ın rızasını kazanamaz, cennetine giremez…” gibi Allah ve din adına söyledikleri bu tür yalanlarla bazı cahil Müslümanları Kur’an dışı uygulamalara mecbur etmişlerdir. Çoğu Müslüman kadının kişiliği, bağnaz zihniyetin öğretileriyle eğitilmiş olan kocaları tarafından ezilip, yok edilmiştir. Çünkü bağnazların dininde kadın, kocası ne isterse ona uyup itaat etmek mecburiyetindedir. Kadınların büyük bir çoğunluğunun okumasına, çalışmasına, sosyal hayatın içine girmesine hatta camdan bile bakmasına izin verilmez. Dolayısıyla maddi ve manevi olarak kocalarına bağımlı hale getirildiklerinden, -toplumun o kesimine hâkim olan örfler, gelenek ve görenekler de bu bağnaz zihniyeti beslediklerinden- kadınların kendilerini bu baskıdan kurtarmaları neredeyse imkânsız hale gelir.

Burada sormak gerekir: Bağnaz toplumlarda erkek hangi özelliği ile bu kadar üstündür ki kadın bir türlü onun hakkını ödeyemez? Kur’an’a göre üstünlük sadece takvaya göredir ve bunun da karşılığı Allah’tan beklenir. Bir erkeğin kadın üzerinde nasıl bir hakkı olur da üzerindeki pis irini yalasa bile kadın o hakkı ödeyemez? Kimdir ve nedir onu bu kadar hakkı ödenmez yapmış olan? Ona bu üstünlüğü takvası dışında hangi özelliği verebilir? Allah ona böyle bir ayrıcalık vermemiştir, dolayısıyla bu ayrıcalık Kur’an’da da yoktur. O halde nereden elde etmiştir bu hak üstünlüğünü? Dindar veya dinsiz olmasına, müşrik veya münafık olmasına, günahkâr veya zalim olmasına bakılmaksızın istisnasız “her koca” neye göre bu mertebeye erişmiştir?

Onları bu sahte mertebeye eriştiren, bağnaz zihniyetin İslam’a dâhil ettiği söz konusu mevzu hadislerdir. Kur’an’da olmayan, Allah’ın lanetlediği bu zihniyeti onlar, din adına yaygınlaştırmış ve uygulatmışlardır. Şu anda çoğu İslam toplumu, hatta bu İslam toplumlarında bu telkinle yetişmiş kadınlar bile bundan farklı bir zihniyet tanımamaktadırlar. Bağnaz dininin dünyaya getirdiği en büyük belalardan bir tanesi de işte budur.

Kadına Kur’an’da Verilmiş Hak ve Üstünlükler Bağnazlık Dininde Yoktur

Kur’an’da kadınlara tanınmış olan geniş hak ve yetkiler, bağnazlığın etkisindeki toplumlarda kesinlikle yoktur. Hatta böyle toplumlarda yaşayan kadınların bu hak ve özgürlüklerin varlığından dahi haberleri olmaz. Söz konusu kadınlar Kur’an ahlakından tamamen uzak yetiştirilirler. Bu dışlamanın getirdiği bir sonuç olarak çoğu okuma yazma bile bilmez. Dolayısıyla yaşadıklarının İslam dini değil bağnazların batıl dini olduğunu fark edecek bir durumları yoktur. Ancak, sadece bu zavallı kadınlar değil dünya ülkeleri de yüzyıllardır süregelen bağnaz uygulamaların kaynağının Kur’an olduğunu zannetmektedirler. Kur’an’ın –haşa-; kadını böylesine değersiz, cahil, ezik, kişiliksiz, tüm hakları elinden alınmış, erkeklerin boyunduruğu altına alan bir dini anlattığını sanmaktadırlar. Oysa bu iftiraların hiçbiri Kur’an’da yoktur.

Kur’an’da olmayan, fakat mevzu hadislerle İslam dininin bir parçası gibi algılanmış olan kadına yönelik iftiralara cevap vermeye devam edelim:

Kocasından Boşanan Kadının Durumu

Bir kadın kocasından boşanırsa o kadına cennet kokusu haram olur. (Kadınlara Dini Bilgiler, Suresi 61)

Öncelikle, eşlerin birbirlerinden boşanabilmeleri ve boşanmanın şartları ve hukuku Kur’an’da açık bir şekilde anlatılmaktadır. (Bu konu ilerleyen satırlarda geniş olarak ele alınmıştır.) Allah boşanmayı iki tarafa da hak olarak tanımıştır. Oysa yukarıda yer alan hadislerde boşanan kadının cennete giremeyeceğine dair net bir açıklama yer almaktadır. İşte bu açıklama hadisin tamamen uydurma olduğunun en açık delilidir. Peygamberimiz (sav)’in Allah’ın helal kıldığı bir uygulamayı haram kılması, Allah’ın hükmüne tam zıt bir hüküm getirmesi asla söz konusu olamaz. Dolayısıyla kadın boşanmak istediği takdirde Allah bu özgürlüğü Kur’an’da ona tanımıştır. Boşanma öncesi ve sonrasında kadının maddi ve manevi olarak korunmasına yönelik sayısız tedbirin yer aldığı ayetlerle de boşanmanın şartları bildirilmiştir. Bu nedenle mevzu hadiste geçen boşanmak isteyen “kadına cennet kokusu haram olur” ifadesi tamamen düzmece, yalan ve iftira yüklü bir sözdür. İslam diniyle hiçbir ilişkisi olmayan şeytani bir mantığın ürünüdür.

Şu çok önemlidir ki İslam dini insan fıtratına, aklına, ruhuna tam hitap eden Allah’ın kelamı olan ilahi hükümlerden oluşmuştur. Allah’ın Kur’an’da yer alan tüm ayetleri, insanlar üzerindeki zorlukları kaldıran, baskıcı uygulamaları engelleyen, kişinin kendi hür iradesini ve aklını devreye sokan, fıtratına tam uygun hükümler içerirler. Bu hükümler ne kadını ne de erkeği baskı ya da zorluk altına sokmaz. Aksine insanlar arasındaki anlaşmazlıkları, adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri çözer. Üzerlerindeki ağır zincirleri kaldırır. İnsanların ruhlarını rahatlatır. Taraflar arasında düşmanlık, nefret değil aksine güçlü dostluk ve sevgi bağları kurar. Hepsinden önemlisi de Allah’a tam bir teslimiyetle bağlı, yüksek ahlaklı, derin imanlı, asil bir insan modelinin oluşmasını sağlar.

Oysa söz konusu mevzu hadislerde bahsedilen evlilik modeli Kur’an ahlakının son derece dışında bir anlayışı yansıtmaktadır. Kur’an’a göre evli çiftler arasında hiçbir zorlama ve baskı olamaz. Eğer bir uyuşmazlık, anlaşmazlık varsa bu yine Kur’an hükümlerine göre düzeltilir. Her şeyden önce evlilikte iki tarafın da kadın ve erkek müminler olarak Kur’an’a tam uygun ahlakta olmaları ve mümkün olduğunca arayı düzeltmeye çaba göstermeleri esastır. Ancak buna rağmen yine de anlaşmazlık sürüyorsa boşanma iki tarafın da hakkıdır.

Ayrılma durumunda ise iki tarafın da Allah’ın koruması altında olacakları ayette bildirilmektedir:

Eğer ikisi ayrılacak olurlarsa, Allah her birine ‘genişlik (rızık ve ihsan) kaynaklarından’ kazandırır (ihtiyaçlardan korur.) Allah, (rahmetiyle) geniş olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 130)

Görüldüğü gibi Kur’an’da kadın da erkek de hür iradeleriyle boşanmaya karar vermekte sonrasında da özgür şekilde yaşamlarına devam etmektedirler. Kadının eşinden boşandığı için cennete girmeme gibi bir durumu Kur’an’da tek bir ayette dahi yer almamaktadır.

Kadının, Kocası Ondan Razı Olana Kadar Günahkâr Sayılması

İmam Musa-i Kazım (as)’a kocasını gazaplandıran kadının durumu sorulunca, şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kocası ondan razı oluncaya kadar, günahkâr sayılır.” (Kısar-ul Cümel, C.2, Suresi 258)

Bir başka hadis yine yüce Resulullah (s.a.a)’den, şöyle buyurmuştur: “Bir kadın, kocasının hakkını eda etmediği müddetçe, Allah’ın da hakkını eda etmiş olamaz.” (Mekarim-ül Ahlak, S.247)

“Bir kadın, diliyle kocasına eziyet ederse, onu kendisinden razı edinceye kadar, Allah onun hiçbir tövbesini, kefaretini ve iyi amelini kabul etmez; hatta gündüzlerini oruç ve gecelerini ibadetle geçirse dahi.” (Bihar-ül Envar, C.103, S.244)

Yine yukarıdaki mevzu hadislerde geçen kadının “kocasını razı edememesi ya da hakkını eda etmemesi” durumları tamamen Kur’an ayetlerine muhalif açıklamalardır. Müslüman kadın eşine karşı Kur’an ahlakına uygun olmayan bir ahlak gösterdiyse kocasının değil Allah’ın rızasını kaybeder. Bir Müslüman için esas olan Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bu nedenle önemli olan eşinin razı olması değil Allah’ın kendisinden razı olmasıdır. Dolayısıyla Kur’an’a göre Müslüman kadın hatasını telafi edip Allah’ın rızasını kazandıktan sonra ne eşinin ne de başka insanların kendisinden razı olup olmamasının kendisi için bir önemi olmaz. Zaten karşı taraf Müslüman fıtratındaysa Allah’ı razı edeceği umulan bu sonuçtan doğal olarak o da razı olacaktır.

Ancak söz konusu hadislerin genel mantığı görüldüğü gibi Allah’ı ve Kur’an hükümlerini esas almayan, tamamen şirk üzerine kurulu cahiliye evliliklerini andırmaktadır. Oysa daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an’a göre evlilikte kadın ve erkeğin ikisi de Allah’tan korkan, seçkin, asil ve üstün ahlaklı insanlar olmalıdırlar. Kur’an’daki evlilik bu esasa dayanır. Evli kaldıkları süre boyunca birbirlerine karşı sevgi, saygı, merhamet, sadakat ve vefa duyguları daha da güçlenir.

Allah Kur’an’daki evlilikte arada sevgi, merhamet, sükûnet, mülayimlik olacağını şöyle bildirmektedir:

Onda ‘sükûn bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21)

Dolayısıyla yukarıdaki mevzu hadislerde anlatılan kavgaların, yoğun anlaşmazlıkların, aşağılamaların, küçük düşürücü eylemlerin olduğu evlilik modeliyle Kur’an’daki evlilik modeli arasında çok büyük farklılıklar vardır. Şu unutulmamalıdır: İslam dininde iyilik, insanlardan karşılık görmek için değil Allah rızası için yapılır ve Müslüman da yaptığı hayırlı güzel işlerin karşılığını sadece Allah’tan umar. Ayette de Allah bu ahlakı şöyle bildirir:

Onun yanında hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti (borcu) yoktur. Ancak yüce Rabbinin rızasını aramak için (verir). Muhakkak kendisi de ileride razı olacaktır. (Leyl Suresi, 19-21)

Dolayısıyla Kur’an’a göre kadın, yalnızca Allah’ı razı etmeye çalışır, Allah’a şükreder ve Allah’ın hoşnutluğunu ister. Onun üzerindeki tek hak sahibi Yüce Rabbimizdir, kocası değil. Bu sebeple kadının, kocasının “hakkını ödeyemediği” için türlü rezillikler içine girmesi gerektiğini söyleyen bu mantık Kur’an’a tam olarak muhaliftir.

Kadınların Dışarı Çıkarılmamaları ve Şeytanın Aldatmasına Müsait Oldukları İddiası

Resul-i Ekrem (s.a.a)’den yine şöyle rivayet edilmiştir: “Kadın zarar görmeye müsait bir varlıktır; şeytan onun yanı başını kesiverir. (Onun için ya dışarıya çıkmamalı, ya da çıktığında çok dikkatli olmalıdır.)” (Mizan-ül Hikme, C.2, S.259)

Kadın toplumun direği, güzelliği, süsü, zarafetidir. Kadının varlığı, toplumda söz sahibi olması, denetçi olması, karar mekanizmasında yer alması, fikrine başvurulur olması bir toplum için büyük bir nimettir. Bu nedenle kadın, Allah tarafından özel olarak detayları teşhis edebilen, girift kararları mükemmel şekilde alabilen, her türlü tedbiri önceden düşünen, ince ve keskin düşünceli ve oldukça akıllı olarak yaratılmıştır. Bu nedenledir ki İslam dininde kadına verilen değer çok yüksektir. Bu tam olarak anlaşıldığında İslam dini dünya çapında hakkıyla anlaşılmış olacaktır.

İşte tam olarak bu nedenledir ki iç ve dış mihraklar yüzyıllardır özellikle kadın konusu üzerinden İslam dininde tahribat yaratmaya gayret etmişlerdir. Bunun için de gerek uydurma hadisleri ve batıl uygulamaları gerekse toplumun -tamamen Kur’an dışı olan- örf, adet ve gelenek olarak adlandırdıkları kuralları kalkan yapmışlardır. Kendilerince İslam’da kadının ikinci sınıf, aşağılanan, değer verilmeyen, itici, günaha sokucu, beyni iğfal edilmeye müsait tehlikeli bir varlık olarak bilinmesine çalışmışlardır.

Örneğin yukarıdaki sözde hadiste, kadının ahlaksızlık yapmaya müsait, kendine mukayyet olamayan, iradesi zayıf, imanına güvenilmeyen, şeytanın iğfaline açık bir varlık olduğu anlatılmaktadır. Bunun için de kadının elden geldiğince sokağa çıkarılmaması vesayet altında tutulması, eğer çıkarsa da namussuzluk, ahlaksızlık yapma eğilimi yüksek olacağı gibi bir telkin verilerek her hareketine dikkat edilmesi gerektiği anlatılmaktadır.

Oysa bu uydurma sözlerin Peygamberimiz (sav) tarafından söylenmediği çok açıktır. Kadınlarla istişare eden, savaşlarda güvenliğinin sağlanmasında kadınlara görev veren, meclislerinde kadınlara geniş yer ayıran, vaktinin büyük kısmını onlarla sohbet ederek geçiren, onlara karşı derin saygı ve sevgi besleyen Peygamberimiz (sav) adına yalan beyanlar ortaya atanlar derin bir kadın düşmanlığı içinde olan bağnazlardır.

Peygamberimiz (sav) döneminde, daha önce detaylı bahsettiğimiz gibi, kadınlar savaşlara katılan, her türlü sosyal ortamda bulunan, ticaretle uğraşan, dini tebliğ eden önde giden mücahitler arasında yerlerini almışlardır. Kur’an ayetleri içinde de kadının evden dışarı çıkarılmayacak kadar tehlikeli ve zayıf akıllı bir varlık olduğunu ifade eden tek bir ima dahi yoktur. Aksine Kur’an’da Allah, bağnaz zihniyetin kadınlara bakış açısındaki derin psikopatlığı ve bu zihniyetin Peygamberimiz (sav) döneminde de şeytani faaliyetler içinde olduğunu haber vermiştir:

Oysa onlardan biri, O, Rahman (olan Allah) için verdiği örnek ile (kız çocuğunun doğumuyla) müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilmiş olarak kahrından yutkundukça yutkunur. (Zuhruf Suresi, 17)

(Kıyamet günü) Ve ‘diri diri toprağa gömülen kızcağıza’ sorulduğu zaman: “Hangi suçtan dolayı öldürüldü?” (Tekvir Suresi, 8-9)

Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir; onu aşağılanarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak verdikleri hüküm ne kötüdür? (Nahl Suresi, 58, 59)

Söz konusu ayetler, bağnazların kadına bakış açısındaki dehşet vericiliği mükemmel tarif etmekte ve Allah’ın bu zihniyete ne kadar büyük lanet ettiğini bize göstermektedir. Çocuğu kız olacak diye öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilen, kadına böylesine nefret dolu olan, daha da ileri gidip onu canlı canlı toprağa gömerek cinayet işleyen zihniyet tarihte var olmuştur ve bunların tümü, yukarıdaki Tekvir Suresi’nin 8 ve 9. ayetlerinde belirtildiği gibi ahirette yaptıklarının hesabını vereceklerdir. Kadına karşı bu düşmanlık, Allah’ın Katında büyük bir öfke sebebidir.

Görüldüğü gibi, kadın düşmanlığı ve nefretiyle dolup taşan bağnaz zihniyet, yüzyıllardır kadınlara yönelik şeytani yaklaşımını hiç değiştirmemiştir. Kur’an’ın, onların bu hasta mantığını asla desteklemediğini bildikleri için, bu konudaki tahribatı mevzu hadisler yoluyla yapmaya çalışmışlardır. Özellikle kadınlara yönelik bu kadar ürkütücü mevzu hadis bulunmasının başlıca sebebi budur.

Konuyla ilgili diğer bir uydurma hadiste de bağnazlar, kadınları ölmeyecekleri derecede aç bırakarak ve onlara güzel kıyafetler giydirmeyerek terbiye etmeyi hedeflemektedirler. Bu hastalıklı zihniyete göre eğer kadını aç bırakırlarsa, ona kötü ve eski kıyafetler verirlerse, kadının dışarı çıkma şevki de azalacaktır. Mevzu hadis şu şekildedir:

Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur. (İbnül Cevzi, Mevzuat, II/282283; Suyuti, Leali, II/154 İbn Arrak, Tenzihü’ş Şeria, II/212213)

Kadınlarınıza evlerinin kapısında oturmamaları için yeni elbise yaptırmayın, çünkü elbiseleri güzel ve yeni olursa kalplerine dışarı çıkmak arzusu gelir. (İmamı Gazali-Kimyayı Saadet sayfa:178 İbn Ebi Şeybe, Musannaf, IV/II, 420)

İçinizden biri yaşı ileri, ağzındaki dişleri dökülmüş, görünüş itibariyle de çok çirkin olabileceği gibi aksine karısı da genç ve güzel olabilir. Bu genç ve güzel kadın, çarşıya çıktıktan veya davet edildiği düğün ve ziyafetten evine döndükten sonra dışarıda gördüğü yakışıklı erkeklerle yaşlı ve dişleri dökülmüş kocasını kıyas ederek kocasının yüzüne dahi bakmak istemez. Belki kocasının kendisini öpmesini ve cinsel ilişkide bulunmasını dahi istemez. İşte genç kadının erkeklerin çokça bulunduğu çarşı, pazar, şenlik ve toplantı yeri gibi mekânlara gitmesinin kadın üzerinde yapacağı etki en azından budur. (İmam Şarani, Uhudül Kübra)

Söz konusu mevzu hadislerdeki tarif, gittiği ortamda kendine hâkim olamayan, Allah korkusu ve imanıyla değil de içgüdüleriyle hareket etmeye meyilli ve bu sebeple de çeşitli teknik tedbirlerle zapt edilmesi gereken garip bir yaratığa, adeta bir hayvana işaret etmektedir. Böyle bir tarif vardır, çünkü bu, tam olarak bir bağnazın kadına bakış açısıdır.

Bizi ise bağnazın değil, Kur’an’ın bakış açısı ilgilendirir. Kur’an’da tarif edilen Müslüman kadın Allah’tan korkar. Dolayısıyla hangi ortamda nasıl giyinmesi gerektiğini, iffetini ve ırzını nasıl koruması gerektiğini, çarşı, pazar, şenlik ve toplantı yerlerinde nasıl davranması gerektiğini gayet iyi bilir. Bunu bilmesi için Kur’an ona yeterlidir. Bunu bilmesi için bir erkeğin ona ne yapacağını söylemesine, onu giydirmesine, onu yedirmesine ihtiyacı yoktur. Buna karar verecek olan bir erkek değildir, buna karar veren Allah’tır. Kur’an’ın hiçbir yerinde bir erkeğe bu konuda verilmiş bir ehliyet, bir yetki bulunmamaktadır. Kur’an’ın hiçbir yerinde erkeğin bu hakların kendisine ait olduğunu iddia edeceği bir ayrıcalığı ve özelliği yoktur. Allah Kur’an’da mümin erkeklere hitap ettiği gibi mümin kadınlara da hitap ettiğine göre, kadın kendisine Rabbimizden gelen hitabı Kur’an’da gayet güzel görür, anlar ve bunu en mükemmel şekilde uygulamak için çalışır.

Kur’an’daki ahlakı uygulamak için bir kadının Allah’tan korkması yeterlidir. Erkek tarafından güdülerek bunun sağlanacağını iddia edenler sadece bu korkunç mevzu hadislerin adeta esiri olmuş bağnazlardır.

Ayrıca Allah Kur’an’da Müslümanların kadın olsun erkek olsun, israf etmeyecek şekilde helal olan her şeyden yiyip içmelerini, mescitlere en güzel kıyafetleriyle gelmelerini, mücevher takmalarını, temiz ve bakımlı olmalarını bildirmektedir.

Ey Âdemoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (Araf Suresi, 31)

Kadınların sokağa çıkmamaları gerektiğine dair hiçbir ayet olmadığı gibi, tam aksine, Allah’ın mümin kadınlara yüklediği sosyal sorumluluklar gereği kadınların yoğun bir sosyal hayatları olduğu da ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Dolayısıyla söz konusu mevzu hadislerde geçen ifadeler de Kur’an ayetleriyle tümüyle çelişmektedir.

Kadının Güya Namazı Bozacağı ve Uğursuz Olduğu İddiası

“Resulullah (sav) buyurdular ki: “Biriniz sütresiz olarak (seccadenin önüne değnek koymadan) namaz kılarsa (önünden geçtiği takdirde) şunlar namazını bozar: Eşek, domuz, Yahudi, Mecusi, kadın… (Buhari, Salat 90, İlm 18, Ezan 161, Cezau’s-Sayd 25; Müslim, Salat 254, (504); Muvatta, Kasru’s-Sala)

Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır. (Sahih-i Müslim, Salat 265; Tirmizi Salat 253/338 Ebu Davud, Salat, 110/720)

Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta. (Ebu Davud, Tıb, 24/3922; Müslim, Selam, 34/115 Buhari, Nikâh, 17/4805)

“Bir şeyde (uğursuzluk) olsaydı, bu atta, kadında, meskende olurdu.” (Buhârî, Cihad 47, Nikâh 17, Tıb 43,54; Müslim, Selam 119, Müslim, Tıb 117-120, (2226); Muvattâ, İsti’zân 21)

Söz konusu mevzu hadisleri de yukarıdaki açıklamalar ışığında değerlendirmek gerekmektedir. Allah’ın, “en güzel surette yarattığım” dediği kadınları “kara köpek, eşek, domuz” gibi benzetmelerle aşağılamak, “uğursuz” diye nitelendirmek Kur’an ahlakıyla asla bağdaşmaz. Müslüman kadınlar Kur’an’da övülen, örnek gösterilen, saygı ve sevgi duyulan, nimet konumunda olan son derece mübarek insanlardır.

Bunun yanı sıra, köpek ve at gibi son derece sevimli ve aynı zamanda da insanlar için birer nimet olan mazlum canlıların da ibadeti bozan belalı ve uğursuz varlıklarmış gibi gösterilmesi zaten söz konusu mantığın korkunç bir tezahürüdür.

Ayrıca İslam dininde uğur-uğursuzluk diye bir kavrama da yer yoktur. Bu kavramlar şirke işaret eden kavramlardır. Hayır da şer de Allah’tandır. Yaratılmış olan hiçbir şeyin insana uğur ya da uğursuzluk getirmesi mümkün olmadığı gibi bağımsız bir gücü de yoktur. Uğursuzluğa inanmak müşrik karakterine mahsustur ve Allah asıl bu mantıkta olanların uğursuz olduklarını bildirmektedir.

“… Haberiniz olsun, Allah Katında asıl uğursuz olanlar kendileridir; ama onların çoğu bilmezler.” (Araf Suresi, 131)

Daha önceki bölümlerde detaylı anlatılan anlam kaymalarına en net örneklerden bazıları da bu hadislerdir.

Anlam ile hadis nakli makul görülünce kimi zaman hadisin başını ve sonunu duymamak da önemli anlam kaymalarına sebep olmuştur. Örneğin, Ebu Hureyre’den “Uğursuzluk üç şeyde olur; ev, kadın ve at” diye Peygamberimiz (sav)’e hadis atfedildiğini duyan Hz. Aişe: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın elçisi bunu asla söylememiştir. O ancak şunu söylemiştir. ‘Cahiliye ehli şöyle derlerdi: Uğursuzluk şu üç şeyde olur; ev, kadın ve at.’” şeklinde konuşmuştur.

Kadınları Hayvanlara Benzeten Bağnaz Zihniyetten Örnekler

Kadın sekiz sıfatlıdır: 1- Giyim kuşam hevesinden maymun. 2- Fakir düşmeye razı olmadığından köpek. 3- Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan. 4- Gece gündüz koğuculuk (dedikodu) yaptığından akrep. 5- Evden eşya sattığından fare. 6- Erkeklere hile kurduğundan tilki. 7- Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur. (İmamı Gazali, İhya-u Ulumuddin)

Burada şu soruyu sormak lazım: Yukarıdaki bu iğrençliklerle dolu mevzu hadise inanan bir erkeğin bir kadına bakış açısı nasıl olur? Eşini nasıl sevebilir, ona nasıl saygı duyabilir? Böyle bir insanın dünyada en yakın olması gereken varlığa, eşine karşı nefret duygusu dışında duyabileceği başka nasıl bir his olabilir? Kendi eşini adeta hayvan olarak görürken, Kur’an’da asıl üzerinde durulan sevgi ve muhabbeti nasıl elde edebilir? Elbette edemez. Oysa Allah Kur’an’da, eşler arasında var olan özel bir sevgi ve merhametten bahseder:

Onda ‘sükûn bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21)

Bu sözden yola çıkarak konuyu biraz genişletelim:

Genel olarak kadına bakış açısı böylesine ürkütücü detaylarla dolu bir insanın kendi annesine, kız kardeşine, kendi kızına bakış açısı da kuşkusuz benzer şekilde olacaktır. Onlara yönelteceği, sevgi ve saygı anlayışı hastalıklı olacak, bu sahte sözde geçen mantığın bir yansıması şeklinde kendisini gösterecek ve ister istemez bakış açısı sadece aşağılamak üzerine kurulu olacaktır.

Açıktır ki, mevzu hadislerdeki tanımda sevgiye değil nefrete teşvik vardır. Söz konusu mevzu hadislerde tarif edilen kadına saygı duyulabilmesi adeta imkânsızdır. Sevgiden zaten tek bir bahis dahi geçmemektedir. Allah’ın Kur’an’da temel şart olarak belirttiği bu muhteşem duygu, Allah’ın kâinatı yaratma amacı olan sevgi adeta unutulmuştur. Bu nasıl bir dindir ki bu kadar çok düşmanı vardır ve bunun en başlıcaları kadınlardır?

Böyle bir din kuşkusuz ki Kur’an’daki hak din değildir.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir: Kur’an’da hüsn-ü zan yani güzel zanla bakmak esastır. Deliller, şahitler olmadan zanda bulunmak haramdır. Dolayısıyla karşı taraf sırf kadın olduğu için ona yönelik “haindir, giyim kuşam konusunda hırslıdır, hırsızlığa eğilimlidir, sinsidir, hilekârdır, kibirlidir” gibi önyargıyla ve direkt hükümle yaklaşmak Kur’an’a göre suizan yani kötü zandır. Dolayısıyla yalan ve haramdır. Bir insana hilekâr diyebilmemiz için gerçekten sahtekârlığına, samimiyetsizliğine şahit olmamız gerekir. Bir kişiyi hırsızlıkla itham edebilmemiz için bu kişinin kendine ait olmayan bir malı çaldığını ispatlamamız gerekir. Delilleri, şahitleri olmaksızın bir insana sırf kadın olduğu için bu gibi ithamlarda bulunmak Kur’an’a göre iftira hükmüne girer. İftirayı atan da zalim olur. Ancak bağnazlar Kur’an hükümlerinden habersiz, bambaşka bir batıl dinin içinde yaşadıklarından uydurma hadislerdeki bu sapkın mantıkları görememektedirler.

Bir sonraki bölümde kadınları kısıtlamak ve aşağılamak için kendilerince Kur’an’dan deliller getirmeye çalışanların iddialarına cevaplar verilecektir.

Peygamberimiz (sav)’in Hanımlarına Yönelik Olarak İndirilen Ayetler

Şu önemli noktanın mutlaka belirtilmesi gerekmektedir. Kur’an’da Peygamberimiz (sav)’in hanımlarına yönelik olarak indirilmiş ayetler bulunmaktadır. Peygamberimiz (sav)’in yaşadığı dönemde, fitnenin önlenmesi ve muhtemel yanlış anlaşılmaların engellenmesi için Allah Peygamberimiz (sav)’in hanımlarını diğer kadınlardan ayrı tutmuştur. Kur’an’da şu şekilde belirtilmektedir:

Ey Peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin. Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargâh edinin), ilk cahiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. (Ahzab Suresi, 32-33)

Söz konusu ayetlerde Peygamberimiz (sav)’in hanımları yaşam tarzı, konuşma, giyim şekli gibi konularda ayrı yükümlülüklere sahiptirler. Kur’an ayetleri üzerinden yorumda bulunanlar bazen bu ayetleri genel olarak tüm Müslüman kadınlara hitap eden ayetler olarak yorumlamaktadırlar. Oysa söz konusu ayetler tüm Müslüman kadınlarına hitap etmemekte, Peygamberimiz (sav)’in hanımları diğer kadınlardan hariç tutulmaktadır.

Sonuç: Kur’an’da Kadına En Fazla Değer Verilir

Kadınlarla ilgili söz konusu mevzu hadisleri bu bölümde açıklamamızın temel nedeni, bir kısım İslam topluluklarında nasıl bir yanlış inanç şeklinin yaygınlaşmış olduğunu ve bu yanlış inancın temel kaynağını gösterebilmektir. Böylelikle İslam adına bunlara uyanlar veya bunlardan dolayı İslam dinine cephe alanlar, kadınlara zulmeden bu sistemin gerçekte Kur’an’da kesinlikle olmadığını görebilirler.

Fakat kimileri kadınların aşağılanması konusuna kendilerince, Kur’an’dan delil getirmeye kalkar. İşte bu, çeşitli Kur’an ayetlerinin yanlış tefsir edilmesi, parantezlerle yapılan kişisel eklemelerle yanlış yorumlanması ve çoğu zaman da ayetlerin yukarıda açıkladığımız mevzu hadisler ışığında yorumlanmış olmasından kaynaklanır. Oysa sadece Kur’an’a bakıldığında, bağnazların kendi isteklerine göre çıkartmaya çalıştıkları yorumların hiçbirini Kur’an’da bulmak mümkün değildir.

Bunu daha iyi anlamak için, yıllardır, “Kadınların eve kapatılması, dövülmesi, yarım insan sayılması” gibi konularda delil getirilmeye çalışılan ayetleri inceleyeceğiz. Bir bağnazın değil, Kur’an’a uyan dindar bir Müslümanın bakış açısıyla bakıldığında, ayetlerin gerçek anlamları açıklandığında, bağnazların o sahte dini devreye girmediğinde, kadına yeryüzünde en fazla değer veren sistemin gerçekte Kur’an’daki sistem olduğunu herkes açıkça görebilecektir.

Kadınları Kısıtlamak ve Aşağılamak için Kur’an’dan Delil Getirmeye Çalışanlara Cevaplar

Kadını Kısıtlama Yöntemi Olarak Kur’an Meallerine “Başörtüsü” Kelimesinin Eklenmesi

Bilindiği gibi bağnaz dininin en fazla gündeme getirdiği konuların başında kadınların kapanması gelir. Dinin pek çok hükmüne neredeyse hiçbir hassasiyet göstermeyen, temel ibadetleri dahi yerine getirmeyen ama sünnet -yani hadislerin uygulanması- konusunda oldukça titiz olduğunu iddia eden bir kısım kişilerin din ve iman anlayışı genellikle “başörtüsü = din” şeklindedir. Peki, bu kişilerin dinin adeta yegâne sembolü gibi gördükleri başörtüsü gerçekte Kur’an’da var mıdır?

Pek çok âlim, başörtüsü ve örtünme konusuyla ilgili açıklamaları Kur’an’dan edindiklerini söyler ve bazı ayetleri bu konuda örnek gösterirler. Oysa Kur’an’da başörtüsü kelimesinin geçtiği tek bir ayet dahi bulunmamaktadır. Dolayısıyla önce, Kur’an’ın tefsirlerde ve meallerde nasıl yorumlandığını ve doğru açıklamanın ne olduğunu görmek gerekir.

Nur Suresi 31. Ayet– 1. Bölüm

Mümin kadınlara da söyle: “Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) salsınlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah’a tövbe edin ey Müminler, umulur ki felah bulursunuz.” (Nur Suresi, 31)

Bu ayette, neredeyse her mealde “Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) salsınlar” şeklinde çevrilmiş olan cümlenin orijinal Arapçasında aslında başörtü kelimesi geçmemektedir. Burada geçen kelime “örtü”dür. Ayetteki kelimelerin Arapça anlamlarını incelediğimizde bunu çok açık görebiliriz:

“…Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) salsınlar…” (Nur Suresi, 31)

“Ve kul lil mu’minâti yagdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne ve lâ yubdîne zînetehunneillâ mâ zahera minhâ vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne ve lâ yubdîne zînetehunne illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evit tâbiîne gayri ulîl irbeti miner ricâli evit tıflillezîne lem yazharû alâ avrâtin nisâi ve lâ yadribne bi erculihinne li yu’leme mâ yuhfîne min zînetihinn(zînetihinne) ve tûbû ilâllâhi cemîan eyyuhel mu’minûne leallekum tuflihûn(tuflihûne).”

karanlık tehlike 30

Yadribne: “Darabe” fiilinden türemedir, “vurmak, dövmek, bırakmak, örtmek, kapamak” anlamındadır.

Humurihinne: “Hamara”dan türemedir. “Hamrü” “şarap, sarhoşluk verici” anlamındadır. Kelime bu ayette “örtü” manasına gelir. Genellikle de “her türlü örtü, perde, paravan; siper; bahane” gibi anlamlara sahiptir.

Cuyubihinne: Cüyub kelimenin çoğuludur. Göğüs, yaka, cep, koyun (göğüs bölgesi), sine, bağır, oyuk, gerdanlık gibi anlamları da vardır.

Şimdi ayetin, “Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) salsınlar” şeklinde çevirilen “vel yadribne bihumurihinne alâ cuyûbihinne”bölümünü kelime kelime inceleyelim:

“Humur” / Örtmek Kelimesinin İncelenmesi

Başörtüsüne delil gibi kullanılan “Humur” kelimesi çok geniş anlamlı olup, genel olarak “örtü” anlamına gelen “hımar” sözcüğünün çoğuludur ve “örtmek”anlamına gelen “hamr” kökünden türetilmiştir.

Sözlüklerde “hımar”a genel mana olarak “örtü” anlamı verilmektedir, kelime “herhangi bir şeyi örtmek” anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla ayette “başörtülerini” şeklinde çevrilen kelimenin gerçekte sadece örtü olduğu ve “baş” kelimesinin ayetin hiçbir yerinde geçmediği görülebilmektedir.

“Yadribne” / Vurmak Fiilinin İncelenmesi

Ayetteki bu fiil, başörtüsünü, Kur’an’ın hükmü gibi göstermeye çalışanlar tarafından “indirsinler, salsınlar” şeklinde tercüme edilir. Bunun nedeni, başta zaten bir başörtüsü olduğuna dair önkabullerini haklı çıkarmak için “başörtüsünü yaka açıklarına salsınlar” ifadesini kullanabilmektir. Oysaki fiilin böyle bir anlamı yoktur ve kullanımı şu şekildedir:

“Yadribne” fiili, “darabe” kökünden türemiştir. Darabe, “vurmak, dövmek, bırakmak, örtmek, kapamak” anlamlarına gelir. Ayetteki kullanımıyla yani, “örtüleriyle (bihumurihinne) göğüslerine (cuyubihinne) vursunlar (liyadribne)” ifadesiyle bir örtü ile göğüs bölgesinin örtülmesi bildirilir.

Kur’an’da “salsınlar, indirsinler” manasında “felyüdnine” kelimesi kullanılır. Bu fiil ise ayetin hiçbir yerinde geçmemektedir.

“Cuyub” / (Yaka açığı) Kelimesinin İncelenmesi

Cuyub kelimesi, bildiğimiz cep kelimesinin çoğuludur (gömlekte cep açmak, cebine koymak, cebinden çıkarmak gibi tanımlamalarda kullanılır.) Ayrıca “göğüs, yaka, koyun (göğüs bölgesi), sine, bağır, delik, oyuk, gerdanlık, bozuk para çantası, açıklık, yarık, boyun, gerdan” gibi anlamlara da gelmektedir.

“Cuyub” kelimesi Kur’an’da 3 kere geçmektedir. “Cuyub” kelimesi Nur Suresi, 31. ayette kullanılmakta, kelimenin tekil hali yani “ceyb” ise Hz. Musa (as) kıssasında bildirilen iki ayette geçmektedir. Kelimenin bu iki ayetteki kullanılışları ise şöyledir:

“Cuyub” kelimesinin tekil hali yani “ceyb” Hz. Musa (as) kıssasında iki kez geçer:

Elini koynuna (fi ceybike) sok da kusursuz bembeyaz çıksın… (Neml Suresi, 12)

Elini koynuna (fi ceybike) sok. Kusursuz olarak bembeyaz bir halde çıksın… (Kasas Suresi, 32)

Görüldüğü gibi yukarıdaki iki ayette de cuyub kelimesi, Hz. Musa (as)’ın ’göğsü/koynu’ anlamında kullanılmıştır. Bütün bunlara baktığımızda ’cuyub’ kelimesinin, ’hımar’ yani örtmek kelimesi ile birlikte kullanıldığında göğsün örtülmesi anlamına geldiği açıktır. “Başı örtmek” gibi bir anlam ise ayetin hiçbir yerinde yoktur.

Dolayısıyla “Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) salsınlar” şeklinde tefsir edilmiş olan bölümün gerçek anlamı, “örtülerini göğüslerinin üzerine örtsünler” şeklindedir. Ayette bildirilen hüküm başın değil, göğüslerin örtülmesidir.

Mevzu Hadisler Kaynaklı Yönlendirici/Hatalı Çeviriler

Kur’an’da “Başörtüsü” hükmü varmış izlenimi verebilmek için Nur Suresi’nin 31. ayeti, bazı tefsirciler tarafından kimi zaman yönlendirici bazı izahlar kullanılarak tercüme edilmiştir. Buradaki amaç, ayeti, birazdan inceleyeceğimiz başörtüsüne yönelik mevzu hadislere uygun hale getirebilmektir (ayeti tenzih ederiz). Yapılan temel yönlendirme ise “başörtülerini salsınlar” yanlış çevirisiyle gerçekleştirilmektedir.

Bir Hatalı Tefsir: “Başörtülerini Salsınlar”

Bazı meallerde, ayetin “Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) salsınlar” şeklinde tefsir edilmiş olan bu bölümünde, yukarıda kelime kelime Arapça anlamlarından incelediğimiz gibi ne “başörtüsü” ifadesi ne de “salsınlar” ifadesi geçmemektedir. Buna rağmen, ayeti bu şekilde tefsir etmek isteyen kişiler, Kur’an ile çeliştikleri için, bu tefsirlerini yaparken ciddi anlam boşlukları ve çelişkiler içine düşerler. Pek çoğu, “zaten başlarında var olan başörtüyü yakalarına saldılar” gibi şaşırtıcı bir izah yaparak, hâlihazırda kadınların başlarında bir örtü olduğunu iddia etmektedirler. Dönemin Müslüman kadınlarının “zaten başlarında bir örtü” olabilmesi için bu konuda Kur’an ile gelmiş olan bir şart, bir hüküm gerekmektedir. Oysa Kur’an’ın hiçbir yerinde başörtüsü ile ilgili bir açıklama geçmemektedir. Dolayısıyla o dönemin kadınlarının dini bir hüküm olarak başlarında bir başörtüsü bulundurmaları imkânsızdır. Bu sebeple bazı tefsirlerdeki, “zaten var olan bir başörtüsü” izahı ciddi şekilde mantık hezimetidir. Şimdi bu mantık bozukluklarını inceleyelim:

1- “Zaten başta var olan bir örtü” iddialarına açıklama getirebilmek için bazı tefsirciler, Ahzab Suresi’nin 59. ayetinde geçen “cilbab” yani çarşaf ile ilgili olan ayetin, Nur Suresi 31. ayetten önce indirildiğini ve dolayısıyla Müslüman kadınların başlarında zaten bir örtü olduğunu iddia ederler. Derin mantık boşluklarından bir tanesi de burada ortaya çıkar. Cilbab zaten, birazdan detaylı inceleyeceğimiz gibi, bütün vücudu baştan aşağı örten bir giysi, yani çarşaftır. Amacı da asıl olarak bedeni kapatmaktır. Nur Suresi 31. ayetin kadınların göğüslerini kapatmalarına yönelik bir hüküm olduğunu hatırlarsak, cilbab yani çarşaf ile dolaşan bir kadının göğsünün açık olma ihtimalinin olmadığını dolayısıyla ayetin, bütün vücudunu ve başını çarşafla kapatmış olan kadınlara hitap etmediğini de anlarız. Söz konusu iddiayı ortaya atanlar, bu önemli ve temel noktayı unutmuş gözükmektedirler.

