İnsan, fıtri olarak kendisinden güçlü ona sığınabileceği, saygı duyabileceği, kutsal olarak görebileceği, kısacası Rab edinebileceği bir varlığa ihtiyaç duyar. Araf Suresi 172 ve 173. ayetlerini okuduğumuzda, bu ihtiyacın karşılanacağı yegâne varlık olan Allah (CC) adres olarak kendisini göstermektedir. Ancak çeşitli sebepler insana Allah (CC) dışında başkalarını Rab olarak tanıma ve onu kutsal bir varlık olarak görmek hatasına düşmesine sebep olmaktadır.

Her insan yaşamında kutsal olarak bildiği, saygı duyduğu, kendisince dokunulmazlık atfettiği, başkaları tarafından kötü söz söylenmesine dahi tahammül edemeyecek kadar sevdiği, kutsal olarak kabul ettiği bazı değerlere sahiptir. Yazımızın konusu, İnsanların sahip olduğu, bu kutsal değerlerin doğruluğunu veya yanlışlığını irdelemek değil, Enam Suresi 108. ayetinde emredildiği üzere, o kutsallara saygı duymak gerektiği üzerinedir.

[006.108] Allah’tan başkasına dua edenlere sövmeyiniz. Sonra onlar da bilmeksizin Allah’a düşmanlıkla söverler. Öylece her ümmete amellerini tezyin etmişizdir. Sonra dönüşleri Rablerinedir. Artık onlara ne yapar olduklarını haber verecektir.

“Allah’tan başkasına dua etmek” şeklinde ortaya çıkan halin, İslam literatüründeki adı bilindiği üzere “Şirk” tir. Şirk ise bir kulun Allah (CC) ye karşı işleyebileceği günahların en büyüğüdür. Rabbimiz bu ayette, kendisine bırakarak başkalarını Rab edinmiş olanlara karşı nasıl bir tutum sergilememiz gerektiğini bizlere öğretmektedir.

Karşımızda “Müşrik” olarak vasfedilmiş bir kişi veya toplum var ve biz bunların kutsal olarak gördüğü değerlere karşı herhangi bir kötü söz ve muamelede bulunmaktan Allah (CC) tarafından men edilmekteyiz. Müşrik olarak gördüğümüz insanlara karşı bu şekil bir muameleyi Allah (CC) bizlere emretmektedir. Çağdaş dünyada her insanın ağzında gezen “İnsan Hakları” kavramının en önemli bir maddelerinden birisi olarak, insanların kutsallarına saygı gösterilmesi gerektiğini beyan eden bu ayeti göstermek mümkündür.

Dünya tarihine baktığımızda, binlerce yıldır dökülen kanların en başta gelen sebebi, kendileri tarafından kutsal olarak bilinen değerlerin, başkaları tarafından aynı şekilde kutsal olarak bilinmemesi, insanların birbirlerinden ayrı kutsalların olması, her insanın veya toplumun kendi kutsalını En doğru, iyi, güzel, mükemmel olarak görmesi, karşısındakinin kutsalını ise En yanlış, kötü, çirkin, eksik olarak görmesidir. İnsanlar ve toplumlar arasındaki kutsal değerleri tanıyıp tanımama yüzünden çıkan savaşlarda binlerce yıldır kan dökülmüş, hala dökülmektedir.

Bir toplumu birbiri ile savaştırmak sureti ile güçsüz düşürerek onları hegemonyası altına almak isteyenlerin ellerindeki en büyük silahları, insanlar arasındaki kutsal değerler farkıdır. İnsanlar ve toplumlar arasındaki değerler farkını istismar ederek, onları birbiri ile savaştırmak sureti ile insanlar arasında fitne sokmak, insan şeytanlarının en sevdiği ve kullandığı kadim yollardan birisidir.

İnsan haklarını, Din, Akıl, Nesil, Can ve Malın korunması olarak 5 ana ilke de özetlemek mümkündür. Bu 5 esas insanların ve devletlerin birbirleri ile olan ilişkilerinde esas alındığında, dünya cennetten farksız olacaktır. Allah (CC) bir insanın kanının hangi suçları işlediğinde helal olacağını beyan etmişken, insanlar birbirlerinin kanlarını helal görmeyi kendi tespit ettikleri kurallara göre belirlemektedirler.

Kendi dinine, mezhebine, meşrebine, partisine, ırkına, kavmine, devletine, tarikatına mensup olmayanları, potansiyel düşman olarak görmek sureti ile onlara her türlü eza ve cefayı reva görmeyi meşru bir hak, hatta görev olarak gören insanların dünyayı nasıl fesada soktuklarını hepimiz görmekteyiz.

Ancak insanların kutsallarına karşı düzgün davranış sergilenmesi isteyen kitaba iman etme iddiasında olan biz Müslümanların, bu emre aykırı davranışlar sergileyen toplulukların başında geldiğimiz de herkesçe malumdur.

Mensup olduğu meşrep, mezhep, tarikat, gurup, hizip, cemaatin gittiği yolu, en doğru yol olarak gören Müslümanların birçoğu, kendilerine mensup olmayan diğer Müslümanlara maalesef iyi gözle bakmamaktadır. Bu kötü bakış, bazı fırkalarda öyle bir hale gelmiştir ki, kendilerine mensup olmayan diğer Müslümanların kanını, malını, canını ve ırzını helal görecek kadar gözü dönmüş bir hale gelinmiştir.

Müslümanlar arasındaki olan bu düşmanlıklar, bize düşman olan diğer toplulukların iştahını kabartarak, aramızdaki düşmanlıkları körüklemek sureti ile bizi güçten düşürmeyi, bizi birbirimize kırdırmak sureti ile yapmaktadırlar.

[003.110] Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmak üzere vücuda geldiniz, marufu emredersiniz, münkerden nehy eylersiniz ve Allah’a inanır iman getirirsiniz, Ehli kitab da imana gelse idi elbette haklarında hayırlı olurdu, içlerinden iman edenler varsa da ekserisi dinden çıkmış fasıklardır

İnsanlar arasından çıkarılmış olan hayırlı bir topluluk ve insanlara şahit (örnek) olması emredilen bizler (22.78), maalesef insanlara önce insan olduğu için saygı duymaları gerektiğini unutarak, saygının ve sevginin ölçüsünü kendileri gibi düşünenler ile sınırlamak, diğerlerini ötekileştirmek sureti ile önce Kâfir – Müşrik olarak yaftalayarak, bu yaftaları taktıkları insanların kanlarının, mallarının, ırzlarının kendilerine helal olduğunu Allah’ın emrettiğini öne sürerek, yaptıkları bu cinayetlerin adını Kur’an’i bir kavram olan Cihad olarak koymaktadırlar.

Allah (CC) bırakın aynı dine mensup olanların birbirlerinin kanlarını dökmelerine izin vermeyi, kendisine şirk koşanların söz ile dahi olsa incitilmelerini yasaklamıştır. Bunun sebebi ise, söz ile incitilenlerin bu sefer aynı şekilde incitme hakkını kendilerinde görmek sureti ile karşı tarafı incitme yoluna gitmeleridir.

Dininin sahibi olan, kullarına hayat içinde gerekli olan kuralları vaz eden Allah (CC) ‘nin biz kulları ise, onun tarafından vaz edilmiş kuralları az görerek, onun emretmediklerini onun emri gibi göstermek sureti ile onun adına yeni bir din inşa etmek yoluna gitmekteyiz.

Enam Suresi 108. ayetindeki emrin muhatabı dikkat edilirse iman edenlerdir. Bizlere “Allah’tan başkasına dua edenlere sövmeyiniz” denilerek, bizim kutsallarımıza sövülmemesi bu şekilde sağlanmaktadır. Eğer biz karşı tarafı incitecek eylemlerde bulunduğumuz zaman, onların da bizi incitme yolunu açarak, hem onların günaha dalmalarına, hem de bu yolla insanlar arasında düşmanlıkların körüklenmesinin yolunu açmış olacağız. İnsanlar arasındaki düşmanlıkların körüklenmemasinin yollarından bir tanesi, kimsenin kutsal bildiği değerlerine karşı saygısızlık edilmemesinden geçtiği bize bu ayette öğretilmektedir.

“Biz onların kutsallarına küfretmediğimiz halde, onlar bizim kutsallarımıza küfrederse biz nasıl davranalım?” sorusunun cevabını, Fussilet Suresi 34. ve 35. ayetinde bulabiliriz.

[041.034] İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.

[041.035] Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.

Fussilet Suresi 34. ve 35. ayetleri, konu etmeye çalıştığımız Enam Suresi 108. ayeti gibi, insana önce insan olduğu için saygı duyulması gerektiğini öğreten ayetlerdendir. Bir insan başka bir insana karşı bir takım hatalar yaparak onu kızdırabilir veya incitebilir. Allah (CC) kişiye bazı durumlarda düştüğü duruma, benzer şekilde karşılık vermesine de müsaade etmiştir (Nisa Suresi 148). Ancak kişinin yaptığı hataya karşı ona iyilik ile mukabelede bulunmak daha erdemli bir davranış olup, karşı tarafın saygısını kazanmaya vesile olacak bir davranıştır. Yapılan bir haksızlığa karşı misli ile mukabelede bulunmadan önce, iyilik ile karşılık vermek, insani duyguları körelmemiş olanlarda derin izler bırakacaktır.