2- Dönemin Arap toplumlarında kadınlar çıplak dolaşıyorlardı. Ayet bunun üzerine indirilmiştir. Bu ayet üzerine Müslüman kadınlar açıkta olan göğüslerini örtmeye başlamışlardır. Ayette geçen “cuyub” kelimesinin göğüs anlamına geldiğini ve bu ayetteki söz konusu cümlenin gerçek anlamının “örtülerini göğüslerinin üzerine örtsünler” şeklinde olduğunu tekrar hatırlatalım.

3- “Zaten var olan başörtüsü” yanılgısını ısrarla savunan bir kısım tefsircilere göre, söz konusu kadınların başları başörtüsü ile “zaten” kapalıdır, fakat bu mantığa göre her nasılsa göğüsleri açık dolaşmaktadırlar! Buna göre, kadınlar başlarını örtmeyi akıl etmiş fakat göğüslerini örtmeyi akledememişlerdir (Müslümanları tenzih ederiz). Başlarındaki örtüye çok titiz davranmakta ama vücutları çıplak dolaşmaktadırlar. Söz konusu tefsircilerin “zaten var olan başörtüsü” iddiası bu sonucu ortaya çıkarmaktadır. Bu kişiler yaptıkları bu yorum ile “göğüsleri açıkta ama başları kapalı” olan bu kadınlara başlarındaki örtüyü aşağı doğru salmaları ve göğüslerini de kapamalarının öğütlendiğini iddia etmektedirler. Bu derin mantık boşluğu, başörtüsü hükmünü zorla Kur’an’a dâhil edebilme çabasının getirdiği vahim bir sonuçtur.

4- Bu garip izaha göre “başta zaten var olan başörtüsü” o kadar uzundur ki, göğsü iki yandan tamamen örtecek kadar aşağı inebilmektedir. Dolayısıyla bu kabule göre çıplak gezen dönemin kadınlarının her birinin kafasında “zaten” bir başörtüsü bulunmakta, o da çarşaf gibi uzun olmaktadır. İşte ayet üzerinde “başörtülerini salsınlar” şeklinde hatalı bir tefsirin yapılması, bu tefsirin savunucularını böylesine büyük mantık bozukluklarına sürüklemektedir. Bu durum, anlamı oldukça açık olan bu ayete başka anlam yüklemeye çalışmanın getirdiği bir sonuçtur.

Ayete başörtüsü izahını ekleyebilmek için uydurulmuş mevzu hadisler ise çok daha büyük mantık çöküntüleri sunmaktadır. Bu konu ilerleyen satırlarda anlatılacaktır.

Ayetlerin Arapçadaki Anlamları ve Tefsirlerin Doğruluğu ile İlgili Bilinmesi Gerekenler

Arapça bir metnin tam olarak anlaşılması için yani tercümesinin doğru yapılabilmesi için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır:

1-Kelimelerin Arapça Kullanımlarının Dikkate Alınması

Hanımlara ait tesettürün kıstaslarının tam belirlenmesi için dikkat edilmesi gereken bir konu, örtü kelimesinin Arapçada nasıl kullanıldığıdır.

Genel olarak Arapçada örtü kelimesi, örtülecek nesne ile birlikte vurgulanarak kullanılır. Örneğin örtmek kelimesinin yanına masa kelimesi geldiğinde masa örtüsü olur, bunun gibi “örtmek” (“hımar”) kelimesinin yanına “baş” (“re’s”) kelimesinin gelmesiyle birlikte “hımarü-re’s” yani “başörtüsü” kelimesi oluşmaktadır. Eğer Kur’an’da kadınların başlarının örtülmesi bildirilseydi kullanılacak ifadelerden biri de bu, yani “hımarü-re’s” olacaktı. Fakat böyle bir ifade yoktur.

Nitekim Kur’an’da abdest alınmasıyla ilgili Maide Suresinin 6. ayetinde, başın mesh edilmesi konusunda “baş” kelimesi “res” ile vurgulanmıştır.

Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı mesh edin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da. (Maide Suresi, 6)

Arapça Okunuşu: Ya eyyuha elleziyne amenuu iza kumtum ila essalati fe iğsiluu vucuhekum ve eydiyekum ila elmerafiki ve imsehuu bi ruusikum.

Açıkça görüldüğü gibi, eğer Allah kadınlar için başörtüsü emri vermiş olsaydı, bu emir açık ve sarih olarak Kur’an’da belirtilirdi. Ancak kadınların kıyafetleriyle ilgili ayetler incelendiğinde baş ile ilgili bu şekilde bir vurgulamanın Kur’an’da geçmediğini görürüz.

2-Kur’an’daki Kelimelerin Diğer Ayetler ile İncelenmesi

Kur’an’da bir inceleme yaparken, ilgili kelimenin ayetteki diğer kelimelerle birlikte nasıl kullanıldığına ve diğer ayetlerde bu kelimenin nasıl geçtiğine bakılması da gerekir.

Nur Suresi, 31. ayetteki ’hımar’ (’örtü’) kelimesinin yanında kullanılan ve konuyu vurgulayan kelime ’cuyub’ kelimesidir ki, bu, yukarıda da incelediğimiz gibi, kelimenin geçtiği tüm diğer ayetlerde de ‘göğüs’ bölgesi için kullanılmaktadır. Dolayısıyla ayete göre kapatılması gereken yer, baş değil göğüs bölgesidir.

3- Arapça Kelimelere Parantez İçinde Anlamlar Yüklenirken Dikkatli Olunması

Arapça, diğer birçok dile göre daha fazla sözcük bulunduran, içerdiği mana zenginliğiyle çok geniş bir dildir. Çok az kelimeyle çok şey anlatılabilir ve bir kelimenin çok farklı kullanımları ve dolayısıyla farklı anlamları olabilir. İşte bu nedenle ayetteki anlam son derece açık olmasına rağmen birçok tefsirde parantez içinde eklemeler kullanılmakta ve çevirmenin kişisel yorumuna göre bir yönlendirme yapılmaktadır.

Burada hatırlatalım, Kur’an tercümelerini yapanlar genelde, hadisleri dinin temeli gören geleneksel İslam anlayışına sahip kişilerden oluşur. Ayrıca genel olarak da bu kişilerin tercümelerine itibar edilir ve ayet çevirilerindeki kişisel yorumlar da çoğunlukla bu kişilerin geleneksel kabullerine göre ve mevzu hadisler ışığında yapılmaktadır. Parantezler veya açıklamalarla söz konusu mealciler, -bilerek veya bilmeyerek- mevzu hadislerin anlamlarına uygun şekilde ayetin anlamını değiştirmeye meyletmektedirler.

Nur Suresi 31. ayetini meallerden incelediğimizde, ayetin hiçbir yerinde başörtüsü kelimesi geçmemesine rağmen, tefsirciler tarafından parantez içinde ya da direkt olarak metnin kendisinde “başörtüsü” kelimesinin kullanıldığı görürüz. Ayette baş yani “re’s” kelimesi kesin olarak bulunmamasına ve örtü kelimesi göğüs kelimesi ile birlikte kullanılmış, yani örtülmesi gereken yer –göğüs- açıkça belirtilmiş olmasına rağmen; “herhangi bir örtü” anlamına gelen “hımar” kelimesi sanki yanında baş kelimesi geçiyormuş gibi “başörtüsü” olarak çevrilmektedir. İşte bu nedenle ayetteki hüküm değiştirilmekte, değiştirilen hüküm bu şekilde yaygınlaştırılıp bir gelenek haline getirilmekte ve kadınların başörtüsü kullanması gerektiği gibi bir sonuç çıkarılmaktadır.

Oysa tefsirciler tarafından sonradan eklenen bu yorum kaldırıldığında, ayetin oldukça açık bir şekilde göğüs bölgesinin örtülmesine işaret ettiği açıktır. Ayeti doğrudan okuyan herkes sadece bu anlamla karşılaşır.

Nur Suresi 31. Ayetin Açıklaması – 2. Bölüm

Mümin kadınlara da söyle: “Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) salsınlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah’a tövbe edin ey Müminler, umulur ki felah bulursunuz.” (Nur Suresi, 31)

“Kadınların Süsleri” Konusundaki Teviller

Nur Suresi 31. ayette Allah’ın dikkat çektiği bir konu da kadınların “süsleri”dir. Ayette yer alan ”gizledikleri süsleri bilinmesin diye” ifadesi ile de gizlenmesi gerekenin, kadının baş kısmı değil göğsü olduğu anlaşılmaktadır.

Ancak bazı hadislerde ve bazı Kur’an tefsirlerinde yine parantez içi eklemeleriyle ya da kelimelerdeki anlam değişiklikleri ile bu gerçek çok farklı yansıtılabilmektedir. Bunları inceleyelim:

“Kadınların Fitne Vesilesi Olduğu” İddiası

Bu ayette kullanılan “ziynetehunne” kelimesinin asıl anlamı, Türkçede kullandığımız gibi “ziynet” yani “süs” demektir ve kelimenin sonundaki ‘hunne’ zamiri ile de hanımlara hitap olduğu anlaşılmaktadır.

Bazı alimler kendi kanaatlerine göre, “kadın vücudu süslü ve çekicidir dolayısıyla ayette tüm vücut kastedilmiştir” demekte ve buradan yola çıkarak kadının tüm vücudunu kapatması gerektiğini iddia etmektedirler. Oysa ayette hiçbir şekilde böyle bir anlatım yoktur.

Bazıları ise yine Kur’an’ın anlatımından çok daha farklı bir yorumda bulunur ve “ziynetler ile incik-boncukların takıldıkları yerler kastedilmiştir, dolayısıyla bu ziynetlerin takıldığı yerlere bakmak haramdır” demektedirler. Bir kısmı daha da ileri gitmiş ve ‘‘kadının kesilmiş saçına, tırnağına bakmak haramdır’‘ diye iddia etmiştir. Buradan hareketle kimileri, “bir parçaya bakış çoğu kez insanı hepsine bakmaya sürükler” (İbn Hâcer, Zevacir) şeklinde inanılması güç gariplikte mantıklar geliştirmişlerdir.

Dikkat edilirse, ayet son derece açık olmasına rağmen, “gizledikleri süsleri bilinmesin diye” ifadesi üzerine yapılan sayısız, birbirinden farklı ve garip yorumlardır bunlar. Yorumlar, kişilerin zihniyetine göre değişiklik göstermiş, kimi zaman da bunlar kişilerin kadına bakış açılarına göre yapılmıştır. Kadını kapatmaya, pasifize etmeye, çirkinleştirip toplumdan ve insanlıktan uzaklaştırmaya çalışan, onu ikinci sınıf vatandaş gibi gösterip, -Haşa- Allah için değil, erkek için yaşamaya layık bir varlık haline getirmeye çalışan zihniyetler, ayetteki tek bir süs kelimesiyle kadını tamamen yok etme eğiliminde olmuşlardır. İşte Kur’an ayetleri üzerinden yapılmaya çalışılan yanlış yorumlarla, pek çok insan Kur’an’ın özünden ayrılmış, Kur’an’ı anlaşılmaz bir kitap olarak görmüş ve bu eklemeler mevzu hadislerle birlikte yorumlanınca da ortaya Kur’an’dakinden çok farklı bir din yorumu çıkmıştır.

Oysa ayette geçen “gizlenen süsler” ifadesinin anlamı çok açıktır ve gizlenen iki bölgeye; cinsel organ ve göğüslere hitap etmektedir.

Takı ve Boncukları Haram Kılma Yanılgısı

Bazıları da ayette “ziynet” kelimesi ile kastedilenin “boncuk, takı gibi süs eşyaları” olduğunu iddia edebilmektedirler ki bu da bazı sözde hadislere dayanılarak yapılan tevillerin yanlışlığının ve garipliğinin anlaşılması bakımından manidardır. Bu şaşkınlık uyandırıcı iddiaya göre bir erkek öylesine vahşi bir içgüdüyle yaşamaktadır ki, bir boncuğa bakmak bile onun kontrolden çıkmasına yetmektedir. O yüzden bu garip zihniyete göre apar topar boncuklar yasaklanır ki son derece vahşi bir varlık olan “erkek” dizginlenebilsin!

Bu ürkütücü mantık, bağnazların aslında Müslüman bir erkeğe bakış açısını da göstermektedir. Oysa Müslüman bir erkek, Allah’tan korkan bir varlıktır. Haram olan fiilleri etrafta bir şeyler yasaklandığı için değil Allah istemediği için yapmaz. Müslüman bir erkek, açık bir kadın veya bir avuç boncuk gördüğü için kendisini kaybeden, kontrolden çıkan, hayvani içgüdülerle yaşayan bir varlık değildir. Bunu iddia etmek, Müslüman bir erkeğe yönelik yapılmış çok büyük bir hakarettir.

Yapılan söz konusu yorumlar gerçekte bağnazların vahşi zihniyetlerinin anlaşılması bakımından son derece önemlidir. Bağnazların yorumlarını bir kenara koyup yalnızca Kur’an’a başvurduğumuzda ise, ayette geçen ziynet kelimesinin ne anlama geldiğinin çok açık olduğunu görürüz.

Ziynet Kelimesi Kur’an’da Nasıl Kullanılıyor?

Bağnaz mantığın süsleri yasaklama, kolye, küpe gibi takıları engelleme mantığının tam tersine Allah Kur’an’daki ayetlerde süs eşyalarını ve takıları iman edenler için indirdiğini/çıkardığını, hatta mescitlere bakımlı ve güzel giysilerle gidilmesi gerektiğini bildirmektedir:

Ey Âdemoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. (Araf Suresi, 31)

Allah bir ayetinde: “De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?”“ (Araf Suresi, 32) diye belirterek, Allah’ın helal kıldığı takıları dahi haram kılacak bir zihniyetin ortaya çıkacağını haber vermektedir. Ayetin devamında ise; “…De ki: ‘Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.’ Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Araf Suresi, 32) ifadesiyle ziynet, takı ve süslerin Müslümanlara dünyada verilmiş güzel birer nimet olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca ahirette yalnızca onlara ait olacağı belirtilerek bu güzelliklere en çok iman edenlerin layık olduğu da belirtilmektedir. Allah bu güzellikleri iman sahiplerine layık görmüşken bağnazların bunu Müslümanlara yasaklamaya çalışmaları Kur’an zihniyeti ile ne kadar çeliştiklerinin bir diğer delilidir.

Ziynet kelimesinin süs olarak kullanıldığı bir başka ayet ise şöyledir:

Ey Âdemoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (Araf Suresi, 26)

Nur Suresi, 31. Ayette Belirtilen Süsler Bölgesi

Yukarıda süs ifadesinin kullanıldığı söz konusu ayetlerde Allah, ziynetler yani takılar ile süslenilmesini kastetmektedir. Ancak, detaylı açıklandığı gibi, Nur Suresi 31. ayette bahsedilen süsler kelimesinin takı, inci, boncuk ile alakası yoktur. Burada kadınların aile içindeki yaşamları örnek verilmekte ve kadınlara aile içinde nasıl bir özgürlük tanındığı görülmektedir. Şimdi ayetin “süsler” ile ilgili olan bölümünü kelime kelime inceleyerek görelim:

…Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından, kocalarının babalarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah’a tövbe edin ey Müminler, umulur ki felah bulursunuz.” (Nur Suresi, 31)

Ayetin anlatımından burada geçen süs kelimesinin boncuk veya takı değil, açık bir şekilde mahrem yerlere işaret ettiği görülebilmektedir. Ayette “süslerin” gösterilebileceği kişiler sayılmıştır. Bu kişilerin arasında kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçiler ve kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklar bulunmaktadır. Özellikle kadınların mahrem yerlerini tanımayan çocuklar bilgisinin verilmiş olması zaten başlı başına süs kelimesi ile kastedilenin mahrem yerleri olduğunu göstermektedir.

Kur’an’da çok nezih, çok mükemmel bir anlatım vardır. Bu nedenle kelimeler çok özenlidir, inceliklidir ve detaylı incelendiğinde bu hemen anlaşılır. Mahrem yerleri, Kur’an’daki bu muhteşem nezakete ve edebi sanata uygun şekilde tarif edilmiş ve süs olarak betimlenmiştir.

Bir kısım tefsircilerin, Nur Suresi 31. ayetten zorla başörtüsü yorumunu çıkarabilmek için başvurdukları en büyük dayanak kuşkusuz ki bu konuyla ilgili mevzu hadislerdir. Söz konusu sahte hadisler, ayet ile o kadar büyük ve galiz çelişkiler içermektedir ki açık bir değerlendirme ile bu çok rahatlıkla anlaşılabilir. Şimdi, söz konusu mevzu hadislerin nasıl Kur’an ile çeliştiğini, bu sahte hadislerin nasıl İslam camiasını başörtüsü konusunda yanlış yönlendirdiğini ve içerdikleri bariz mantık bozukluklarını inceleyelim:

Başörtüsü Konusunda Kullanılan Mevzu Hadisler ve İçerdikleri Çelişkiler

Tüm delilleriyle görüldüğü gibi Kur’an’da başörtüsü konusuna delil gösterilmeye çalışılan Nur Suresi 31. ayette kesin olarak başörtüsü kelimesi geçmemektedir. Fakat bu yanlış, bir kısım mevzu hadislerin İslam literatürüne dâhil edilmesiyle yaygınlaştırılmış ve bugüne kadar gelmiştir. Bağnazların türettikleri sahte hadisler, müthiş mantık bozuklukları ve tutarsızlıklarla doludur. Şimdi bunlardan bazı örnekler görelim:

Hz. Aişe (R.A): “Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eyleye, Yüce Allah: “Mümin kadınlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” ayetini indirince, onlar eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örttüler.” der. (Buhâri, Tefsir, Tefsir-u Süreti’n-Nûr, 13 (V, 13) Ebû Dâvûd, Libâs, 33(IV, 3577; Beyhaki, VII, 88)

Hazret-i Âişe validemiz de buyurdu ki: İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür ayeti inince, hemen futalarını (ipekli peştemal) yırtıp başlarını örttüler. [Buhari, Nesai]

Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: Biz Aişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ediyorduk. Hz. Aişe dedi ki: “Şüphesiz Kureyş kadınlarının bir takım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nur Suresi’ndeki kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar ayeti inince, onların erkekleri bu ayetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri etek kumaşlarından, Allah’ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı.” (Buhari: Tefsiru Sure 24/12 – Ebu Davud: Libas 29 – Ahmed b. Hanbel: VI 188) (İbn-i Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, cilt:11, syf. 5880)

Görüldüğü gibi bu hadislerin tümünde, Nur Suresi 31. ayetin inmesi üzerine Müslüman kadınların hemen kendi eteklerinden bir parça kesip başlarına sardıkları iddiası vardır. Zaten en şiddetli mantık çöküntüsü burada başlar. Şimdi, söz konusu mevzu hadislerdeki mantık boşluklarını ve nasıl Kur’an ile çeliştiklerini birer birer inceleyelim:

Ayette “…örtülerini, yakalarının üstüne koysunlar…” ifadesi ile daha önce detaylı incelediğimiz gibi kadınların göğüslerini kapatmaları ifade edilmektedir. Fakat söz konusu hadislerde, bu ayetin indirilmesinin üzerine Müslüman kadınların hemen elbiselerinden bir parça keserek göğüslerini değil de başlarını örttükleri belirtilir. Oysa ayette başların örtülmesine yönelik hiçbir ifade geçmemektedir. Söz konusu hadislerin hiçbirinde Müslüman kadınların ayetin asıl hükmünü yerine getirdikleri, yani göğüslerini örttüklerine dair bir açıklama yer almamaktadır.

Buradaki izaha göre, kadınlar kendi eteklerinden parçalar kesmişler bununla ayetin hükmü olan göğüslerini örteceklerine başörtüsü olarak başlarına koymuşlardır. Daha önce açıkladığımız “başörtülerini salsınlar” şeklindeki hatalı tefsiri haklı çıkarmak için hadise eklenen bu uygulamaya göre etekten kesilen parça o kadar büyük olmalıdır ki, hem kafayı hem de göğsü örtebilecek kadar aşağı inebilmelidir.

Burada elbette akla gelebilecek ilk şey kesilmiş eteğin durumu olacaktır. Başı ve göğüsleri örtecek kadar büyük bir parçanın etekten kesilmiş olması eteği adeta bir mini etek haline getirecek ve dolayısıyla kadının bacakları açıkta kalmış olacaktır. Bu izaha göre söz konusu kadın göğsü ve bacakları açık haldedir, fakat başını örtmüştür. Oysa bu bölümün başından beri delilleriyle açıkladığımız gibi Nur Suresi 31. ayet kadınların “sadece” göğüs bölgelerini örtmeleri için indirilmiş bir ayettir.

“Başörtülerini salsınlar” izahının taraftarı olan bir kısım tefsircilerin kendi iddialarını haklı çıkarmak için “başta zaten var olan bir başörtüsü” izahıyla hareket ettiklerinden bahsetmiştik. Onlar, ayette başörtü ifadesinin geçtiğini ispat edebilmek için böyle bir iddiayla ortaya çıkmakta ve ayetin hitap ettiği kadınların zaten bir başörtüsüne sahip olduğunu iddia etmektedirler. Oysa söz konusu mevzu hadislerde, bu ayet indiğinde kadınların kendi eteklerini keserek başörtüsü yaptıkları iddiası vardır. Söz konusu tefsircilerin en büyük dayanak kabul ettikleri bu mevzu hadisler nasıl olmaktadır da onların izahlarıyla bu kadar çelişebilmektedir?

Çelişir, çünkü İslam’a Kur’an dışında sahte hükümler getirmeye çalışanların dinleri böylesine derin mantık boşlukları ile doludur. Her batıl izah Kur’an ile çelişir ve içinde müthiş mantıksızlıklar barındırır. Nur Suresi 31. ayet, anlaşılması son derece kolay ve açık bir ayet olmasına rağmen, sırf başörtüsü konusunu bu ayetten çıkarabilmek için yapılan aldatıcı yorumlar olayın vahametini gözler önüne sermektedir. Söz konusu mevzu hadislerin ışığında yapılan yorumlar ve varılan sonuçlar ise dehşet vericidir:

Şafi ve Hanbeli mezheplerinde, kadının istisnasız tüm vücudu her zaman kapanması gereken bölgedir (yüz ve eller de dâhil). Hanefi ve Maliki mezheplerinde eller ve yüz, o da fitne olmayan koşullarda açık olabilir (Sabuni, Tefsirul Ayatil Ahkam 2/154,155). Es Suddi: “Kadın gözlerinden birini ve yüzünün açık kalan göz kısmındaki tarafını kapatır. Sadece bir göz açıkta kalır.” Ebu Hayyan: “Endülüs’te adet böyle idi. Kadının bir gözünden başka hiçbir yeri görünmezdi” (Ebu Hayyan, El Bahrul Muhit). Şafi imamları, kadının kesilmiş olan tırnaklarına dahi bakmayı yasaklamışlardır (İbni Hacer El Heytemi, İslam’da Helal ve Haramlar 2). Yaygın izahlardan birine göre İslam’ın kadına farz kıldığı örtünme, kadının yüzünü de içine almaktadır (Fıkhus Siyre). Bir başka kaynakta, kadının erkeğe bakışının nasıl olması gerektiği şöyle açıklanmıştır: “Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, sırtına, bacağına şehvet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. Yüz ise fitne açısından ayaktan, saçtan ve bacaklardan daha ileridedir. Bu kısımlara bakmak ittifakla haram olduğuna göre, yüze bakmak da evveliyatla haram olması gereken bir fiildir” (Sabuni, Revai 2/156).

İşte ürkütücü boyutlara varan bağnaz zihniyet, ancak kadını tamamen kapattığında rahatlamaktadır. Kimileri için ise bu bile yeterli olmamakta, onlara göre her yerini kapatan kadın kendini de eve kapatmalıdır. Kur’an’da kadına özgürlükler veren, kadının, kimlerin yanında rahatça hareket edebileceğini, kimlerin yanında mahrem yerlerini örtmesi gerektiğini anlatan son derece açık bir ayetten, bu bağnazca ve ürkütücü yorumların çıkarılabilmesi gerçekte mümkün değildir. Fakat incelediğimiz mevzu hadisler onlara bu yolu açmış, ayete kendi yorumlarını ekleyecek kadar ileri gidebilmiş ve kadını “baştan aşağı kapalı, kesilmiş tırnakları bile haram olan” bir hayalet haline getirebilmişlerdir. Bağnaz zihniyetin boyutlarını görebilmek için bu örnek, son derece açıklayıcı bir örnektir.

Burada ayrıca hatırlatalım: Hadis külliyatında Peygamberimiz (sav) döneminde kadın ve erkeklerin aynı kaptan abdest aldıkları da geçmektedir. (Bkz: Buhari, Vudu 43; Ebu Davud, Taharet 39; İbni Mace, Taharet 36; Nesai, Taharet 56) Abdeste konu olan yerler ayak, dirseklere kadar kollar, yüz ve baş olduğuna göre bu hadisten, kadınların erkeklerle yan yana ve başları açık oldukları anlaşılabilmektedir. Fakat bağnazların özelliği, işlerine gelmeyen hadisleri dikkate almamalarıdır.

Bizim ölçümüz Kur’an olduğu ve Kur’an’daki izahlar da son derece açık olduğuna göre, kadınların erkeklerle aynı ortamda başları açık şekilde bulunmaları Kur’an’a uygun olan davranıştır.

Kur’an’da Haramlar Muğlak Bırakılmamıştır

“Kadının kesilmiş tırnakları bile haram” hükmünü çıkaran bağnaz zihniyeti incelerken şu önemli konunun açıklanması elzemdir. Allah Kur’an’da haram ve helalleri çok kesin ve net izahlarla bizlere bildirmiştir. Müslümanlar, örneğin domuz eti yemenin haram olduğu gerçeğini; “O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı…” (Bakara Suresi, 173) ayeti ile öğrenmişlerdir. “Kesin olarak haram kıldı” hükmünde bir Müslümanın tereddüte düşeceği, yorumlara ve tefsirlere göre çıkarımlar yapacağı, ikilemde kalacağı hiçbir şey yoktur. Bir başka örnek ise faiz örneğidir. “…Allah, alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır…” (Bakara Suresi, 275) ayeti ile faiz açık ve kesin olarak Müslümanlara yasaklanmıştır. Bu ayete rağmen hiç kimse bu konuyu tartışmaya açamaz, “faiz alışverişten farksızdır” çıkarımını yapamaz.

Dolayısıyla bizler haramları bir kısım tefsircilerin kendi zannı galipleriyle yaptıkları çıkarımlardan, ayetlere ekledikleri parantez içi yorumlardan veya mevzu hadislerden değil, doğrudan ayetin kendisinden öğreniriz. Nur Suresi 31. ayette de bu anlamda, yukarıda incelediğimiz şekilde çok net bir anlatım vardır. Fakat bir kısım tefsircilerin başvurduğu ayetlerin içine parantezlerle yorumlar ekleme hatası özellikle bu ayet söz konusu olduğunda da çok defa yapılmıştır. Örneğin kimi tefsirciler, kendilerine göre hükümler koyan mezhep imamlarının etkisinde kalarak bu ayete parantez içinde “yüz ve el gibi görünen kısımları hariç” şeklinde bir ekleme yapmışlardır. Oysa İslam’a göre kadınların “el, yüz bölgeleri hariç her yerlerini kapatmaları” gerekseydi, kuşkusuz ki böylesine önemli bir konu tüm detayları ve tüm açıklığı ile Kur’an’da yer alırdı. Ve Yüce Rabbimiz bunun haram olduğunu son derece net ve açık ifadelerle belirtirdi. Bizler, nasıl domuz eti, faiz veya zinanın haram olduğu konusunda asla tereddüte düşmüyorsak, bu konuyu da kesin olarak Kur’an’da görmüş olurduk. Ancak Kur’an’da böyle bir giyinme şekli tarif edilmemiştir. Bu sadece bir kısım tefsircilerin yorumlarında bulunmaktadır.

Sadece Kadını ve Kadın Bedenini Kapatma Arzusu

Her nedense bağnazların Kur’an’a yönelik yorumları, mevzu hadislerin de etkisiyle daima kadını eve kapama veya kadının vücudunu kapatma üzerine olmuştur. İddia ettikleri en büyük gerekçe ise tahrik edicilik unsurudur. Oysa kadın vücudu erkekler için ne kadar çekici ise erkek vücudu da bir kadın için aynı şekilde çekicidir. Kur’an’a göre iki cins arasında herhangi bir ayrım olmadığına göre, erkeklerin tahrik olma korkusu yüzünden kadınları kapatmaya veya yok etmeye çalışmalarının da bir mantığı yoktur. Eğer sorun erkeklerin tahrik olması ise, şu durumda erkeklerin kendilerini eve kapatması veya dışarıda etrafı görmeyecek şekilde yüzlerini bir örtü ile kapatarak çıkmaları daha mantıklıdır. Kendi tahrik olma ihtimalleri nedeniyle kadını kapatacaklarına böyle bir riski külliyen ortadan kaldırmayı seçmeleri gerekir.

Bu durum konuyla ilgili her detayda uygulanabilir. Örneğin, kadının sesi bazıları tarafından tahrik edici olarak düşünülüyor ve bu nedenle konuşması engelleniyorsa aynı şey erkekler için de geçerlidir. Eğer kadının anlattıkları, söylediği şarkılar dinlenmeyecekse, aynı şekilde kadınların da erkek sesinden tahrik olabileceği dikkate alınarak bu kısıtlamanın erkeğe de getirilmesi gerekir. Eğer bağnaz mantığın sahte kurallarını geçerli ilan etmek istiyor ve bu konuda insanları ikna etmeye çalışıyorlarsa, o zaman aynı uygulamayı erkeğe yönelik de yapmaları gerekmektedir.

Fakat elbette ki İslam’da geçerli olan Kur’an’ın mantığıdır ve Kur’an’ın mantığında böyle bir kısıtlama yoktur. Bağnazların getirmeye çalıştığı bu kısıtlamalar, kuşkusuz ki özgürlükleri ortadan kaldırma maksatlı olarak uydurulmuş, toplumu çıkmaza sokacak, kendilerine de içinde yaşadıkları toplumlara da felaket getirecek uygulamalardır.

Kadın ve erkek, her konuda olduğu gibi iffet konusunda da eşittir. Kadına zina haram olduğu gibi erkeğe de haramdır. Ahzab Suresi’nin 35. ayetinde, “ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar” ifadesiyle açıkça belirtildiği gibi bir kadın, ahlaklı olmak, iffetini ve ırzını korumak zorunda olduğu gibi erkek de ahlaklı olmak, iffetini ve ırzını korumak zorundadır. Ancak bunun yolu insanları kapatmak, dışarı çıkarmamak, görüştürmemek, konuşturmamak değildir. Bunun yolu, Kur’an ahlakını bir ahlak biçimi olarak benimsemektir. İnsan, içgüdüleriyle hareket eden, dürtüleri onu nereye iterse oraya sürüklenen vahşi bir varlık değildir. İnsan; aklı, bilinci ve en önemlisi Allah’ın kendisine öğrettiği ahlak ile Allah korkusu ve sevgisi ile doğruyu yanlıştan ayıran ve insan özelliğini alan bir varlıktır.

Dolayısıyla bir insanın iffetli davranıp davranmayacağını belirleyecek unsur, karşı tarafın ne kadar açık giyinip, saç telinin ne kadarının gözüktüğü değil; onun Allah korkusu ve ahlakıdır. Allah bir ayette, “…Görünmezlikte kimin Kendisinden korktuğunu ortaya çıkarmak için… (Maide Suresi, 94)” şeklinde buyurarak insanları hiç kimsenin görmediği ortamlarda da deneyeceğini bildirmiştir. Dolayısıyla insanların zor kullanarak, evlere hapsedilerek, engellenerek, şiddet yolu kullanarak dini yaşamaları veya helal-haramlara dikkat etmeleri sağlanamaz. İman, ahlak ve ibadet sadece kalpten istenerek yapılmalıdır.

Kur’an’da Başörtüsü Değil Cilbab Tarif Edilir

Yukarıda yaptığımız bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi Nur Suresinin 31. ayeti, çeşitli tefsircilerin zorlama izahları ve bir kısım mevzu hadislerin de etkisiyle, neredeyse bir tabu haline getirilmiş olan başörtüsü konusu için adeta bir delil olarak kullanılmaktadır. İçinde başörtüsü kelimesinin geçmediği, baş ile ilgili hiçbir bilginin verilmediği, çok açık bir şekilde göğsün kapatılmasını tarif eden bir ayetin, nasıl bu kadar farklı bir yorum için kullanılabildiği hayret vericidir.

Hayret verici olan bir diğer husus da, Kur’an’da geçmeyen başörtüsü konusunu adeta dinin tek şartı gibi gören pek çok kişinin, açıkça çarşaftan bahsedilen Ahzab Suresi’nin 59. ayetinden hiç bahsetmemeleridir. Kur’an’da olmayan başörtüsünü bir hüküm ve bir tabu haline getirmiş, fakat Kur’an’da olan çarşaf hükmünü tamamen göz ardı etmişlerdir.

Şimdi, Ahzab Suresi’nde çarşaf hükmünün nasıl geçtiği ve neden bu ayetin başörtüsü savunucuları tarafından göz ardı edildiği konusunu inceleyelim:

Ahzab Suresi 59. Ayetin Açıklaması

Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve Müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzab Suresi 59)

Cilbab kelimesinin anlamı, “tepeden tırnağa kadar örten rida veya kisveden yahut başka cinsten olan her türlü örtü, elbise” demektir. Dolayısıyla Ahzab Suresi’nin bu ayetinde çok açık bir şekilde cilbab yani başı ve bütün vücudu örten çarşaf tarif edilmektedir. Böyle bir kıyafetin giyilmesi için ise ayette belirtilen önemli bir şart vardır: Müslüman kadınların özgür ve iffetli tanınmaları.

Bunun anlamı şudur, bazı ortamlar kadınların rahat hareket etmeleri veya rahat giyinmeleri için müsait değildir. Genel toplum yapısı ve orada bulunan insanların ahlak anlayışı kimi zaman medeniyet seviyesinin gerisindedir. Kimi toplumlar her açık kadını belli bir bakış açısıyla adeta damgalar ve onlara sözle veya fiziksel tacizde bulunacak kadar bile ileri gidebilirler. Normal şartlarda Müslüman kadınlar mecbur olmadıkça zaten böyle toplulukların içinde bulunmazlar. Fakat bulunmaları gerektiğinde bir Müslüman kadının tedbir alması ve etraftaki insanlara Müslüman ve iffetli bir kadın olduğunu göstererek muhtemel bir eziyetten kaçınması gerekir. Böyle ortamlarda Müslüman kadınlar üzerlerine aldıkları çarşaf ile buna tedbir almış olurlar.

Bu elbette bir kadının kendi kanaatine kalmış bir durumdur. Genellikle günümüzdeki demokratik ve modern toplumlar bu “güvensiz ortam” tarifine uymamaktadır. Dolayısıyla Batı toplumlarında kadınlar kendilerini güvende görerek çarşaf giyme ihtiyacı hissetmezler. Fakat bazı kadınlar için bu toplumlarda da tehlike arz edecek kişiler bulunabilir. Dolayısıyla bir Müslüman kadın eğer kendisini güvende görmüyorsa, Batı toplumu içinde bile çarşaf giyebilir çünkü ayetteki şart, bir Müslüman kadının giyim şekli yüzünden yanlış değerlendirilip eziyet görmesinin engellenmesidir.

Başörtüsüne Sahip Çıkmak ama “Cilbab”dan Hiç Bahsetmemek

Buradan başörtüsü konusuna gelinecek olursa, dilerse bir kadın, “başörtüsü uygulaması Kur’an’da var ve ben bunu Ahzab Suresi’nin 59. ayetinde görüyorum” diyerek başörtüsü takabilir. Çarşaf yerine başörtüsü tercih etmiştir ve kapanmayı bu şekilde algılamıştır. Fakat bir insan “başörtüsü uygulaması Kur’an’da var ve ben bunu Nur Suresi’nin 31. ayetinde görüyorum” derse doğruyu söylememiş olur. İşte bu bir tehlikedir. Çünkü Rabbimiz, helalleri haram sayan veya Kur’an ayetlerine yönelik dillerini eğip bükenlerin hükmünü açıklamıştır. Kur’an ayetinde olmayan bir hükmün –doğruyu bilmesine rağmen- olduğunu iddia etmek, Allah Katında büyük bir suç olabilir.

Şaşırtıcı olan ise, bazı kişilerin başörtüsünü adeta dinin temel bir simgesi olarak kabul edip buna keskin bir üslupla sahip çıkarken, Kur’an’daki çarşaf hükmünden hiç bahsetmemeleridir.

Gerçekten de dindarlığın ölçüsünü başörtüsünde arayan ve Allah takvayı üstün tutarken başörtüsüne göre üstünlük arayışı içinde olan bir kısım kişiler nedense Kur’an’da asıl hüküm olan cilbab konusundan hiç bahsetmezler. Gerçekte Kur’an’da başörtüsü ile ilgili hiçbir hüküm olmamasına ama cilbab konusunda açık bir hüküm olmasına rağmen, Kur’an’da olmayan hükmün savunuculuğunu yapmayı tercih ederler. Başörtüsü bu kadar gündeme gelirken, dünya çapında genel olarak cilbab konusunun hiç dile getirilmiyor oluşu gerçekten şaşırtıcıdır.

Müslüman Bir Kadın Kur’an’a Göre Nasıl Giyinmesi Gerektiğini Bilir

Burada bir önemli noktayı da özellikle belirtmek gerekmektedir: Müslüman bir kadın Kur’an’a göre nasıl giyinmesi gerektiğini gayet iyi bilir. Bunun için bir erkeğin kadınlara neyi nasıl giyeceklerini tarif etmelerine ihtiyaç yoktur. Bir erkeğin, bir kadının nasıl giyineceğine karışma, onu yönlendirme veya yargılama hakkı da yoktur. Bu hakkı ona Allah vermemiştir. O halde hak iddia edebileceği bir durum söz konusu değildir. Bugün, özellikle Müslüman toplumlarında dile getirilmesi ve ifşa edilmesi gereken önemli bir gerçektir bu.

Bir kadın başörtüsü de takabilir, çarşaf da giyebilir, başı açık veya dekolte de olabilir. “Ben Müslümanım” dediğinde, hiçbir insanın onu yargılama hakkı yoktur. Hangisinin daha takva olduğu ancak Allah’ın Katında bellidir. Dinde ölçü kıyafet değil, daima samimiyettir. Çarşaflı bir insan, samimiyetsiz olup cehennemi hak edebildiği gibi, dekolteli bir bayan da cenneti hak edebilir. Buna hükmedecek olan yalnızca Allah’tır.

Kur’an’dan başka yol göstericiler edinildiğinde birbirinden farklı, insan fıtratına uygun olmayan, kişiyi maddi-manevi her yönden sıkıntıya sokacak sorunlar gelişir. Üstelik bunlar sadece kişisel sorunlar olmaktan çıkarak toplumsal kargaşaya, sıkıntılara yol açacak hale gelebilir. Bu bölümün konusunu oluşturan ve başörtülü-başörtüsüz, dekolte-çarşaflı gibi ölçülerle yapılan kıyafet ayrımcılığı da Kur’an’da var olmayan yanlış bir bakış açısıdır ve toplumda da huzursuzluklara yol açar.

Allah Kur’an’a göre üstünlüğün dış görünüş-kıyafet ile değil takva (Allah korkusu ile hareket etme) ile olduğunu ayetinde bildirir:

Ey Âdemoğulları, Biz sizin gizli yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (Araf Suresi, 26)

İman kalpte yaşanır ve hayata geçirilir. İman, bir insanın güzel ahlakıyla, sevecenliğiyle, şefkatiyle, cömertliğiyle, candanlığıyla, affediciliğiyle, kalitesiyle, kültürüyle, görgüsüyle, sanat anlayışıyla, bilim anlayışıyla kısacası her şeyiyle kendini gösterir. Bu nedenle insanları dış görünüşleriyle değil ahlaklarıyla değerlendirmek esas olandır.