Kur’an’ın insani değerleri öne çıkaran ayetlerinin bu kitaba iman ettiğini iddia edenler tarafından uygulama alanına sokulmamış olması daha acı verici bir durumdur. Dünyanın insani değerlere en fazla önem veren topluluğu biz Müslümanlar olması ve insan olmanın değerini başkalarının bizden öğrenmesi gerekmesine karşılık, bu öğretmenliği bırakın yapmak, kendi içimizde bile birbirimize karşı olan davranışlarımız, vahşet boyutlarına kadar varmaktadır.

Müslümanların kendi içlerinde birbirlerine karşı olan vahşet uygulamaları içinde bulunduğumuz cehalet batağının boyutlarını göstermektedir. Müslüman olmak demek bu dinin kitabına harfiyen uymak demek olması gerekirken, farklı düşünce sahiplerinin, aralarındaki farklılıkları daha ileriye gitmek için bir basamak olarak kullanmak varken, düşmanlık vesilesi olarak görerek, birbirlerinin kanını helal saymaları hiç bir şeyle izah edilemez.

Biz Müslümanlar eğer dünyaya yön vermek iddiasında isek ki öyle olmalıyız, önce kendimize yön vermekle işe başlamak zorundayız. Kendimize yön vermenin ilk basamağı ise, aramızdaki fikir ayrılıklarına tahammül etmek, insani ölçüler içinde tartışabilmeyi öğrenmek ve bunu hayata uygulamak olmalıdır.

En küçük bir ayrılıkta Tekfirnikof marka silahı çalıştırarak karşısındaki Müslümana son mermisine kadar sıkmaktan cihad bilinci içinde haz alan bir Müslüman tipolojisinin artık dünya yüzünde yeri olmaması gerekmektedir. Farklılıkları hazmedebilmek önce kişinin olgun bir karaktere sahip olması ile gerçekleşecektir.

Kendi doğrularını tek ve nihai olarak gören, Kargadan başka kuş tanımam edasında Müslümancılık oynamaya çalışan insanların rağbet ettiği kitaplar ve konular arasında tekfiri konu alan kitaplar olduğu sürece, Müslümanların karanlıktan kurtularak, aydınlığa kavuşması ve insanlara olan şahitliklerini (örnekliğini) yerine getirmeleri asla mümkün olmayacaktır. Müslümanlar kendi aralarındaki fikir ayrılıklarını hazmederek, kendi doğrularını birbirleri ile aralarında Bedevi Dil yerine Medeni Dil ile konuşmaya başladıkları zaman aydınlanmanın önü büyük ölçüde açılmış sayılacaktır.

Bu başlangıcın bir cemaat önderinin, bir tarikat liderinin aldığı karar ile kitlesel bir eylem olarak gerçekleşemeyeceği de bilinmelidir. Ötekileştirici ve ayrıştırıcı dilin en başta gelen söylem sahiplerinin kendilerini herhangi bir gurup ve cemaate vakfetmiş kişiler olduğu malumdur. Bu kişilerin birçoğu mensup olduğu cemaat ve tarikatın söylemini din edinerek, herkesin bu söylem etrafında toplanması gerektiğini iddia etmekte, kendi dışındakileri ise Kâfir – Müşrik – Sapık olarak görmektedir. Allah’ın dini bu gibi din baronlarının ve yandaşlarının elinden kurtulmadıkça gerçek işlevine asla kavuşamayacaktır.

Müslümanlar bağlı bulunduğu kişilerin ve kitapların tahakkümünden kurtularak, iman ettiğini iddia ettikleri kitabın emirlerini hayata yansıtmak için gerekli olan diyalog ve eylem içine girmedikleri sürece, aramızdaki ihtilaflardan doğan düşmanlıklar neticesindeki zararları telafi etmek mümkün olmayacaktır.

[005.105] Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.

Maide Suresi 105. ayeti, bize dışarıdaki düşmanlarımızın hangi şartlarda zarar veremeyeceğini beyan eden bir ayettir. Biz eğer Allah (CC) ‘nin beyanları doğrultusunda bir fikir, düşünce, amel ve eylem birliği içinde olduğumuz sürece, bizim kendi aramızdaki düşmanlıklarımızdan fayda görecek olanlar, bizim kendi aramızda artık medeni bir dil ile konuştuğumuzu görerek birbirimizi kırmaktan vazgeçtiğimizi gördüklerinde, ancak avuçlarını yalamak zorunda kalacaklardır.

Sonuç olarak; İnsanları birbirine bağlayan en üst kimlik ve ortak payda önce Hucurat Suresi 13. ayetinin beyanı mucibince İNSAN olmaktır. İnsanlık ortak paydasının altında farklı din ve inanca sahip olmak bir alt kimlik olarak herkesin sahip olduğu bir kimliktir.

İnsanların kendilerinin sahip oldukları din ve inançları öne çıkarmak sureti ile kendilerinin dışındaki insanlara hayat hakkı tanınmaması gerektiğine dair olan düşünceleri dünyada fesadın yayılmasına sebep olan en büyük etkendir.

Kur’an bu konuda bizlere nasıl bir yol izlememiz gerektiğini beyan eden ayetleri ihtiva etmektedir. İnsanın farklı bir inanca sahip olduğu gerekçesi ile ona sövmenin, hakaret etmenin, incitmenin yanlış olduğu beyan eden Enam Suresi 108. ayetini ve bu konudaki bazı ayetleri baz alarak yaşanan Müslüman hayatı, bütün insanlara örnek olacak ve dünyada fesadın değil ıslahın yayılmasına ön ayak olacaktır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

İslam toplumunda çok dikkat çekici ve düşündürücü bir uyarı yapılır bazı kişiler tarafından. “SEN ARAPÇA BİLİYOR MUSUN? EĞER BİLMİYORSAN KUR’AN’I ANLAYAMAZSIN. ÇÜNKÜ ARAPÇADA BİR KELİMENİN YÜZLERCE ANLAMI VARDIR. SEN NEREDEN BİLECEKSİN AYETTE GEÇEN KELİMELERİN, HANGİ ANLAMA GELDİĞİNİ.”

Toplumu korkutan ve bir o kadarda tedirgin eden bir tehdittir bu sözler. İyide bu durumda Kur’an’ı kim ya da kimler anlayacak? Kur’an çevirileri, mealleri yanlış mı? Çünkü İslam dininde, ruhban sınıfının olmadığını bizzat Kur’an söylüyor. Bu durumda kimlere sormalıyız ki en doğrusunu öğrenebilelim. Bütün iman edenlerin, Arapça öğrenmesi beklenemez. İşte bu sözlere ve tehditlere inandığımız takdirde, bizler önce şüpheye düşeriz, daha sonrada yavaş yavaş Kur’an çizgisinden uzaklaşmaya başlayarak, KENDİLERİNİ İSLAM İNANCINDA RUHBAN SINIFI İLAN EDENLERİN, TUZAĞINA DÜŞMÜŞ OLURUZ.

Yazdığım yazılarıma cevap veren bazı kardeşlerimde, bana karşı da aynı tehdidi, korkutmayı, sindirmeyi bazen yapıyorlar. Sen kimsin ki Kur’an’ı anlayabilesin. Arapça bilgin nedir? Tabi bu kardeşlerimiz farkında olmadan, Kur’an’a saygısızlık yaptıklarının da farkında değiller. KUR’AN’I ANLAŞILIR HALE GETİRDİĞİNİ İDDİA EDEN, BEŞERİN KİTAPLARI ANLAŞILIYOR DA, ALLAH’IN EŞİ BENZERİ OLMAYAN KİTABI, NURU MU TERCÜME EDİLDİĞİNDE, HERKES TARAFINDAN ANLAŞILAMIYOR. Lütfen kendimize gelelim, ne dediğimizin farkında mıyız? HÂŞÂ Allah kullarına indirdiği kitabı anlatamayacak, izah edemeyecek ama bunu bir yaratılmış beşer mi yapacak? Ellerimizle işte böyle, ruhban sınıfını yaratıyoruz. Arapça bilmeyenin, adeta dini konularda konuşamayacağı izlenimi yaratılarak, böyle kişiler küçük görülmekte, rencide edici sözler sarf edilerek baskı kurulmaktadır. Lütfen buna benzer, psikolojik tuzaklara düşmeyelim, bu baskıların etkisinde kalmayalım. Böyle kişiler kendilerini, dini konularda söz sahibi gibi gösterip, batıl inançlarının hükümranlığını, devam ettirtmeye çalışmaktadırlar. Tıpkı cahiliye döneminde, Ehli kitabın yaptığı yanlışlar gibi.