Dış görünüşünün ne olduğu hiç fark etmez, “Ben Müslümanım” diyen kişilerin hepsi aynı şekilde nur gibi değerli Müslümandır. Hiçbiri arasında ayrım yapılması doğru değildir. Hiç kimse ayırım yapmaya hak sahibi de değildir.

2 Kadın = 1 Erkek Yanılgısı

Bir kısım kişiler tarafından İslam’a karşı delil gibi kullanılan ve yanlış bilinen konulardan biri de, “Kadının erkeğe göre yarım hakkı olduğu” iddiasıdır. İslam karşıtı bir kısım kişiler, “Bir erkeğin şahitliği ve hakkı iki kadına eşittir” yorumunu ortaya atmışlardır. Bağnazlar da bu yanlış yorumu bir fırsat bilerek hemen uygulamaya geçirmiş ve kadına “yarım” damgası vurmuşlardır. Oysa İslam karşıtları da söz konusu bağnazlar da pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da ciddi bir yanılgı içindedirler.

Allah Kur’an’da, kadın ile erkeğin şahitliğini bir tutar. Kur’an’ın hiçbir yerinde “bir erkeğin şahitliği iki kadına eşittir” diye bir ifade yoktur. Örneğin zinanın tespitinde 4 şahit gerekir ve Kur’an’da bu şahitler 4 kadın veya 2 erkek, 4 erkek veya 8 kadın gibi ifadeler kullanılmadan 4 şahit diye belirtilir. Yani kadın veya erkek herhangi 4 şahit tanık olarak yeterlidir, kadın-erkek ayrımı yoktur.

Şahitliklerin çeliştiği durumlarda ise her konuda olduğu gibi yine Kur’an’da kadın üstün tutulmuş ve onun sözüne güvenilmiştir. Örneğin kadınlara yapılan zina suçlamasında, kadınla kocasının şahitliklerinin birbirleriyle çeliştiği bir durumda kadının şahitliği daha önde tutulur. Öyle ki kadın, kendi şahitliğine uygun olarak masum kabul edilir. Konuyla ilgili ayetler şu şekildedir:

Kendi eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahidleri bulunmayanlar ise, onlardan da her birinin şahidliği, Allah adına dört (kere yemin) ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmektir.

Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah’ın lanetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir.

Onun (kadının) da dört kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmesi kendisinden cezayı uzaklaştırır. (Nur Suresi, 6-8)

Kadının Kur’an’da şahitlik bakımından erkekten üstün tutulduğu, oldukça az bilinen, çok önemli bir gerçektir. Kur’an’ın özünü ve kadına bakışını anlatır. Fakat İslam karşıtları ve bağnazların bildikleri bundan çok farklıdır. Kadının şahitliği ve miras hukuku konusunda kadını yarım gören bağnazların kendilerince delil kullandıkları ayetleri inceleyerek bu hükümlerin gerçek anlamlarını görelim:

Kadın ve Vadeli Borçlanmada Şahitlik

Kadının şahitliği meselesinde Kur’an’da tek istisnai konu vadeli borçlanma konusudur. Buradaki istisnai durumu anlamak için borçlanma konusunun tarif edildiği Bakara Suresi 282. ayeti inceleyelim:

Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir kâtip doğru olarak yazsın, kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da za’f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah Katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah’tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilendir. (Bakara Suresi, 282)

Borçlanma hükmünün tarif edildiği bu ayette, “Borçların yazılması ve yazıcı ile şahitlerin bu görevden kaçmamaları” söylenir. Ayrıca ayetin sonunda “yazıcıya ve şahitlere zarar verilmemesi gerektiği” geçer. Görüldüğü gibi maddi menfaatlerin söz konusu olduğu bir konuda şahitlik insanların kaçındığı, dâhil olmak istemedikleri bir sorumluluktur. Allah ise bu kaçınılan görevi tümüyle erkeklere yükleyip, borçlanma sırasında “iki erkek şahit bulunmasını” ister. Dikkat edilirse ayette, “iki erkek veya dört kadın şahit bulun” ifadesi geçmez, doğrudan “iki erkek şahit bulunması” istenir. Riskli, külfetli ve kaçınılan bu sorumluluk doğrudan erkeklere yüklenmiştir. Böylece baskılara karşı daha hassas olan kadın, bu kaçınılan vazifeden korunur.

Ayetin hükmüne göre, ancak ve ancak iki erkek bulunamaz ve bir erkek bulunursa, o zaman “bir erkek ve iki kadın bulunması” şartı vardır. Böylelikle borçlanma gibi maddi çıkar ve hesaplaşmaların getireceği riskli bir durum karşısında kadın yalnız bırakılmamış olur. Olumsuz bir durumun ortaya çıkması ihtimalinde bir erkekle bir kadının karşı karşıya kalması en baştan önlenip kadın korunur.

Örneğin, ortaya borcun miktarı veya ödeme şekli konusunda bir yanlış anlama çıktığını düşünelim. İki şahidin farklı şahitliği durumunda kadın, erkekle karşı karşıya kalacak ve iki taraftan birinin yalancı olduğunun kesin olduğu bu ortamda yoğun stres ve baskı altında kalacaktır. Allah, tüm dış baskılara karşı Kur’an’da koruma altına aldığı kadının böyle bir duruma maruz kalmasını önlemiştir. Kadının yanında ona destek olacak ikinci bir şahit buradaki baskıyı ortadan kaldırır. Bir erkek ve iki kadının şahit olduğu durumda, şahit sayısı üçe çıkınca sorumluluk dağılacağı için şahitlikteki stres azalacak ve baskı yapmak isteyen art niyetli kimselerin bu sefer iki kişiden birini değil, üç kişiden ikisini kandırmaları gerektiği için işleri zorlaşacaktır.

Çok iyi bilinmektedir ki, parayla ilgili yükümlülükler, özellikle günümüz toplumlarında, bir insanın diğerine kolaylıkla iftira atabileceği, karşı tarafı umarsızca suçlayabileceği, zan altında bırakabileceği oldukça riskli konulardır. Dolayısıyla burada kadını korumak için alınmış tedbir, pek çok açıdan kadın için güvencedir. Bazı insanlara göre kadınları kendilerince güçsüz görüp iftira yöneltmek kolaydır. Paranın devreye girdiği bu tip durumlar da, söz konusu kimselerin kadına suç ve iftira atmak için kullanacağı muhtemel ortamlardan biridir. Fakat iki kadının birden borçlanmaya şahit tutulması, bu iftira riskini ortadan kaldırmaktadır.

Bu aynı zamanda kadın için psikolojik anlamda da bir rahatlama sağlar. Borç şahitliğinde borç miktarı, alacak-verecek gibi detayların unutulması oldukça riskli olabilir. Özellikle Müslümanlar, adil şahitlikte bulunmakla sorumlu tutulduklarından, borç hakkındaki detayların tümünü tam anlamıyla bilmek ve unutmamakla sorumludurlar. İşte burada, kadının alacağı bu sorumluluk ikiye bölünmüş olmaktadır. Kadın, hafızası güçlü olsa ve unutmamak için gerekli tedbirleri almış olsa da –ki, bu konuda kadınlar erkeklerden her zaman daha titiz ve tedbirlidirler- bir başkasının da varlığı onu psikolojik yükümlülükten kurtarmış olur.

Bu psikolojik yükümlülük ve unutma ihtimali erkek için de geçerlidir elbette. Fakat Kur’an’da psikolojik ve maddi anlamda korunan ve itina edilen taraf daima kadınlardır. Rabbimiz, kadınları özellikle detaylara önem veren, küçük yükümlülükleri dahi ciddiye alarak üstlenen, titiz ve sorumluluk sahibi varlıklar olarak yaratmıştır. Dolayısıyla özellikle maddi bir borçlanma esnasında kadının üzerinde hissettiği yük, yaratılışı gereği çok daha büyük olur. İşte bu yükü azaltmak, onu korumak ve psikolojik baskı altına girmesini önlemek için Yüce Allah, böyle rahatlatıcı bir tedbir yaratmıştır. Bu yine, Rabbimizin kadına verdiği üstün değerin bir tezahürüdür.

Şu unutulmamalıdır ki, Kur’an’da devlet başkanı olarak bir kadın –Sebe Melikesi- örnek verilmekte ve kararları alan güçlü bir kişi olduğu vurgulanmaktadır. Bunun anlamı Kur’an’a göre kadınların devlet yöneticisi olabilecek kadar akıllı ve güçlü bir kişiliğe sahip olduklarıdır. Dolayısıyla borçlanma konusunda kadınları açıkça koruyan söz konusu ayeti “kadınların eksik akıllı oldukları” şeklinde yorumlayan kişiler, Kur’an’daki hükmü göz ardı ederek, kendi istedikleri yorumu yapmaktadırlar. Bizim ise ölçümüz sadece Kur’an’dır.

Kadınların Mirastaki Hakkı

Miras hukukunda kadının erkeğin yarısı kadar pay alması konusu da genellikle pek çok kişinin yanlış değerlendirdiği bir konudur. Kur’an’ın ruhunu, İslam’ın temel esaslarını ve Rabbimizin kadınlara karşı koruyuculuğunu, şefkatini kavrayamayan bir kısım kişiler, mirasın paylaşımını tarif eden ayeti Kur’an’ın bütünüyle birlikte değil tek başına değerlendirerek kendi iddialarına delil kılmaya kalkarlar. Oysa miras hukuku, yine, Kur’an’da kadının nasıl korunduğunun bir diğer göstergesidir.

Kur’an’da kadının mirastaki payıyla ilgili ayetler şu şekildedir:

Anne ve baba ile akrabaların bıraktıklarından erkekler için bir pay vardır; anne ve baba ile akrabanın bıraktıklarından kadınlar için de bir pay vardır. Bunun azından ve çoğundan farz kılınmış bir pay vardır. (Nisa Suresi, 7)

Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir’dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, siz onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah’tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. (Nisa Suresi, 11)

İslam’da miras, ilk ayette gördüğümüz gibi kadının da erkeğin de hakkıdır. İkinci ayette ise mirasın şekli tarif edilir ve buradaki tarife göre miras, kişilerin ihtiyaç ve sorumluluklarına göre bölünmüştür.

Kur’an’ın geneline bakıldığında, anne, eş, kız çocuk veya kız kardeşin geçiminin kendisine ait olmayıp; oğul, koca, baba veya erkek kardeşin sorumluluğuna verildiğini görürüz. Bu kadının tüm yaşamı boyunca geçerli bir hükümdür. Yani oğul, koca, baba veya erkek kardeş, koruması altındaki kadına hayatının sonuna kadar bakmakla yükümlüdür.

Örneğin evlenirken erkek kadına mehir verir. Mehir, Kur’an’a göre kadının ailesine değil, doğrudan kadına verilir. Evlilik sonrasında ise kadının ve çocukların tüm maddi bakımı erkeğin üzerindedir. İlerleyen sayfalarda detaylı göreceğimiz gibi boşanma durumunda da bu bakım ve maddi destek devam eder. Dolayısıyla kadına yüklenmeyen tüm harcamalar daima erkeğin üzerindedir.

Kadının maddi anlamda bakımının erkeğe yüklenmiş olmasının anlamı kadını kısıtlamak değildir. Bu, kadının muhtaç bir varlık olduğu anlamına da gelmez. Burada alınan tedbir, kadına verilen değerin simgesidir ve kadının hayatı boyunca herhangi bir şekilde mağdur olmasını engellemek içindir. Kadın istediği gibi yaşamak, çalışmak veya çalışmamak, para kazanmak veya kazanmamak, iş kurmak, şirket hatta devlet yönetmekte özgürdür. Bir erkeğin maddi anlamda daimi koruması altında olması, kadının sosyal hayatını kısıtlamak, özgürce yaşamasını engellemek veya onu eve kapatmak demek değildir. Bir erkeğin koruması altında olması o erkeğin kadın üzerinde bir söz hakkı olduğunun göstergesi de değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde erkeğin kadına hükmedebileceğine dair bir izah geçmemektedir. Erkeğe maddi sorumluluk yüklenmesi, Kur’an’da özenle korunan kadının hayatı boyunca mağdur olmaması içindir.

Fakat Kur’an’a göre kadının hiç kimseye karşı böyle bir sorumluluğu yoktur. Başkalarının geçimini sağlamakla mükellef olmadığı gibi, kendisini bile geçindirme gibi bir mecburiyeti yoktur. İstemezse çalışmaz, bu kadının üzerine bir yükümlülük değildir.

Ayrıca kadın, kendi mal varlığında istediği gibi tasarruf kullanma hakkına da sahiptir. Kadın zengin olsa da, ailenin harcamalarına katılma mecburiyeti yoktur. Çocukların maddi harcamalarını üstlenmek gibi bir mecburiyeti de yoktur. Kadın erkekten daha zengin olsa da, erkeğin maddi mesuliyeti devam eder.

Kadın mirastan aldığı payı dilerse işletebilir, dilerse kendisi için kullanabilir, dilerse saklayabilir. Fakat erkek miras hukukunda aldığı payı kadının geçimi ve bakımı için harcamak zorundadır. Hem eşi, hem çocukları, varsa kız kardeşinin geçimi, iyi ve rahat yaşaması onun sorumluluğundadır. Tekrar hatırlatalım bu, kadının buna ihtiyacı olduğundan değil, kadının hayat boyu muhtemel mağduriyetinin önlenmesi içindir.

Kur’an’da açıkça belirtilen gerçekler ışığında değerlendirdiğimizde çok açık bir gerçekle karşılaşırız: Şayet miras hukukunda kadın ile erkeğe eşit pay verilseydi, hisseleri aynı olduğu halde erkek ailenin geçimini sağladığı, kadının ise böyle bir mesuliyeti olmadığı için denge erkek aleyhinde bozulmuş olacaktı.

Ayette belirtilen önemli bir husus, “(Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır.” şeklinde belirtildiği gibi vasiyetin önceliğidir. Eğer ölen kişi miras bırakmışsa öncelikle mirasa göre hareket etmek gerekmektedir. Bu mirasta ölen kişi tüm mal varlığını kadına bırakmış, ailenin erkeklerine hiç pay vermemiş olabilir. Şu durumda ayetin hükmüne göre vasiyet geçerli olacak ve tüm miras kadına kalacaktır.

Allah’ın, erkeği kadının maddi sorumluluğunu almakla yükümlü kılmasının özel hikmetleri vardır. Eğer Allah dileseydi, erkeğe böyle bir sorumluluk yükletilmez ve kadın hiçbir maddi güvencesi olmaksızın kendisinin hatta çocuklarının geçimini kendisi sağlamakla sorumlu olabilirdi. Fakat bu, bir kadın için büyük bir yük, psikolojik bir baskı ve ağır bir sorumluluktur. Maddi anlamda böyle ağır bir yük Kur’an’da hiçbir şekilde kadın üzerine yüklenmemiştir.

Kadının Boşanma Hakkı

Boşanma konusuyla ilgili burada belirtilmesi gereken ilk temel nokta, kadına boşanma hakkı vermeyen bir kısım bağnazların uygulamalarının yanlışlığıdır. Bu zihniyete göre, kadın ne kadar mutsuz olsa, eziyet görse de bir erkekten boşanma ihtimali yoktur. Kadınları ezmeye, erkekleri de üstün göstermeye çalışan bağnaz zihniyetin bu ürkütücü uygulaması şu an İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde fiili olarak yaşatılmaktadır.

Oysa böyle bir zihniyet Kur’an’da kesinlikle olmadığı gibi Kur’an’ın ruhuna da aykırıdır. Kur’an’ın hiçbir yerinde “sadece erkek kadını boşayabilir” gibi bir hüküm geçmediği gibi, Bakara Suresi 228. ve Bakara Suresi 241. ayetlerde “boşanmış kadınlar”dan bahsedilmektedir. Boşanmak, erkeğe olduğu gibi kadına da sunulmuş bir haktır.

Ne ilginçtir ki, bir kısım Kur’an tefsir veya çevirilerine baktığımızda “Boşanan kadınlar” ifadelerinin başına parantez içinde “kocası tarafından” şeklinde yapılan eklemeler görürüz. İşte bu hata, bir kısım tefsircilerin bağnaz İslam anlayışından kurtulamamaları neticesinde Kur’an’ın açıklamasını kendilerince yeterli görmeyip, ayetleri bu bağnaz zihniyete uygun hale getirme çabasından kaynaklanmaktadır. Daha önceki bölümlerde ayetlere yapılan parantez içi eklemelerin büyük ölçüde Kur’an’ı bağnaz zihniyete uyarlama çabasının bir parçası olduğundan bahsetmiştik. İşte söz konusu durumda da ayeti kendi isteklerine göre değiştiremeyeceklerini bilen bir kısım kişiler, parantezlerle bu algıyı oluşturmaya çalışmaktadırlar. Oysa bu parantez içi yorumlardan arındırılarak bakıldığında Kur’an ayetlerinin son derece açık bir mesaj verdiği görülebilmektedir.

Boşanma ve Sonrasında Kadının Korunması

Kur’an’da kadın üstünlüğünün görülmesinde, kadının boşanma sonrasındaki bakımı ve korunması oldukça önemli bir delildir. Yüce Rabbimiz, kadının boşanma gibi mağdur kalabileceği bir durumda dahi haklarını korumuş ve onu hayatı boyunca güvence altına almıştır. Bir erkek, boşanmış olsa bile kadını hayatının sonuna kadar korumak ve ona bakmakla yükümlüdür, kadının buna ihtiyacı olmasa bile.

Boşanma Durumunda Kadınların Gönüllerinin Alınması ve Hoşnut Bırakılmaları

Boşanma, nefislerinin istediği yönde yaşayan kimi insanlar için, karşı taraf ile olan tüm çıkar ilişkilerini sona erdirmeleri anlamına gelir. Bu gibi kimseler çıkar ilişkisinin bittiği yerde, karşı tarafa artık ihtimam ve ilgi göstermeleri için bir gerekçe kalmadığına inanırlar. Çoğu zaman, ayrıldıkları insanlara olan tüm sevgi ve saygı hislerini de yitirdikleri için sadece kendi menfaatlerini koruma altına alacak şekilde hareket eder, karşı tarafın içinde bulunduğu zorluk ve sıkıntıları görmezden gelebilirler. Tabi ki bu Kur’an ahlakını yaşamayan insanlarda görülen kötü bir ahlaktır. Yüce Rabbimiz Kur’an’da, boşanma sonrasında kadınlara şefkat ve merhametle, güzel ahlakla davranılması gerektiğini şöyle tarif etmiştir:

Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın…” (Bakara Suresi, 231)

Ey iman edenler, Mümin kadınları nikâhlayıp sonra onlara dokunmadan boşarsanız, bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur. Artık(hemen) onları yararlandırın (onlara yetecek bir miktar verin) ve güzel bir salma tarzıyla onları salıverin. (Ahzab Suresi, 49)

Dikkat edilirse her iki ayette de “güzellikle” bir yaklaşımdan bahsedilmektedir. Dahası, boşanmanın sonrasında bile eğer gerekiyorsa kadını “güzellikle tutmak” yine erkeğin sorumluluğundadır. Kadın çalışmıyor olabilir, maddi bir güvencesi, kalacak bir yeri olmayabilir. İşte ayet böyle bir durum karşısında boşanan kadını güvence altına alarak erkeğe, ya onları güzellikle tutmak veya gitmek istiyorlarsa da güzel bir tavır göstererek onlardan ayrılmak ihtimalleri sunulmuştur.

Her iki durumda da erkeğin görevi kadına güzellikle davranmaktır.

Boşandıktan Sonra Kadınların Maddi Güvence Altına Alınmaları

Boşanan bir kadının başıboş, korumasız, maddi olarak dayanaksız bırakılması Kur’an’da yasaklanmaktadır. Boşanma sonrasında kadın ister varlıklı olsun ister olmasın, mutlaka İslam’a göre maddi güvence altına alınmak zorundadır. Boşandığı eşi ona bunu sağlamakla yükümlüdür.

Kur’an’da boşanmış bir kadının maddi güvence altına alınmasını şart koşan ayetler şu şekildedir:

Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir hak (borç)tır. (Bakara Suresi, 241)

Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenler üzerinde bir haktır. (Bakara Suresi, 236)

Geniş-imkânları olan, nafakayı geniş imkânlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir. (Talak Suresi, 7)

Ayetlerde görüldüğü gibi zengin bir kişi de imkânları kısıtlı olan bir kişi de boşandığı kadını korumakla sorumlu tutulmuştur. Hayatı boyunca o kişiyi bir daha hiç görmeyecek, maddi ve manevi hiçbir çıkar elde etmeyecek de olsa boşandığı eşini maddi anlamda koruma altına almakla ve ona nezaketle davranmakla yükümlüdür. Yüce Allah kadınlara maddi güvencenin mutlaka gönülden, severek ve isteyerek yapılması gerekliliğini de ayetlerinde belirtmiştir:

“Kadınlara mehirlerini gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin, fakat onlar, gönül hoşluğuyla size ondan bir şeyi bağışlarlarsa, onu da afiyetle, iç huzuruyla yiyin.” (Nisa Suresi, 4)

Kadınlara Verilen Malların Boşandıktan Sonra Geri Alınmaması

Yüce Rabbimiz ayetlerinde, boşanma durumunda erkeğin evli olduğu süre boyunca eşine vermiş olduğu hiçbir şeyi geri almaması gerektiğini bildirmiştir:

“Bir eşi bırakıp yerine bir başka eşi almak isterseniz, onlardan birine (öncekine) yüklerle (mal ve para) vermişseniz bile ondan hiçbir şey almayın. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız? Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız. Onlar sizden kesin bir güvence (kuvvetli bir ahid) de almışlardı.” (Nisa Suresi, 20-21)

Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir (Bakara Suresi, 229)

Allah ayetlerde erkeğe, evlilik bağı ile kadına bir söz ve güvence verilmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Bu söz nedeniyle de kadına ‘yüklerle mal ve para’ verilmiş olsa da, yine de bunları geri alma yönünde bir talep içerisinde olunmamasını bildirmiştir. Kur’an’a uyan bir Müslüman bu sözün Allah’a karşı verilmiş olduğunu bilir. Bundan dolayı bu konudaki sorumluluğunu en güzel şekilde yerine getirir. “Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir” ayeti ile de bunun dışında yapılacak bir tavrın Allah tarafından haram kılınmış olduğu açıktır.

Boşandıktan Sonra Kadınların Barınmalarının Sağlanması

Yüce Allah, boşanmanın sonrasında kadının zor durumda kalmaması ve yeterli korumanın sağlanabilmesi için erkeğe, onu yakında tutmasını öğütlemektedir. Hatta bunun bir tehlike anında göz kulak olabileceği şekilde olması gerektiği ayette bildirilmektedir. Boşanma sonrasında kendisine kalabileceği uygun bir yer bulana kadar bu konuda kadına imkân sağlanması, ona herhangi bir şekilde zarar gelmesine izin verilmemesi, mümin için, vicdani açıdan önemli bir sorumluluktur:

“(Boşandığınız) Kadınları, gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun, onlara ‘darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla’ zarar vermeyin. Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için (çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam’a uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun için bir başkası emzirebilir.” (Talak Suresi, 6)

Burada konunun önemi açısından tekrar belirtilmesi gerekmektedir: Ayetlerde belirtilen bu koruma tedbirleri elbette ki kadının kendine bakmaktan aciz olduğu anlamına gelmemektedir. Bu, bir kısım önyargılı kişilerin İslam dinine saldırmak amacıyla ortaya attıkları hezeyanlardandır. Ayetlerde üstün bir ahlaktan bahsedilmektedir. Burada, söz konusu olan nezaketli bir ahlak, üstün tutma ve değer vermedir. Kadına sahip çıkmak, çok saygın ve değerli bir varlık olduğunu ona hissettirmektir. Allah’ın kadına verdiği önemi ve koruyuculuğu fiili olarak göstermektir. Ayette belirtildiği gibi, kadınlara ‘darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla’ zarar vermek şiddetle yasaklanmaktadır. ‘(Durum ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam’a uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun’ şeklinde belirtildiği gibi Allah boşanan eşlerin arasında güzel bir ilişki olmasını esas almıştır. Bugün genel anlamda bütün toplumlarda kadının sosyal hayatta veya sonrasında düştüğü zor durumlar dikkate alındığında, Kur’an’da öğütlenen bu tedbirlerin ne kadar gerekli ve önemli olduğu da daha iyi anlaşılabilmektedir.

Kadınlara Zorla Mirasçı Olunmaması

Kur’an’da kadının korunması ile ilgili yükümlülüklerden bir tanesi, kadınlara zorla mirasçı olunmamasıdır. Allah ayetinde şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkışmanız helal değildir. Apaçık olan ‘çirkin bir hayasızlık’ yapmadıkları sürece, onlara verdiklerinizin bir kısmını gidermeniz (kendinize almanız) için onlara baskı yapmanız da (helal değildir.) Onlarla güzellikle geçinin…” (Nisa Suresi, 19)

Allah bu ayetle de kadına baskı yapılmasını ve maddi açıdan onu zor duruma düşürecek bir uygulamayı men etmiştir.

Anneye Verilen Değer

Annelik makamı, Kur’an’da övülmüştür. Anne-babaya saygı, onlara iyilikle davranma, onları her zaman olduğu gibi yaşlılıklarında da koruyup kollama Kur’an’da özellikle salih müminlerin üzerine yükletilmiş sorumluluklardır ve bu konuyla ilgili çok fazla ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik… (Ankebut Suresi, 8)

Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. (İsra Suresi, 23)

Kur’an’da anne-babaya hürmet ve iyilik Müslümanlara tavsiye edilmiştir. Fakat anneye verilmiş olan özel bir değer vardır. Allah ayetlerinde şöyle bildirmiştir:

Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. “Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Bana’dır. (Lokman Suresi, 14)

Gerçekten de her anne, çocuğunu dünyaya getirebilmek için aylar boyunca büyük fedakârlıklara katlanmaktadır. Allah’ın ayette bildirdiği gibi, zorluk üstüne zorlukla bebeğini karnında taşımakta ve ardından da onu güçlük içerisinde dünyaya getirmektedir. Ve sonra yine büyük bir özveride bulunarak çocuğunun her açıdan rahat etmesini ve korunmasını da üstlenmektedir. Üstelik bunları yaparken hiçbir karşılık beklememekte hatta kendi ihtiyaçlarını da ikinci plana almaktadır. Allah bu gerçekleri bize hatırlatmakta ve annelerimizin çok değerli varlıklar olduğuna dikkat çekmektedir.

Erkek Üstünlüğü İftirası ve Kadın Dövme Hurafeleri

Bir kısım kişiler, kendilerince erkeğin kadın üzerindeki üstünlüğü ve kadının dövülmesi konularına Kur’an’dan delil getirmeye çalışır ve şu ayetleri örnek verirler:

Allah’ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir.’ Saliha kadınlar, gönülden (Allah’a), itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Nüşuzundan (korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür. (Kadın ile kocanın) Aralarının açılmasından korkarsanız, bu durumda erkeğin ailesinden bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar, (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da aralarında başarı sağlar. Şüphesiz, Allah, bilendir, haberdar olandır. (Nisa Suresi, 34-35).

Erkeklerin Üstünlüğü İddiası

Nisa Suresi 34. ayette, “Allah’ın bazısını bazısına üstün kılması” ifadesinde geçen “beedhum” kelimesi incelendiğinde, burada erkeklerden ve kadınlardan oluşan karma bir topluluğa hitap edildiği görülür. Dolayısıyla buradaki gerçek anlam “Allah, erkeklerin ve kadınların bazılarını bazılarına üstün kılmıştır” şeklindedir. Buradan çıkan anlam, Allah’ın her birine farklı yetenekler ve özellikler vermiş olmasıdır.

“Allah’ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir.’” şeklinde tercüme edilmiş olan bölümde ise erkeklerin kadınlardan üstünlüklerine değil, sadece “fiziki farklılıklarına” vurgu yapılmakta ve “onların kendi mallarından harcaması nedeniyle” ifadesiyle –daha önce detaylı anlatmış olduğumuz gibi- maddi anlamda kadına bakma yükümlülükleri hatırlatılmaktadır. “Erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir’” (veya bazı meallerde geçtiği şekliyle ‘gözeticidir’) olarak çevrilen kısmın Arapçası ise “erricalü kavvamune alennisai”‘dir.

Bu Arapça ifadenin gerçek tercümesi ise şu şekildedir: “Erkekler kadınları gözetir” veya “Erkekler kadının geçiminden sorumludur”.

Ayette geçen, “Kavvam” kelimesi pek çok mealci tarafından yönetici-hâkim olarak çevrilmektedir. Oysa bu kelimenin geçtiği diğer tüm ayetlerde kavvam kelimesi tek bir anlam vermektedir, bu da gözetmek ve korumaktır. Hatırlanacağı gibi daha önceki bölümlerde oldukça zengin bir dil olan Arapçanın ayetlerde kullanım şeklini ve anlamlarını anlamak için genel olarak daima kelimenin diğer ayetlerdeki kullanım şekline bakmanın esas olduğunu belirtmiştik. Bu durum kavvam kelimesi için de geçerlidir.

Kavvam kelimesi kvm kökünden türer. Bu kökün türevlerinin geçtiği tüm ayetleri incelediğimizde hiçbir yerde yönetici-hâkim anlamlarını bulamazsınız. Nitekim Kur’an’da yönetici ve hâkimler için “Hükkam” kelimesi kullanılır. Buradan yola çıkarak söz konusu ayetteki kullanımıyla kelimenin anlamının “gözetmek-korumak” olduğu rahatça anlaşılmaktadır.

Kur’an’ın geneline baktığımızda bunu daha iyi anlayabiliriz. Daha önce belirttiğimiz gibi Kur’an’ın genelinde kadınların üstün tutulduğu, özgür oldukları ama aynı zamanda herhangi bir zorluk ihtimaline karşı korunduğu görülmektedir. Kadınların korunması, maddi anlamda himaye altına alınması, zorluklara maruz kalmalarının engellenmesi sorumluluğu ise erkeklerin üzerine bırakılmıştır (bu konu önceki bölümlerde detaylı anlatılmıştır). Dolayısıyla söz konusu ayette de kavvam kelimesiyle de açıkça ifade edildiği gibi erkekler kadınları daima ve her şartta korumakla görevlendirilmişlerdir. Bir kısım bağnazlar tarafından erkeklerin üstünlüğüne delil olarak getirilmeye çalışılan bu ayet, aslında kadınların üstünlüklerini açıklayan önemli bir ayettir.

“Kadınları Dövün” İddiası

Nisa Suresi 34. ayette geçen “Nüşuzundan (korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun.” şeklindeki açıklamada pek çok mealde “kadınları dövün” şeklinde tercüme edilmiş olan kelimenin Arapçası “idribuhunne” kelimesidir. Kökeni ise “darabe” fiilidir.

Darabe kelimesi Arapçada belki de en zengin anlama sahip kelimedir. Darabe, “Dövmek” anlamına geldiği gibi, “Parayı darp etmek, parayı basmak” anlamlarına da gelir. “Greve gitmek” yine darb kelimesidir. Bunu Türkçede örneğin “çalmak” kelimesiyle kıyaslayabiliriz. Birisi bize “kapı çalınıyor” dediğinde, bir hırsızın kapıyı söküp götürdüğünü anlamayız genellikle. Bu, bir misafirimizin kapıyı açmamızı beklediği anlamına gelir. Dolayısıyla çok anlamlı kelimelerin kullanımında, kullanış biçimi, cümlenin anlamı ve akıl ve sağduyu ile kelimenin gerçek ifade ettiği şekli değerlendirmek gerekmektedir.

Darabe kelimesinin en yaygın olarak kullanılan anlamlarından biri ise seyahat etmek ve dışarı çıkmaktır. Nitekim Kur’an’da seyahat etmek, sefere çıkmak, bir yerden bir süreliğine ayrılmak manasına gelen ayetlerde “darabe” fiili kullanılmıştır. Örneğin;

“Yeryüzünde sefere çıktığınızda (darabtüm), kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur…” (Nisa Suresi, 101)

“Andolsun, Biz Musa’ya vahyetmiştik: “Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan.” (Taha Suresi, 77)

(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler… (Bakara Suresi, 273)

Ey iman edenler, inkâr edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken (Al-i İmran Suresi, 156)

Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa çıktığınızda)... (Nisa Suresi, 101)

Yukarıdaki ayetlerdeki darabe kelimesi kuşkusuz ki hiçbir şekilde dövmek anlamında kullanılamaz. Burada konumuz olan Nisa Suresi’nin 34. ayeti için de aynı şey geçerlidir. Darabe kelimesini bu ayete göre değerlendirdiğimizde kelimenin üç farklı anlamı üzerinde durmamız gerekir:

1- Onları evden çıkarın,

2- Onları bulundukları yerin dışına gitmek zorunda bırakın,

3- Onları dövün.

Darabe kelimesinin Nisa Suresi 34. ayetindeki kullanımını anlamak için ayetin başındaki ifadeye “Nüşuzundan (korktuğunuz kadınlara” ifadesine dönmek gerekiyor. Nüşuz kelimesi pek çok mealde “şirretlik ve itaatsizlik” olarak tercüme edilmiştir. Sözde kadını aşağılama zihniyetini hemen her fırsatta kadınlarla ilgili ayetlere bir şekilde dâhil etmek isteyen bir kısım mealciler, bağnaz zihniyetin şart koştuğu “Erkeğe itaat” zihniyetini ya parantez içinde ya da yönlendirici çevirilerle bir şekilde vermeye çalışmışlardır. Oysa nüşuz kelimesi, “Bir kadının kendi kocası dışında bir kişiyle, flörtten başlayarak gayri meşru cinsel ilişkiye kadar uzanan sadakatsizliği” anlamına gelir. Dolayısıyla ayetin devamında eşine sadakatsizlik yapan bir kadına karşı kocanın nasıl davranması gerektiği tarif edilmektedir.

Erkek, önce kadına bu sadakatsizliği yapmaması için öğüt vermeye çağırılmaktadır. Bunun fayda etmediği durumda kocasının yatağını ayırması öğütlenmektedir. Fakat kadın buna rağmen gayri meşru ilişkiye devam eder ve işi zinaya kadar götürürse bu durumda alınacak en iyi önlem olan kadını evden uzaklaştırmanın denenmesi bir yol olarak gösterilmiştir.

Kadının özenle korunduğu Kur’an’da, kadının dövülmesi gibi bir uygulamanın yer almayacağı kuşkusuz ki açıktır. Mantıken değerlendirdiğimizde ise, tüm uyarılara rağmen eşini aldatan bir kadını dövmek, zaten sadakati kalmamış bir kadını öfkelendirmekten başka bir işe yaramayacak, çözümden ziyade yeni zorluklar açacaktır. Fakat uzaklaştırma bir çözüm yoludur. Kadın, uzak kaldığı bu süre içinde daha mantıklı düşünebilir, alınan bu tavır karşısında pişman olabilir, olaylara daha sağlıklı bakabilir. Nitekim hatalarından vazgeçmeleri durumunda, eşinin onun aleyhinde bir yol aramaması da ayette belirtilmiş bir güzelliktir.

“Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın.” şeklinde tercüme edilmiş söz konusu bölümde, yine “Erkeğe itaat eden kadın” zihniyetinden yola çıkılarak bir yönlendirilmede bulunulmaktadır. Oysa gerçek tercümeye göre burada, “verdiğiniz öğüdü dinler ve sadakatli davranırlarsa” şeklinde bir açıklama yer almaktadır. Buradaki ölçü, kadının erkeğe karşı itaatli olması değil, evlilikte iki tarafın da sorumluluğunda olan “sadakat”tir.

Kadınlar Hakkında Diğer Yanlış Bilinenler

Kur’an’da kadın konusunda diğer yanlış bilinen konulardan bir tanesi, Hz. Âdem (as) ve eşi ile ilgili konulardır. Kur’an’ın hiçbir yerinde eşinin Hz. Âdem (as)’ı kandırdığı ve günaha soktuğu şeklinde bir izah yoktur. Araf Suresi 11. ayetten 28. ayete kadar okunduğunda, Hz. Âdem (as) ile eşinin her ikisini birden kandıranın şeytan olduğunu görürüz.

Aynı şekilde kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına dair herhangi bir izah da Kur’an’da yer almamaktadır. Bu iftiranın kaynak noktası olan mevzu hadis önceki bölümlerde açıklanmıştır.

Yanlış bilinen konulardan bir diğeri, Kur’an’ın sadece erkeklere hitap ettiğidir. Oysa Kur’an’ın %90’ından fazlası erkek ve kadınları kapsayacak şekilde genele, “Âdemoğulları” ifadesiyle tüm insanlara veya “iman edenler” ifadesiyle inananlara hitap etmektedir. Sadece erkeklere hitap eden ayetler olduğu gibi sadece kadınlara hitap eden ayetler de vardır. Kur’an’da bazı ayetler ise doğrudan sadece Peygamberimiz (sav)’e hitap eder.

Peygamberimiz (sav)’in Kadınları Öven Sözleri

Elbette bir kadının İslam’daki değerini anlamamız için bizim rehberimiz Kur’an’dır. Peygamberimiz (sav) yalnızca Kur’an’ın uygulayıcısı olduğuna göre, Peygamberimiz (sav)’in Kur’an’la mutabık uygulamalarını anlatan hadislerin doğruluğundan emin oluruz. Nitekim söz konusu sahih hadisler, kadınlara karşı ürkütücü bir bakış açısı sergileyen ve Kur’an’ın ruhundan tamamen uzak olan mevzu hadislerle tam olarak zıt anlamlar ve uygulamalar içermektedir. Kur’an’la mutabık olduğu için sahih olması kuvvetle muhtemel olan hadislerden bazıları şöyledir:

Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: güzel koku, saliha kadın, gözümün nuru olan namaz. [Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1, (7, 61).]

Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür… (İ. Asakir)

“Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en iyi davrananlardır.” (İ. Asakir )

Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahü Teâlâ’nın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin! (Müslim)

Hanımı ile iyi geçinip şakalaşanı Allahü Teâlâ sever, rızıklarını artırır. (İ. Lâl)

En üstün mümin, hanımına, en iyi, en lütufkâr davranan, güzel ahlaklı kimsedir. (Tirmizi)

En iyi Müslüman, hanımına en iyi davranandır. İçinizde, hanımına en iyi davranan benim. (Nesai)

Hanımına güler yüzle bakan erkeğin defterine, bir köle azat etmiş sevabı yazılır. (R. Nasıhin)

Hanımını döven, Allah’a ve Resulüne asi olur. Kıyamette onun hasmı ben olurum. (R. Nasıhin)

4. Bölüm: Bağnazların Sanat Nefreti

Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi dinin esası olarak Kur’an’ı değil sadece kendi kirli ve karanlık zihinlerini ve mantık örgülerini kabul eden bağnazlar, özellikle de kadınları Kur’an’dan, ibadetten, fikri mücadeleden, tebliğden uzak tutmak için binlerce hurafe uydurmuşlardır. İslam toplumlarının Peygamberimiz (sav)’in döneminden kısa bir zaman sonra bozulmaya doğru gitmesinin en temel sebepleri söz konusu toplulukların Kur’an’dan uzaklaşmaları ve bunun bir tezahürü olarak özellikle kadına yönelik geliştirdikleri hakaretlerdir. Bu yanlış bakış açısı nedeniyle İslam toplumları gerilemiş; fakat bu gerilemede ikinci bir etken de daima devrede olmuştur: Bağnazların sanat nefreti.

Bağnazların sanat nefretini tarif etmeden önce bağnaz zihniyetin temelini oluşturan gerçeği tekrar hatırlatalım. Ayette Rabbimiz “Helalleri haram kılan kişilerin varlığı”ndan bahseder:

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler. (Nahl Suresi, 116)

Günümüzde elbette haramları kendilerince umursamayan, helal sayan, ölçüsü Allah korkusu olmayan insanlar bulunmaktadır. Fakat ayette bildirilen ve Allah’ın helal kıldıklarını “din adına” haram kılanlar başka bir kategoridir. Söz konusu insanlar Kur’an’a göre yapılabilir şeyleri yapılamaz hale getirmekte, özgürlükleri kısıtlamakta, meşru olanı yasaklamaktadırlar. Kitabın başından beri delilleriyle gösterdiğimiz gibi, aslında kendilerince Kur’an’daki dini beğenmemekte (Kur’an’ı tenzih ederiz) ve yeni bir din oluşturmaya çalışmaktadırlar.