Ben, ya da her hangi bir kardeşimiz, Kur’an’ı anlayabilmemiz için, Arapça bilmemiz mutlaka gerekseydi, Arapça bilmeyenlerinde Kur’an’ı asla doğru anlayamayacağı gerçeği olsaydı, hepimiz din ve inanç adına birilerine muhtaç olurduk. Hani bu dünyada, Kur’an’dan imtihan oluyorduk? Hani Allah din ve iman adına veliler edinmeyin, güvenilecek veliniz yalnız benim, onun için yalnız Kur’an’ın ipine sarılın diyordu. Allah herkesin anlayamayacağı, her dile tam çevrilmeyen bir kitaptan bizleri nasıl sorumlu tutar. Lütfen şunu unutmayalım, eğer öyle olsaydı, Allah Arapça bilmeyen hiç kimseyi Kur’an’dan sorumlu tutmazdı. SORUMLU TUTACAĞINA HÜKMEDİYORSA RABBİMİZ, DEMEK Kİ BU KİTAP HER DİLE, TAM VE EKSİKSİZ OLARAK ÇEVRİLEBİLİYOR VE OKUYUP DÜŞÜNEBİLEN HERKES DE ANLAYABİLİR DEMEKTİR.

Kur’an’ın hiçbir dile tam çevrilemeyeceğini söyleyenlere, bir örnek vermek istiyorum düşünüp konuyu anlayabilmeleri adına. Arap bir yazar düşünün lütfen. Yazar yazdığı kitabı, tüm dillere birebir anlamı değişmeden çevirip yayınlayabiliyor mu? Sanırım evet yayınlayabiliyor diye bir cevap almalıyım. Çünkü yüzlerce Arap yazarın kitapları, bütün dünya dillerine çevrilmiş ve yayınlanmış. Hiç kimsenin de bir şikâyeti yok. Tüm insanlık faydalanabiliyor. Hiç kimse bu kitaplar için, Aslı gibi değil, bazı kelimelerin anlamları tam anlaşılmıyor, dediklerini hiç duymadım.

Peki, Allah’ın kitabının neden tüm dillere tam olarak çevrilemediğini iddia ediyoruz? Bunu söylediğimizde ise, sen Allah’ın kitabıyla beşerin yazdığı kitabı bir mi tutuyorsun diyenleri biliyorum. Ben bir tutmuyorum, ama bir tutmak dan daha kötü bir konuma getirdiklerini, ne yazık ki fark edemiyorlar. Düşünebiliyor musunuz, yaratılmış bir beşerin yazdığı kitabı her dile çevirebiliyoruz, herkes faydalanıyor, istifade ediyor ama eşi benzeri olmayan, Allah’ın gönderdiği ve bizlere rehber olsun dediği kitabını, bizler dilimize tam anlamıyla çeviremiyoruz. Çünkü kelimeler birçok anlama geliyor, öylemi din kardeşlerim. Ne dediğimizin farkında mıyız? Hiç sanmıyorum. İlkokuldaki bir çocuk bile bunu söylemez, çünkü kendisine mantıksız gelir.

Allah gönderdiği tüm kitapları, toplumun kendi diliyle gönderdiğini söylüyor ayetinde ve diyor ki okusunlar, anlasınlar ve hayatlarına geçirsinler. Geleneksel Fıkıh inancı ve yarattıkları ruhban sınıfı, kendi hükümranlıklarını sürdürebilmek adına, Kur’an’ı başka dillere çevrilmesine karşı çıkmışlardır. Siz anlayamazsınız, yanlış yaparsınız, günaha girersiniz sözleriyle toplum korkutulmuş ve sindirilmiştir. ELBETTE BUNUN NEDENİ ÇOK AÇIKTIR. KUR’AN GERÇEKLERİ İLE TOPLUM BULUŞURSA, DİN ADINA ANLATTIKLARI YANLIŞLAR, YALANLAR ORTAYA ÇIKACAK.

Hıristiyanlarda da Papalık bu yöntemi kullanmış ve uzun bir zaman, ellerindeki tahrif olmuş İncilleri farklı dillere çevrilmesi yasaklanmıştı. Aralarında Protestanlık mezhebinin başkaldırması sayesindedir ki, bugün Hıristiyan ülkeler kiliselerinde İncillerini kendi dillerinden okuyorlar. Bizler hala bu gerçeği, Kur’an’ı anlayabilmek adına göremedik ve hayatımıza geçiremedik. Allah bakın Kur’an’ı neden Arapça indirdiğini söylüyor.