İşte bu insanlar Kur’an’da övülen beğenilen, bir nimet olarak yaratılan neşe, mizah, sanat gibi kavramları da kendilerince haram kılmışlardır:

“Şakalaşmaktan, Mizahtan, Gülmekten Kaçınmak Gerektiği” İddiası

Ebu Abdullah şöyle buyurdu: “Kahkaha şeytandandır.” (İman ve Küfür Kitabı / Usul-u Kafi kitabı / El-Kuleyni, S.1068)

Ebu Abdullah şöyle buyurdu: “(Aşırı) şakalaşmalardan, mizahtan sakının; çünkü o insanın yüzünün suyunu giderir.” (İman ve Küfür Kitabı / Usul-u Kafi kitabı / El-Kuleyni, S.1068)

İmam şöyle derdi: “Dişleriniz görünecek şekilde gülmeyin.” (İman ve Küfür Kitabı / Usul-u Kafi kitabı / El-Kuleyni, S.1067)

Ebu Abdullah şöyle buyurdu: “Çok gülmek kalbi öldürür.” (İman ve Küfür Kitabı / Usul-u Kafi kitabı / El-Kuleyni, S.1067)

İbrahim b. Mihzem, kendisine anlatan biri aracılığıyla rivayet eder. Ebu’l Hasan el-Evvel (Musa b. Cafer) şöyle buyurdu: “Yahya b. Zekeriyya (as) ağlar, gülmezdi. Meryem oğlu İsa (as) ise bazen güler bazen de ağlardı. İsa (as)’ın davranışı Yahya (as)’ın davranışından daha efdaldi (daha üstündü).” (İman ve Küfür Kitabı / Usul-u Kafi kitabı / El-Kuleyni, S.1070)

Hasan b. Kuleyb, rivayet eder: Ebu Abdullah şöyle buyurdu: “Müminin gülmesi, tebessüm etmekten ibarettir.” (İman ve Küfür Kitabı / Usul-u Kafi kitabı / El-Kuleyni, S.1067)

Aslında bu mevzu hadisler, bağnazların dünyasının ne kadar ürkütücü ve soğuk olduğunu çok iyi izah etmektedir. Hatırlanacağı gibi kitabın başında, bağnazların karanlık dünyasının her yerde kendini gösterdiğine, sadece dış dünyada değil, kendi içlerinde, ailelerinde, kadına, çiçeğe, bir kediye bakış açılarında bile ortaya çıktığına değinmiştik. İşte burada gördüğümüz mevzu hadisler, mutluluktan, insanın en tabi özelliği ve en büyük ihtiyaçlarından biri olan gülmekten, mizah gibi güzel bir nimetten nasıl uzak kaldıklarını açıkça ifade etmektedir. Hayatında gülmeyi yasaklamış bir sistem varken, bu mevzu hadislerden peygamberlerin dahi gülmediği iftirasını öğrenmişken, böyle bir sapkın bağnaz din ile iç içe yaşayan insanların ne hale geldiği çok rahat anlaşılabilmektedir.

Oysa Kur’an’daki din Müslümanlara hüznü yasaklamıştır. Müslüman dünyanın en mutlu insanıdır. Çünkü Allah’a tevekkül etmeyi, sabretmeyi, şükretmeyi bilen, Allah’a teslim olmuş bir varlıktır. Gelecekten endişe duymaz, başına gelen zorlukların hayırla yaratıldığını bilir, her şeyin bir kader üzere gerçekleştiğinin farkındadır ve ölüm onun için bir son değil, Allah’a ve sonsuz hayata kavuşma anıdır. Kur’an’da Allah, iman edenlere cennetin müjdesini vermektedir. Bütün bunlar zaten Müslümanların sevinmesi içindir. Allah bizim dünyada da cennet ahlakı göstermemizi ister. Çünkü beğendiği ahlak odur.

Kur’an’a Göre Hüzün ve Mutsuzluk Sadece İnkâr Edenlerin Vasfıdır

Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. (Tövbe Suresi, 82)

Dediler ki: “Rabbimiz, mutsuzluğumuz bize karşı üstün geldi, biz sapan bir topluluk imişiz.” (Müminun Suresi, 106)

Görüldüğü gibi Kur’an’da mutsuzluk, inkâr edenlere yakıştırılmıştır. Ayete göre bu kişiler ahirette sapkınlıkların gerekçesi olarak “mutsuzluğa yenik düştüklerini” söylemektedirler. Dolayısıyla mutsuzluk Allah’ın istediği bir şey değildir. Kur’an’da inkârcılara mutsuzluk, iman edenlere ise neşe yakıştırılmıştır.

Yine ayetlerde Allah, mutsuzlukları nedeniyle Kur’an’ın öğüdünü almaktan kaçınanları haber verir:

Allah’tan ‘İçi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür. ‘Mutsuz-bedbaht’ olan ondan kaçınır. (A’la Suresi, 10-11)

Ve Yüce Allah, üzüntüyü tüm Müslümanlara yasaklamıştır:

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Âl-i İmrân Suresi. 139)

İşte bağnazlar, Allah’ın bu ayetlerini mevzu hadisleri bahane ederek kendilerince hükümsüz kılmaya çalışırlar. Müslümanlara, Allah’ın inkârcılara yakıştırdığı hüznü uygun görürler. Ruhun, bedenin en büyük ihtiyacı olan neşeyi-sevinci yok etmek isterler. Oysa bu Allah’ın istediği bir şey değildir. Allah cenneti bir sevinç yurdu olarak yaratmıştır.

Cennetteki Sevinç ve Hüznün Gerçek Anlamı

Allah, beğendiği ve sevdiği hayat şeklini sonsuz yurdumuz olan cennette yaratmıştır. Dolayısıyla cennette Rabbimizin övdüğü ve beğendiği hayat bizim için ideal hayattır. Allah, cennetteki insanların “sevinç içinde” olduklarını bildirir:

Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar ‘bir cennet bahçesinde’ ‘sevinç içinde ağırlanırlar’. (Rum Suresi, 15)

Bağnazlar, sahte hadislerle cennette “sevinç içinde” olan Müslümanları dünyada bu cennet sevincini yaşamaktan mahrum etmek isterler. Hüznün gerçek anlamının farkında dahi değildirler. Bir olay karşısında hüzünlenmek, “keşke olmasaydı” demekle aynı şeydir. Bunun anlamı ise -kişi kabul etse de etmese de, bilerek de yapsa bilmeyerek de- kadere isyandır. Bağnazlar hüzünlenmeyi helal hale getirerek Allah’ın hükmüne ve Allah’ın yarattığı kadere karşı geldiklerini bilmelidirler.

Allah’ın bir insana vereceği en büyük nimetlerden biri imandır. İman sahibi bir insan, dünyanın bütün nimetlerinden uzak olsa, en büyük zorluklarla imtihan olsa, oluşan tüm şartlar aleyhinde görünse bile imanın kalbinde oluşturduğu huzur ve mutluluk her şeyin üzerindedir. Allah kendisine yönelenin kalbine huzur ve dinginlik, ruhuna mutluluk verir. Allah’a yönelmeyen bir insanın -kendisi aksini iddia etse dahi- gerçek anlamda mutlu olması imkânsızdır. Allah imtihanın bir gereği olarak böyle bir insana da dünya nimetlerinden verebilir; bu kişi bakıldığında birçok nimet ve güzellik içinde olabilir. Geçici heves ve mutluluklar yaşayabilir. Ancak ruhuna sürekli özlemini çektiği daimi mutluluğu yani iç huzurunu yaşatamaz. Allah Kur’an’ın Rad Suresi’nin 28. ayetinde “Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” buyurmaktadır. Kalbin tatmin bulması, yalnızca Allah’la bağlantıyla mümkündür.

Dolayısıyla gerçekten Allah’a iman eden bir insan gerçekten mutludur. Zaten mutlu olmak, insanın fıtratına en uygun olan, insanı sağlıklı kılan, daima diri tutan gizli bir sırdır. Hücreler mutlulukla sağlıklı kalır. Bu olumlu etkinin sebebi de, fıtrata uygun şeylerin daima Allah’ın insanlara öğütlediği güzel şeyler olmasıdır. Allah, gülmeyi, neşeyi ve mutluluğu zaten bir güzellik olduğu için yaratmıştır. Hüznün ise, psikolojik ve fiziki anlamda insanı ölüme kadar sürükleyecek ciddi tahrip edici etkileri vardır.

“Mizahtan Kaçının” İddiası

Mizah konusu hakkındaki yasaklamaya burada ayrıca değinmekte fayda vardır. Başarılı mizah bir sanattır. Bunu mükemmel yapan insanlar genellikle akıl ile sanatı birleştirerek müthiş eserler meydana getirirler. Mizah ile kimi zaman ortama neşe getirilir kimi zaman da açıkça eleştirilemeyecek konular üstü kapalı ama gönül alıcı ve yapıcı şekilde ifade edilir. Karşı tarafı neşelendiren, öğüt veren ama aynı zamanda da kalbe hitap eden şekilde kullanıldığında mizah çok büyük bir nimettir. Sanatın her türlüsü gibi mizah da ufku açan, ortama, toplumlara incelik, zarafet, nezihlik getiren bir güzelliktir. Mizah, demokrasilerin de güzel bir yönüdür. Bağnazlar böyle önemli bir nimeti de kendilerinden uzaklaştırarak, hiçbir inceliği olmayan, kaba ve ruhsuz bir hayatın içine sürüklenirler.

Bağnazların neşe, kahkaha ve mizah konusundaki bütün olumsuzlukları yukarıda belirttiğimiz gibi Kur’an ile yalanlanmaktadır. Peygamberimiz (sav) ve sahabeleri de Kur’an’ın bu ruhuna uygun hareket etmiş ve imanın getirdiği neşeyi, sevinci yaşamışlardır:

Hz. Aişe (r.a.) anlattı; seferlerinden birine, Rasulullah’la (s.a.v.) çıktım. Rasulullah (s.a.v.) sahabilere: “İlerleyin” dedi. Onlar da ilerlediler. Daha sonra: “Gel, seninle yarışalım” dedi. Onunla koşu yarışına girdim ve onu geçtim. Bana bu konuda bir şey demedi… Yine seferlerden birine Rasulullah’la (s.a.v.) birlikte çıktım. O, sahabilere yine: “İlerleyin” dedi. Onlar da ilerlediler. Bana: “Haydi gel yarışalım” dedi. Onunla koşu yarışına girdim. Ama bu defa da o beni geçti. Gülmeye başladı ve: “Bunu sen hak ettin” dedi. (Beyhakî, Sünenu’l-Kubra, X/18; İmam Ahmed, Musnsd, VI/264)

Ebu Usame: “Onunla şakalaşırdı” demiştir. (Ebu Davud, Sünen, kitabu’l-edeb, bab: 91; Tirmizî, Sünen, 192, 1992, 3828; İmam Ahmed, Taberanî, Tirmizî, Ibn Asakir)

Ebu Hureyre (r.a.) şunu söyledi: “Rasulullah (s.a.v,), Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’e dilini çıkarır, çocuk onun dilini görünce sevincinden çırpınırdı.”

Abdullah Ibnu’l-Haris Ibn Cez’ (r.a.) şöyle dedi: “Rasulullah’tan (s.a.v.) daha şakacı birisini görmedim.”

Hz. Aişe şunu söyledi: Rasulullah (s.a.v.): “Ben şaka yaparım ama ancak hakkı söylerim” buyurdu. (Taberanî, Mu’cemu’l-Kebir, Xll/391; Heysemî, Mecmau’z-Zevaıd, IX/17; Aclunî, Keşfu’l-Hafa, I/572).

İbn Abbas şöyle demiştir: “Peygamber’in (s.a.v.) şakacılığı vardı.”

Enes (r.a.): “Peygamber (s.a.v.), insanların en şakacı ve nüktedanlarındandı” demiştir.

“Müzik ve Şiirin Haram Olduğu” İddiası

Kadı Ebu Bekir İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l Kur’an’ında, Abdullah bin Mübarek ve İmam Mâlik’in Hz. Enes’ten rivayet ettiği bir hadisi nakleder: “Her kim, bir mûsikî meclisinde bir şarkıcı kızın söylediği şarkıyı dinlerse ahiret günü onun kulaklarına erimiş kurşun dökülecektir.”

“Sizden birinizin içinin kusmuk ve kanla dolu olması şiirle dolu olmasından daha hayırlıdır.” (M. Mesabih, 4/4809)

Musiki dinleyen bir kişiye cennette ruhanileri dinleme izni verilmez. (Kurtubi, 14/53)

Şarkı kalpte nifak bitirir. (Ebu Davud)

Allah şarkıyı, onun alışverişini, parasını, öğretmeyi ve dinlemeyi haram kılmıştır. (Muhammed Gazali, Nebevi Sünnet)

Bütün bu mevzu hadislerin aksine, Kur’an’da müziğin, dansın ve eğlencenin yasaklandığı tek bir hüküm yoktur. Allah mutluluğu, zevki, neşeyi Müslümanlara helal kılmıştır. Dans ritimdir, ahenktir. Allah bütün kâinatı bir ritimle yaratmıştır. Kuşlar, böcekler, kelebekler bile dans ederler. Kuşlar doyulmaz ses ve ritimde birbirinden güzel şarkı söylerler. Zevktir onları dinlemek. Denizin sesi, doğanın hışırtısı, ağaçların dalgalanışı her zaman ritimlidir. Allah ritmi, dansı, müziği, güzel sesi sever. Cennet de bu ritim ile yaratılmıştır. Cennette bütün ağaçlar, çiçekler, hayvanlar dans edeceklerdir. Bu konuyu haber veren bir hadis şöyledir:

Ebu Musa el-Eş’ari (r.a.)’dan nakledilen rivayet ise şöyledir: O Basra minberinde şöyle dedi: “Allah cennet ehline haber salıp sordurdu: “Allah size verdiği sözü yerine getirdi mi?” O anda, onlar kendilerine verilen ziynetlere, elbiselere, meyvelere, tertemiz eşlere, nehirlere şöyle bir bakacaklar ve sonra şöyle demekten kendilerini alamayacaklar: “Allah bize verdiği sözü yerine getirmiştir. Melek tam üç kere “Allah size verdiği sözü yerine getirdi mi?” diye soracak, onlar kendilerine vaad edilen her şeyin eksiksiz yerine getirildiğini görünce, “Evet!” diyecekler. “Bir şey daha kalmıştır” diye karşılık verecek melek. Çünkü Allah Teâla, kullarına tecelli edip de gözlerinden perdeyi kaldırıp, O’nu gördüklerinde, bütün nehirler coşacak, ağaçlar sallanıp sesler çıkaracak, bütün köşkler, ateş kıvılcımları avaz verecek, pınarlar şarıl şarıl daha da hızlı akacak, güzel kokular avluları ve köşkleri saracak, her tarafta, güzel kokan misk ve kâfur hissedilecek. Kuşlar ötüşecek, huriler bütün güzellikleri ile göz kamaştıracak. (Ölüm, Kıyamet, Diriliş, İman Şarani, Suresi 370)

Allah, cennetin güzelliğini ve cennetteki ahenkli müziğin coşkusunu Peygamberimiz (sav)’e işte böyle ilham etmiştir. Allah’ın cennette yarattığı ve övdüğü bir güzellik, insanlara nasıl haram olabilir? Elbette ki haram değildir.

Anadolu’nun her yerinde folklor vardır, dans vardır. Horon, halay, zeybek oyunu vardır. Dünyanın her yerinde insanlar dans ederler. Müziğin ve dansın yasak olduğu bir dünya insanın fıtratına uygun değildir. Bu büyük bir boşluk ve nimet eksikliği olur. Yüce Rabbimizin övdüğü ve güzel gördüğü bir nimeti haram kılmaya kalkmak Allah’ı ve yüce sanatını anlamamak demektir.

Müziği Yasaklamaya Çalışan Bağnazların Samimiyetsizlikleri

Bütün bunlara değinirken, bağnazların gerçek hayatlarını da incelemek gerekir. Kur’an’da olmayan sahte bir haram türettiği için bu insanların büyük bir kısmı, günlük hayatta sürekli bir çelişki ve sahtekârlık ruhu içinde yaşarlar (samimi olanları tenzih ederiz). Şöyle ki:

– “Müzik haram” diyenler genellikle müzik kanallarını sürekli seyredip müzik dinleyen, hatta müzik eşliğinde eğlenen insanlardır.

– Söz konusu kişiler gerçek hayatlarında düğünlere gitmekte, halay çekmekte, kına geceleri düzenleyip şarkı söylemektedirler.

– Bu kişilerin arabalarının radyolarında ayarlı kanallar genellikle hep müzik kanallarıdır.

Sürekli müzik dinlemenin, düğünlerde halay çekmenin hiçbir mahzuru yoktur, aksine bunlar zaten birer güzellik ve nimettir. Burada eleştirdiğimiz bu kişilerin dini kullanarak müziği yasaklama iddialarının sadece göstermelik olması, samimiyetsizliklerini yansıtmasıdır. Din adına yasak koyanların bu gerçek yüzünü bilmek önemlidir. Onların durumu, Kur’an ayetlerinde tasvir edilmiştir. Kur’an dışında kendilerine din edinenlerin durumunu Yüce Rabbimiz şöyle açıklar:

(Bir bid’at olarak) Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah’ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır. (Hadid Suresi, 27)

Allah bu ayetinde bidat olarak türetilen sahte dinin Allah’ın kitabında olmadığını ve bu dini üretenlerin kendilerinin de ürettikleri dine uymadıklarını belirtmektedir. Bu gibi ayetlerle biz söz konusu insanların ikiyüzlü dünyalarını Kur’an’dan öğreniriz. Özel yaşamları ise Kur’an’da haber verilen bu gerçeği daima teyit eder. Pek çok kişi bütün bu kısıtlamalar içinde söz konusu kişilerin gerçekten çok takva bir hayat yaşadıklarını zannedebilir. Aralarında samimi olarak buna inanan insanlar olsa da gerçekte öyle değildir. Zaten samimi olanlar eninde sonunda Kur’an Müslümanlığını anlayan uygulayan insanlar haline gelirler. Bir insanın samimi olup, sahte bir dinin içinde yaşaması mümkün değildir. Çünkü Allah’ın vaadi vardır:

Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)

Ayette belirtildiği gibi samimi olan her insan, doğruyu yanlıştan ayırt edecek bir anlayışa da mutlaka sahip olur.

Allah Müziği Sever, Kullarına da Sevdirmiştir

Müzik de, dans da İslam’da helal kılınan cennet nimetlerindendir. Müziği, şarkıları, müzik aletlerini, güzel kıyafetleri, ziynetleri, dansı ve güzel olan her şeyi yaratan Allah’tır. Allah, bunların tümünü insanlara sevdirmiş, ruhu bu güzelliklerden zevk alacak şekilde yaratmıştır.

Tevrat’ta Hz. Davud (as)’ın lir, tef, ziller ve çıngırak eşliğinde ezgiler okuyarak Allah’ın huzurunda dans ettiği anlatılır. Hatta Hz. Davud (as)’ın bu dansına haset eden insanların olduğu da belirtilir. Tıpkı bugün Müslüman toplumlarda helali, haram kılmaya kalkışanlar olduğu gibi o dönemde de Museviler arasında müzik ve dansı kendilerince haram kılmaya kalkışanların varlığını Tevrat’tan öğreniriz. Bu kişiler, Hz. Davud (as) gibi bir peygamberin uygulamalarını bile kendilerince eleştirmişlerdir.

… Bu arada Davut’la bütün İsrail halkı da RAB’bin önünde lir, çenk, tef, çıngırak ve ziller eşliğinde ezgiler okuyarak var güçleriyle bu olayı kutluyorlardı… (Tevrat, 2. Samuel, 6:5)

Keten efod kuşanmış Davut, RABB’in önünde var gücüyle oynuyordu. Davut’la bütün İsrail halkı, sevinç naraları ve boru sesi eşliğinde RABB’in Sandığı’nı getiriyorlardı. RABB’in Sandığı Davut Kenti’ne varınca, Saul’un kızı Mikal pencereden baktı. RABB’in önünde DANSEDEN Kral Davut’u görünce, onu küçümsedi. (Tevrat, 2. Samuel, 6:14-16)

  • Saul’un kızı Mikal Hz. Davud’un eşlerindendir

Davut ailesini kutsamak için eve döndüğünde, Saul’un kızı Mikal onu karşılamaya çıktı. Davut’a şöyle dedi: “İsrail Kralı bugün ne güzel bir ün kazandırdı kendine! Değersiz biri gibi, kullarının cariyeleri önünde soyundun.” Davut, “Baban ve bütün soyu yerine beni seçen ve halkı İsrail’e önder atayan RABB’in önünde oynadım!” diye karşılık verdi, “Evet, RABB’in önünde oynayacağım. Üstelik kendimi bundan daha da küçük düşüreceğim, hiçe sayacağım. Ama sözünü ettiğin o cariyeler beni onurlandıracaklar.” (Tevrat, 2. Samuel, 6:20-22)

Tanrı’nın Sandığı’nı Avinadav’ın evinden alıp yeni bir arabaya koydular. Arabayı Uzza’yla Ahyo sürüyordu. Bu arada Davut’la bütün İsrail halkı da Tanrı’nın önünde lir, çenk, tef, zil ve borazanlar eşliğinde ezgiler okuyarak, var güçleriyle bu olayı kutluyorlardı. (Tevrat, 1. Tarihler 13:7-8)

Böylece İsrailliler sevinç naraları atarak, boru, borazan, zil, çenk ve lirler çalarak RABB’in Antlaşma Sandığı’nı getiriyorlardı. RABB’in Antlaşma Sandığı Davut Kenti’ne varınca, Saul’un kızı Mikal pencereden baktı. Oynayıp zıplayan Kral Davut’u görünce, onu içinden küçümsedi. (Tevrat, 1. Tarihler 15:28-29)

Görüldüğü gibi o dönemde Hz. Davud (as)’ın kendi eşi dahi Hz. Davud (as)’ın insanlar arasında eğlenerek, sevinçle, mutlulukla dans etmesine karşı gelmiş, bunu kendince küçük görmüştür. Oysa Allah bu eğlenceli ortamı Tevrat’ta överek anlatmıştır. Kuşkusuz, Hz. Davud (as) da Allah’ın müzik ve dansa yönelik hükümlerine uyarak en güzel tavırda bulunmaktadır. Fakat dışarıdan bakanlar, Hz. Davud (as)’ın peygamberliğine güvenemeyenler ve kendi kendilerine bir taassup dini oluşturmaya çalışanlar onu yargılamaktadırlar.

Peygamberlere yapılan bu yargılama şu an günümüzde de gerçek Kur’an Müslümanlarına yapılmaktadır. Kur’an’daki din yerine taassubu seçmek zaten tarih boyunca en büyük belalardan biri olmuştur. Kadın, müzik ve dans bunun en belirgin ortaya çıktığı alanlardır.

Oysa Hz. Davud (as) örneğinde olduğu gibi bizim Peygamberimiz (sav) de Allah’ın bir nimeti olan müzik ve danstan çok hoşlanırdı. Nitekim Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde dans eden sahabelerden bahsedilir, hatta Peygamberimiz (sav)’in oynayan ve eğlenenleri teşvik eden sözleri vardır. Kur’an ile mutabık olmaları sebebiyle aşağıda birkaç örneğini verdiğim hadislerdeki bu sözlerin sahihliği kuvvetle muhtemeldir:

Âmir b. Sa’d’den nakledilmiştir: “Bir düğün münasebetiyle Karaza b. Ka’b ve Ebu Mes’ûd el-Ensârî’nin yanına gittim. Küçük bir kız çocuğu şarkı söylüyordu. Ben: “Siz Rasulullah (s.a.s.)’ın arkadaşları ve Bedir ashabından olduğunuz halde, sizin yanınızda bunlar (nasıl) yapılıyor?” dedim. Onlar: “İster bizimle kalırsın, istersen gidersin. Bize, düğünde eğlenmeye, izin verildi.” dediler. (İbn Hacer, Metâlib, II, 54; Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 50)

Seleme b. Ekva’dan rivayet edilmiştir: “Peygamber (sav) ile birlikte Hayber’e yola çıkmıştık. Gece gidiyorduk. Kafileden bir kişi Âmir b. Ekva’a -Âmir şairliğiyle bilinen bir kişi idi. “Bize bildiğin şeylerden bir şeyler söyle, dinleyelim.” dedi. Âmir devesinden inerek şu türküyü söylemeye başladı: “Ey Allah’ım! Sen olmasaydın biz hidayet bulamazdık. /Sadaka verip, namaz kılamazdık./ Her şeyimiz sana feda olsun, bizi bağışla. /Düşmanla karşılaşırsak, ayaklarımızı sabit kıl./ İçimize huzur ve güven ver. /Biz, çağrılınca gideriz. /Seslendikçe yardıma erişiriz.” Peygamber (sav) “Kim bu sürücü?” dedi. “Âmir b. Ekva’” dediler. Peygamber (sav) “Allah onu esirgesin.” buyurdu.
 (Beyhakî, Şuab, 5112)

Aişe (ra) rivayet ediyor: Resulullah SAV bir düğünlerinde Ensar kadınlarına uğradı. Onlar şarkı söylüyorlardı… (İbni Mace, Nikâh: 21, Buhari, Nikâh: 48, Megazi:12)

Muavviz b. Afra’nın kızı er-Rubey gelin olduğu zaman, düğün törenine Peygamberimiz (sav)’de gitmiş ve onun yanına oturmuştu. Bu sırada bazı kızlar, def çalıp Bedir günü şehit olanların menkıbelerini şarkı şeklinde söylemeye başlamışlardı… (Buhari, Nikâh, 49/1, VII/25, Tirmizi, Nikâh, III/399)

Yine Hz. Aişe (ra), bir kadını Ensar’dan bir adamla evlendirmişti. Peygamberimiz (sav): Ya Aişe, sizin beraberinizde def çalan, şarkı söyleyen şarkıcılarınız yok mu? Çünkü Ensar oyun ve eğlencelerden hoşlanır.” dedi. (Buhari, Nikâh 64/1, VII/28)

Resulullah (sav) Medine’de bir yere uğradığında def çalarak şarkılar söyleyen genç kızların şöyle dediklerini işitir: “Biz, Beni Neccar kızlarıyız, Muhammed ne güzel (sevimli) komşudur”. Resulullah (sav) bunun üzerine; “Allah biliyor ki, elbette ben de sizleri sevmekteyim” buyurur. (İbni Mace, Nikâh, 21/1899, I/612)

“Resim ve Heykel Sanatının Haram Olduğu” İddiası

Cehennemde en şiddetli azaba uğratılacak kişiler ressamlardır. (Buhari-Tesavir, 89)

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Kim resim yaparsa, Allah onu kıyamet günü, yaptığı resim sebebiyle, onlara ruh üfleyinceye kadar azap eder. Hiçbir zaman da ruh üfleyici değildir.” (Buhârî, Tâ’bir)

Allah’ın yanında azabı en şiddetli olan insanlar tasvircilerdir. (Müslim, 6:369)

Şu suretleri yapanlar kıyamet gününde azap görürler ve kendilerine yaptığınız suretlere can verin denilir. (Müslim, 6:368)

İçinde suretler bulunan eve melekler girmez. (Buhari, Libas 91)

Her musavvir cehennemdedir. Musavvirin, tasvir ettiği her surete kıyamet gününde Allah hayat verir de o canlı suret cehennemde kendini yapana azap eder. (Müslim, 6: 370)

İşte bu sahte hadisler yoluyla bağnazlar tarafından Müslümanlara resim ve heykel sanatı da haram kılınmıştır. Hatta uydurulan bazı hadislere göre ressamlar ahirette en büyük azap gören insanlar arasında sayılmaktadır. Bu çarpık anlayışa göre bu kişiler, Allah’ın yarattıklarını taklit ederek –haşa– ilahlık iddiasında bulunmaktadırlar. Oysa bir ressamın veya bir heykeltıraşın bir sanat eseri meydana getirmesinin ilahlık iddiasıyla nasıl bir bağlantısı olabilir? Bir ressam veya heykeltıraş eğer böylesine sapkın bir iddiayla ortaya çıkıyorsa bu onun icra ettiği sanat yüzünden değil, ancak ve ancak aklen ve ruhen içine düştüğü zaaf nedeniyle olabilir. Bu ise, her meslekten her insan için geçerli bir ihtimaldir.

Doğadaki tüm güzellikler Yüce Rabbimizin birer sanat eseridir. Bizler, bir sanatın nasıl muhteşem olabileceğini Rabbimizin bu eserlerine bakarak anlarız. Nitekim yeryüzünde neredeyse her teknoloji Allah’ın yarattıklarının taklit edilmesiyle geliştirilmiştir. Teknoloji için yaratılan güzelliklerin varlığı bir nimettir. Örneğin, uçak inşasında insanlar Allah’ın yarattığı kuşları ve bazı sinek türlerini taklit ederler. Bu uçaklar, bir canlıdan esinlenilerek geliştirilmiş olduğu için mükemmel uçma ve manevra kabiliyetlerine sahip olurlar. Bu bir ayrıcalıktır, çünkü doğada zaten yaratılmış ve mükemmel işleyen bir örnek vardır. İşte bu örnek, Allah’ın bütün mühendislere bir model olarak verdiği armağandır. Şu anki teknolojik dünya, hayatımızı kolaylaştıran ve konforumuzu artıran her türlü bilimsel gelişme, doğadaki bu sanat eserlerinin birer kopyasıdırlar. Allah doğadakileri de, teknolojik taklitlerini de bize birer nimet olarak yaratır.

Bağnazlar tarafından heykel sanatının özellikle hedef alınması aslında sadece geçmişten gelen bir gelenek nedeniyledir. Geçmişte putperestliğin yaygın olduğu dönemlerde bazı yöneticiler, halklarından bir kısım kişilerin put inşasına yönelmelerini engellemek için heykel yapımına dair çeşitli tedbirler almışlardır. Geçmişte toplumların içinde bulundukları muhtemel tehlikeleri önlemek amacıyla alınan bu tedbirler, Kur’an’da herhangi bir hüküm olmamasına rağmen, adeta dinin bir yasağı olarak yaygınlaştırılmıştır. İşte bu bazı insanların, Kur’an yerine gelenekleri benimsemelerinin getirdiği en büyük tahribatlardan biridir.

Mecusiler ateşe, Hindular ineğe, bazı topluluklar güneşe tapıyor diye, inekleri öldürüp, ateş veya güneşten uzak bir hayat süremeyeceğimize göre, puta tapan putperestler var diye tüm heykelleri yasaklamanın olağanüstü derecede ilkel bir düşünce tarzı olduğu ortadadır. Burada anormal olan nesneleri ve varlıkları ilahlaştırmaktır ve harama girenler bunu yapan insanlardır, nesnelerin kendileri değil.

Bağnazların Müslümanlara haram kılmaya çalıştıkları resim ve heykel sanatı, Müslümanların yol gösterici kitabı Kur’an’a göre kesinlikle haram değildir. Allah sanatı sever ve kullarına da sevdirmiştir; bütün kâinatı sanat ile yaratmıştır. Kur’an’da resim ve heykel gibi güzel sanatları haram kılan bir ayet bulunmamaktadır. Tam aksine Kur’an’da sanat eserlerinden övgüyle bahsedildiğini görürüz.

Hz. Süleyman (as)’ın sarayında bulunan ve saltanatının bir ihtişamı olarak övülen heykeller ve sanat eserleri Kur’an’da şu şekilde geçer:

Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan şükredenler azdır. (Sebe Suresi, 13)

Bu Kur’an ayetine rağmen sanata yasaklar getiren bağnazlar, sarayında olağanüstü güzellikte heykeller bulunan Hz. Süleyman (as) hakkında ne düşündüklerini de açıklamak zorundadırlar.

Söz konusu hurafecilerin İslam toplumlarına zararı çok büyük olmuştur. İslam dünyasında heykel ve resim sanatı hurafelerin yayıldığı dönemlerin sonrasında hiçbir zaman gelişememiştir. Sanatını geliştiremeyen toplumlar donuk, ruhsuz ve köhne kalırlar. Yeniliklere kapalıdırlar. Yaratıcılıklarını, pratik düşünme yeteneklerini, detay görme anlayışlarını zamanla yitirirler. Zevksizlik ve donukluk ruhlarına, yaşadıkları mekânlara, birbirlerine karşı davranış biçimlerine de yansır. Bağnazların kapkaranlık dünyasında, sanattan uzaklaşmalarının bir sonucu olarak da incelik ve detaylardan uzak, ürkütücü bir tekdüzelik ve donukluk ve zevksizlik hâkimiyeti vardır.

“Altın ve İpeğin Yasak Olduğu” İddiası

Resulullah (sav) bir miktar ipek alıp sağ avucuna koydu, bir miktar da altın alıp sol eline koydu sonra da: “Şu iki şey ümmetimin erkek kısmına haramdır” buyurdu. [Tirmizi ve Nesai’de Ebu Musa’dan gelen diğer bir rivayette; “Ümmetimin erkeklerine, ipek elbise ve altın haram kılındı, kadınlarına helal kılındı” buyrulmuştur.]

Bağnazlar erkeklere altın ve ipeği de yasaklamış, bunun için yukarıdakine benzer birçok hadis uydurmuşlardır. Oysa Kur’an’da altın ve ipeğin yasaklandığına dair hiçbir ayet bulunmamaktadır. Aksine altın da ipek de Kur’an’da birçok ayette cennet nimeti olarak tanıtılmaktadır:

Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek. (Kehf Suresi, 31)

Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; oradaki elbiseleri ipek(ten)tir. (Hac Suresi, 23)

Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir. (Fatır Suresi, 33)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) döneminde de ipek kumaşlar kullanıldığına dair hadisler bulunmaktadır:

(Abdullah b. Sa’d b. Osman’ın) babası Sa’d’dan rivayet olunmuştur; dedi ki: Buhara’da beyaz bir katıra binmiş, (başı) üzerinde ipekli siyah sarık bulunan bir adam gördüm. “Bunu bana Resulullah (s.a.v) giydirdi” diyordu. (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/112)

Ebû Dâvud dedi ki: Resulullah (s.a.v)’ın sahabilerinden yirmi kişi yahutta daha fazlası ipek giymiştir. Enes ile Bera b. Azib bunlardandır. (Buhâri, eşribe 6. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/112-113)

Müslümanların güzel giyinmeleri ve güzelliklere layık oldukları gerçeği, görüldüğü gibi Peygamberimiz (sav)’in sünnetinde de vardır.

Peygamberimiz (sav)’in sünnetinde elbet vardır, çünkü Kur’an’da övülmüş bir nimeti Peygamberimiz (sav) de sever ve teşvik eder. Buradaki mevzu hadisin bir uydurma olduğunun en büyük kanıtlarından biri, Kur’an’da hiçbir şekilde adı geçmeyen bir fiilin Peygamberimiz (sav)’in hükmüyle haram kılınması gibi bir izahın geçmesi iddiasıdır. Böyle bir şeyin olması kuşkusuz ki mümkün değildir.

Altın bir ziynettir. Ve daha önce açıkladığımız gibi Allah Kur’an’da ziynetlerin güzelliğini övmüş ve “Ey Âdemoğulları, her mescit yanında ziynetlerinizi takının… “ (Araf Suresi, 31) ayetinde olduğu gibi Müslümanları güzel ziynetler için teşvik etmiştir.

Yine hatırlatalım, Araf Suresi’nde ise dünyada da ziynetlerin kadın ya da erkek ayrımı olmadan herkese helal olduğu bildirilmektedir:

De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Araf Suresi, 32)

“Makyaj, Bakım, Temizlik ve Güzelleşmenin Haram Olduğu” İddiası

Güzel Kokuyu Yasaklayan Mevzu Hadisler

Camiye gelirken kokulanan kadın evine dönüp de cünüplükten ötürü boy abdesti alır gibi yıkanmadıkça, Allah Katında onun namazı kabul olmaz. (Avnül Mabül, 11/230)

İmam Cafer-i Sadık (as): “Hiç bir kadının, evinden dışarı çıkarken elbisesine güzel koku sürmemesi gerekir.” (El-Kafi, C.5, S.519)

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Bir kadın kocasından başkası için güzel koku sürünürse; cenabetinden yıkandığı gibi yıkanıp o kokuyu vücudundan temizlemediği müddetçe namazı kabul olmaz.” (Men La Yahzurh-ul Fakih, C.3, S.440)

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kadının kocasından başkası için güzel koku sürünmesi, ateş ve zilleti satın alması demektir.” (Nehc-ül Fesaha, C.1, S.36)

Dövme, Yüzdeki Tüyü Alma, Estetik Diş Yaptırmayı Yasaklayan Mevzu Hadisler

Dövme yapan ve yaptırana, yüzdeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyrelttiren kadınlara Allah lanet etsin. (Sahih-i Buhari)

Takma Saç (peruk), Kaş İnceltme, Dövme Yaptırmayı Yasaklayan Mevzu Hadisler

Takma saç takan, taktıran, kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran lanetlenmiştir. (Ebu Davut, Tereccul, 5)

Kadının Güzel Bir Elbiseyle Evden Çıkmasını Yasaklayan Mevzu Hadisler

Resul-i Ekrem (s.a.a) kızı Hz. Fatıma’ya (s.a) hitaben şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma, herhangi bir kadın güzel bir şekilde süslenir ve güzel bir elbiseyle evinden çıkarak insanların dikkatini üzerinde toplar ve kendisine bakmalarını sağlarsa, yedi göğün ve yerlerin melekleri ona lanet eder ve ölüp de cehenneme girinceye kadar, Allah’ın gazabına mazhar olur. (Elbette tövbe edip dönüş yapar ve bir daha tekrarlamazsa o başka.)” (Şehab-ül Ahbar)

İmam Sadık (as): “Bir insanın alçalıp rezil olması için, onu meşhur edecek (yani başkalarının dikkatini üzerinde yoğunlaştırıp, parmakla gösterilecek duruma getirecek) bir elbise giymesi yeterlidir.” (Bihar-ül Envar, C.78, S.252)

Hz. Ali (as) şöyle buyurmaktadır: “Kalın olan (vücudu göstermeyen) elbiseler giyin; zira elbisesi ince olanın dini de ince (gevşek) olur.” (Bihar-ül Envar, C.79, Suresi 298)

Bir hadiste şöyle geçmektedir: “Allah Resulü (s.a.a), kadınları dışarıya çıkarken başkalarının dikkatini üzerinde toplayacak elbiseler giymekten ve ses çıkaracak takılar takmaktan nehyetmiştir.” (Müstedrek-ül Vesail, C.14, S.280)

Kadının Altın ve Giysilerle Meşgul Olup Cenneti Kaybettiğini İddia Eden Mevzu Hadisler

“Cennete baktım, gördüm ki cennet ahalisinin en azını kadınlar teşkil ederler. Bu durum karşısında sordum: Kadınlar nerede? Cennetin hazini bana şu cevabı verdi: ”Onları iki kırmızı yani altın ve boyalı elbiseler cennetten meşgul etti.”

Kadına Giysi Verilmemesi Gerektiğini İddia eden Mevzu Hadisler

“Kendilerini iyi giydirmeyerek kadınlara yardım ediniz.”

Burada kadınların bakımı ile ilgili mevzu hadisleri peş peşe vermemizin sebebi, hurafecilerin dini içinde kadınların nasıl aşağılandıkları, nasıl akılsız, kişiliksiz, önemsiz görüldüğünü gösterebilmek içindir. Kur’an’ın hiçbir yerinde olmayan bu hükümler, söz konusu mevzu hadislerle dinin bir parçası gibi gösterilmiş ve böylelikle sadece kadının güzelliği ortadan kaldırılmakla kalmamış aynı zamanda kadının aklını, kişiliğini de ortadan kaldıran bir toplum modeli çizilmiştir. Bu tarihten sonra zaten donuk ve ruhsuz, sevgisiz ve güzelliklerden uzak bir hayat yaşayanların yaşamı gitgide daha da körelmiştir. Dünyanın en büyük nimetlerinden biri olan kadın güzelliği ortadan kaldırılınca, hem kendi ruhları hem de toplum anlayışları gitgide dibe batmıştır. Önceki bölümde detaylı bahsettiğimiz gibi keskin ve detaylı düşünebilen, tedbirler alabilen ve pek çok yönden erkek aklından çok daha kapsamlı anlayış gücüne sahip kadın aklı ortadan kaldırılarak, kadınların fikirleri engellenerek, söz konusu toplumlar büyük gelişmelerden mahrum kalmışlardır. İlginçtir ki, bu toplumlardaki kadınlar da bu sahte dine inanmış ve kendilerini ikinci planda görmekte sakınca görmemişlerdir. Söz konusu kadınlar genellikle kendilerine ihtimam göstermeyen, görünüm olarak erkekten farksız ve son derece bakımsız olan, hiçbir konuda fikir yürütemeyen, kendilerini cahil bırakmış ve her türlü kararı erkeğe yüklemiş, erkeklerin boyunduruğu altına girmekte sakınca görmemiş varlıklar halini almışlardır.