Fussilet 44: Eğer biz onu başka dilde bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka, “ONUN AYETLERİ GENİŞÇE AÇIKLANMALI DEĞİL MİYDİ? BAŞKA DİLDE BİR KİTAP VE ARAP BİR PEYGAMBER ÖYLE Mİ?” derlerdi. (Diyanet meali)

Eğer bizler, ayetleri batıl inançlarımızı aklamak adına anlamaya hala devam edersek, şirkin içinde boğuluruz ama farkına bile varamayız, lütfen bu acı gerçeği unutmayalım. Bakın bugün bizlere söylenen akıl almaz sözlere, Kur’an daha indirilirken cevap veriyor ve diyor ki; SİZE KUR’AN’I ARAPÇA KENDİ DİLİNİZDEN İNDİRMEMİZİN NEDENİ, SİZLERİN ONU ANLAMAK VE HAYATINIZA GEÇİRMEK İÇİN, BAHANELER BULMAYASINIZ DİYEDİR. Lütfen bu sözlerim üzerinde düşünelim. Allah uyarıya devam ediyor ve onun içindir ki, gönderdiğim uyarı kitabı sizin dilinizde gönderdim diyor. Aranızda bahaneler arayan çıkacak, bizim dilimizden indirilmemiş bir kitap, ayetlerin ne dediğini anlayamıyoruz iyice açıklanmamış, Arap bir peygamber ve Arap topluma başka dilde bir kitap gönderilir mi demeyesiniz diye, Kur’an Arapça indirilmiştir diye açıklama yapıyor.

Bu uyarı ayetten aldığımız dersten yola çıkarak, Kur’an’ın başka dile tam çevrilmeyeceğini ve herkesin doğru anlayabilmesi için, Arapça bilmesi gerektiğini söyleyenlere, sizler bu ayet ışığında nasıl bir cevap verirdiniz? Aslında cevap bile vermeye gerek yok, dediğinizi duyar gibiyim. Bu ayeti okuyup tebliğ aldığı ve iman ettiğini söylediği halde, batıl inançlarını aklamak ve Kur’an gerçeklerini gizlemek için, Kur’an’ın her dile tam olarak çevrilemeyeceğini hala inatla söyleyenlere, ne söylerseniz söyleyin anlamayacaklardır. Bu düşünce doğru olsaydı, Kur’an’ı tercüme edenlerin hepsi yanlış tercüme etmiş olurdu. Onlarca Kur’an meali yazarları, eğer bu mantıksız düşünceye inansaydı, Kur’an’ın tercümesini yazmaya, cesaret ederler miydi? Daha da ilginç olan, ayetin özünde anlatamaya çalıştığı mantıktan yola çıkarak, hiçbir dile tam olarak çevrilmeyen kitap olsaydı, bu durumda bazı kişiler şöyle bir bahane bulurlardı. “RABBİMİZ GÖNDERDİĞİN KİTAP ARAPÇA. BİZLER İSE TÜRK ÜZ. BİZİM DİLİMİZE ÇEVRİLEMEDİĞİ İÇİN BİZLER KUR’AN’I ANLAYAMADIK VE YAŞAYAMADIK. BİZLERİ SORUMLU TUTMA.” Ne dersiniz, incir çekirdeği kadar yapılanların hesabını yapan Rabbimiz, hiç bir dile tam çevrilmeyen bir rehber kitap gönderip, daha sonrada bu kitaptan tüm kullarına hesap sorar mı? Yorum sizlerin.

Değerli din kardeşlerim. Kur’an Allah’ın NURUDUR. Bu dünyada yaşayan her topluma hitap eder ve onların dillerine çevrilebilir. Bunun tersini söylemek, Allah’a ve Kur’an’a iftiradır, saygısızlıktır. Onun içinde Kur’an’ı anlamadığımız dilden değil, MUTLAKA ANLADIĞIMIZ DİLDEN OKUMALIYIZ Kİ, ANLAYIP AYETLER ÜZERİNDE DÜŞÜNEBİLELİM. ANLAYARAK KUR’AN’I OKUMAK, KUR’AN’IN EMRİDİR. ÇÜNKÜ ALLAH OKU, DÜŞÜN VE HAYATINA GEÇİR DİYOR.

Günümüzde Türkçeye çevrilmiş, birçok Kur’an mealleri vardır. Belki bir kısmı geleneksel İslam ve rivayetlerin etkisiyle, ne yazık ki parantez içinde, öyle farklı anlamlar vermeye çalışanlar vardır ki, tabi bu durumda ayetinde anlamı değişiyor. Bizlere düşen, Kur’an’ı tercüme eden kişinin parantez içine aldıkları anlamlara bakmadan, ayeti anlamaya çalışmak olmalıdır. Çünkü Allah ayetleri bizzat Kur’an da, diğer ayetlerle açıkladığını, izah ettiğini bildiriyor bizlere. Allah razı olsun parantez içine alınmadan, tercüme edilen bire bir tercümelerde vardır. Bunlardan yararlanıyoruz, istifade ediyoruz ve Allah’ın tebliğini alıyoruz. Hepsinden Allah razı olsun.

Kur’an’ı anlamak adına çaba gösterenlerin, eğer kafalarında batıl yer etmediyse, hurafenin etkisinde kalmadan, gerçekleri öğrenmek adına bakıyorsa Kur’an’a, Rabbimiz böyle kişilere cevap veriyor ve O kulunun GÖNÜL GÖZÜNÜ AÇIYOR. KUR’AN’DAN İSTİFADE ETMESİNİ SAĞLIYOR. İYİ ARAPÇA BİLENLER, KUR’AN’I EN DOĞRU ANLAYANLAR OLSAYDI, ARAPLARIN BUGÜN YAŞADIĞI İSLAM’IN, BİZLER İÇİN ÖRNEK BİR İSLAM OLMASI GEREKİRDİ. NE YAZIK Kİ ARAPLARIN YAŞADIĞI İSLAM İLE KUR’AN’IN YAKINDAN UZAKTAN BİR İLGİSİ OLMADIĞINI AÇIKÇA GÖRÜYORUZ.

Arapçada bazı kelimelerin farklı anlamlara geldiğini söyleyenlere, şunu hatırlatmak isterim. Her dilde aynı kelime farklı anlamalara gelebilir, bu çok normaldir. Ama bahse konu kelime, cümle içinde kullandığı anlamını alır.

Bir sözcük ilk söylendiğinde, akla gelen ilk anlamına, gerçek anlamı denir ki, bu Türkçede de vardır. Aynı sözcüğü gerçek anlamından, farklı olarak kazandırılan anlama da değişmeceli ya da yan anlam denir. Ama hepsi kullanıldığı cümlede, ne anlama geldiği kesinlikle anlaşılır. Örneğin bir sevdiğinize, sen benim güneşimsin, ayımsın deseniz, karşınızdaki kişi sizi yanlış anlar mı? Bunun gibi Kur’an’da benzeşmeli, hatta kinayeli örnekler çoktur. Ama hepimiz ayette geçen kelimenin ne anlama geldiğini anlarız.

TEKRAR HATIRLATMAK İSTİYORUM. ARAPÇA BİLMİYORSANIZ, KUR’AN’I ANLAYAMAZSINIZ DİYENLER, KUR’AN’DAN GERÇEKLERİ GİZLEMEYE ÇALIŞANLARDIR. ÇÜNKÜ KUR’AN GERÇEKLERİNİ BİZZAT OKUYARAK TEBLİĞ ALAN BİR MÜSLÜMAN, DİNE SOKULAN BATIL VE HURAFELERİN, GERÇEK OLMADIĞINI GÖRECEK VE İNANMAYACAKTIR. TÜM KORKULARI VE TELAŞLARI BUNDANDIR.

Kur’an’ı herkes anlayamaz, onu veli kişiler anlar demek, Kur’an’a iftiradır, Allah’ın ayetlerine muhalif olmaktır. Çünkü Allah yemin ederek birçok kez şunu söylüyor.

Kamer 17: ANDOLSUN BİZ, KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. Var mı düşünüp öğüt alan? (Diyanet meali)

Saygılarımla

Kur’an kıssa yollu anlatım metodu ile geçmişlerin başından geçenleri bizlere aktarmakta ve bu aktarımlardan ise, bizlerin hisse almasını amaçlamaktadır. Kalem suresi içinde geçen Bahçe Sahipleri kıssası böyle bir kıssa olup, sure içindeki ilk muhataplar ile yakından alakası bulunmaktadır. Yazımızda hem bu kıssayı, hem de kıssanın ilk hitap ettiği kitleye ne demek istediğini okumaya çalışarak, bize dair nasıl bir mesajı olabileceği üzerinde de tefekkürde bulunmaya çalışacağız.

Kalem suresi bilindiği üzere Mekke’de inen ilk dönem surelerdendir. Mekke’de inen ilk dönem surelerin ihtiva ettiği konulara baktığımızda ağırlıklı olarak, Mekkeli müstekbirlerin vahye karşı olan inkârcı tutumları, mal ve servetlerine güvenerek Allah’a ve elçisine kafa tutmaları, elçiye karşı şair, mecnun gibi yaftalar takarak davetini gözden düşürmeye çalışmaları gibi konular göze çarpmaktadır.

Bahçe Sahipleri kıssasının daha iyi anlaşılması için, kıssa öncesindeki ayetlerin de dikkate alınması gerektiğini düşünmekteyiz.

[068.001] Nûn, Kaleme ve yazdıklarına and olsun.

[068.002] Sen rabbinin nimeti ile mecnun değilsin.

[068.003] Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır.

[068.004] Ve gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.