Oysa daha önce de hatırlattığımız gibi, Allah ayetinde süsü ve güzel rızıkları haram kılanlardan bahseder. Bunlar Kur’an’a aykırı davranmaktadırlar:

De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Araf Suresi, 32)

Daha önce detaylı açıkladığımız gibi Kur’an’a göre kadın süstür, değerlidir; kadın güzelliği bir nimettir, kadın aklı çok geniş ufuklara yönlendirir toplumları. Allah hem bu güzel özellikleri kadına vermiş, onu ihtimamla korumuş ve onu övmüştür. Yukarıda mevzu hadislerde geçen bu sahtekârca ifadeler Kur’an tarafından reddedilmiştir.

Şu unutulmamalıdır ki, güzellikleri ve Allah’ın sevip beğendiği nimetleri yasaklamaya çalışanlar bağnazlardır. Dolayısıyla bağnazların dünyasını gerçek sanıp, bilgisizce gerçek Müslümanlığa karşı gelenlere tepki göstermek büyük bir yanlıştır. Süs ve güzellikleri yasaklayanlar değil, bunların Allah’ın bir nimeti olduğunu bilenler asıl Kur’an’a uyanlardır.

Bağnazların Ruhu Bu Dünyaya Hâkim Olsaydı…

Şimdi bağnazların bu yasaklamalara göre gerçekte nasıl bir dünyanın kendilerini beklediğine bir göz atalım. Hurafecilerin resim ve heykel yasaklamaları eğer günlük hayatta uygulansaydı dünyanın hiçbir yerinde tablo, resim ya da reklam-ilan-duyuru panoları olmayacaktı. Dolayısıyla,

  • Yazılı tebliğ yapılırken resimli anlatımlar kullanılamayacaktı.
  • Okul kitaplarında resimli anlatımlar olmayacaktı.
  • Para banknotlarında resim kullanılamayacaktı.
  • Saraylardaki ihtişamlı resimler, tablolar, duvar süslemeleri olmayacaktı.
  • Anatomide insanın faydasına olan, insan bedenini tanıtan çizimli anlatımlar kullanılamayacaktı.
  • Güzel sanatlar akademisi benzeri sanat okulları olmayacaktı.
  • Resimli gazete, dergi, kitap, internet olmayacaktı. Televizyon genelde tümüyle resimden oluştuğu için seyredilmesi yasak olacaktı.
  • Medya organlarının yasaklanmasıyla medyadan alınacak binlerce fayda da terk edilmiş olacaktı. Bunun yanında güzel ahlakı tebliğ etme, Kur’an’ın bir şartı olan iyi ve güzeli insanlara anlatma imkânı da ortadan kalkmış olacaktı.

Makyaj, Bakım, Temizlik, Güzel Giyim, Modernlik, Kültür Kısacası “Kalite” İslam’ın Gereklerindendir

Müslüman elbette ki bakımlı yaşayacak, temiz olacak, güzel olacaktır. Çünkü güzellik, bakım, estetik, sanat zevki Allah’ın beğendiği özelliklerdendir ve yukarıdaki ayette belirtildiği gibi özellikle iman edenlere verilmiş bir nimettir. Kur’an’da Müslüman kadınların makyaj yapması ve bakımlı olmasının haram olduğuna dair hüküm yoktur. Nitekim Peygamberimiz (sav) döneminde de hanımlar hep en güzel, en bakımlı halleriyle toplum içine çıkmışlardır. O dönemde de kadınlar makyaj yapıyorlardı, hatta Peygamberimiz (sav) başta olmak üzere dönemin erkekleri de gözlerine sürme çekerlerdi. Bir hadisi şerifte şu şekilde bildirilmektedir:

Aişe (ra) rivayet ediyor: Resulullah oruçlu iken sürme sürmüştür. (İbni Mace, Sıyam, 17)

O dönemde Müslüman hanımlar allık, sürme, ruj kullanıyorlar, ellerini ve tırnaklarını kına ile boyuyorlardı. Kadınlar da erkekler de saçlarını özel boyalarla boyamaktaydılar. Öyle ki Peygamberimiz (sav), saçın boyanmasını teşvik eder hatta kendisi de boyardı.

Pek çok hadis kitabında zikredilen bir rivayete göre, Ümmü Habibe’nin babası Ebu Süfyan ölünce üç gün yas tuttuktan sonra, yanaklarına “haluk” sürdüğü ifade edilmiştir. (Belazuri, 1987:184-185) (Haluk sahip olduğu pembemsi sarı renk ile sürüldüğü yerde allık görevi görmektedir.)

Bu konudaki diğer bazı hadisler ise şunlardır:

Taberânî’nin bir rivayetinde: “Saçların renginin değiştirilerek yabancılara (eâcim) muhalefet edilmesi” emredilir. (2111)

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Yahudîler ve Hristiyanlar (saçlarını) boyamazlar. Siz onlara muhâlefet edin.” [Buhârî, Libâs 67, Enbiya 50; Müslim, Libâs 80, (2103); Ebû Dâvud, Tereccül 18, (4203); Nesâî, Zînet 14, (8, 137); Tirmizî, Libâs 20, (1752).]

Buhari ve Müslim’de, Hz. Enes’ten gelen bir rivayette şöyle denir: “Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (ra) (saçlarını) kına ve ketem ile boyarlardı.”

Süheybü’I-Hayr radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “(Ağaran saç ve sakallarınızı boyamada) kullandığınız en iyi boya şüphesiz şu siyahtır. (Çünkü siyah boya) kadınlarınızı size daha çok rağbet ettiricidir, muhalifleriniz içinde de hakkınızda daha çok çekinmeye vesiledir.” (Ebu Davud, Libas 18, (4064), Tereccül 19, (4210); Nesai, Zinet 17, (8,140). Buhari, Libas 66, Menakıb 23; Müslim, Fedail 100-105, (2341); Ebu Davud, Tereccül 18, (4209); Nesai, Zinet 17, (8,140, 141))

Peygamberimiz (sav)’in en çok sarı saçı beğendiği yine hadislerden anlaşılmaktadır:

İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “(Saçlarına) kına yakmış bir adam gelmiştir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Bu ne güzel!” buyurup takdir etti. (Az sonra) kına ve ketem ile boyanmış biri geldi. “Bu evvelkinden de güzel!” buyurdu. Sonra (saçlarını) sarıya boyamış biri daha gelmişti ki: “Bu öbürlerinden de güzel!” buyurdu.” Ebü Dâvud, Tereccül 19, (4211); İbnu Mâce, Libâs 34, (3627).

Ahmed ibnu Hanbel’in bir rivayetinde, Ensâr’dan yaşlanmış, sakalları aklaşmış bir ihtiyarlar grubuna rastladığı vakit: “Ey Ensar topluluğu (saçlarınızı) kızıla boyayın, sarıya boyayın!” tavsiyesinde bulunur.

(Sahabe ve Tabiinin) çoğu sarıya boyamayı uygun bulmuşlardır. Hz. Ali, İbnu Ömer, Ebû Hüreyre vs. bunlardandır. Bir kısmı kına ve ketem ile bir kısmı za’feran ile bir kısmı siyah boya ile boyamışlardır. Siyahı tercih edenler arasında Hz. Osman Hz. Hasan, Hz. Hüseyin (yani Hz. Ali’nin iki oğlu), Ukbe İbnu Âmir, İbnu Sîrîn, Ebû Bürde vs. zikredilir.”

Hz. İbnu Ömer (radıyallâhu anh)’den rivayete göre, sakalını sufra denen sarı boya ile boyar ve derdi ki: “Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı gördüm, sakalını bununla boyamıştı, en çok sevdiği boya da bu idi. Bununla elbisesini boyadığı da olurdu.” [Ebû Dâvud, Libâs 18, (4064), Tereccül 19, (4210); Nesâî, Zînet 17, (8, 140)]

Ebu Katade ra’dan, “O, Peygamber (sav)’e dedi ki: “Omuzlarıma kadar uzanan (gür) saçlarım var, tarayabilir miyim?” “Evet, ona iyi bak!” Ebu Katade, Peygamber (sav)’in bu “Evet, ona iyi bak” sözünden dolayı çoğu kez saçlarını günde iki kere yağlardı. (Büyük Hadis Külliyatı, Cem’ul Feaid er-Rudani, 2. Baskı, İst, 2009)

Ebu Zer ra’dan: Allah Resulu (sav) buyurdular ki: Beyaz saçları boyayan en güzel şey kına ve ketemdir.

Peygamberimizin (sav) döneminde hanımların oje yerine ellerini ve tırnaklarını kınayla boyadıkları ve Peygamberimizin (sav) de hanımları buna teşvik ettiği pek çok rivayette geçer:

Elinde Resûlullaha mektup bulunan bir kadın, perdenin arkasından işaret etti (elini uzattı) Resûlullah elini tuttu (mektubu almadan çekti) ve:
“Bu erkek eli mi, yoksa kadın eli mi bilmiyorum?” buyurdu. Kadın:
“Kadın elidir” dedi. Resûlullah (sav):

 “Eğer sen kadın olsaydın tırnaklanın (rengini) kına ile değiştirirdin” buyurdu. (Ebu Davud, 1992)

Aişe (r.a)’den rivayet edildiğine göre: Hind Binti Utbe:

“Yâ Resüllah, benimle bîyat et” dedi. Resûlullah (sav); “Ellerinin (rengini) değiştirinceye kadar seninle bîyat etmeyeceğim…” buyurdu. (Ebu Davud, 4165)

Kadın Güzel Bir Varlıktır, Elbette Bakımlı Olmalıdır

Kadınlar elbette çok güzel ve bakımlı olacak, tavırları çok asil olacaktır. Bu kalite anlamına gelir ki, kalite insanların o kişiye saygı duymasına, hürmet göstermesine vesile olur. Bunun için çok güzel ve zengin olmak değil, Kur’an’ın ruhundaki o tertemizliği, güzel ve tertipli görünme isteğini barındırmak gerekir. Müslüman üzerindeki nurunu tamamlayacak şekilde bakımlı ve güzel görünerek kalitesini, görünüm olarak itibar ve saygınlığını artırır. Dünyada herkes saygın, kültürlü ve kendine güvenli bir Müslüman kadın görmekten çok etkilenir. Bu, Allah’ın istediği, beğendiği bir şeydir.

Makyaj; bakımlı ve güzel görünmenin yollarından biridir ve Allah’ın nimetidir. Allah, güzelliğin her türlüsünü sever. Bu nedenle kadınlar, çiçekler, ağaçlar, kelebekler, kuşlar güzel yaratılmıştır. Bir kelebeğin üzerindeki birbiriyle uyumlu renklere, olağanüstü simetriye, uyumlu şekillere daima hayran kalırız. Allah bu güzelliği sever, bu yüzden onu süslü yaratır. Kadınlar da dünyadaki bu süsün bir parçası, hatta en güzelidirler. Kelebek nasıl Rabbimiz tarafından narin yaratılmışsa, kadın da nadir yaratılmıştır. Kendisine nimet olarak verilen bakımla o güzelliği ortaya çıkar ve değerli hale gelir. Kendine özen göstermeyen, kendisine değer vermeyen bir kadının kuşkusuz o süslü, hoş, göze ve kalbe hitap eden güzelliğinin de bir değeri kalmamaktadır.

Makyajı haram kılmaya kalkanlar genellikle güzelliklerden zevk alma ruhunu yitirmiş insanlardır. Onların köhne dünyasında sanat, zevk, mutluluk, neşe, güzellik olmadığı için, ayrıca kendilerince kadını kapatılması ve yok edilmesi gereken bir varlık olarak gördükleri için bir kadının güzelleşmesi yerine çirkinleşmesini tercih ederler. Şu durumda bir soralım: Dünyada hangi ilerici, modern ve kültürlü insan veya toplum, kadını değersiz ve bakımsız kılan bir dini kabul eder? Hangisi bu dinin bir temsilcisi olmak ister? Hangisi böyle bir dini savunur?

Bir kısım Batı toplumları bu sebeple bağnazlığa karşıdırlar ama yanılgıları, bu dinin adını İslam zannetmeleridir.

Marka ve Güzel Kıyafetler Giymek, Güzel Araba ve Evlere Sahip Olmak Müslümanların Hakkıdır

Peygamberimiz (sav) ve onunla birlikte olan sahabeler devrin en kaliteli, en modern görünümlü ve en temiz insanlarıydı. Peygamberimiz (sav) şu an yaşasa, kuşkusuz ki bu dönemin en kaliteli insanı olurdu. İçinde bulunduğumuz dönemin en modern ve güzel kıyafetlerini giyer, en modern ve güzel evlerinde oturur, en modern ve güzel arabalarını kullanırdı. Bütün insanlar içinde seçkinliğiyle hemen fark edilirdi. Nitekim hadislerde de Peygamber Efendimiz (sav)’in kendi döneminin en seçkin ve gösterişli kıyafeti olan altın işlemeli kaftan giydiği şöyle bildirilmiştir:

Üzerinde altın işlemeli bir kaftan olduğu halde çıktı ve dedi ki: Ey Mahreme! İşte bunu sana sakladım…” (Büyük Hadis Külliyatı, Cem’ul-fevaid, Min Cami’il-usul ve Mecma’iz-zevaid, İmam Muhammed Bin Muhammed Bin Süleyman, Er-Rudani, İz Yayıncılık/2. Baskı İstanbul 2009, Sayfa 257-261-262-265-271-272-273)

Hurafelerden oluşan geleneklerini din haline getirmeye çalışanlar genellikle kendilerine güzellikleri layık görmediklerinden ve çoğu zaman aşağılanma duygusu içinde hareket ettiklerinden, güzel, kaliteli, marka kıyafeti, güzel evleri ve arabaları da kendilerine ve Müslümanlara yakıştırmazlar. Herhangi bir insanın en lüks evde, en lüks ve güzel arabada yaşamasına ve en güzel kıyafetler giymesine itiraz etmezler. Fakat bunu bir Müslüman yapınca adeta deliye dönerler. Bu durum, üzerlerindeki aşağılanma duygusunun dolayısıyla da kızgınlıklarının artmasına neden olur. Bu gibi kişiler sadece dış dünyaya değil, Müslümanlara da nefretle yaklaşmaya başlarlar.

Müslümanlar elbette ki bütün güçleriyle zor durumdaki kişileri koruyacak ve bu uğurda Allah rızası için en fazla çabayı göstereceklerdir. Fakat bu durum, onların bakımsız, kirli ve pejmürde yaşamasını gerektirmez. Müslüman sadece görünümü ile bile müthiş bir tebliğ gücüne sahiptir. Görünümü ne kadar temiz, kaliteli, görgülü, modern olursa, ne kadar dışadönük, neşeli, açık fikirli davranırsa, gerçek İslam dininin tebliğini o kadar mükemmel yapmış olur. Elbette bu sadece tebliğ anlarına has değil, tüm hayata hâkim bir yaşamdır. Müslümanlar zaten Kur’an’a göre bu şekilde yaşamakla yükümlüdürler, zaten bundan zevk alırlar.

İnsanlar, pejmürdeliğin hâkim olduğu o korkunç hayat tarzı yerine, kalitenin hâkim olduğu barışçıl bir İslam anlayışı görüntüsünden etkilenirler. Bunu gördüklerinde artık korku değil sevgi duymaya başlarlar, Kur’an’a uygun olan da budur. Nitekim Peygamberimiz (sav) döneminde, Peygamberimiz (sav)’in müthiş kaliteli, neşeli ve modern tavrı ve görünümü görenleri daima olağanüstü etkilemiştir. Bilinen bir gerçektir ki, Peygamberimiz (sav), yabancı elçilerle görüştüğünde üzerinde daima Bizans cübbeleri ve dönemin diğer kaliteli giysileri vardı. Yine Peygamberimiz (sav), İslam’ın halklara tanıtılması için çeşitli ziyaretlere Hz. Dıhye (ra)’ı gönderirdi. Hz. Dıhye, muhteşem yakışıklıydı ve İslam’ı tebliğ için gittiği yerlerde üzerinde daima çok pahalı ve kaliteli giysiler olurdu. Öyle ki hem görünümüyle hem de kalitesiyle Hz. Dıhye tebliğe gittiği bölgelerdeki halkı sokağa dökmüş, insanları kendisine hayran bırakmıştı. Buradaki amaç, İslam’ın güzelliği ve kaliteye önem veren bir din olduğunun insanlara gösterilmesiydi.

Peygamberimiz (sav)’in Müslümanların güzel giyinmeleri ve kaliteli olmalarıyla ilgili bazı hadisleri şunlardır:

Ebul Ahvas’dan o da babası (ra)’dan: “Üzerimde dökük elbiselerle Peygamber sav’in yanına gittim. Şöyle buyurdu: ‘Malın var mı?’ ‘Evet.’ ‘Hangi tür mal?’ ‘Allah’ın bana ihsan ettiği deve, sığır, koyun, at gibi her türlü malım var.’ ‘Allah sana mal vermişse onun eseri ve cömertliği üzerinde görülsün’ buyurdu.” (Büyük Hadis Külliyatı, Cem’ul-fevaid, Min Cami’il-usul ve Mecma’iz-zevaid, İmam Muhammed Bin Muhammed Bin Süleyman, Er-RUDANİ, İz Yayıncılık/2. Baskı İstanbul 2009, Sayfa 257-261-262-265-271-272-273)

Cabir ra dan: Enmar savaşına Peygamber sav ile beraber çıktık…. Ey Allah Resulü Medine’den bir arkadaşımız vardır. Onu da hazırladık, bizim arkamızdan gelip bizi koruyor. Derken adam üzerinde yırtık iki elbise olduğu halde geldi. Peygamber (sav) onu görünce sordu: “Bu iki yırtık elbisesinden başka elbisesi yok mudur?” “Heybesinde giymesi için verdiğim iki elbisesi daha var.” “Çağır da o elbiseyi giydir.” Onu çağırdım, elbiselerimi giydi. Adam dönüp giderken, Resulullah şöyle buyurdu: “Ne oluyor da (yeni elbiseleri varken eskileri giyiyor) bu onun için daha hayırlı değil midir?” Adam bunu duydu ve “Ey Allah Resulü! Allah yolunda cihad ederken de mi yeni elbise giyeyim?” “Evet, Allah yolunda cihad ederken de.” buyurdu. (Büyük Hadis Külliyatı, Cem’ul-fevaid, Min Cami’il-usul ve Mecma’iz-zevaid, İmam Muhammed Bin Muhammed Bin Süleyman, Er-RUDANİ, İz Yayıncılık/2. Baskı İstanbul 2009, Sayfa 257-261-262-265-271-272-273)

5. Bölüm: Bağnazların Dininde Museviler ve Hristiyanlar

Bağnazların özellikle savaş ve kadın konusunda gördüğümüz ürkütücü mantıklarını Kitap Ehli’ne yani Musevi ve Hristiyanlara yönelik bakış açılarında da görmek mümkündür. Yıllarca özellikle Hristiyan ve Musevilere karşı şiddetli düşmanlık beslemiş olan Müslüman toplulukların zehirlendikleri nokta elbette ki yine mevzu hadislerdir. Peygamberimiz (sav)’in dilindenmiş gibi anlatılmış bu sahte hadisler nedeniyle Müslüman topluluklar, Kur’an’da övülmüş olan salih Musevileri ve Hristiyanları görmezden gelmiş, Musevi ve Hristiyanların, Müslümanların koruması altında olmaları gerektiği gerçeğinden adeta habersiz yaşamışlardır. Bu yanlış düşünce nedeniyle, samimi Hristiyan ve Musevilerin anlatıldığı Kur’an ayetlerini dahi inkâr eder hale gelmişlerdir. Kur’an ayetlerini inkâr etmek ise, İslam’a göre dinden çıkmak anlamına gelir ki, söz konusu kişiler bunu bile önemsememişlerdir.

Bu bölümde bağnazların ve bir kısım İslam karşıtlarının, İslam’da Kitap Ehli düşmanlığına delil olarak göstermeye çalıştıkları Kur’an ayetlerinin gerçek anlamları açıklanacak ve tarih boyunca teşvik edilmekte olan Musevi ve Hristiyan karşıtlığının asıl sebebi olan mevzu hadislerin yanlışlığı anlatılacaktır. Şu önemli gerçeği baştan hatırlatmak gerekmektedir: Hristiyanlık ve Musevilik, İslam’dan önce gönderilmiş olan hak dinlerdir ve Müslümanlar Kur’an’a göre tüm hak dinleri ve hak peygamberleri kabul etmekle yükümlüdürler. Ayette şöyle belirtilir:

Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.” (Bakara Suresi, 136)

Kuşkusuz ki bu hak dinler de kendi içlerinde türeyen bağnaz mantıklar tarafından zaman içinde yanlış yorumlanmış ve bu tahrifat kitaplarına kadar yansımıştır. Ancak biz kıyamete kadar bozulmayacak olan Kur’an’a baktığımızda Hristiyanlık ve Musevilik dinlerinin ilk ve öz hallerine iman etmemiz gerektiğini anlar ve buna göre davranırız.

Bu ayete ve Kur’an’da Kitap Ehlinin övüldüğü pek çok ayete rağmen Hristiyan ve Musevilere ürkütücü boyutlara varan bir düşmanlık politikası içinde olan bazı Müslüman topluluklar elbette ki uydurulmuş olan bağnazlık dininin temsilcisidirler, Kur’an Müslümanlığının değil.

Bu hataya kimi bilerek düşer, kimi de bilmeyerek. Bu kitabın amacı, bu hataya düşenleri uyarmak, bağnazlığı İslam zanneden bir kısım İslam karşıtlarına da karşı oldukları dinin aslında İslam olmadığını göstermektir.

Bağnazların tüm iddialarının aksine Kur’an, Kitap Ehli’ne düşmanlığı lanetler ve Kitap Ehli’ne sevgiyi öğütler. Şimdi bunun delillerini görelim:

Musevi Karşıtlığına Kur’an’dan Deliller Getirmeye Çalışanlara Kur’an’dan Cevaplar

Kitap Ehli’nden özellikle Museviler, yıllarca bir kısım Müslümanların kendilerine olan düşmanlıklarını anlayamadılar. Genellikle hep Kur’an’da böyle bir hükmün var olduğunu ve söz konusu Müslümanların buna göre hareket ettiğini zannettiler. İşte bu nedenle bir kısmı daima İslam’ı suçladı. Kur’an’ın, Musevileri düşman edinen kişileri lanetlediği gerçeğinden haberleri dahi olmadı.

Musevilerin kendilerine yönelik isnatlarda karşılaştıkları iki önemli iddia vardır: Musevilerin lanetlenmiş olduğu ve maymunlar ve domuzlar yakıştırması (Musevi kardeşlerimizi tenzih ederiz). Bağnazlar bu iddialarını ise kendilerince Kur’an’a dayandırırlar. Şimdi bu iddiaların geçersizliğini ve gerçek mahiyetini Kur’an’dan ayetlerle açıklayalım:

“Maymunlar ve Domuzlar” Yakıştırması ve Kur’an’da Kitap Ehlinin Gerçek Hükmü

Kur’an’da Kitap Ehli özel bir yere sahiptir. Allah samimi olan Musevi ve Hristiyanları övmüş, onları ahirette mükâfatlandıracağını bildirmiştir. Kitap Ehlinin tümü Müslümanlara emanet edilmiştir. Bu emanet, Müslümanların duyması gereken şefkat ve sevgi hislerini ifade eder, yoksa Kitap Ehlinin korunmaya muhtaç olduğu anlamında değildir.

Bir kısım bağnazlar, özellikle Musevilere karşı husumetleri için bazı Kur’an ayetlerini de kendilerince delil getirme peşinde olurlar. Bir kısım Batılı İslam karşıtlarının da en büyük kozudur bu. Bu kişiler kendilerince Kur’an’dan ayetler göstererek, Musevilerin lanetlenmiş olduklarını, “maymunlara ve domuzlara” benzetildiklerini söyleyerek Musevi düşmanlığını körüklemişlerdir. Oysa Kur’an’a baktığımızda, lanetlenenler ve hayvanlara benzetilenler Musevilerin arasından çıkmış, münafıklık ve saldırganlık içinde olan müşriklerdir. Konuyla ilgili Kur’an ayetlerini inceleyelim:

Maide Suresi 60. ayette, Allah’ın “aşağılık maymunlar ve domuzlar” kıldığı bir topluluktan bahsedilir. Önceki ayetlere bakıldığında bu kişilerin, “kendilerine kitap verilenlerin” yani Hristiyan ve Musevilerin arasından çıkmış bir topluluk olduğu anlaşılır:

Maide Suresi 60. Ayetin İncelenmesi:

Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri dostlar (veliler) edinmeyin. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan korkup-sakının. (Maide Suresi, 57)

Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır. (Maide Suresi, 58)

De ki: “Allah Katında, ‘kesinleşmiş bir ceza olarak’ bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allah’ın kendisine lanet ettiği, ona karşı gazablandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı ile tağuta tapanlar; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır.” (Maide Suresi 60)

Bu ayetlerdeki hitap Kitap Ehlinin içinden çıkmış bir topluluğadır. Fakat bu topluluğun özelliği fasıklık yapmış, “kendisinden sakındırıldıkları şeyi yapmada ısrar edip başkaldırmış”, dini alaya almış “inkârcı” bir topluluk olmasıdır. Kitap Ehli sözü, yalnızca bu ikiyüzlü insanların hangi topluluk içinden çıktığını belirtmek için kullanılmıştır.

Maide Suresi 60. ayetten hemen önceki ayetlere baktığımızda bu tanımlamaların tümünü görebiliriz. 57. ayette, “sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri dostlar (veliler) edinmeyin” ifadesiyle “sizden önce” yani Müslümanlardan önce, “kendilerine kitap verilenler” yani Musevi ve Hristiyanlardan inkârcı olan ve dini alay ve oyun konusu edinen kişilerden bahsedilmektedir. Tekrar belirtelim, burada Musevi ve Hristiyanlardan bahsedilmemekte, onların arasından çıkmış dinsiz, yani inkârcı aynı zamanda da saldırgan ve alaycı olan münafık bir topluluktan bahsedilmektedir. Böyle bir topluluk sadece Müslümanlar için değil, Musevi ve Hristiyanlar için de büyük bir tehdit ve beladır.

Burada ve aşağıda açıkladığımız bu mealdeki tüm ayetlerde geçen inkârcı kelimesinin yanlış anlaşılmaması için şu konunun belirtilmesi gerekir: Bir insan bir dine inanabilir veya inanmayabilir. Bu konuda özgürdür ve bu kendi vicdanıyla karar vereceği bir durumdur. Bir dindar, asla dini kabul etmeyen bir kişiye kendi fikirlerini dayatamaz. Bu dayatma Kur’an’da yasaklanmıştır. Hatta daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi bir Müslüman inkâr eden bir insanı dahi canı pahasına korumakla görevlendirilmiştir.

Fakat o inkârcı eğer dini alay ve oyun konusu eder, dolayısıyla dindarlara ve onların değerlerine zarar vermeye çalışırsa, saygıyı ve şefkati bırakıp düşmanca davranırsa, hatta saldırganlaşırsa işte o zaman Allah’a karşı suç işlemiş olur. Dikkat edilirse buradaki ayetlerde bahsedilen inkârcılar söz konusu vasıflara sahip, haddi aşmış kişilerdir. Dindarlara zorluk çıkarmaları ve münafıklık yapmaları nedeniyle Allah bu kişileri maymun ve domuza benzeterek aşağılamaktadır.

Övülen Museviler

Görüldüğü gibi Maide Suresi’nin 60. ayetinin öncesi incelendiğinde aşağılanan bu topluluğun hangi vasıflara sahip olduğu anlaşılabilmektedir. Sonraki ayetler incelendiğinde ise gerçek Musevi ve Hristiyanların Kur’an’a göre vasfı ortaya çıkar:

Gerçek şu ki, iman edenlerle Yahudiler, Sabiîler ve Hristiyanlardan Allah’a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. (Maide Suresi, 69)

Bu ayette bir müjde vardır. Ve bu müjde Allah’a inanan ve güzel işler yapan Musevilere ve aynı zamanda Hristiyanlara yöneliktir. Buna göre Allah, Musevi ve Hristiyanlardan Allah’a kalpten inanan ve samimi olanlara hiçbir zaman korku tattırmayacağını müjdelemektedir. Bu onlara verilmiş bir cennet müjdesidir. Çünkü asla mahzun olmayacaklarına dair Allah’ın sözü vardır. Allah, onların yerini üstün tutmuştur. Allah, onlara sevgisini ifade etmektedir.

Araf Suresi 166. Ayetin İncelenmesi

Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. ‘Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında’, balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, ‘cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında’ ise, gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan ediyorduk. (Araf Suresi, 163)

Onlardan bir topluluk: “Allah’ın kendilerini helak etmek veya şiddetli bir azaba uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediğinde “Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler, diye” dediler. (Araf Suresi, 164)

Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, Biz de kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulmedenleri yaptıkları fısk dolayısıyla pek zorlu bir azap ile yakaladık. (Araf Suresi, 165)

Onlar, kendisinden sakındırıldıkları ‘şeyi yapmada ısrar edip başkaldırınca’ onlara: “Aşağılık maymunlar olunuz” dedik. (Araf Suresi, 166)

Araf Suresi 166. ayetin öncesindeki ayetlere baktığımızda doğrudan İsrailoğulları’na yönelik bir hitap olduğunu görürüz. İsrailoğulları’nın yani Musevilerin içinden çıkan bir topluluk Cumartesi yasağına uymamakta, kendilerine din adına yapılan hatırlatmaları unutup önemsememekte ve kendilerinden sakındırıldıkları şeyi yapmada ısrar edip başkaldırmaktadırlar. Dolayısıyla bu kişiler doğrudan kendi dinlerine yönelik bir inkâr içindedirler. Musevi topluluğunun içinden çıkmış ve söz dinlemeyen bir toplulukturlar.

Bu ayetlere bakıldığında bir yanda samimi Musevilerin ve bir yanda da bu Musevilerin arasında bulunup söz dinlemeyen inkârcı bir topluluğun olduğu dikkat çekmektedir. Örneğin 164. ayette söz dinlemeyen bu topluluğu ısrarla uyarmakta ve doğruya çağırmakta olan Museviler vardır. Amaçları ise onları doğru yola iletmek, “bir ihtimal sakınmalarını” sağlamaktır. 165. ayette ise kötülükten sakındıran bu samimi topluluğun kurtuluşa erdiği belirtilmektedir. Aşağılananlar, söz dinlemeyen ve samimi Musevilere zorluk çıkaran inkârcılar olmuştur.

Bu ayetlerin öncesinde Allah, dosdoğru Musevileri şöyle övmüştür:

Musa’nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır. (Araf Suresi, 159)

Musa’nın kavminden, yani Musevilerden hakka ileten ve adalet yapan bir topluluğu bu güzel davranışı nedeniyle Allah övmektedir. Allah’ın bu ayeti indirmesinde çok büyük hikmetler vardır.

Samimi Musevilere bir Müslümanın bakış açısının nasıl olması gerektiğini bu ve diğer ayetler mükemmel şekilde anlatmaktadır.

Bakara Suresi 65. Ayetin İncelenmesi

Sizden misak almış ve Tur’u üstünüze yükseltmiştik (ve demiştik ki:) “Size verdiğimize sımsıkı yapışın ve onda olanı (hükümleri sürekli) hatırlayın, ki sakınasınız.” (Bakara Suresi, 63)

Siz ise, bundan sonra da yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı (lütuf ve ihsanı) ve rahmeti olmasaydı, siz gerçekten hüsrana uğrayanlardan olurdunuz. (Bakara Suresi, 64)

Andolsun, sizden cumartesi (günü) yasağı çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte Biz, onlara: “Aşağılık maymunlar olun” dedik. (Bakara Suresi, 65)

Bilindiği gibi Cumartesi yasağı (Şabat) Musevilere özel bir yasaktır. Dolayısıyla buradan ayetteki topluluğun Musevilerin içinden gelen insanlar olduğunu anlıyoruz. Bu ayetten önceki Kur’an ayetlerinde, çölde bulundukları süre boyunca Hz. Musa (as)’a zorluk çıkaranlardan bahsedilir ve buradaki tarif Tevrat’taki tarifin bir benzeridir. Hz. Musa (as)’a oldukça zorluk çıkarmış olan bu topluluğun yaptıkları anlatıldıktan sonra söz konusu inkârcı topluluktan “Tevrat hükümlerini sürekli hatırlayıp ona uygun davranacaklarına” dair bir söz alındığı belirtilmekte, fakat buna rağmen bu topluluk yüz çevirmektedir. Cumartesi yasağına uymayan, yani Tevrat’a karşı gelen bu topluluk Allah tarafından aşağılanmaktadır.

Anlaşıldığı üzere bu kişiler, kendilerinden bir söz alınmasına rağmen Tevrat’a uymayan insanlardır. Yani Musevi değil, inkârcıdırlar. Nitekim yine Cumartesi yasağı konusundaki pervasızlıkları da bunu teyit eder niteliktedir. Bu kişilerin özelliği, inkârcı olmalarının yanı sıra sürekli olarak Hz. Musa (as)’a ve samimi Musevilere zorluk çıkarmış olmalarıdır. Bu nedenle aşağılanmaya layık görülmüşlerdir.

Burada dikkat çekici bir başka önemli gerçek ise, bu ayetlerden hemen önceki ayette, yine samimi Musevi ve Hristiyanların övülmekte ve ahiret için müjdelenmekte olduklarıdır:

Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler(den kim) Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah Katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 62)

Görüldüğü gibi samimi Musevi ve Hristiyanlar Kur’an’da övgüye layık görülmüşlerdir. Allah’ın sevdiğini Müslümanlar da severler. Bu zaten bir yükümlülük olması yanında kalpte oluşan doğal ve vicdani bir histir. İşte bu sebeple, Allah’ın, Kur’an’da çok defa tekrarlanan bu ayetleri gereğince Müslümanlar; Musevi ve Hristiyanları sevmeli, korumalı ve onlara şefkatle yaklaşmalıdırlar. Açıkça görüldüğü üzere Allah, bu ayetlerinde samimi Hristiyan ve Musevileri, samimi Müslümanlardan ayırt etmemektedir. Bu ayet, Kitap Ehli’ne karşı tüm düşmanlıkları tamamen ortadan kaldırmaktadır.

“Lanetli Museviler” Yanılgısı

İlk olarak, “bütün Museviler lanetlidir” gibi bir yakıştırma Allah’ın adaleti ve Allah’ın yarattığı din ile kesin olarak uyuşmayan bir ifadedir. Birincisi, Musevilik hak bir dindir ve Müslümanların da bir peygamberi olan Hz. Musa (as)’a indirilmiştir. Allah Kur’an’da, Museviliğin ve Musevilerin var olduğunu belirtir, samimi Musevileri över ve Kur’an’a göre Müslümanları, tüm Kitap Ehlini sevmekle ve onları korumakla sorumlu tutar. Bazı Kur’an ayetlerinde İsrailoğulları’na ve Kitap Ehli’ne doğrudan hitap vardır. Buna göre, Museviler ve Hristiyanlardan da Kur’an okuyanlar ve Kur’an’dan öğüt alanlar olacaktır. Oysa bir bağnaza göre bir Musevinin elinde Kur’an bulundurması tahayyül bile edilemez.

İkincisi, tüm insanlar bu dünyaya imtihan olmaya gelmişlerdir. İmtihanlarının sonucuna göre ahiretteki konumları belirlenecektir. Allah dünya hayatının bir deneme olduğunu ayetinde şu şekilde haber verir:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Dolayısıyla, bir Müslüman da aynı imtihana tabidir, bir Musevi de. Musevi bir ailede doğmuş dünyadan habersiz bir çocuğun lanetli olduğunu iddia etmek, Allah’ın adaletine kesin olarak aykırıdır. Henüz imtihan olmamış bir çocuğun ne olursa olsun lanetli olduğunu düşünmek, böyle bir adaletsizliği Allah’tan ummak (Allah’ı tenzih ederiz), Allah’ın adaletini, şefkatini, merhametini anlamamış olmak demektir. Fakat “Museviler lanetlidir” iddiasıyla ortaya çıkanlar, küçük-büyük ayırt etmeksizin bu sapkın mantığı her Museviye karşı kullanabilmektedirler. Peki, bağnazlar, “Museviler lanetlidir” iddiasına Kur’an’dan nasıl delil getirmeye çalışırlar?

Bakara Suresi 88. Ayetin İncelenmesi

Dediler ki: “Bizim kalplerimiz örtülüdür.” Hayır; Allah, inkârlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder. (Bakara Suresi, 88)

Önceki ayetlere bakıldığında, buradaki hitabın Hz. Musa (as)’ın kavminden, yani Museviler arasından bir topluluğa yapıldığı anlaşılmaktadır. Buradaki topluluğun lanetlenme gerekçesi ise ayette çok açık şekilde belirtilmiştir: “inkârlarından dolayı”…

Buradaki topluluk, Museviliğe ihanet etmiş olan, önceki ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla peygamberleri dahi öldürecek kadar azgınlaşmış olan inkârcı bir topluluktur. Kur’an’da nasıl Müslüman toplulukların içinden çıkan saldırgan inkârcılar lanetlenmişse, aynı şekilde Musevilerin arasından çıkan saldırgan inkârcılar da lanetlenmektedir. Dolayısıyla ayete göre lanetli olanlar isyankâr inkârcılardır, Museviler veya Müslümanlar değil.

Nisa Suresi 155. Ayetin İncelenmesi

Kesin söz vermeleri dolayısıyla Tur’u üstlerine yükselttik ve onlara: “Bu kapıdan secde ederek girin” dedik ve onlara: “Cumartesinde haddi aşmayın” da dedik. Ve onlardan kesin bir söz aldık. (Nisa Suresi, 154)

Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah’ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz örtülüdür” demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar. (Nisa Suresi, 155)

Önceki ayetlerde Kitap Ehlinden inkârcı bir kavim tarif edilmekte, yaptıkları tüm taşkınlıklara rağmen Allah tarafından affedilen bu topluluktan alınan söz ise Nisa Suresi 154. ayette açıklanmaktadır. Nisa Suresi 155. ayette ise bu topluluğun verdikleri sözü bozdukları, inkâra saptıkları, peygamberleri haksız yere öldürdükleri bildirilmektedir. Lanetlenme sebepleri budur.

Bu ayetlerin devamında yine Musevi topluluğundan bahsedilmekte ve Allah, Musevilerden kâfir olanlarla derin imana sahip olanları ayrı tutmaktadır:

Ancak onlardan (Musevilerden) ilimde derinleşenler ile Müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi, 162)

Musevilerden kâfir olup da azgınlıkta bulunanların hükmü başkadır. Tıpkı Müslümanların arasındaki kâfir ve azgınların hükmünün başka olması gibi. Fakat Allah, ayette açıkça samimi olan Musevileri ayrı tutmuştur ve onlara “büyük bir ecir vereceğini” bildirmiştir. Allah’ın mükâfatlandıracağını belirttiği, cennetle müjdelediği ve övdüğü bir Musevi topluluğu, kim, nasıl lanetli kılabilir? Allah onları övmüşken, bir insan nasıl ortaya çıkıp da “tüm Museviler lanetlidir, onların hepsini öldürmek lazım” gibi bir iddiada bulunabilir? İşte bağnazların sorunu, Allah’ı takdir edememeleri, Kur’an’ı anlamamaları ve sonraki satırlarda inceleyeceğimiz konuyla ilgili uydurma hadislerin tuzağına düşmüş olmalarıdır.

Burada önemli bir noktaya tekrar dikkat çekelim: Bir insan dünyada inkârcı olabilir, fakat münafık olmadığı, dindar insanlara zorluk çıkarmadığı, saygılı ve dürüst bir hayat sürdüğü müddetçe daima Müslümanların koruması altındadır. Bu yine, Kur’an ile Müslümanlara verilmiş bir yükümlülüktür. Fakat söz konusu ayetlerde lanetlenmiş olanlar, içinde yaşadıkları dindar topluluğa ihanet etmiş, yani münafıklık yapmış, hatta peygamberleri öldürmüş azgın kişilerdir. Allah, peygamberleri öldürmelerini lanetlenme sebebi olarak görmüş, aynı zamanda onları “ahidlerini bozan” yani ikiyüzlü şekilde münafıklık yaparak iman edenleri arkadan vuran bir topluluk olarak tanımlamıştır. Bu insanlar Hz. Musa (as) ve dindar Museviler için de tehdit oluşturmuşlardır. Yani bu inkârcı kişiler, Musevi bir topluluk içinden çıktıkları veya sadece inkâr ettikleri için değil, Allah’a karşı suç işledikleri için Allah’ın Katında lanetlidirler. Aradaki bu farkın çok iyi anlaşılması gerekmektedir.

“Musevi ve Hristiyanları Dost Edinmeme” Yanılgısı

Genellikle bağnazlar ve Batıda bir kısım İslam karşıtları tarafından Musevi ve Hristiyan aleyhtarlığına delil olarak gösterilmeye çalışılan Kur’an ayetlerinden biri Maide Suresindedir:

Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez. (Maide Suresi, 51)

Ayette “dost” kelimesi iki defa geçmektedir. “Yahudi ve Hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin” ifadesinde geçen ve “dostlar” şeklinde çevrilen kelimenin Arapçası “evliyau”dur. Bu kelimenin gerçek anlamı, “koruyucular, kanun nazarında sorumlular, evliyalar, efendiler, sahipler, malikler” şeklindedir. “Sizden onları kim dost edinirse” ifadesinde geçen ve yine “dost” şeklinde çevrilen kelimenin Arapçası ise “Yetevellehum”dur. Bu kelimenin anlamı ise “bakımını üstlenir, hâkim duruma geçer, yönetimi ele alır” şeklindedir. Arapça anlamına baktığımızda bu ayette geçen “dost” ifadelerinin gerçekte “yönetici” anlamına geldiğini rahatlıkla anlayabiliriz. Burada Müslümanlara yasaklanan, Musevi ve Hristiyanların idaresi ve yönetimi altına girmeleridir. (Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, Kur’an Meali)

Buradaki hikmeti ise anlamak zor değildir. Her din, aynı tevhid inancı ve aynı temeller üzerinde olsa da her dinin kendine ait ibadet şekilleri ve hükümleri vardır. Dolayısıyla bir Musevi veya Hristiyanın yönetimi altındaki Müslümanın ibadet ve hükümlerini uygulamada zorluk çekebilme ihtimali son derece yüksektir. Böyle bir zorluğun olmaması için ayette böyle bir hüküm verilmiştir.

Yanlış Bilinen Bir Başka Kavram: Takiye

Takiye, “korunmak, saklanmak” anlamlarına gelen bir kelimedir. Kur’an’da bu ifade ayette şu şekilde geçer:

“Kim imanından sonra Allah’a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah’tan bir gazab vardır…”(Nahl Suresi, 106)

Bu ayette özel bir durum tarif edilmektedir: Kişi, iman etmiş olmasına rağmen baskı altındadır ve bulunduğu zor durumdan kurtulabilmek için, geçici olarak Allah’ı inkâr ettiğini söylemesi veya imanını gizlemesi durumu söz konusudur. Kur’an’a göre takiyenin bunun dışında bir anlamı yoktur.

Oysa takiye, şu anda bir kısım hurafeci İslam anlayışına sahip kişiler tarafından farklı uygulanmakta, bir kısım İslam karşıtları tarafından da yanlış anlaşılmaktadır. Hurafeci İslam anlayışına sahip bir kısım kişiler, takiyeyi, bütün hayatlarına hâkim olması gereken bir ikiyüzlülük metodu olarak kullanmaya kalkmakta, hiçbir hayati tehlike söz konusu olmadığı durumlarda dahi İslam dışı uygulamalara rahatlıkla girebilmekte ve mevzu hadisler neticesinde düşman olarak addettikleri kişilere rol icabı dostmuş gibi davranmaktadırlar.

Bir kısım İslam karşıtları veya radikaller nedeniyle İslam’a şüpheyle bakanlar ise bunu genele vurup, hiçbir Müslümanın barış ve sevgi yönündeki söylemlerine inanmamak gerektiğini, nihai ve büyük bir savaş için tamamının rol yaptığını iddia ederler. Onlar, söz konusu Müslümanlar tarafından Kur’an’da geçen takiyenin bu şekilde uygulandığını ve aslında savaşı sabırsızlıkla bekleyen Müslümanların rol gereği birer barış ve sevgi elçisi gibi davrandıklarını öne sürerler. Dolayısıyla bu kişilere göre, sevgi ve barıştan söz eden her Müslüman aslında yalan söylemektedir.

Burada elbette iki tarafın da en büyük sorunu Kur’an’dan habersiz olmalarıdır.

Öncelikle Kur’an’da geçen takiye kelimesinde önemli bir şart vardır: “kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç”… Ayette belirtilen takiye için şart, kişinin baskı veya tehdit altında, yani zor bir durumda olmasıdır ve baskıdan kurtulmak için imanını gizlemesidir; husumetini veya düşmanlığını değil. Yüce Allah Kur’an’da Firavunun ailesinden olup imanını gizleyen bir kişiyi haber vermektedir:

“Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir adam şöyle dedi: Siz bir adam ‘Rabbim Allah’tır diyor,’ diye öldürecek misiniz…” (Mümin Suresi, 28)

İmanını gizleyen bu kişi açık bir tehlike içindedir. Firavun gibi dönemin en zalim hükümdarının yanında yaşamakta ve ölüm tehdidi altında olması nedeniyle imanını gizlemekte yani takiye yapmaktadır. Bu durum tam olarak Kur’an’daki takiye şartının yerine getirildiği bir durumdur. Bu kişi, ciddi bir tehdit altında bulunmasından dolayı, iman etmiş olmasına rağmen bunu gizlemektedir. Takiyenin Kur’an’a göre uygulaması sadece ve sadece bu şekildedir.

Şu anda bir kısım hurafeci zihniyetlerin takiye adı altında uygulamaları ve bu uygulamaları İslam’a uygun zanneden bir kısım İslam karşıtları, Kur’an’dan uzak oldukları için barış ve sevginin de önünü tıkamaya yeltenmektedirler. Takiyenin Kur’an’dakinden farklı algılanması ve uygulanması dünyaya hali hazırda dehşet getiren savaş ve çatışma ortamını bir nevi desteklemektedir. Bunu yaparak insanlara, asla barışın gelmeyeceği telkini verilmekte, kitle katliamlarının, dehşet senaryolarının devam edeceği söylenmektedir.

Bu anlayış Kur’an’a aykırı olduğu gibi mantığa da aykırıdır. Düşünün ki bir Müslüman, Allah rızası için bütün hayatını barışa, kardeşliğe, insanları dost edinmeye adayacak, bunun için savaş yanlılarından, radikallerden tehditler alacak, hayatını tehlikeye atacak, İslamofobinin yıkıcı etkisini göze alarak Hristiyanları ve Musevileri dost olmaya ikna edecek, bu dostluk için vaktini, parasını, imkânlarını ve gençliğini harcayacak… Sonrasında ise bin bir güçlükle bir araya getirdiği ve tüm zorluğuna rağmen aralarında sevgi birliği kurduğu insanları aniden katletmeye karar verecek! Bu oldukça sapkın bir bakış açısıdır. Bir insan eğer şeytani fikirliyse ve insanları katletmeyi aklına koyduysa, bunun için ortam ve imkân bulmakta kuşkusuz zorlanmamaktadır. Bu şeytani fikrini zaten her şartta uygulayabilir. Eğer bunu din adına yapacaksa zaten dini kendilerince kullanıp katliamlar yapan kişiler çok uzakta değiller.

Müslüman hayatını bir yalanla yaşamaz, bu haramdır. Gerçek bir Müslüman hayatını daima Kur’an’a göre yaşar. Kur’an ayetleri ışığında Müslümanlar, bu dünyaya sevgiyi getirmekle sorumlular (Meryem Suresi, 96), tüm dünyada barışı sağlamakla yükümlüler (Bakara Suresi, 208), birlik ve beraberliği sağlamakla sorumlulardır (Enfal Suresi, 73). İnkâr edenleri bile koruyup, gerekirse bunun için kendilerini riske atmakla emrolunmuşlardır (Tövbe Suresi, 6). Kur’an’da özel bir yeri olan Kitap Ehli ile ise kardeş, dost, yakın arkadaş olmakla sorumludurlar. Onları katletmek için değil, onları zorla kendi dinlerine döndürmek için değil; onları sevdikleri için, Allah’ın emri olduğunu bildikleri için, hep birlikte “Allah birdir” dedikleri için onları kucaklamakla sorumludurlar. Takiye kavramını sahtekârca kullanıp Müslümanlığı savaş dini gibi göstermeye çalışanlar sinsi planlarında başarılı olamayacaklardır. Çünkü sinsi plan daima bozulmuş olarak kurulur. Tüm savaş senaryolarına rağmen, üç dinin temsilcileri bu dünyaya barışı hâkim edecekler. Çünkü Allah mutlaka hakkı galip kılar, sevgi ve barışı ister. İnsanlığı ve tüm kâinatı sevgi üzerine yaratmıştır.

Kur’an’dan bağnazların ve İslam karşıtlarının Musevi karşıtlığına delil olarak getirmeye çalıştıkları Kur’an ayetlerinin gerçek açıklamalarını gördük. Şimdi, bağnazların Musevi karşıtlığını empoze etmek için kullandıkları ve kayıtsız şartsız inandıkları mevzu hadisleri açıklayalım:

Hristiyan ve Musevilerle İlgili Mevzu Hadisler ve Kur’an’a Göre Açıklamaları

“Ergenlik Çağına Girmiş Musevilerin Öldürülmesi* İddiası

Atiyet el -Kuraziy dedi ki: “Kurayza savaşı günü Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem tenasül bölgesi kıllanmış her Yahudinin öldürülmesini emretti. Ben o zaman henüz kıllanmamıştım. Benim durumumu Rasulullah’a arz ettiler. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem beni bıraktı.” (Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mace, İbn Hibban)

Bu mevzu hadisle, ergenlik yaşına gelmiş olan her Musevinin katledilmesi emri verilmiş olmaktadır. İslam dini, haksız yere can almayı en büyük suç sayan, samimi Musevileri büyük bir ecirle müjdeleyen, sevgi ve şefkati öğütleyen bir dindir. Bir insanın “hiçbir suçu yokken” –suçlu olsa bile kişiyi affetmek esastır– sırf Musevi olduğu için ergenlik yaşına geldiğinde öldürülmesi asla İslam gibi bir barış dininin hükmü olamaz. Kur’an’da elbette ki böyle bir hüküm yoktur; böyle bir izah Kur’an’a ve Yüce Rabbimizin bu güzel dinine bir iftira niteliğindedir. Bu Kur’an’a göre bir cinayet, bir katliamdır. Samimi olup cehalet nedeniyle inanmadığı sürece, böyle bir sahte hadisi hüküm olarak alıp uygulayan bir kişi Müslüman değil katildir. Allah samimi Musevileri överken, onların kayıtsız şartsız katledilmesini emreden bir hükme inanıyor olmaları, bağnazların cehaletlerinin boyutunu göstermektedir.

“Müslümanların Günahlarının Musevilere Yüklenmesi”

“Kıyamet günü Müslümanlar üzerlerinde dağlar gibi günahlarla gelecekler, Allah (CC) onlardan bunların tümünü bağışlayacak, Yahudilerin üzerine yükleyecektir.” (Ramuz el-Hadis )

Bu sahte hadise Kur’an ile cevap verelim:

Üzerlerinde dağlar gibi günahlarla gelen tüm Müslümanlar kendi günahlarıyla, tüm Museviler de kendi günahlarıyla sorguya çekileceklerdir. Hiç kimse, kendi üzerindeki günahı bir başkasına yükleyemeyecek, sadece kendi günahlarıyla sorguya çekilecektir. Allah Kur’an’da bunu açıkça bildirmiştir:

Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez... (İsra Suresi, 15)

Bir başka Kur’an ayetinde Allah, kendi günahını bir suçsuza yüklemeye çalışanın hükmünü de açıkça belirtmiştir:

Kim bir hata veya günah kazanır da sonra bunu bir suçsuza yüklerse, gerçekten o, böyle bir yalan (bühtan)ı ve apaçık bir günahı yüklenmiştir. (Nisa Suresi, 112)

Her insan ahirette kendi amelinden sorumlu olacaktır. Allah’ın bildirdiği gibi, “Allah’a döneceğiniz günden sakının. Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.” (Bakara Suresi, 281) ayeti gereği kimse ahirette haksızlığa uğratılmayacaktır. Kimse ahirette, Rabbimizin Katında, “benim günahlarımı o yüklendi, o yüzden günahsızım” diyemeyecek, dünyada pervasızca yaşadığı bu aldatıcı zihniyeti orada zikredemeyecektir. Çünkü aslında vicdanen bu iddianın bir sahtekarlık olduğunu herkes bilir.

“Yemeklerin Museviler Yüzünden Bozulduğu” İddiası

“Eğer İsrailoğulları olmasaydı, yemekler ekşimez, etler kokmazdı.” (Cami-üs Sağir)

Mevzu hadislerin nasıl bir zihniyetten çıktığını anlamak ve uydurma olduklarını kanıtlamak için bu sahte hadis oldukça önemli bir delildir. Kitabın başından beri bahsettiğimiz mevzu hadisler işte bu zihniyetin ürünüdür. Eğer Museviler yeryüzünde olmasa yemeklerin bozulmayacağını, etlerin kokmayacağını iddia eden bir zihniyetten kadınlara, hayvanlara, sanata ve tüm sosyal hayata yönelik ürkütücü yorumların çıkması elbette ki sürpriz olmaz. Söz konusu mevzu hadis, aynı zamanda Musevilerle ilgili aşağılayıcı ve düşmanca hadislerin de uydurma ve sahte olduğunun önemli bir delili niteliğindedir. Kur’an’da adı geçen, övülen ve Hz. Musa (as)’ın soyu olan bir topluluğun varlığının, yemeklerin ekşimesine ve etlerin kokmasına neden olduğunu anlatan bir inanç sistemi, kuşkusuz ki kesin olarak bir hak dine ait olamaz. Ayrıca Rabbimizin, Kur’an’da Maide Suresi 5. ayette Müslümanlara; Musevi ve Hristiyanların yemeklerini helal kıldığını da hatırlatmak gerekir. Burada karşımıza çıkan Kur’an’ın zihniyetinden farklı ve kuşkusuz ki bağnaz bakış açısıdır. Karşımıza çıkan derin mantık çöküntüsü, bağnazların bozuk mantıklarını bir bütün olarak izah etmek için yeterlidir.

“Arap Topraklarında İki Din Kalmasın” İddiası

“Resulullah’ın son sözlerinden biri, (Allah, Yahudi ve Hristiyanları helak etsin. Arap topraklarında iki din kalmasın) idi.” (Beyheki)

Söz konusu uydurma hadis, yine, Peygamberimiz (sav)’e büyük bir iftiradır. Yüce Allah Kur’an’da Hristiyanlık ve Musevilik dinlerinin varlığını belirtmiş ve Kur’an’ın bu iki hak dini doğrulayıcı olarak gönderilmiş olduğunu haber vermiştir. Kur’an, bu iki dinin hükümlerini yürürlükten kaldırmamakta, o dinleri doğrulamaktadır. Kur’an’da çok fazla ayette bu önemli bilgi verilmiştir, bu ayetlerden biri şu şekildedir:

O, sana Kitab’ı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti. (Al-i İmran Suresi, 3)

Yine Kur’an, yeryüzünde Musevi ve Hristiyanların bulunacağını ve yukarıdaki satırlarda belirttiğimiz gibi bunlardan bir kısmının, samimi ve Allah’ın seçkin kıldığı bir topluluk olduğunu belirtmektedir. Allah, Kur’an’da Müslümanlara, Hristiyan ve Musevilerle evlenmeyi, onların sofrasında yemek yemeyi helal kılmıştır (Bu konu birazdan detaylı açıklanacaktır). Ayrıca Yüce Rabbimiz, Müslümanlara sevgi bakımından en yakın olanların “Hristiyanlar” olduğunu belirtmektedir. Allah’ın övdüğü, mükâfatlandırdığı, varlığından haber verdiği bu topluluklar varken, “Allah Yahudi ve Hristiyanları helak etsin” ifadesinin Peygamberimiz (sav)’in sözü olmadığı açıktır. Bunu Peygamberimiz (sav)’in sözüymüş gibi yaygınlaştıranlar, bu büyük iftiranın vebalini üstlenirler. Söz konusu sahte hadis, Kur’an’da Kitap Ehli ile ilgili övücü hükümlerle ve Peygamberimiz (sav)’in Kitap Ehli’ne yönelik uygulamalarıyla tamamen yalanlanmaktadır. Konuyla ilgili Kur’an ayetlerine ve Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarına birazdan değineceğiz.

Hakaret Olarak “Ey Yahudi”, Sevap Olarak “Yahudi’ye Lanet”

“Bir adam başka bir adama (Ey Yahudi) dediği zaman ona 20 sopa vurunuz.” (Tirmizi)

“Kim ki, fakire verecek paraya sahip değildir, Yahudi’ye lanet etsin, aynı sevabı kazanır.”
(Deylemi, İbn-i Adiyy)

Yine bu mevzu hadislerde de “Yahudi” ifadesi bir hakaret gibi gösterilmeye çalışılmış, Museviye lanet etmek sevap olarak kabul edilmiş ve Musevi nefreti bu yolla yaygınlaştırılmak istenmiştir. Bağnazların neden bu kadar farklı bir din yaşadıkları açıktır. Samimi Musevilerin ahirette mükâfatlandırılacaklarını belirten, samimiyetlerini öven Kur’an, bu insanların dünyasından tamamen uzaktır.

Musevi ve Hristiyan nefretinin kaynağı, bu saçmalıkların yaydığı zihin çöküntüsüdür. Bağnazlık konusundaki şikâyetlerini İslam karşıtlığı şeklinde yaygınlaştırmaya çalışanların dikkat vermesi gereken en büyük konu işte budur. Gerçek İslam’a ve samimi Müslümanlara cephe aldıklarında, bağnazlığın zihniyetini ortadan kaldıracak tek büyük silahı yok etmeye çalışmakta böylelikle de kendilerine dönecek bir felaketi hazırlamaktadırlar.

“Yolun Dar Tarafına Sıkıştırın”

“Ebû Hüreyre ra’dan Peygamber sav’den işitmiş olarak rivayet edildiğine göre Resûlullah sav: ‘Yahudilerle Hristiyanlara (rastladığınızda) evvelâ siz selâm vermeyin. Onlardan birine bir yolda rast gelirseniz kendisini yolun dar tarafına sıkıştırın’; buyurmuşlardır.” (Muslim, Buluğu’l Meram cilt 4, CİHÂD BAHSİ, Cizye Ve Hüdne Babı»1335/1125- ([246]))

Sevgiyi, nezaketi ve en başta Kitap Ehli’ne yönelik korumacılığı öğreten hak bir dinin hükümlerine karşı uydurulmuş bu hadis ciddi bir vahşilik ve yine Peygamberimiz (sav)’e yönelik bir iftiradır. Kur’an’ın hükümlerine uygun olarak, Musevi ve Hristiyanlara karşı müthiş bir şefkat ve sevgi göstermiş olan Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarına tamamen ters bir mantık bu mevzu hadiste Peygamberimiz (sav)’in dilindenmiş gibi anlatılmaktadır.

“Yahudi Ağacı Gargat”

“Öyle ki Yahudiler taşların ve ağaçların arkasına saklanacak ama ağaç ve taş dile gelerek ‘Ya Müslim! Ey Allah (c.c.) kulu! Gel, bak benim arkamda Yahudi var, buraya gizlendi, benim arkamda, gel onu cezalandır.’ diyecek. Sadece ‘gargat’ ağacı bunu söylemeyecek çünkü o Yahudi ağacıdır” buyuruluyor. (Kitab-ul Fiten H. 2239)

Musevi karşıtlığı konusunda belki de en yoğun olarak kullanılan hadis, gargat ağacı ile ilgili olan bu sahte hadistir. Bu hadise göre taşın veya ağacın arkasına bir Musevi saklandığı takdirde öldürülmelidir. Bu zafiyet içindeki mantığa göre söz konusu Musevi günahsız bir masum olabilir, Musevi bir çocuk olabilir, dindar, sevgi dolu bir insan olabilir. Yine söz konusu sahte hadise göre, ağacın arkasında vasfı ne olursa olsun bir Musevi saklandığında taş ve ağaç bir şekilde bunu Müslüman bir kişiye haber vermekte ve o Musevi de ne olursa olsun mutlaka öldürülmektedir. Küçük bir çocuk olsa bile…

Oysa bu, Kur’an’a göre cinayettir. Kendisini Müslüman olarak gören bir kişi mevzu hadislere inanıp da, “Ağaç bana emir verdi” deyip ağacın arkasındaki Museviyi vuruyorsa, öldürülen Musevi cennete gidebilir ama kendisi tövbe etmediği sürece ahirette cinayet işlemiş olmanın günahıyla cezalandırılır. Üstelik bu, öylesine dehşet verici sistemdir ki, böyle bir uydurmaya inananlar kolaylıkla “taş bana emir verdi” veya “ağaç bana haber verdi” gibi sahtekârlıklarla ortaya çıkabilir ve rahatlıkla katliam yapabilirler. Nedeni sorulduğunda, taştan gelen emri öne sürebilirler. Böylesine sahtekârca bir sistemde onları sorgulayabilen de olmayacaktır. Zaten sistemleri Kur’an’a göre işlememektedir. Kendi sistemleri, öldürmeyi, aşağılamayı, bir kenara sıkıştırmayı mubah gören bir sistemdir. Oysa Allah Kur’an’da onların bu sahtekârca sistemlerini aşağılamaktadır:

Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz? Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz? Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var? Eğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin kitabınızı. (Saffat Suresi, 154-157)

Şimdi, Museviler ve Hristiyanlarla ilgili uydurulmuş olan bu hadislerin Kur’an’la ve Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarıyla nasıl yalanlandığını görelim:

Kur’an’da Kitap Ehli’ne Verilen Değer

Müslümanlar Kitap Ehli ile evlenebilirler, onların yemekleri Müslümanlara, Müslümanların yemeği onlara helaldir:

Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. (Kendilerine) kitap verilenlerin (Musevi ve Hristiyanların) yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Müminlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden (Musevi ve Hristiyanlardan) özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır. (Maide Suresi, 5)

Bu ayet, çok çeşitli ve önemli detaylarla Kitap Ehli’nin Müslümanlar için değerini anlatan bir ayettir. Bu ayetin hükmüne göre bir Müslüman erkeğe, Kitap Ehli’nden bayanlar ile evlenebilme yetkisi verilmiştir. Buradaki yetki önemli bir yetkidir, çünkü Kur’an’ın “Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; iyi ve temiz erkekler, iyi ve temiz kadınlara (yaraşır)…” (Nur Suresi, 26) emri gereği Müslümanlar temiz ve iyi insanlarla evlenmekle yükümlüdürler. Bu hüküm ile Musevi ve Hristiyanların temiz ve iyi insanlar olduklarının önemli bir işareti verilmiş olmaktadır.

Bununla birlikte bu ayet ile belirtilen önemli bir ölçü vardır. Bir Müslüman, Musevi veya Hristiyan bayanı eşi olarak almakta, ona “karım, eşim, sevgilim” diye hitap etmekte, onunla bir aile kurmakta, bütün ömrünü onunla birlikte geçirmekte, hatta ahirette de sonsuz hayatını onunla birlikte geçirmeye niyetlenmektedir. Bu insan, bütün dünya hayatı boyunca tüm zorlukları, güzellikleri paylaştığı yegâne insan haline gelmektedir. Hastalandığında ikisi birbirine bakmakta, ikisi birbirine güvenmektedir.

Bağnazların ölçüsüne göre, bir insan “sevgilim” dediği, hayatını birlikte geçirdiği, kendi canını emanet ettiği, kendi çocuklarının annesi olan bir insana Hristiyan veya Musevi olduğu için aniden düşman kesilecek, onu lanetli mi ilan edecektir? Bütün hayatını onunla geçirdikten sonra günün birinde “şu ağaç bana haber verdi, karım bir Musevi ve onun arkasında saklanıyor” deyip onu katletmeye mi karar verecektir? Bir insan bunu ancak bir zihinsel bozukluğa sahipse yapabilir. Kur’an’a uyan, aklı başında bir Müslüman için Musevi ve Hristiyana sevgi ölçüsü bu ayettedir.

Ayette ayrıca Müslümanlara önemli bir yetki de verilmektedir: Kitap Ehli’nin yemeğinden yeme yetkisi. Bu önemli bir ölçüdür, çünkü bilindiği gibi Müslümanlar yiyecekleri yemeklerde belli haramlara dikkat etmek zorundadırlar; domuz eti ve Allah adına kesilmemiş bir hayvan eti Müslümanlar için haramdır. Musevi ve Hristiyanların yemeklerinin Müslümanlara helal kılınması, bu kişilerin güvenilir olduğunun bir güvencesidir. Aynı ölçü Musevi ve Hristiyanlar için de geçerlidir ve ayetin hükmüne göre Müslümanların yemekleri de onlara helal kılınmıştır.

Burada ayrıca bir başka dostluk ifadesine de dikkat çekmek gerekir. Kitap Ehli ve Müslümanlar aynı yemek ortamında bir arada bulunabilmekte, birbirlerinin misafiri olabilmekte, aynı sofrada oturabilmekte, birbirlerini ağırlayabilmektedirler. Burada bir dost ilişkisinin tarifi yapılmaktadır. Kine, öldürmeye dayalı bir nefret ortamı değil, bir sevgi, dostluk ve kardeşlik ortamı tarif edilmektedir.

Bu ayette geçen hükümler bir bağnazın asla yanaşmayacağı ve asla kabul etmeyeceği hükümlerdir. Kur’an ile verilmiş bu ehliyet bağnazların dünyasında hem haram ve hem de dehşetli bir senaryodur. Kitap Ehli’nden bir insanla evlenilebileceği veya onun misafiri olarak onun sofrasından yemek yiyebileceği ihtimali bir bağnaza sorulsa, bunu öfkeyle reddedecektir. Açıktır ki bağnazların hükümleri Kur’an’dan değildir çünkü hüküm koyucunun Kur’an olduğunu kabul etmemektedirler.

Kitap Ehli’nin konumunu anlatan sadece bu ayet değildir. Allah Kur’an’da bir kısım Kitap Ehli’ni övmektedir. Konuyla ilgili ayetler şu şekildedir:

Musa’nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır. (Araf Suresi, 159)

Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli’nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir. (Al-i İmran Suresi, 113-115)

Şüphesiz, Kitap Ehli’nden, Allah’a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah’a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)

Bu (Kur’an)dan önce, kitap verdiklerimiz buna inanmaktadırlar. Onlara okunduğu zaman: “Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimizden olan bir haktır, şüphesiz biz bundan önce de Müslümanlar idik” derler. (Kasas Suresi, 52- 53)

Ancak onlardan (Yahudilerden) ilimde derinleşenler ile Müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi, 162)

Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler(den kim) Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah Katında ecirleri vardırOnlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 62)

Gerçek şu ki, iman edenlerle Yahudiler, Sabiîler ve Hristiyanlardan Allah’a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. (Maide Suresi, 69)

…Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: “Hristiyanlarız” diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir. Elçiye indirileni dinlediklerinde Hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz inandık; öyleyse bizi şahidlerle birlikte yaz. Hem Rabbimizin bizi salihler topluluğuna katmasını umarken ne diye Allah’a ve bize Hak’tan gelene inanmayalım?” Böylelikle Allah, dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik yapanların karşılığıdır. (Maide Suresi, 82-85)

Andolsun, Allah İsrailoğulları’ndan kesin söz (misak) almıştı. Onlardan on iki güvenilir- gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: “gerçekten Ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır.” (Maide Suresi, 12)

Ayetlerde çok açıkça anlaşılabildiği gibi salih ve samimi olan Musevi ve Hristiyanlar, Kur’an’da güzel sözlerle övülmekte ve Allah’tan bir mükâfatla müjdelenmektedirler. Allah bu kişileri, cennetine alacağını belirtmektedir. Bu Allah’ın bu insanlara sevgi ifadesidir. Allah’ın sevdiği, cennetinde ağırladığı, razı olduğu bir insana, bir Müslüman nasıl düşman olabilir? Kur’an’a göre olamaz. Kur’an’a göre böyle bir düşmanlık suçtur. Dolayısıyla bağnazlar, Kur’an ayetlerine rağmen sahte hadisleri kendilerine yol gösterici olarak alarak, Kitap Ehli düşmanlığını yayarak, İslam’a göre suç işlemektedirler.

Müslümanların Kitap Ehli’ne Daveti

İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehli’yle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: “Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da Birdir ve biz O’na teslim olmuşuz.” (Ankebut Suresi, 46)

De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız.” (Al-i İmran Suresi, 64)

Bu ayetlerde görüldüğü gibi, Müslümanların görevi Kitap Ehli’ni kötülemek, köşeye sıkıştırmak, onlara kin duymak, hatta onları öldürmek değil; onları sadece güzellikle Allah’ın birliğine çağırmaktır. Tevhid inancı, her üç dinde de temel inançtır. Müslümanlar, Kitap Ehli ile görüşüp konuşmakta, onlara tebliğde bulunmakta, onları Allah’ın Birliğine ve indirilen Hak kitapların tümüne inanmaya çağırmaktadırlar. Aralarında bir bağlantı, bir tebliğ, bir dostluk vardır. Kur’an’a göre bir Müslüman, bir Musevi veya Hristiyanı gördüğünde köşeye sıkıştırıp itip kakmakla değil, onunla en güzel şekilde konuşmak ve yine onu güzellikle Allah’ın birliğine çağırmakla yükümlüdür.

Müslümanların Kitap Ehli’ne Adaletli Tavrı

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine Suresi, 8)

Daha önce açıkladığımız gibi, Musevi, Hristiyan veya Müslüman, her ne topluluktan gelirse gelsin, din konusunda iman edenlerle savaşan, zorluk çıkaran, öldürmeye yeltenen, iman edenleri yaşadıkları yerlerden sürmeye yönelen azgın insanlar daima Kur’an’da yerilmekte ve aşağılanmaktadırlar. Fakat bunun dışında kalan, yani zulmetmeyen topluluğa karşı Müslümanlar mutlaka adaletli davranmakla yükümlüdürler. Kimi zaman adalet, insanın kendi aleyhine de davranmasını gerektirebilir. Kendi aleyhine dahi olsa adaleti ayakta tutabilmek erdemdir. Müslümanlar, işte bu erdemi Allah’ın bir emri olarak yerine getirirler. Bu yükümlülük, bir başka ayette şu şekilde belirtilmiştir:

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun… (Nisa Suresi, 135)

Bu hüküm gereği Müslümanlar, kimi zaman kendi haklarını bir kenara bırakarak Musevi ve Hristiyanların haklarını hatta dinsizlerin haklarını savunmakla yükümlüdürler. Dolayısıyla Kur’an’daki adalet sistemi, “Museviye lanet edenin sevap alacağını” iddia eden sapkın bağnaz anlayışıyla tam anlamıyla zıttır.

Kur’an’da Kitap Ehli’nin durumu açıktır. Bu bölümde örnek verdiğimiz sözde hadisler, Kur’an’a doğrudan muhalefet etmektedir. Bunu Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarında ve Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarını örnek alan tüm diğer Müslümanlarda açık olarak görmek mümkündür:

Peygamberimiz (sav)’in Kitap Ehli’yle İlişkileri

  • Peygamberimiz (sav)’in, Kitap Ehli’nin düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır.
  • Necran Hristiyanları onu ziyaretlerinde Hz. Muhammed (sav) oturmaları için abasını yere sermiş, onları bu şekilde ağırlamıştır.
  • Peygamberimiz (sav)’in hanımlarından biri Mısır’dan gelen Hristiyanlardan Mâriye binti Şemun (ra) idi.
  • Peygamberimiz (sav)’in hanımlarından Hz. Safiyye annemiz ise, Huyeyy b. Ahtab adında Medine’deki Musevilerden Madıroğulları kabilesi reisinin kızıydı.
  • Hz. Muhammed (sav), Evs ve Hazrec kabileleri ile yapılan Medine Anlaşması’na Musevilerin de katılmasına izin vermiş ve böylece Musevilerin de Müslümanların arasında, ayrı bir dini grup olarak varlıklarını devam ettirmelerini sağlamıştır.
  • Medine Anlaşması’nın “Beni Avf Musevileri, inananlarla birlikte bir ulus oluşturdular. Musevilerin dini kendilerine, Müslümanların dini kendilerinedir” hükmüyle, Müslümanların Musevilerin geleneklerine ve inanışlarına gösterdikleri anlayışın temeli Peygamberimiz (sav) döneminde atılmıştır. Yine aynı metnin 26-33. maddelerinde Kitap Ehli’ne mensup vatandaşların Müslümanlarla aynı haklara sahip oldukları, 16. maddede ise onlara haksızlık yapılamayacağı belirtilir.
  • Peygamberimiz, 630 senesinde, Müslüman olduklarını bildirmek üzere Medine’ye gelen Hımyer hükümdarının elçilerine şu talimatı vermiştir: “Bir Musevi veya bir Hristiyan, Müslüman oldukları takdirde, müminlerden olurlar (onlarla hukuken eşittirler). Kim Museviliğinde veya Hristiyanlığında kalmak istiyorsa, ona müdahale edilemez.” (İbn Hişâm, es-Sîre, II, 586)
  • Necran Hristiyanları, Medine’ye altmış kişilik bir heyet gönderdiler. Medine’ye ulaşan Necran heyeti, Mescid’de Peygamberimiz (sav)’in huzuruna çıkmışlardı, ibadet vakitleri geldiği zaman Mescid’de ibadet etmek istemişler, Ashâb buna itiraz etmekle beraber, Allah Resulü onlara Mescid’i bırakmıştı. Onlar da Şark’a dönerek ibadetlerini yaptılar. (İbn Hişam, es-Sire, Beyrut ts., I,573-574; Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I,619-620)
  • Peygamberimiz (sav) döneminde Musevi ve Hristiyanlara verilen emannamelerle Kitap Ehli’nin hakları koruma altına alınmıştır. Sonraki dönemlerde herhangi bir anlaşmazlık olduğunda Kitap Ehli bu emannameleri göstermiştir. Örneğin, Dımeşkli Hristiyanların bir sorun karşısında, kendilerine verilmiş olan emannameyi dönemin halifesi Hz. Ömer’e sunarak, çözüm talebinde bulundukları tarih kitaplarında yer alan bir bilgidir.
  • Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in, Hristiyan olan İbn Harris b. Ka’b ve kavmine yazdırdığı anlaşma metninde: “Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah’ın, Peygamber’in ve tüm müminlerin himayesindedir. Hristiyanlık dini üzere yaşayanlardan hiç kimse istemeden İslam’ı kabule zorlanmayacaktır. Hristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar” maddelerini yazdırmıştır.
  • Peygamber Efendimiz (sav) tarafından Edruh, Makna, Hayber, Necran ve AKâbe’li Kitap Ehli’ne verilen beratlar, Müslümanların Kitap Ehli’nin can ve mal güvenliğini garanti altına aldıklarını ve onlara inanç ve ibadet özgürlüğü tanıdıklarını göstermektedir.
  • Peygamber Efendimiz, tebliğe başladığı zaman, ilk defa Mekke’de bazı Hristiyanlarla karşılaşmıştı. Hatta, kendisine vahiy gelmeye başladığı ilk günlerinde Hz. Hatice’yle ve Peygamber Efendimizle ilk konuşanlardan biri Varaka b. Nevfel de İncil’in el yazmalarına sahip olan bir Hristiyandı. (Buhârî, Bedu’l- Vahy 3)
  • Halifeler döneminde yıkılan kiliseler Müslümanlar tarafından onarılıyor, yeni havraların ve manastırların inşa edilmesine müsaade ediliyordu. Örneğin, Medain dışında bulunan ve Patrik Mar Amme tarafından daha önce yakılmış olan Aziz Sergius Manastırı, Hz. Osman döneminde yeniden inşa edilmiştir.
  • Suriye’nin fethinden sonra Şam’daki Aziz John Kilisesi’nde, Müslümanlar cuma namazlarını kılıyordu, Hristiyanlar da Pazar günleri kendi dini ibadetlerini özgürce yerine getiriyorlardı. İki dinin mensupları, aynı mescidi barış içinde kullanıyorlardı.
  • Sahabe sefere çıktığında ya da yolculuk sırasında güzergâhları üzerinde bulunan manastırlarda kalıyordu, Kitap Ehli’yle yapılan anlaşmalarda bu konuda maddeler bulunmaktadır.

Kur’an’da İncil ve Tevrat

Bir Müslüman, gönderilmiş peygamberlerin tümüne ve gönderilmiş hak kitapların da tümüne inanmak zorundadır. Peygamberlerden birini diğerinden ayırt etmemek, Müslümanlığın Kur’an’da geçen hükmüdür ve bu hükme uymayan ayete uymamış ve dinden çıkmış sayılır. İşte bu nedenle Müslümanlar olarak Hz. Muhammed (sav) nasıl bizim peygamberimizse, Hz. İsa (as) ve Hz. Musa (as) da bizim peygamberlerimizdir. Bizler, nasıl birer Muhammediysek, aynı zamanda da İsevi ve Musevileriz. Bu, Müslümanlığın en önemli şartlarından biridir.

Kur’an’da Museviler ve Hristiyanlardan bahsedildiği gibi, Tevrat ve İncil’den de bahsedilir. Allah bu hak kitapları Kur’an’da övmüştür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur’an’ın indiriliş sebebi bu hak kitapların hükmünü ortadan kaldırmak değil, onları “doğrulamaktır”. Her ne kadar söz konusu kitaplarda zaman içinde yanlış yorumlanmış bölümler olsa da, Kur’an ile mutabık bölümler yine Kur’an ile doğrulanmıştır. Pek çok ayette belirtilmiş bu hüküm Kur’an’da açıktır: “O, sana Kitab’ı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.” (Al-i İmran Suresi, 3)

İşte bu sebeple biz Müslümanlar, Kur’an’ı rehber alarak bu hak kitapların Allah’ın Katından olduğuna inanmakla yükümlüyüz. Kur’an ile doğrulanmış her hüküm, uygulama ve söz; birer hidayet rehberleridir Müslümanlar için.

Kur’an’ın övdüğü hak kitapları, bir bağnazın sahte hadisleri delil göstererek geçersiz sayması, İslam’da kabul edilemez. Gerçek Müslümanların rehberi Kur’an’dır ve Kur’an’da Tevrat ve İncil’in hükmü şu şekilde açıklanmıştır:

Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.” (Bakara Suresi, 136)

Gerçek şu ki, Biz Tevrat’ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (ahbar), Allah’ın Kitabı’nı korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfir olanlardır. (Maide Suresi, 44)

Onların (peygamberlerin) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik. (Maide Suresi, 46)

Bundan önce de, bir rehber (imam) ve bir rahmet olarak Musa’nın Kitab’ı var. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve ihsanda bulunanlara bir müjde olmak üzere (kendinden önceki kitapları) doğrulayıcı ve Arapça bir dil ile olan bir Kitap’tır. (Ahkaf Suresi, 12)

O, sana Kitab’ı (Kur’an’ı) hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti. Bundan (Kur’an’dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi… (Al-i İmran Suresi, 3-4)

İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır. (Maide Suresi, 47)

İşte bu (Kur’an), önündekileri doğrulayıcı ve şehirler anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz kutlu Kitap’tır. Ahirete iman edenler buna inanırlar. Onlar namazlarını (özenle) koruyanlardır. (Enam Suresi, 92)

Onlar: “Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kâğıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz Kitab’ı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir.” De ki: “Allah.” Sonra onları bırak, içine ‘daldıkları saçma uğraşılarında’ oyalanıp-dursunlar. (Enam Suresi, 91)

Sana da (Ey Muhammed,) önündeki Kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona ‘bir şahid-gözetleyici’ olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Maide Suresi 48)

Ve eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rablerinden indirileni (Kur’an’ı) ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (sayısız nimeti) yiyeceklerdi. İçlerinde aşırı olmayan (mutedil) bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yaptıkları ise ne kötüdür! (Maide Suresi, 66)

Andolsun, ilk nesilleri yıkıma uğrattıktan sonra, Musa’ya, insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler, hidayet ve rahmet olmak üzere kitap (Tevrat) verdik. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürler diye. (Kasas Suresi, 43)

Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve doğru olan yola yöneltip- iletmektedir.” (Ahkaf Suresi, 30)

Şüphesiz, Kitap Ehli’nden, Allah’a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah’a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)

Benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah’tan korkup bana itaat edin.” (Al-i İmran Suresi, 50)

(Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)

Kur’an’da Allah, Tevrat’ı “bir nur ve hidayet”, “basiret ve rahmete iletecek bir yol gösterici” olarak tanımlamaktadır. Kur’an’da Allah, İncil’i “içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt” olarak tarif etmektedir. Sahih Tevrat ve İncil, bir nur ve hidayet rehberi olarak övülmektedir. Bu, Kur’an’ın hükmüdür. Bunun dışında hüküm getirenler ve kendilerince bu hak kitapları geçersiz kılanlar, açıkça görüldüğü gibi yalan söylemektedirler.

Bunu, Peygamberimiz (sav)’in uygulamalarından da anlamak mümkündür:

Peygamberimizin Tevrat ve İncil ile İlgili Uygulamaları

Müslim şöyle nakletmişti: “Ebu Hüreyre’nin tanıklığıyla Hz. Peygamber (sav)’in söylediğini nakletmiştir; ‘Eskiden Hz. Muhammed (sav) demiştir ki, Ehl-i Kitaplar Tevrat’ı İbranice olarak okuyorlardı ve Müslümanlar için Arapça olarak tercüme ediyorlardı.’” (Mişkatu’l Masabih, 1. Kitap, 6. Bölüm, Suresi 42)

“Al-Hafız el-Zehebî kaydediyor ki, Yahudilikten İslâmiyet’e dönen Abdullah İbn Selâm Hz. Peygamber (sav)’e geldi ve ona ‘(Dün gece) Kur’an’ı ve Tevrat’ı okudum’ dedi. O da cevap verdi, ‘Bunu bir gece oku ve diğerini de bir başka gece oku’.” (al-Thalabi, Al-İman al-Thalabi Tathkarar al-Huffadh, 1 Cilt, Suresi 27)

“Hz. Muhammed (sav)’in yakın çevresinden Abdullah İbn-i Amr, sık sık Tevrat okurmuş. Bir gece rüyasında bir elinde bal, diğerinde yağ tuttuğunu, bazen bal tutan elinden, bazen de yağ tutan elinden yediğini görmektedir. Abdullah İbn-i Amr rüyasını Hz. Muhammed (sav)’e anlatır. Hz. Muhammed (sav), Abdullah’ın rüyasını iki Kitab, yani bazen Tevrât bazen de Kur’an okumasıyla yorumlar.” (Buhârî, Sahîh-i Buhârî, 6. cilt, 987. hadis, Suresi 439)

Ebû Said el-Hudrî’den: Peygamberimiz’e (sav): “Ey Allah’ın Resulü! İsrailoğulları’ndan nakiller yapabilir miyiz?” dedik. Şöyle buyurdu. “Evet,İsrailoğulları’ndan da nakil yapabilirsiniz, sakınca yoktur. Onlardan bir şey aktarırsanız bilin ki yanlarında daha ilginç bilgiler de vardır.” (Hanbel, Müsned, 111/12, hadis no:11034)

Kur’an’a Göre, Musevilerin Kutsal Topraklarda Yaşama Hakkı Vardır

Genelde bir kısım Müslüman toplulukları, Kur’an ayetlerini bilmediklerinden ve İslam konusunda ciddi şekilde cahil olduklarından Musevileri Kutsal Topraklardan uzaklaştırma veya oradaki İsrail devletini haritadan silme gibi tehditlerle ortaya çıkarlar. Oysa söz konusu kişiler bunu yaparken, Kur’an’a muhalefet ettiklerinin farkında bile değildirler.

Kur’an’a göre, Kutsal Topraklarda yaşamak Musevilerin hakkıdır. Bu konudaki Kur’an ayetleri şöyledir:

Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: “Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı, sizden yöneticiler kıldı ve âlemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi.” “Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz. (Maide Suresi, 20-21)

Ve onun ardından İsrailoğulları’na söyledik: “O toprak (yurt)ta oturun, ahiret va’di geldiğinde hepinizi derleyip-toplayacağız.” (İsra Suresi, 104)

Kur’an ayetlerinde açıkça görüldüğü gibi, Musevilerin Tevrat’a göre olduğu gibi Kur’an’a göre de Kutsal Topraklarda bulunması gerekir. Zaten Musevilerin Kutsal Topraklardaki varlıkları bir güzelliktir, gerçek Müslümanlar için sevinç vesilesidir. Allah’ın 3000 yıllık vaadinin gerçekleştiğini görmek, Hz. İbrahim (as)’in, Hz. Musa (as)’ın bildirdiklerinin olduğuna şahitlik etmek, çok büyük bir müjdedir. Allah “Museviler o topraklarda olacaklar” diye binlerce yıl öncesinden bildirmiştir ve bizler bu mucizenin şu an gerçekleştiğini görmekteyiz. Bu, heyecanla izlenmesi ve coşku duyulması gereken çok müthiş bir güzelliktir.

Burada şunun belirtilmesi çok büyük bir önem taşıyor. Allah Kur’an’da da Tevrat’ta da gerçek iman sahiplerine bir şart koşmuştur: “Barış”. Kutsal Topraklarda Museviler bulunacaklar, Müslümanlar ve Hristiyanlar da bulunacaklar ve o bölgede hep birlikte barışı ve sevgiyi hâkim kılacaklardır. Kardeşlik içinde yaşayacaklardır. Bölgedeki topraklar herkese bol bol yeter. Kimse bir yerden sürülmeyecek, evini yurdunu terk etmeyecek, böyle bir şey yaşanmayacaktır. Allah hepimiz için daima barış ister.

Barışın gerçekleşmesi için de toprak hırslarının bitmesi, düşmanlıkların ortadan kalkması ve bağnazlığın sahte zihniyetinin kesin olarak yok edilmesi gerekir. Bütün bunlar için hak dinlere, din ahlakına, dindarlara ve Kur’an’a ihtiyaç vardır. Bir toprak ya da ideoloji hırsıyla gerçekleşen çatışmalar daima büyüyüp korkunç bir hal almaya mâhkumdur. Bunu ortadan kaldıracak olan ise, gerçek din anlayışının Kur’an kaynak alınarak gösterildiği doğru bir eğitimdir. Böyle bir eğitim tüm yanlışları ortadan kaldırır, tüm düşmanlıkları sindirir. Zihniyet değişimi yaşayan bir insan düşmanlık veya savaş için asla gerekçe bulamayacaktır. Bunun ise tek yolu eğitimdir.

Sonsöz 

Şu anda bütün dünya, yeryüzünün en doğusundan en batısına kadar her yanı sarmış olan radikalizm belası ile kuşatılmış durumda. Bu sorun ilk emarelerini verdiğinde pek çok batılı ülke bunun kolaylıkla üstesinden geleceğini zannetmişlerdi. Ama öyle olmadı. Çünkü radikal İslam, mevzu hadislerden beslenen bir inanç şeklidir. Ve İslam ülkelerinin ve İslam âlimlerinin büyük bir kısmı –vahşet ve savaşı kınıyor olsalar bile – söz konusu mevzu hadislerin doğruluğuna inanırlar. Dolayısıyla radikal İslam’a çözümün, söz konusu ülke ve âlimlerden gelmesi zordur.

Radikalizme çözüm için kullanılan askeri müdahale metodu ise şimdiye kadar defalarca denenmiş, her seferinde başarısız olmuş, binlerce masumu katletmiş, binlerce masumu evsiz ve ülkesiz bırakmış, ülkeleri daha büyük istikrarsızlıklara sürüklemiş son derece aciz ve akılsızca bir yöntemdir. Silahlı radikallerin özelliği iyi silah kullanabilmeleri değil, yanlış bir ideolojiye uymalarıdır. Onların yanlış ideolojisi ile hiç ilgilenmeyip sadece katlederek çözüm aramaya kalkmak, dünyayı daha büyük felaketlere götürecek ve radikalleri de daha fazla güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Nitekim şimdiye kadar da böyle olmuştur.

Neredeyse bütün İslam coğrafyasını sarmış olan bu dehşetli ve tehlikeli inanç sistemini ortadan kaldırmanın TEK yolu gerçek İslam’dır. Başka hiçbir ikna yöntemi, hiçbir silah, hiçbir tehdit bu soruna bir çözüm değildir. Bu soruna gerçek İslam dışında BAŞKA HİÇBİR ÇÖZÜM YOKTUR.

Gerçekten radikalizme çare bulmak isteyenler, İslam’ı suçlayıcı tavır ve girişimlerden, bir türlü dinmeyen şüpheciliklerden uzak durmakla ilk adımı atmalıdırlar. Kur’an ile konuşan insanları dinlemelidirler. Bu insanlarla ittifak kurarak dünyaya gerçeğin anlatılması için seferber olmalıdırlar. “Gücümüz yeter mi ki?” diyerek rehavete ve ümitsizliğe sürüklenmemeli, radikal toplulukların sadece sosyal medyayı kullanarak dünyanın dört bir yanında yanlış fikirlerini yayarak taraftar topladıklarını unutmamalıdırlar. Gerçek bilginin daha hızlı yayılma alanı bulacağını hatırlamalı ve daha güçlü bir ideolojik yayılma stratejisini vakit kaybetmeden belirlemelidirler. Tekrar hatırlatalım: Bunu ancak, hurafelerden arınmış gerçek İslam’a uyan Kur’an Müslümanları ile yapabilirler.

Kitabın başında hatırlattığımız önemli bir gerçeği tekrar hatırlatalım. Savunduğumuz İslam, zaman içinde modernize edilmiş veya ılımlılaştırılmış bir İslam değildir (İslam dinini tenzih ederiz). Savunduğumuz İslam, Kur’an’daki tek doğru İslam’dır. Dünyanın barış ve sükûnete erebilmesi için İslam coğrafyasının büyük bir kısmının unuttuğu bu gerçek İslam’ı yeniden yerleşik kılmak mecburiyetindeyiz. Şiddete şiddetle karşılık verenler veya radikallerin uygulamaları yüzünden İslamsız bir dünya hayalini Kur’anlar daima radikalleri bilmeden daha çok besleyecek ve daha büyük vahşetle karşılaşacaklardır. Bu insanlar şunu bilmelidirler; dünya asla İslamsız olmaz. Dünyaya özlemle beklenen sevgi ve barışın gelmesi ancak ve ancak İslam vesilesi ile olacaktır. Bunun için elimizde hiçbir değişikliğe uğramamış İslam’ın hak kitabı Kur’an vardır. Yapılması gereken tek şey, Kur’an ile eğitim vermektir.

http://bagnazliknedir.blogspot.com.tr sitesinden alıntıdır.

Elimizde olan Kur’an çevirilerinde yapılan önemli bir eksikliklerden bir tanesi, aynı konu ile ilgili ayetlerin birbiri ile ilişkisinin yapılan çeviride kurulamaması neticesinde, dikkatli bir okuyucunun gözüne takılarak, ayetler arasında bir çelişki olabileceği yönünde bir şüpheye düşmesine neden olunmasıdır.

Hele bu okuyucu, bu kitabı Kur’an ayetleri arasında çelişki bulmak amacı ile okuyor ise, mal bulmuş mağribi gibi sevinerek, Arşimet misali “Buldum Buldum” diye bağırarak, kendisini sokaklara bile atabilmektedir. Dinini Kur’an’dan öğrenmek için yeni yeni Kur’an meali okuyan bir kimsenin ise, ayetler arasında nasıl bir bağ kurulabileceği noktasında, tereddüte düşmesi kuvvetli bir ihtimaldir.

Kur’an çevirisi yapmaya soyunan kimselerin bu noktaya dikkat etmesinin önemini tekrar hatırlatarak, bazılarının kafasında istifhama neden olan iki ayeti konu ederek, söylemek istediklerimizin daha kolay anlaşılmasını sağlamaya çalışalım.

Enfal Suresi 1. ayetinin metni ve metne sadık kalarak yapılan bir kaç çeviri örneği şöyledir;

Bayraktar Bayraklı:

Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: “Ganimetler Allah ve Peygamberi’ne aittir. O halde Allah’tan sakınınız, aranızda barış ve esenliği sağlayınız. Eğer müminler iseniz, Allah ve Resul’üne itaat ediniz.”

Edip Yüksel:

Savaş ganimetleri hakkında senden soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler, ALLAH’ın ve elçisinindir.’ ALLAH’ı dinleyin, aranızı düzeltin. İnanıyorsanız, ALLAH’a ve elçisine uyun.

Muhammed Esed:

Sana ganimetler hakkında soracaklar. De ki: “Bütün ganimetler Allah’a ve Onun Elçisine aittir” Öyleyse, Allahtan yana bilinç ve duyarlık içinde olun; aranızda kardeşlik bağlarınızı canlı tutun; Allah’a ve Onun Elçisine karşı duyarlık gösterin, eğer (gerçekten) inanan kimselerseniz!

Süleyman Ateş:

Sana ganimetlerden sorarlar; de ki: “Ganimetler, Allah’ın ve Elçi(si)nindir. Siz, (gerçekten) inananlar iseniz, Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah’a ve Elçisine itaat edin!”

Şaban Piriş:

Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: -Ganimetler, Allah’a ve Elçisi’ne aittir. Allah’tan korkun, aranızı düzeltin. Eğer mümin iseniz Allah’a ve Elçisi’ne itaat ediniz.

Ömer Nasuhi Bilmen:

Sana ganimetlerden soruyorlar. De ki: «Ganimetler Allah Teâlâ’ya ve Peygamber’e aittir. Artık Allah Teâlâ’dan korkunuz. Aranızdaki hâli düzeltiniz ve Allah Teâlâ’ya ve Resulüne itaat ediniz, eğer Mümin kimseler iseniz.»

Yukarıdaki Enfal Suresi 1. ayetinin yapılmış çeviri örneklerine baktığımızda, “Yanlış” olarak nitelenebilecek bir çeviri hatası bulunmamaktadır. Yapılan çeviriler, metne sadık kalarak yapılmış çevirilerdir. Ancak aynı surenin 41. ayetine baktığımızda, bu tür çevirilerin yapıldığı Kur’an meallerini okuyan kimselerin kafalarında soru işareti oluşması kaçınılmazdır.

[008.041] Eğer Allah’a ve hakkı batıldan ayıran o günde, iki topluluğun karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ın, Resulünün ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye Kadir’dir.

Enfal Suresi 1. ayetinin yukarıda vermiş olduğumuz türden çevirileri ile aynı surenin 41. ayetini okuyan bir kısım insan “Bir ayette ganimetler Allah ve Resulünündür, bir ayette ise beşte biri Allah ve Resulünündür deniliyor” şeklinde bir düşünce içine girerek, bu müşkül durumun nasıl giderilebileceği yönündeki sorunun cevabını arayacaktır.

İndirdiği kitap’ta asla çelişki olmadığını (4. 82) beyan eden Rabbimiz, bize yalan söylemeyeceğine göre, bu kitap içinde çelişki olduğunu iddia etmek, Allah (CC) ye iftira etmek anlamına gelecek, asıl çelişkinin bu ayetler arasındaki anlam bağını kurmamakta ısrar edenlerde olduğu görülecektir.

Enfal Suresi 41. ayetine baktığımızda, ayetin savaş ganimetlerinin dağılımı hakkında bir HÜKÜM beyan ettiğini görmekteyiz. O halde Enfal suresi 1. ayetine öyle bir anlam verilmelidir ki, 41. ayet ile bağdaşsın ve herhangi bir müşkülata mahal vermesin.

Enfal Suresi 41. ayeti, ganimet dağılımı konusunda HÜKÜM beyan ettiğine göre, aynı surenin 1. ayeti ganimet dağılımı konusunda kimin yetki sahibi olduğunu beyan eden bir anlam dâhilinde çeviri yapılması gerekmektedir.

Buna göre Enfal Suresi 1. ayetine bu noktaya işaret eden bir parantez açılarak, okuyucunun kafasında herhangi bir istifham oluşmasına engel olunabilir.

Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler (HAKKINDA HÜKÜM VERMEK) Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz müminler iseniz Allah’tan sakının, aranızı ıslah edin, Allah ve Resûlüne itaat edin.

Enfal Suresi 1. ayetine doğru anlam vermek için, aynı surenin 41. ayeti dikkate alınmalı ve bazı okuyucuların kafasında oluşabilecek herhangi bir istifhama meydan verilmemelidir.

Bağlam dikkate alınarak yapılmış bir kaç çeviri örneği vermek gerekirse şu çevirileri verebiliriz;

Ali Fikri Yavuz:

(Ey Resulüm), sana harb ganimetlerinin kime ait olduğunu soruyorlar. De ki: “- Bu ganimetlerin taksimi, Allah’a ve Resulüne aittir. Onun için, siz gerçekten müminseniz Allah’tan korkun ve birbirinizle aranızı düzeltin (geçimsizlik yapmayın), Allah’a ve Resulüne itaat edin.”

Elmalılı Hamdi Yazır:

Sana ganimetlerin taksiminden soruyorlar, de ki ganimetlerin taksimi Allah’a ve Resulüne aid, onun için siz gerçekten Müminlerseniz Allah’tan korkun da birbirinizle aranızı düzeltin, Allah’a ve Resulüne itaat edin

Hasan Basri Çantay:

(Habîbim) sana harb ganimetleri (nin hükmünü) sorarlar. De ki: «(Bu) ganimetler Allah’ın ve Resulünündür. O halele (tam) Müminlerseniz Allah’tan korkun, (ihtilâfa düşmeyip) aranızı düzeltin, Allah’a ve peygamberine İtaat edin.

Sonuç olarak; Kur’an çevirilerinde önemli bir sorun olarak ortaya çıkan konu bütünlüğü gözetilmeden yapılan çevirilerde bazı okuyucuların kafalarında bazı istifhamlar oluşmaktadır. Kur’an çevirisi yapmaya soyunanların konu bütünlüğünü dikkate alan çeviriler yapamaması onların Kur’an’a yeteri kadar hâkim olamadıklarının göstergesidir.

Parantezli mealler her ne kadar bazı yerlerde çeviren kimsenin kafasındaki ön kabulü yansıtması açısından sakıncalı olarak görülmüş olsa da, bazı yerlerde okuyucuların kafasındaki istifhamların giderilmesi için gerekli olduğunu söyleyebiliriz.

Enfal Suresi 1. ve 41. ayetleri arasında konu bütünlüğünün dikkate alınarak anlam verilmesi araya 41. ayetin anlamı dikkate alınan bir parantez açılarak sağlanabilir.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Resullerin başlarından geçenlerden, sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu belgelerle gerçek; inananlara da öğüt ve hatırlatma gelmiştir.

Hud Suresi 120. ayetinin meali olan yukarıdaki cümleler, Kur’an içinde önemli bir yer tutan kıssaların amacını anlatmaktadır. Kur’an’ın ilk muhatabı olması hasebiyle, okunan bütün kıssalar, öncelikle Muhammed (as) a ve onunla birlikte olanlara hitap etmekte, sonra ise bu kitaba muhatap olan tüm iman edenlere hitap etmektedir.

Kur’an kıssalarının ortak yönünü kısaca özetleyecek olursak, bu anlatımlarda önce çıkan en önemli hususlardan birisi, Muhammed (as) ve iman edenlerin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun bir benzerini, kendisinden önceki elçiler ve o elçilere iman edenlerin de yaşamış olduğu, yaşanmış olan bu sıkıntılara sabretmenin sonucunda zafere erişilmiş olduğu hatırlatması yapılarak, başarının çekilen sıkıntılara göğüs germenin sonucunda geldiği, önceki elçilerin kıssaları ile gerçek yaşanmışlıklar üzerinden gösterilmesidir.

Yusuf kıssası da, Muhammed (as) a anlatılan ve Yusuf (as) ın çektiği sıkıntılara nasıl göğüs gerdiği anlatılarak, “Mutlu Son” olarak nitelenebilecek sona nasıl kavuştuğu ve bu anlatımlardan öncelikle, Muhammed (as) ve onunla birlikte olanların, sonra da kıyamete kadar gelecek olan bütün muhatapların hisse alması istenen bir kıssadır.

Yazımızın konusu, bu kıssayı İlk muhatapların gözü ile okumaya çalışmak ve Yusuf (as) ın başına gelen sıkıntıları, Muhammed (as) ın nasıl okumuş olabileceği ve onun başına gelenlerden kendisi için ne gibi ibretler çıkarmış olabileceği yönünde olacaktır.

Bu kıssayı Muhammed (as) ın gözünden okumaya çalışmaktaki düşüncemiz “Bu kıssayı illaki bu şekilde okumuştur” şeklinde bir iddia taşımadığını önemle hatırlatmak isteriz. Biz Yusuf (as) ın yaşamış olduğu bazı sıkıntıları ve olayları onun nasıl algıladığı, hayatında nasıl uyguladığı, “Mutlu Son” (Mekke) ye nasıl ulaştığını anlamaya çalışacağız.

Yusuf (as) ın başına gelen ilk sıkıntı kardeşleri tarafından kuyuya atılmasıdır. Onun, kardeşleri tarafından kuyuya atılmasını, Muhammed (as) ın Mekkeliler tarafından ona iman edilmeyerek yalnız bırakılması ve ona düşmanlık yapılması ile bir paralellik kurabiliriz.

Kardeşleri tarafından kuyuya atılan Yusuf’a, o kuyudan kurtulacağının ilham edilmiş olmasını (Yusuf Suresi 15), Mekkeliler tarafından iman edilmemek sureti ile yalnız bırakılmış olmasını, Muhammed (as) ın da bir nevi kuyuya atılmış olarak okuduğumuz da, Yusuf’un kuyudan kurtulacağının ilham (vahy) edilmiş olmasını, Muhammed (as) ın da kuyudan yani içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtularak, kendisine bu kötülüğü reva görenler ile ileride muzaffer bir kumandan olarak karşı karşıya geleceğinin haber edilmiş olduğunu okuyabiliriz.

Muhammed (as) elbette bu haberi, gaybi bir haber veya bir mucize beklentisi içinde değil, sebep-sonuç yasalarına, yani Allah (CC) ‘nın yardım yasalarına uygun bir biçimde hareket ederek okumuş ve yardım yasalarının gereğini yerine getirerek, aynı surenin 110. ayetinde bildirilen sona ulaşmıştır.

Kuyudan kurtulan Yusuf, az bir pahaya saraya satıldıktan sonra, sarayda yetiştirilmiş ve ergenlik çağına gelince vezirin karısı tarafından kendisine yapılan ahlaksız bir teklif ile karşı karşıya gelmiştir (Yusuf Suresi 23-24). Bu teklif karşısında bir an yalpalar bir hale gelmiş olsa da, kabul edeceği teklifin ona getireceği bir anlık geçici mutluluk ile sonrasında ona getireceği zararı hesap ederek, zararı yararından daha fazla olan zinayı terk etmiştir.

 İsra suresi içinde, Muhammed (as) ın da neredeyse yalpalayacak hale gelmesi ve toparlanması anlatılmaktadır.

[017.073] Ve onlar az kalsın sana vahyettiğimiz şeyden başkasını Bize iftira edesin diye seni fitneye düşüreceklerdi. O zaman seni elbette dost edineceklerdi

[017.074] Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.

[017.075] O takdirde de hem hayatın, hem de ölümün acısını sana kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın.

Görevi gereği Mekkeli müşriklerle ilişkileri devam eden Muhammed (as) a, müşrikler tarafından görevinden sapmasını sağlayacak bir takım iğvalarda bulunulmaktaydı. Müşriklerin bu iğvaları neredeyse, Muhammed (as) ı görevinden saptırabilecek hale gelmişti. Özellikle, ilk inen surelerde kendisine tebliğ sürecinde nasıl bir yol izlemesi gerektiğini öğreten ayetleri harfi harfine uygulaması neticesinde, müşrikler tarafından kendisine yapılan teklifleri, onu yolundan çevirerek Allah (CC) indinde büyük bir azaba sokacağı için ret etmiştir.

İşte böyle bir durumda olan Muhammed (as) a okunan Yusuf kıssası içinde, Yusuf’a yapılan ahlaksız teklifi ret etmesi neticesinde, belki ilk anda bu teklifi ret etmesi yüzünden başına gelen hapis hayatına razı olarak, feraset sahibi bir kimsenin yapması gereken ileri görüşlülüğünün meyvelerini ilerideki yaşamında nasıl aldığı yaşanmış örnek üzerinden gösterilerek, aynı yolu izlemesinin, kendisine neler kazandıracağı Muhammed (as) ve onunla birlikte olanlara öğretilmektedir.

Yusuf (as) a yapılan ahlaksız teklifi güncelleştirerek okuyacak olursak şunları söyleyebiliriz;

Bugün Müslümanlar olarak İslam adına yapılan mücadele metodu, nebevi metoda uygun bir şekilde yürütülmemektedir. Yusuf (as) a yapılan ahlaksız teklifi, bugün Müslümanlara karşı uygulanan pasifize etme metodu olarak ta okumak mümkündür. Müslümanlara karşı yapılan bir takım iyileştirmeler, onları mücadele yolunda pasifize etmeye yönelik bir işleve sahiptir. İlk bakışta bu iyileştirmeler faydalı gibi görünmüş olsa da nebevi metodun terk edilmesini sağladığı için ileri zamanlarda bizlerin aleyhine bir duruma dönüşmesi kuvvetli bir ihtimal dâhilindedir.

Yusuf (as) a yapılan ahlaksız teklifin onun tarafında ret edilmiş olmasının bize dönük örnekliklerinden bir tanesi, uzun vadeli hesaplar yapılması gerektiği, kısa vadeli hesaplar yapılmaması, bugün ilk bakışta faydası olan bir şeyin, ilerisi için zarar getirebileceğinin hesap edilmesine yönelik mesajlar olarak okuyabiliriz.

Yusuf (as) ın hapishanede, arkadaşlarına yapmış olduğu konuşma (Yusuf Suresi 37-40), hangi şart altında olursa olsun her fırsatta tebliğe devam edilmesi gerektiğini öğretmektedir. Yusuf (as) hapishaneye girmiş olduğu halde içinde bulunduğu duruma aldırış etmeyerek, arkadaşlarına tebliğ etmiş olması, Muhammed (as) ın da içinde bulunduğu şartlara aldırış etmeden tebliğe devam etmesi gerektiğini öğretmektedir.

Muhammed (as) ın içinde bulunduğu zor şartlar, onun tebliğ görevine devam etmesi noktasında, onun bir nebze de olsa atalete düşmesine sebep olabilirdi. Yusuf kıssası içinde anlatılan, hapishane arkadaşları ile olan konuşma sahnesinde, Yusuf’un içinde bulunduğu zor şartları hiçe sayarak arkadaşlarına tebliğde bulunması, Muhammed (as) için yol gösterici bir niteliğe sahiptir. Bu yol göstericilik sadece ona mahsus bir durum olmayıp, aynı zamanda tüm zamanları kapsayıcı bir mesaj ihtiva etmektedir.

Muhammed (as) a okunan kıssa içindeki hapishane arkadaşları ile olan konuşmalar, onun hangi şartlar içinde olursa olsun göreve devam etmesi konusunda ibret almasını sağlayan bir anlatım olmuştur.

[023.096] Kötülüğü en güzel olanla uzaklaştır; biz, onların nitelendiregeldiklerini en iyi bileniz.

[041.034] İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi: Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.

Yusuf’un kendisini kardeşlerine tanıtma sahnesi (Yusuf s.90-92), bir kimsenin kendisine yapılan kötülüğe karşı nasıl bir davranış sergilemesi noktasında örneklik teşkil etmektedir. Kendisini öldürmek için kuyuya atan kardeşlerine, bu yaptıklarını en küçük bir ima ile dahi olsa yüzüne vurmayan Yusuf (as) yapmış olduğu bu hareket ile kardeşlerine karşı büyük bir alicenaplık örneği göstermiştir.

[048.024] O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, Mekke’nin içinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı görendir.

Mekke’nin fethi günü, kendisine ve inananlara dayanılmaz işkence ve zulümler yapan Mekkelilere karşı, bu yaptıklarını onların yüzüne vurmayarak onları af eden Muhammed (as) ın, Mekkelilere karşı yaptığı bu alicenaplığa, Yusuf (as) ın kardeşlerine karşı olan muamelesinin örneklik etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Kıssanın sonu bilindiği üzere “Mutlu Son” olarak niteleyebileceğimiz, Yusuf (as) ın ailesinden olan herkesin Mısıra yerleşmesi ile son bulmaktadır (Yusuf Suresi 99). Aynı surenin 110. ayetinde, “Nihayet resuller ümitlerini kesecek hale geldikleri ve kendilerinin yalancı çıkarılmış oldukları zannına kapıldıkları zaman, onlara yardımımız geldi ve dilediklerimiz kurtuluşa erdirildi. Suçlular topluluğundan ise azabımız geri çevrilmez” şeklindeki beyan, Allah (CC) ‘nın yardım yasasının nasıl işlediğini Yusuf kıssası üzerinden bizlere göstermektedir.

Sonuç olarak; Kur’an kıssaları önceki yaşanmışlıkları göstererek, ilk muhatapların ve sonrakilerin, yaşadıkları hayat içinde nasıl bir yol izlemesi ve izlememesi gerektiğini öğreten anlatımlardır. Yusuf kıssası içinde yapılan anlatımlar, diğer kıssalarda olduğu öncelikle Muhammed (as) ve onunlar birlikte olanlara Yusuf (as) ın başından geçenleri anlatarak, o anlatımlardan gerekli olan ibretleri almalarını sağlamıştır.

Kıssanın 110. ayetinin, kıssanın anlatılma amacını özetlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Sünnetullah dediğimiz arz üzerinde cari olan yasalardan olan “Allah’ın yardımı” yasasının nasıl işlediği bu sure içinde Yusuf kıssası üzerinden gösterilmektedir.

Bu kıssanın anlatılış amacını en iyi kavrayan ve içselleştiren Muhammed (as) ve onunla birlikte olanlar, yıllarca süren sabırlı mücadele sonunda Mısır’a giden yolun nasıl açıldığını görerek, Mekke’ye giden yolun nasıl açılacağını öğrenmişler ve sabırlı bir mücadele sonunda başarıya ulaşmışlardır.

“Bu kıssa bize nasıl bir mesaj veriyor?” şeklindeki sorunun cevabı ise, “içinde bulunduğumuz her türlü zorluk ve sıkıntıların bizi yolumuzdan alıkoymaması, yürüdüğümüz yoldan bizi saptırmaması, tavizkar davranışlardan alıkoymasıdır” şeklinde verilebilir.

 EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

İslam toplumları olarak, Kur’an’dan çok uzak inancımızı yaşadığımız içindir ki, bizleri Allah ile aldatanların tuzağından, ne yazık ki kurtulamıyoruz. Bu gidişle de, kurtulacağımızı zannetmiyorum. Çünkü Allah’ın bizlere verdiği derslerin, uyarıların farkında bile değiliz.

Bizler İslam’ı yaşarken, mutlaka birilerine tabi olmamız ve onun ardı sıra gitmemizin gerektiğine inanmaya devam edersek, başımıza gelen hataların, acıların çok daha büyükleri ile karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır. Ülkemizin başına bela olan, topluma acı ve ıstırap veren Fethullah denen çete başı, yakın zamana kadar çok saygı gören, eli eteği öpülerek, kendisinden şefaat beklenen birisiydi. Peki, ne oldu da bir den bire her şey değişti ve bu şahsın bütün rezillikleri, pislikleri, adaletsizlikleri ortaya çıktı. İşte bu sorunun cevabını artık bizler Kur’an’dan almalıyız ki, böyle zalimlerin tuzağına bir daha düşmeyelim.

İlginçtir bu zalim insanın, ALLAH KATINDA TAKVACA ÜSTÜN OLDUĞUNA VE ONUN ŞEFAATİYLE, CENNETE GİDEBİLECEKLERİNE İNANILIYORDU. Tabi bu düşünce sahiplerinin, zerre kadar Kur’an’dan nasiplenmediklerini hatırlatmak isterim. Nasiplenmiş olsalardı, böyle yanlış düşüncelere asla kapılmazlardı. Kendi aralarında okudukları kitapların öğretisi olan, yani Risale-i Nur kitapları, böyle düşüncelere inanmayı kolaylaştırıyor ve onaylıyor. BÖYLECE SORGULAMADAN İNANAN BİR TOPLUM YARATILMIŞ OLUYOR. Hatırlatırım mahşer günü ALDATILMIŞIM demekle kurtulacağımızı zannetmeyelim. Çünkü Allah, bizleri düşünerek, aklımızı kullanarak inancımızı yaşamamızı emrediyor. Düşünmeyen, aklını kullanmayanlar içinde uyarısını yapıyor ve ne diyordu hatırlayalım.

Yunus 100: Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse inanamaz. O, AKLINI KULLANMAYANLARA KÖTÜ BİR AZAP VERİR. (Diyanet eski meali)

Ne dersiniz toplum olarak, düşünmeden hareket edip, inancımızı birilerine emanet ettiğimiz için, bizleri Rabbimiz cezalandırmış olmasın? Elde Kur’an biraz düşünen ders alacaktır. Öyle yanlış itikatlara/inançlara yönlendirildik ki, mutlaka din adına birilerine tabi olmamız gerektiğine inandırıldık. Hâlbuki Allah bu konuda bizleri uyarıp, GÜVENİLECEK YARDIM İSTENECEK VELİNİZ YALNIZ BENİM DEDİĞİ HALDE, BİZLER YARDIM İSTENECEK VELİLER, ŞEYHLER, EFENDİLER EDİNDİK. Daha doğrusu bu konuda Allah ne emrettiyse, bizler tersini yaptık. Bu yetmediği gibi, Allah’ın tekelinde olan değer yargısına bile bizler müdahale ederek, değerlendirmeler yaparak bazı kişileri, ALLAH’IN SEVGİLİ KULLARI VELİ İNSAN İLAN ETMEKTEN ÇEKİNMEDİK. Hâlbuki Yaradan bu konuda bizleri uyarmış ve kimin doğru yolda olduğunu, kimlerin takvaca üstün olduğunu yalnız ben bilirim demişti.

İsra 84: YOLCA DAHA DOĞRU GİDENİN KİM OLDUĞUNU, RABBİNİZ DAHA İYİ BİLİR.

Necm 32: ÇÜNKÜ O, ALLAH’A KARŞI GELMEKTEN SAKINANLARI EN İYİ BİLENDİR.

Toplum olarak Kur’an ile bağımız kesildiği için, bu uyarlardan habersiz, din adına yol göstericiler arıyoruz. Hâlbuki sizin yol göstericiniz benim ve gönderdiğim Kur’an’dır diyor Allah ve Nisa 87. ayetinde bizleri uyarıyor ve bakın ne diyor.

Nisa 87: SÖZ BAKIMINDAN, ALLAH’TAN DAHA DOĞRU KIM VARDIR!

KUR’AN’I REHBER ALAN BİR MÜSLÜMAN NE CEMAATLERİN, NEDE TARİKATLARIN İÇİNE ASLA GİRMEZ. Kur’an’ın dışından rehber olacak, hiçbir kitabı da kabul etmez. Kur’an’ı yeterli görmeyip, Kur’an’da her şey yoktur diyerek, batıl inançları dine sokarak inananları Rabbimiz çok güzel uyarıyor ve bakın ne diyor.

Casiye 6: ALLAH’TAN VE O’NUN AYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?

Ankebut 51: KARŞILARINDA OKUNUP DURAN BIR KITABI SANA INDIRMIŞ OLMAMIZ ONLARA YETMIYOR MU?

Rabbimiz, cahiliye dönemindeki toplumların yaptığı yanlışları bizlere örnek verip, Kur’an’ın dışından emin olmadığınız rivayet ve sanı bilgilere, inanmayın dediği halde, ne yazık ki bizler o dönemin yaptığı yanlışları yaparak bizler, Kur’an’ın dışından öyle sözlere ve bilgilere inandık ki, şimdide neyin doğru neyin yanlış olduğunu fark edemiyoruz.

Rabbimiz iman adına bizleri tek başımıza bırakıp, Kur’an ile imtihan ettiğini söyler Kur’an’da. Ama bu imtihan bizleri korkutmuş olmalı ki, tek başımıza imtihanımızı vermeye nedense kabullenmemişiz. Hep birilerine tabi olmayı ve onun sözlerine göre imanımızı yaşamayı seçmişiz. ALLAH SAKIN BÖYLE YAPMAYIN DEDİĞİ HALDE, UYARILARI DİNLEMEMİŞİZ. Rabbimiz güvenebileceğimiz dost ve şefaatçinin, bakın yalnız kim olduğunu söylüyor.

Secde 32:…Sizin için O’NDAN BAŞKA HİÇBİR DOST, HİÇBİR ŞEFAATÇİ YOKTUR. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? (Diyanet meali)

Bakın Allah ne diyor, bizler İslam’ı nasıl yaşıyoruz. Allah’ın dışında edindiğimiz şefaatçileri hatırlayın lütfen. İşte cemaatler, tarikatlar toplumu böyle ALLAH İLE ALDATIYOR VE KUR’AN’DAN UZAKLAŞTIRIYORLAR. Allah’ın yanında veliler, şefaatçiler edinmenin, Allah ile aracı yapmanın yanlışlığını, bakın Yaradan nasıl ikaz ederek uyarıyor bizleri.

Kehf 102: O nankörler, BENDEN AYRI OLARAK KULLARIMI, KENDİLERİNE VELİLER YAPACAKLARINI MI SANDILAR? Biz kâfirlere cehennemi konak olarak hazırladık. (Süleyman Ateş meali)

Allah’ın bunca uyarılarından sonra, ALLAH’IN AYETLERİNİ GÖRMEZDEN GELİP NANKÖRLÜK YAPARAK, hala Allah ile aracılar, dostlar veliler edinerek, kendi imtihanımızdan adeta kaçarcasına, başkalarına imtihanımızı havale ediyorsak, Yaradan ın hışmından da kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Allah yine bu konuda bizleri uyarıyor ve din, iman adına veliler, dostlar, önderler edinmeyin diye bakın nasıl uyarıyor.

Araf 3: “Rabbinizin katından size indirilene uyun; O’NDAN BAŞKA ÖNDERLERİN ARDINDAN GİTMEYİN. Ne kadar az tutuyorsunuz aklınızda, bu (öğüdü). (Muhammed Esed meali)

Araf 3: Rabbinizden size indirilen Kitap’a uyun, O’NDAN BAŞKA DOSTLAR EDİNEREK ONLARA UYMAYIN. Pek az öğüt dinliyorsunuz. (Diyanet eski meali)

Rabbimiz bizlere ders olsun diye, BİR CEMAATİN GERÇEK YÜZÜNÜ BİZLERE GÖSTERDİ. Tabi Kur’an’ın uyarılarından habersiz, İslam’ı yaşadıklarını zanneden bu cemaatin üyelerinin de, nasıl bir batağa battıklarını görme şansları oldu. Topluma, ülkemize yaptıkları bu zulmün, acının hesabını, acaba Allah’a nasıl vereceklerini düşünüyorlar mı? Hiç sanmıyorum.

Bu ve buna benzer cemaatler, tarikatlar aramızda kol geziyorlar. Birbirlerinden hiçbir farkları yok. Birisinin boşalttığı yeri, başka bir cemaat, tarikat alıyor. Hepsi toplumu Allah ile aldatıyor ve Allah ile kişi arasında aracılık yapacağını, onlara şefaatte bulunacaklarını vaat ediyorlar. Tabi bunun karşılığında da hiç itiraz etmeden, koşulsuz söylenenler yapılıyor. GELİN ARTIK BAŞIMIZA GELEN BU MUSİBETTEN DERS ALALIM. Din ve iman adına veliler, şeyhler, efendiler edinerek düşünmeden ardı sıra gitmeyelim, yoksa toplum olarak daha çok acılar çekeriz.

Sizlere şahit olduğum, bir konuşmayı nakletmek istiyorum. Bir vatandaşımız diğerine şöyle söylüyor. Çok iyi oldu bahaneyle Fetoculardan kurtulduk, hastane onların elindeydi temizlendi diyordu. Diğeri de soruyor, herhalde artık hâkimiyet yarışı yoktur rahatlamışsınızdır. Diğeri cevap veriyor. ŞİMDİ HASTANEYE MENZİLCİLER HÂKİM. Onların borusu ötüyor. Yorumunu sizlere bırakıyorum.

Enfal 22: Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, AKILLARINI KULLANMAYAN (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir. (Diyanet meali)

Saygılarımla

Kur’an’ın ihtiva ettiği ayetlerin bazıları, önceki toplulukların yaptıkları bir takım yanlışlıkları anlatarak sonrakilerin, öncekiler tarafından yapılmış olan aynı hatalara düşmelerinin önüne geçmeyi hedeflemektedir. Kur’an okuyucuları şayet, okudukları ayetler içinde anlatılan geçmiştekilerin hatalarını, sadece onlara has olduğu düşüncesi ile okuyacak olursa, yapılan bu anlatımların amacı buhar olup havaya uçacak, okunan ayetler “geçmişlerin masalları” olarak kalacaktır.

Kur’an’ın Yahudi ve Hristiyanlar ile ilgili ayetleri, bu anlayış içinde okunması gereken ayetlerden olup, onların yaptıkları hataların aynısı, bugün biz Müslümanlar tarafından yapılmaktadır. Maalesef bizler, o topluluklar ile ilgili ayetleri, sadece onlara has bir durum olarak okuduğumuz için, gerekli ibretleri almaktan yoksun bir halde, ilgili ayetleri okumaya devam etmekteyiz.

Yazımıza konu edeceğimiz Tövbe Suresi 31. ayeti, işte böyle bir ayet olup, ayet içinde bahsi geçen Yahudi ve Hristiyanlar tarafından yapılan hataların aynısı, bugün biz Müslümanlar tarafından yapılmaktadır. Kur’an kavramlarının içinin boşaltılmış olması nedeni ile onların bazı insanları “Rab” olarak ittihaz etmelerinin ne anlama geldiği, biz Müslümanlar tarafından maalesef anlaşılamamış, aynı tehlikenin bizler içinde geçerli olduğu şuurundan yoksun milyonlarca Müslüman bugün hala başta Muhammed (as) olmak üzere, şeyhleri ve hocaları rab ittihaz etmektedirler.

[009.031] Onlar Allah’ın astında hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa’yı rabler edindiler. Oysa onlara sadece tek ilaha, kendisinden başka ilah olmayan ve onların yakıştırma ortaklarından uzak olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.

Bu ayeti ilk okuduğumuz zaman, yapılan hatanın sadece Yahudi ve Hristiyanlar ile sınırlı olduğu, biz Müslümanların böyle bir hatanın içinde olduğumuz, birçok kimsenin aklının ucundan dahi geçmeyecektir. Bu duruma sebep olan şey ise, Kur’an’ın odak kavramlarından olan “Rab” kavramının biz Müslümanlar tarafından doğru olarak kavranılmamış olmasıdır.

Bu ayetin nüzulü ile ilgili bilgilere baktığımızda, sahabe ve Muhammed (as) arasında geçtiği rivayet edilen bir konuşma bizlere, “Rab” kavramının Müslüman hayatında ifade etmesi gereken anlamı net olarak ortaya koymaktadır.

Muhammed (as) ın Tövbe Suresi 31. ayetini okuması üzerine, önceden Hristiyan olan Adiy Bin Hatim adlı sahabe, “Biz onlara ibadet etmiyorduk” şeklinde bir itirazda bulunur. Bu itiraz üzerine Muhammed (as) ın o sahabeye, bizlere de “Rab” kavramının anlamsal çerçevesini öğreten, ” Onlar Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldıkları takdirde onlara tabi olmuyor muydunuz?” sorusuna “Evet onlara tabi oluyorduk” şeklinde cevap verince, rahipleri rab olarak ittihaz etmenin ne anlama geldiği de ortaya daha net olarak çıkmış bulunmaktadır.

Kur’an öncesi Arapların günlük dillerinde kullandıkları “Rab” kelimesi, “Besleyen, büyüten, yetiştiren, ihtiyaçları karşılayan” anlamına sahip bir kelime olarak “Beytürrabbi” (Evin Reisi) anlamında yani, bir evin içindeki fertlerin sosyal, ekonomik ve ahlaki yönden sorumluluğunu üstlenmek anlamında kullanılmaktaydı. Rab, yani “Evin Reisi” olarak kabul edilen kişi, o evin içinde yaşayan kişilerin sorumluluğunu yüklenmekle, onlar üzerinde bir takım hak sahibi olma hakkına sahiptir.

Allah (CC) bu kelimeyi kendisi için “Rabbül Âlemin” şeklinde kullanarak, yaratmış olduğu her şeyin üzerinde hak ve yetki sahibi olduğunu bizlere bildirmiş, rab olarak kendisinden başkasının kabul edilmemesini, böyle bir kabulün “Şirk” olduğunu, bu suçun cezasının ise ebedi cehennem olduğunu bizlere, kitabının birçok yerinde haber vermiştir.

Tarih boyunca gönderdiği elçi ve kitaplar ile kendisinden başkalarını ilah ve rab olarak benimseyenleri uyarmış, uyarıları ret edenleri ise helak etmiştir. Bütün elçilerin sadece Allah (CC) ‘nın rab olarak kabul edilmesini ve ona göre bir hayat sürülmesi gerektiğini tebliğ etmelerine karşın, bu elçilerden sonra insanların birçoğu değişik saiklerle, doğru yoldan saparak şeytanın yoluna uymuş ve onun dışında ilah ve rabler edinmişlerdir.

Tövbe Suresi 31. ayeti, bu duruma işaret ederek, Yahudi ve Hristiyanların Hahamlarını, Rahiplerini ve Meryem oğlu İsa (as) ı Allah’ın dışında rabler edindiklerini haber vermektedir.

Bu rab edinme durumu insan hayatında nasıl ve ne şekilde tezahür etmektedir?

Haham ve rahipler hiç kimseye “Bizler sizin rabbiniziz” şeklinde bir hitapta asla bulunmamıştır. Aksine bu kimseler, Allah adına insanlara nasihatte bulunduklarını iddia eden ve sadece ona kul olunmasını söyleyen insanlardır. Asıl problem Haham ve Rahiplerin Allah’a kulluğa çağırmak adına, kendilerine kulluğa çağırmış olmalarındadır.

Kur’an tarafından eleştirilen bu insanlar, Allah adına konuştuklarını iddia etmelerine karşılık, konuştukları sözler Allah adına uydurulmuş yalan ve iftiradan başka bir şey değildir. Ancak onlar bu yalanları “Bunu Allah böyle emrediyor veya söylüyor” şeklinde insanlara anlatarak, kendi yanlarından ürettiklerini, insanlara Allah adını kullanarak söylemekte ve böylelikle onları aldatmaktadırlar.

Haham ve Rahiplerin rab edinilmesi, onların dillerini kitaba eğip bükerek, Allah adına yalanlar ve iftiralar uydurması yolu ile gerçekleşmesine karşın, Meryem oğlu İsa (as) ın rab edinilmesi nasıl gerçekleşmektedir?

Yaşadığı hayat boyunca Allah (CC) rab olduğunu insanlara anlatan İsa (as) (Maide s.117) vefatı sonrasında, kendisi rab olarak benimsenir bir hale gelmiştir. Bu noktada, “İnsanlar neden böyle bir yanlışa düşme ihtiyacı hissederler?” sorusunun cevabının verilmesi önem arz etmektedir. Bu sorunun cevabı, Muhammed (as) ın da bizler tarafından neden rab ittihaz edinildiğini de ortaya çıkaracaktır.

Dini duyguların sömürülmesi yolu ile insanlar üzerinde baskı ve hegemonya kurulması yolu, insanlığın kadim bir âdeti olup her devirde bu yol denenmiş, hala denenmekte, kıyamete değin denenecektir.

Allah ve Elçiler, insanlar için en önemli ve en karizmatik iki isim olup, yalancı ve hilebaz insanların elinde bu iki isim, maalesef oyuncak ve insanları aldatmak için kullanılan bir paravan olarak kullanılmaktadır. Bir takım insanlar, kendi yanlarından üretmiş oldukları fikir ve düşünceler ile diğer insanlar üzerinde baskı ve hegemonya kurmak için, bu iki ismi ağızlarından düşürmemekte ve yalanlarını insanların güven duyduğu bu iki isme isnat ederek, insanların aldanmasını sağlamaktadırlar.

Meryem oğlu İsa (as), güvenilir bir insan olması ve onun söylediği bir sözün insanlar arasında daha kolay kabul görmesi nedeniyle, sahtekârların elinde önemli bir koz haline gelmiştir. Onun söylemediği, fakat onun tarafından söylenmiş olduğu iddia edilen yalan ve iftira olan sözlerin, insanlar arasında ona duyulan güven nedeni ile ona isnat edilerek insanların aldatılması yolu daha kolay açılmaktadır.

İnsanlar tarafından güven duyulan kişilerin istismar edilerek insanların aldatılma yolunu, kendilerine İsa (as) bağlı olduğunu iddia eden bazı insanların yapmış olduğunun haber verilmesi, bu yolun daha sonra başka elçi isminin de kullanılarak yapılabileceğini haber vermeyi amaçladığını söylemek, şu anda Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz durumu dikkate aldığımızda yanlış olmayacaktır.

Bu yalan ve iftira fırtınası, acaba İsa (as) has durum mudur yoksa son elçi Muhammed (as) da bu yalan ve iftira fırtınasından nasibini almış mıdır?

Bugün şayet yeni bir elçi ile yeni bir kitap gelecek olsa (bunu bir varsayım olarak söylediğimizi hatırlatalım), Tövbe Suresi 31. ayeti aynı şekilde yeniden nazil olarak, ayet içinde bahsedilen isimlere “HOCALAR” ve “MUHAMMED” şeklinde bir ilave gelir miydi?

Her iki sorunun cevabı maalesef “EVET” şeklinde olacaktır.

Bugün Müslüman toplum içinde çöreklenmiş olan “Hoca”, “Şeyh” vs. gibi dini lakaplı insanların büyük çoğunluğu, sahip oldukları bu lakapları insanları aldatmak için kullanmaktadır. Bu kimseler insanları aldatmak için “Ben demiyorum Allah diyor” şeklindeki sözlerle ona atfen birçok yalan ve iftira uydurarak, insanları kendilerine kul etmektedirler.

Aynı durum Muhammed (as) adına sözler uydurularak ve bu sözler Kur’an ile eşdeğer kılınarak, Müslümanlar üzerinde oynanmaktadır. Muhammed (as) ın asla söylemeyeceği sözler, onun söylediği sözler olarak insanlara okunmakta ve bu sözler Kur’an’ın önüne geçirilerek, insanlar üzerinde baskı ve hegemonya kurulmaktadır.

Bugün İslam dünyasına baktığımızda, “Din Adamı” kisvesi altında dolaşan birçok insanın, bu kisve altında insanları maddi ve manevi olarak sömürmekte ve bu yolla inanılmaz bir güç imparatorluğu kurduklarını görmekteyiz.

Bu gücü kurmak için kullandıkları en önemli silah Allah ve elçisi adına uydurdukları yalan ve iftiralardır. Allah ve elçisinin söylediğini iddia ettikleri sözler ile insanları sömüren bu insanların yaptığı iş Tövbe Suresi 31. ayetinde beyan edilen durum ile birebir örtüşmektedir.

Hal böyle iken hocaları ve Muhammed (as) ı rab edinmekten kurtulmanın ve bu istismarın önünün kesilme yolunun nasıl mümkün olabileceği sorusu cevabını aramaktadır.

Bu sorunun cevabını konumuz olan ayetin içinde ayan beyan görmekteyiz. İnsanları rab edinerek şirke düşmek, böylelikle ebedi cehennem ehli olanlardan olmamak için önerilen yegâne yol sadece ve sadece ALLAH’A KUL OLMAKtır.

Elçiler dâhil olmak üzere hangi isim altında gelirse gelsin, bize gelen bilgi ve haberlerin doğruluğu ve yanlışlığı Allah adına konuştuklarını iddia edenlerin eline bırakılmamalıdır. Bu gibi insanların eline bırakılan din gerçek bir din değil, insanları aldatmak için kullanılan bir paravan haline gelecektir.

Bu konuda herkes elini taşın altına koyarak, sorumluluklarını iman ettiğini iddia ettikleri kitaptan öğrenmek zorundadırlar. Başkalarının öğrettiklerine razı olarak tembelliğe ve hazırcılığa alışan insanların aldatılması ve din adına her türlü yola saptırılması daha kolay hale gelecektir.

Kur’an’ın Haham ve Rahip olarak belirttiği isimlerin öne çıkan özelliği, kendilerini insanlara din öğretmekle sorumlu oldukları zannını vermiş olmalarıdır. Dinlerini asıl kaynağından kendilerinin öğrenmelerinin mümkün olmadığı, hatta yanlış, hatta küfür olduğuna inandırılan zavallı halk yığınları, bu yanlış ve küfre düşmemek için!! dinlerini, Haham, Rahip ve Hocalardan öğrenmek yoluna gitmektedirler.

Müslüman dünyasına baktığımızda kendilerine Hoca, Şeyh vs. gibi isimler verilmiş olan birçok ismin bu görevlerini kitabın kendilerine gösterdiği şekilde değil, şeytanın kendilerine gösterdiği şekilde ifa ettiğini görmekteyiz.

Müslüman dünyası, kendisini “Din Adamı” sınıfına mensup insanların tasallutundan kurtarmadığı müddetçe, insanlar kıyamete dek din adına aldatılmaktan kurtulamayacaktır.

Tövbe Suresi 31. ayeti böyle bir sınıfın insanlar üzerinde kurduğu baskıya dikkat çekerek, insanların bu gibi şarlatanların elinde oyuncak olmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Ayet “Din Adamı” şeklinde bir sınıfın oluşmasına asla müsaade etmemiş olmasına rağmen, bu sınıf özellikle Müslüman dünyası içinde önemli bir rol oynayarak Müslümanları hem maddi yönden, hem de manevi yönden iliklerine kadar sömürmektedirler.

Müslümanların maddi ve manevi yönden sömürülmesinin önü bu sınıfın ortadan kalkması ile mümkün olacaktır.

Kendisine din adına gelen bir bilgiyi “Falan dediyse doğrudur” şeklinde bir ön kabule sahip olmadan söylenen sözü, o sözü söyleyen kimseye göre değil, sözün kendisine göre değerlendiren Müslümanlar İslam dünyası içinde çoğalmadıkça, din adamları sınıfının tasallutundan kurtulmak asla mümkün olmayacaktır.

Bu kurtuluş sağlanmadığı müddetçe, Allah ile aldatılmaya dünden razı olan insanlar azalmak yerine gün geçtikçe çoğalarak, dinden kazanç sağlayanlar, bu kapının sağladığı servete göz dikerek gün geçtikçe azalmak yerine daha da çoğalacaklardır.

Hiç kimsenin kurtuluşu, asla başka bir kimsenin elinde değildir.

Müslüman olarak yaptığımız en büyük hatalardan bir tanesi, kolaycı bir yolu seçerek kurtuluşumuzun anahtarının başkalarının elinde olduğu zannı içinde olmamızdır. Kerameti müritlerinden menkul bir takım sahtekârların elinde oyuncak olan zavallı halk yığınlarının bu kimselerden kurtulamamalarının sebeplerinden bir tanesi, onların hesap gününde yardımcı olacakları inancıdır.

Bu inancın yanlış olduğu, hesap gününde Allah (CC) nin dışında kimsenin elçiler dâhil olmak üzere böyle bir yetkiye sahip olmadığı düşüncesinin Müslümanlar arasında yaygınlaşması, bu gibi sahtekârların önünü büyük ölçüde kesecektir. Ahirette şefaat beklentisi içinde olan zavallı halk yığınları, bu şefaati dünya hayatında salih amel işleyerek Allah’tan beklemek yerine, hesap gününde kendilerine dahi faydası olmayacak din baronlarından beklemelerinin sonunun hüsran olacağını eğer dünya hayatlarında öğrenmezler ise, ahiret hayatlarında öğrenmeleri onlara hiç bir fayda getirmeyecektir.

Sonuç olarak; Tövbe Suresi 31. ayetinin öne çıkan en önemli mesajı, kişi merkezli bir din algısına değil vahiy merkezli bir din algısına sahip olmanın gereğine dairdir. Vahyin kontrolünden yoksun bırakılan insanların eline bırakılan din, ayrı bir sınıf meydana getirerek “Din Adamlığı” adında, insanları aldatmanın yolunun arandığı bir sektöre dönüşecektir. Bu sektörün ortadan kalkması, Müslümanların şu anda içinde bulunduğu fikri ve düşüncelerin vahyin ışığında yeniden gözden geçirilmesi ile mümkün olacaktır.

Hocalarını şeyhlerini rab edinmeye devam eden bir topluluğun burnunun pislikten kurtulması asla mümkün olmadığı gibi, pisliğe batmaya devam edecektir. Bugün İslam dünyası olarak içinde bulunduğumuz sıkıntıların başta gelen sebeplerinden bir tanesi dinimizi öğrenmek için seçtiğimiz yanlış kişilerdir. Bu yanlışlardan kurtulmak ise, herkesin dinini ana kaynağından öğrenmek için harekete geçmesi ile mümkün olacaktır.

Dinini ana kaynağından öğrenmeye başlayanlar, din adına kendilerine gelen bilgileri kimden gelirse gelsin sorgulamadan kabul etmeyecek, bu suretle kişilerin din adına kurmuş oldukları saltanat sallanmaya başlayacaktır.

RABBİMİZ BİZLERİ HOCALARI ŞEYHLERİ RAB EDİNMEK YERİNE KENDİSİNİ RAB EDİNENLERDEN KILSIN.

İçinde bulunduğumuz günler, Allah (CC) nin yol bulabilenlere farz kıldığı bir ibadet olan hac ibadeti için insanların Mekke şehrine gitmeye başladığı günler olup, bu ibadet diğer farz kılınan ibadetler gibi, ilerleyen zaman içinde içi boşaltılmış, olması gereken boyutundan çıkarılarak, kuru bir ritüel haline çevrilmiş, neredeyse Mekke’ye Mümin giden kişinin, oradan müşrik olarak döndüğü bir ibadet haline getirilmiştir.

Allah (CC) tek ilah ve rab olarak kabul etmenin bir gösterisinin yapıldığı bu topraklarda yapılan hac ibadeti ile ilgili bazı hareketler, bırakın tevhidi bir gösteri olmayı, maalesef şirkin bir gösterisi haline dönüşmüş olarak yapılmaktadır.

Bu yazımızda, hac ve umre ibadeti için Mekke’ye gidenlerin, yapmayı bir ibadet haline dönüştürmüş oldukları ve bunu yapabilmek için birbirini ezmeyi dahi göze aldıkları, Kâbe’nin taşını öpme ve ona yüz sürme yarışının yanlışlığını, yanlışlığın ötesinde kişinin itikadında yaptığı hasarı ele almaya çalışarak, bu ibadet için Mekke’ye giden hacı adaylarına bazı hatırlatmalarda bulunmak istiyoruz.

Hac ibadeti bilindiği üzere, gönderiliş amaçları yeryüzünde şirki ortadan kaldırarak tevhidi hâkim kılmak olan elçilerden biri olan atamız İbrahim (as) ın, yaşadığı kavmi terk ederek geldiği, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer olan ve “Mekke” olarak bildiğimiz topraklarda “El Beyt” olarak beyan edilen “Kâbe” yi, oğlu İsmail (as) ile birlikte yeniden yükseltmesinin ardından yapmış olduğu duasının, rabbi tarafından kabul edilmesi sonucunda insanlara farz kılınmıştır.

Bu ibadetin öne çıkan önemli bir özelliği sembolik bir ibadet olmasıdır. Bu sembollerin en önemlisi ise “Kâbe” olarak bildiğimiz taştan yapılmış bir binadır. Allah (CC) bu yapıyı “Beytim” (Evim) olarak niteleyerek (2.125/22.26) insanların oraya sığınmasını istemekte, oraya sığınanların ise emin olacaklarını (3.97) bizlere bildirmektedir.

Kâbe olarak bildiğimiz taştan imal edilmiş olan bu yapının içine girmek ile emin olunmayacağı aşikârdır. Emin olmak durumu, “Şirk tehlikesinden emin olmak” anlamında olup, bu tehlikeden ancak tevhide sığınılarak emin olunacaktır. Bu bina etrafında “Tavaf” adı verilen dönüşler ile insanlar buraya sığındığını göstererek, şirk tehlikesinden nasıl emin olacağının sembolik olarak gösterisi yapılmaktadır.

İşte Kâbe adı ile bildiğimiz yapının sembolize ettiği anlam, tevhidi bir yaşamın nasıl olması gerektiğini, atamız İbrahim (as) ın yaşantısı temelinde nasıl olması gerektiğini bizlere öğretmekte olup, tavaf ritüeli ile bu evin etrafını dönmek demek, orayı korumak yani tevhidi koruyarak şirke karşı olan duruşu sergilemek anlamına gelmektedir. Kur’an’ın Hac ve Kâbe ile ilgili ayetlerini, Kur’an’ın temel çağrısı olan tevhit eksenli bir okumaya tabi tuttuğumuzda bu gerçek açık bir biçimde ortaya çıkacaktır.

Kur’an’ın özellikle İbrahim (as) kıssasının kavmi ile olan mücadelesinin anlatıldığı ayetleri içselleştirerek okumaya çalıştığımızda, yaratılış gayemiz ve hayatın anlamı net olarak ortaya çıkmaktadır. Onun canı pahasına şirke karşı duruşu, kendisine “Ben Müslümanlardanım” diyenler için örneklik teşkil etmesi gerekmektedir. Hac ibadeti işte onun bu duruşunun her yıl yâd edilerek, şirke karşı onurlu duruşun onun şahsında anılması ve sonraki gelenler tarafından onun izinde yüründüğünün bir gösterisidir.

Onun şirke karşı olan mücadelesi kendisinden önce ve sonra gelen bütün elçilerin ortak mücadelesidir. Her yıl belirli zamanlarda onun yaşadığı topraklarda yapılan bir araya gelmelerde onun anısı tekrar yâd edilerek, kendisine “Ben Müslümanlardanım” diyenlerin yaşam gayelerinin ne olduğu hem kendileri tarafından, hem de başkalarına gösterilmek sureti ile kıyamete değin yaşatılmaya çalışılmaktadır.

İşte hac ibadetinin olması, bilinmesi ve icra edilmesi gereken boyutu budur.

Ancak ilerleyen zamanlarda, Kur’an’dan kopuşun getirdiği din algısının öğretileri sonucunda, Hac ibadetinin boyutu da değişime uğrayarak, bu ibadet sadece kuru bir ritüel yığını haline sokulmuş, bu ibadeti icra etmek için o topraklara nice zahmetler ile giden yığınların bir çoğunun tevhidi bir şuurdan yoksun olarak icra ettiği bir ibadet haline getirilmiştir.

Tevhidi şuurun uyanık kalmasını sağlayan bir ARAÇ olması gereken Kâbe’nin işlevi, zaman içinde değişim göstererek AMAÇ haline gelmiş, taşına ne pahasına olursa olsun el ve yüz sürülmesi gerekli ve bundan sevap umulan bir yapı olarak görülmeye başlanmıştır.

“Canım Kâbe’m varsam sana yüzüm gözüm sürsem sana”

Mekke ve Kâbe ile ilgili olarak halkın ağzında dolaşan ilahi sözlerine baktığımızda, bu ibadetin tevhidi boyutunun asla gündem edilmediği, sadece kuru bir ritüel haline sokulmuş ve özellikle Kâbe’nin taşını öpmek ve el yüz sürmek ile gitmekteki amacın hasıl olabileceği yönündeki sözleri ihtiva eden ilahileri okuyarak veya dinleyerek yapılan bir ibadet ile doğduğu günkü gibi tertemiz bir hale gelineceği zannı, çoğu Müslüman arasında yaygın bir inançtır.

Hac ibadetinin asıl amacı olan, Hac görevini ifa ederek tevhidi şuuru hayatında pratik olarak yaşadığını Allah (CC) ye göstermesi gereken insanların, Kâbe’nin taşını kutsar bir hale gelmeleri, bu taşa dokunmak ve öpebilmek için her türlü tehlikeyi göze almaya çalışmalarının itikadi boyutları da bulunmaktadır.

Bir Araç olarak görülmesi gereken Kâbe’nin amaç haline dönerek, taşına dokunulması ve öpülmesinin haccın neredeyse bir rüknü haline getirilmiş olması, kişileri şirke taşıması açısından tehlike arz etmektedir.

İnsanları taştan ve tahtadan putlara tazim etmekten alıkoymak için gelmiş elçilerin ümmetlerinin, taşa tazim eder hale gelmeleri ki bu taş Kâbe’nin taşı olsa dahi, olacak iş değildir. Bu noktada Hac ibadetini ifa etmek için Mekke’ye giden hacı adaylarının çok dikkatli olması gerekmektedir. Birçok insanın birbirini ezmek pahasına dahi olsa Kâbe’nin taşına ve eşiğine yüz sürmek ve öpmek için yarışması, kişileri şirke sokması açısından tehlikeli bir durumdur.

Hac ibadetini ifa etmek için giden Müslümanlara öncelikle bu ibadetin nasıl yapılmasını öğreten ilmihal içerikli bilgiler yerine, bu ibadetin nasıl bir ibadet olduğu, nasıl bir ibadet olması gerektiği öğretilerek tevhidi bir şuur sahibi olarak Mekke’ye gönderilmelidir.

Bu isteğimizin biraz hayal olduğunun farkında olduğumuzu söylemek istiyoruz. D.İ.B. adı verilen kuruluşun içinde olanların birçoğunun bu şuura vakıf olamadıklarını düşündüğümüzde, isteğimizin kişilerin şahsi gayretleri ile yerine gelebileceği muhakkaktır.

Camilerde kurdukları Kâbe maketleri etrafında dönmenin, atamız İbrahim (as) ın şirke karşı olan duruşunun yad edilerek bu duruşun her an canlı olduğunun hatırlanması olduğunu, hacı adaylarına acaba kaç tane D.İ.B görevlisi anlatabilir? Maalesef Hac ibadetinin ilmihal boyutunu değil, tevhidi boyutunu öne çıkararak, hacı adaylarına anlatan görevlilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

Bugün Hac ibadetinin olması gereken boyutunu Kur’an’dan anlayamayan, fakat kendisini “Kur’an Müslümanı” olarak lanse eden bir kısım insanın diline sakız ettiği “Kâbe Puttur” sloganına, bu yapıyı put hane haline getiren bazı Müslümanların sebep olduğunu hatırlamak isteriz. Bu yapıyı put hane haline getirenlerin yanlışlığına dikkat çekmeyerek, onların yaptığını doğru olarak kabul ederek Kâbe’yi put olarak görmeye çalışan bu gibi insanlar, bu gibi yanlış düşüncelerini Kur’an’ı baz alarak düzeltmeleri gerekmektedir.

Şurası akıldan çıkarılmamalıdır ki; Kâbe’nin yapılmasında bir araç olarak kullanılan taşların hiç bir şekilde kutsiyetleri bulunmamakta ve herhangi bir taştan farkı bulunmamaktadır. Hac görevi için Mekke’ye giden hacı adaylarının Kâbe ile ilgili olarak yapması gereken ritüel, onu okşamak, öpmek, koklamak, el yüz sürmek için insanları ezmeye çalışmak değil, onun etrafında tavaf etmek olmalıdır. Bu tavafın ise sadece “Dön baba dönelim” şeklinde değil, tevhidi bir şuur ile yapılması gerektiği de unutulmamalıdır.

Taştan hayır bekler bir hale gelmek, Müslüman için olmayacak bir hal olup, Kâbe adındaki yapının taşını kutsamak için yarışa girmek, bu ibadetten hâsıl olması gereken bir amaç değildir. Kâbe’nin taşını kutsamak için yarışa girmek, kişinin imanında hasara yol açan bir durumu beraberinde getirmesi açısından büyük tehlike arz etmektedir.

Bu ibadeti icra etmek için Mekke’ye giden hacı adaylarının öncelikle bu ibadetin ne olduğu ve ne için yapıldığı şuurunu Kur’an’dan öğrenmeleri gerektiği açıktır. Kur’an’dan öğrenilmeyen bu ibadet, bazı hurafe kitaplarından veya cahil din görevlilerinden öğrenilmekte, sonuç olarak kuru kuru icra edilen bir ritüel haline dönüşmektedir.

RABBİMİZ BİZLERİ KÂBE’NİN TAŞINI KUTSAMAK İÇİN YARIŞAN KULLARINDAN DEĞİL, ATAMIZ İBRAHİM (AS) IN YOLUNUN İZLENDİĞİNİ DOST DÜŞMAN HERKESE GÖSTEREN BİR ŞUURA SAHİP OLAN KULLARINDAN KILSIN.

Ülke olarak 15 Temmuzda, çok üzücü ve de bizlerin ders alması gereken bir olay yaşadık. Toplumu din maskesiyle aldatan, batıl inançlarımızdan yararlanarak, kendisini dini lider ilan edip, din adına toplumu yönetmeye kalkan bu zalim kişinin gerçek yüzünü, çok şükür Rabbimiz bizlere gösterdi.

Bir insanın gerçek yüzünü görebilmek için, topluma zalimce davranması, binlerce yuvaya acı ve keder vermesi mi gerekirdi? ACABA BU ŞAHSIN GERÇEK YÜZÜNÜ ÇOK ÖNCESİNDEN GÖRENLERİN, FARK EDENLERİN, HATTA TOPLUMU UYARANLARIN, GÖREMEYENLERDEN FARKI NEYDİ SİZCE? Lütfen bunu çok iyi düşünelim, yoksa tekrar aldatılmaktan kurtulamayız.

Buna benzer din tacirlerinin tuzağına düşmek istemiyorsak, İslam a sokulan yanlış ve batılın önce farkına varmalıyız, yani sorumlu olduğumuz dinimizin tek kaynağı Kur’an’dan öğrenmeliyiz, araya hiç kimseyi sokmadan. Bu elim olayın ardından, Diyanet İşleri başkanlığı bir açıklama yaptı. Bu açıklamadan bazı alıntılar yaparak, üzerinde sizleri düşünmeye davet etmek istiyorum.

“Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez yaptığı açıklamada ‘FETÖ AÇIK BİR DİN İSTİSMARCISI ve gayri ahlaki bir sır hareketidir. FETÖ SAHTE BİR MEHDİ HAREKETİDİR’ dedi.”

İslam toplumları olarak, dinimize FIKIH yoluyla sokulan batıl inançlar nedeniyle, toplumlar yüzlerce yıldır, din istismarcıları tarafından kullanılmış ve bu gidişle kullanılmaya da devam edecektir. Sayın Başkanın söylediği son cümle ise, aslında yanlış inançlarımızın hala güçlü bir şekilde devam ettiğini işaret ediyor ve bakın ne diyor. FETÖ’ SAHTE BİR MEHDİ HAREKETİDİR.

Ne yazık ki bu sözlerden Diyanetin, İslam toplumuna sokulmuş MEHDİ inancını kabul ettiği izlenimini anlıyorum. Çünkü bu elebaşı kendisini, MEHDİ olarak görüyor ama Diyanet İşleri Başkanımız bu kişi SAHTE MEHDİ DİR DİYOR. Yani Sayın Diyanet İşleri Başkanımız da, GERÇEK bir mehdi beklentisi içinde olduğu anlaşılıyor. Yanlış anladıysam özür dilerim. Gelecek bir mehdi varsa, gerçek mehdiyi nasıl anlayacağız? BU BİLGİLER NEDEN KUR’AN’DA YOK. Her mezhep, tarikat, cemaat yaşadığımız örnekte olduğu gibi, kendi mehdisini yaratamaz mı bu durumda? Ne yazık ki yaratıyor da, demek ki bu konuda, daha çokkkkk aldatılacağız. Mehdinin geleceğine inandığımız takdirde, toplumlar zor anlarında, her zaman bir beklenti içinde olacaklar, gereken önlemi bizzat almaya çalışmayacaklardır.

http://hakyolkuran.com/kategori.php?id=144

Hatırlatmak isterim. KUR’AN ASLA BÖYLE BİR KİŞİNİN GELECEĞİNDEN BAHSETMEZ. Mehdi anlayışı İslam inancında/Kur’an’da yoktur, daha sonra mezheplerin ve fıkıh inancının dine ilavesidir. Kur’an peygamberimizden sonra, din adına topluma lider olarak hiç kimsenin gelmeyeceğini açıkça bizlere bildirmiştir. Bizlerin rehberi, yol göstericisi yalnız Kur’an’dır ve hiç kimsenin rehberliğine de ihtiyacımız yoktur. Rehber olarak, ALLAH VE KUR’AN BİZLERE YETER. Diyanet İşleri Başkanlığının, olağan üstü din şurasında alınan kararlardan, bazı bölümleri hatırlatmak istiyorum.

“İslâm’a göre Hz. Peygamber’den başka, “MASUM VE TARTIŞILMAZ” BİR OTORİTE VE REHBER KABUL EDİLEMEZ. Hiçbir kimse ve hiçbir yapı, kendisini dinin mutlak temsilcisi olarak göremez ve insanları kendisine kayıtsız şartsız itaat ve bağlılığa çağıramaz. İslâm’da mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenen ilkeler için söz konusu olduğundan İSLAM’A GÖRE HİÇBİR KİŞİNİN KENDİSİNİ YANILMAZ BİR OTORİTE VE REHBER OLARAK KABUL ETMESİNİN VEYA BAĞLILARI TARAFINDAN BÖYLE GÖRÜLMESİNİN BİR GEÇERLİLİĞİ YOKTUR. BU ALLAH’IN KİTABINA VE HZ. PEYGAMBERİN SÜNNETİNE AÇIKÇA AYKIRIDIR. Bu çerçevede bir kişinin, özel, seçilmiş ve yanılmaz olduğu, beyan ve öğretilerinin kutsiyet arz ettiği iddiası dinen kabul edilemez.”

Bu sözlere gönülden katılıyorum. Zaten Kur’an’ın da emridir bu düşünce. İyide başta Diyanet, bu sözleri, düşünceyi yaşamına geçirip, topluma camilerde böyle anlatıyorlar mı? Peygamberimizin vefatından sonra, din adına liderlik görevi Allah tarafından, hiç kimseye verilmemiştir. Peygamberimiz kendisinden sonra en yakınlarına bile bu konuda tek kelime söylememiştir. ONUN İÇİNDİR Kİ ALLAH AYETİNDE VELİLER EDİNİP ARDI SIRA GİTMEYİN, GÜVENİLECEK YARDIM İSTENECEK VELİNİZ YALNIZ BENİM, DİYE UYARIR BİZLERİ. Ama duyan, işiten ne yazık ki yok. Peygamberimiz Allah’ın kontrolündeydi, onun içinde Allah’ın elçisi, her konuda kontrol altındaydı, gerektiğinde Allah tarafından ikaz ediliyordu. Peygamberimizin ölümünden sonrada, onun görevini devam ettirecek MASUM VE TARTIŞMASIZ, ALLAH’IN KONTROLÜNDE, KESİN GÜVENEBİLECEĞİMİZ HİÇBİR LİDER YOKTUR, olamazda. Her iman edenin görevi, Kur’an’ı anlamak, anlatmak ve yaşamaktır.

İslam toplumlarını bölen ve bir birine düşman eden yanlış bir inançta, ne yazık ki en son toplanan din şurasında zikredilmiş ve bakın ne söylenmiş.

“İslâm’da mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi KUR’AN VE SÜNNET tarafından belirlenen ilkeler için söz konusu olduğundan….”

Bu düşünce ve inançta olduğumuz sürece, daha çok MEHDİLER göreceğiz. Toplumları din adına aldatan zalimlerden asla kurtulamayacağız. ÇÜNKÜ İSLAMDA MUTLAK İTAAT VE BAĞLILIK YALNIZ KUR’AN’ADIR, yani Allah’ın SÜNNETİNEDİR. Peygamberimiz sanki Kur’an’ın yanında, Kur’an’da bahsedilmeyen konularda, dinin temellerine ve kurallarına ilaveler yapmış gibi izlenim bırakmak, İslam a sokulan batıl ve hurafelerin yaşanmasına, gelişip büyümesine, hatta art niyetli kişilerin kendi menfaatleri doğrultusunda dine ilaveler yapmasına, bu yolla peygamberimizin adını kullanmasına müsait kılmıştır. Peygamberimiz hayatına yalnız Kur’an’ı geçirmiş ve ümmetine de yalnız Kur’an ile hükmetmiştir, lütfen bu gerçekleri unutmayalım. Yoksa daha çok zalimlerle karşılaşırız, acılar çekeriz. Peygamberimizin sünnetini hayatına geçirmek isteyen, yalnız Kur’an’ın ipine sarılır. Aldatılmak istemiyorsak, Lütfen Kur’an’dan peygamberimizin yetki ve sorumluluklarını, dikkatle araştırınız, okuyunuz.

http://kuranyolu.blogcu.com/allah-in-elcisine-verdigi-gorev-yetki-ve-sorumluluk/20173675

Allah Kur’an’da çok açık bir hüküm veriyor ve diyor ki Zuhrüf 44. ayetinde;

İLERİDE KUR’AN’DAN SORUMLU TUTULACAKSINIZ.

Bu durumda sizce, bizlerin sorumlu olacağı Kur’an’ın hükümlerinden başka bilgi ve kaynaklar olabilir mi? Bizlerin din adına, mutlak itaat etmemiz gereken, Kur’an’ın dışında başka kaynaklarda var demek, ne kadar doğru olur bu ayete göre. Peygamberimiz bu ayeti Allah’tan tebliğ alıp, ümmetine tebliği ettikten sonra, bunlarda benim ayrıca dine ilavelerimdir, Kur’an’da yok ama bunlardan da sorumlusunuz demiş olabilir mi? Yorum ve karar sizlerin. Çünkü hepimiz bu dünyada imtihan oluyoruz. HESAP GÜNÜ, ALDATILMIŞIM SÖZÜYLE KURTULACAĞIMIZI SANMAYALIM. Allah akıl ve Kur’an verdi bizlere, düşünelim ve doğru yolumuzu bulalım diye. Diyanetin açıklamasında dikkatimi çeken bir konu var, sizlere tekrar hatırlatmak istiyorum.

“İSLAM’A GÖRE HİÇBİR KİŞİNİN KENDİSİNİ YANILMAZ BİR OTORİTE VE REHBER OLARAK KABUL ETMESİNİN VEYA BAĞLILARI TARAFINDAN BÖYLE GÖRÜLMESİNİN BİR GEÇERLİLİĞİ YOKTUR. BU ALLAH’IN KİTABINA VE HZ. PEYGAMBERİN SÜNNETİNE AÇIKÇA AYKIRIDIR.”

Bu sözler çok doğru. Eğer bu zihniyette olsaydık İslam toplumları olarak, dinde ne bölünür nede şeyhler, efendiler, ulamalar edinir arkasından giderdik. Ne yazık ki söylediklerimizle yaşadıklarımız çok farklı. Ülkemizi karıştıran, aileler içine ateş düşüren, acı ve keder veren bu zalimlere benzer, sizce din tacirleri, cemaatler, tarikatlar yok mu aramızda? Bunları görmezden gelirsek, acı ve kederi tekrar yaşarız hatırlatırım. Sırası gelmişken söylemeden geçmek istemediğim bir kişi var ki, bunun üzerinde sizleri çok ama çok düşünmeye davet etmek istiyorum.

Diyanetin güzel açıklamasında ne diyordu, İslam a göre hiç kimse kendisini yanılmaz, hatasız, eşsiz bir otorite ve din adına rehber göremez ve ona bağlıları, müritleri tarafından gösterilemez. Hatasız, benzersiz, eşsiz yanılmaz olduğuna inanılan Said-i Nursi ye, BEDİÜZZAMAN diye hitap edilir, günümüzde hatırlayınız lütfen. Siz bu kelimenin anlamını, hiç araştırdınız mı? Söyleyeyim Bediüzzaman, benzersiz/eşsiz, zamanın benzersizi, hatasız, asrın üstün insanı anlamına gelir.

BU UNVAN, TARİH BOYUNCA HİÇ KİMSEYE, PEYGAMBERLER DÂHİL VERİLMEMİŞ VE BU UNVANLA HİÇ KİMSE, HİÇ BİR ÂLİM ANILMAMIŞTIR, SAİD-İ NURSİ HARİÇ. PEKİ, SİZCE BU NORMAL Mİ? Lütfen unutmayınız, ülkemizi kana bulayan bu cemaatin ve liderinin toplantılarında, evlerinde bahsettiğim kişinin kitapları olan, Risale-i Nur kitapları okunurdu. Beşerin kitapları ile yetişenlerin, bir gün topluma acı, üzüntü ve keder vermesi kaçınılmazdır. Ama Allah’ın NURU, IŞIĞI Kur’an ile yetişenler, asla hiç kimseye adaletsizlik yapamaz, hiç kimsenin canına kıyamaz. İşte aradaki fark. Allah da ne diyordu bizlere, YALNIZ KUR’AN’IN İPİNE SARILIN. Emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin, hesabını sorarım.

http://kuranyolu.blogcu.com/risale-i-nur-ogretisine-pisman-olmak-istemiyorsak-dikkat/20173737

Ne yazık ki bizler, yaptığımız yanlışların farkında değiliz. Bu acı olaydan da, çok fazla ders aldığımıza inanmıyorum. Elimizden Kur’an’ı düşürmememiz gerekirken, doğruluğundan emin olmadığımız kitapları düşürmediğimiz içinde, yine toplumlar olarak, ALLAH İLE ALDATILMAKTAN KURTULAMAYACAĞIZ. Bu gidişle daha çok, aldatıldık sözlerini duyacağız. Bunu söyleyerek, beşerin adaletinden kurtulabiliriz, ama Allah’ın adaletinden asla kurtulamayız.

Bir Müslüman a düşen, din kardeşini yalnız Kur’an’a davet etmek, batılın ve Allah ile aldatıcıların foyasını meydana çıkarmaktır. Din adına bizlerin örnek aldığımız tek liderde, Hz. Muhammet Mustafa olmalıdır. Çünkü peygamberimizin takip ettiği yol ve sünneti, yalnız Kur’an’ın yolu Allah’ın sünnetiydi, lütfen bunu unutmayalım.

Rad 40: Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da, SENİN GÖREVİN SADECE TEBLİĞ ETMEKTİR. Hesap görmek ise bize aittir. (Diyanet meali)

Saygılarımla