[068.005] Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler;

[068.006] Hanginizde imiş o fitne ve cinnet.

[068.007] Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir; O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.

Sure hurufu mukattaa (kesik harfler) ve yeminle başlamaktadır. Sure başlarındaki kesik harfler konusunda tefsirlerde birçok yorumlar bulunmaktadır. En makul yorum olarak, yeni bir sure olduğunun bilinmesi veya Arap alfabesinin bir harfi olması nedeniyle, okunan vahyin bu harflerden müteşekkil olduğunu, dolayısı ile muhatapların kendilerine okunan bu vahyi anlama noktasında herhangi bir sıkıntıya düşmelerinin söz konusu olmadığını bilmeleri şeklinde yorumları sayabiliriz.

Devam eden ayetler, Mekkeli müşriklerin Muhammed (as) ‘ın çağrısını gözden düşürmeyi amaçlayan iddialarından biri olan Mecnunluk iddiasını ele alarak, onun böyle bir hal üzerine olmadığını, aksine üstün bir yaratılışa sahip olduğunu haber vermekte, gerçeğin en yakın zamanda ortaya çıkacağını beyan ederek, hangi tarafın yolunun doğru veya yanlış olduğunun bilineceğini hatırlatmaktadır.

[068.008] O halde, yalanlayıcılara itaat etme.

[068.009] Onlar, senin kendilerine yaranıp-onlarla uzlaşmanı arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı.

[068.010] Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran aşağılık.

[068.011] Daima ayıplayan ve laf getirip götürene.

[068.012] Durmadan hayra engel olana, haddi aşana, çok günahkâra.

[068.013] Kaba, sonra da soysuz, alçak.

[068.014] Mal ve oğullar sahibi olmuş diye.

[068.015] Ayetlerimiz ona okunduğu zaman; öncekilerin masalları, der.

[068.016] Biz yakında onun burnu üzerine damga basacağız.

[068.017-8] Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gibi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi devşireceklerine bir istisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi.

Devam eden ayetlerde, kendisini Mecnun olarak itham eden Mekkeli müşriklerin bariz özelliklerini sayarak, hem sayılan vasıflara sahip olmanın yanlışlığını da hatırlatmak sureti ile Muhammed (as) a tebliğ yolunda yürürken nasıl bir yol haritası izlemesi gerektiği öğretilmektedir.

Kendilerinden önce yaşamış olanların başından geçen bir imtihan olayı, Mekkeli müşriklerin imtihanı ile aynileştirilmek sureti ile anlatılarak, onların başlarına gelen akıbetin kötülüğünden ibret almaları amaçlanmaktadır. Mekkelilerin, bahçe sahipleri kıssasında anlatılan aktörlerle kendi aralarında benzerlik kurulmak sureti ile yıllarca çalışıp emek vererek kazandıkları ve bu kazançlarını övünç ve inkâr vesilesi olarak görmek sureti ile Allah’a ve elçisine kafa tutacak kadar güvendikleri mallarına fazla güvenmemeleri öğütlenmektedir.

Bütün yıl emek vererek çalıştıkları bahçelerinden çıkan ürünü hasat etme zamanı gelen bahçe sahipleri, emeklerinin karşılığını alacak olmanın verdiği şevk ve heyecan ile ertesi gün için planlar yapmakta, ürünlerinin helak olabileceğini akıllarının ucuna bile getirmemektedirler.

[068.019] Derken onlar uyurken Rabbin tarafından bir dolaşan (afet) onun üzerinden dolaşıverdi.

[068.020] Artık o bostan yanarak simsiyah kesilmiş gibi bir hale dönüverdi.

[068.021] Derken sabahleyin birbirlerine seslendiler:

[068.022] «Haydi, devşirecekseniz erkenden ekininize gidin» diye.

[068.023] Derken fırladılar, aralarında fısıldaşıyorlardı.

[068.024] Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.

[068.025] Yoksulları engelleme azmi içinde ilerlediler.

Gece uyurken bütün yıl emek verdikleri bahçelerinin kökünün kazındığından habersiz olan bahçe sahipleri, sabahleyin erkenden işlerini bitirmek için yola çıktıklarında, açgözlülüklerini ve fakirlere karşı olan tutumlarını da dilleri ile dışa vurmaktadırlar. Bahçe sahiplerinin yoksullara karşı olan tutumları ile Mekkeli müşriklerin yoksulları karşı olan tutumlarının aynı oldukları dikkat çekici bir noktadır.

[107.001] Dini yalan sayanı gördün mü?

[107.002] İşte o’dur yetimi şiddetle iten,

[107.003] Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen.

Maun ve diğer surelerdeki birçok ayetler, Mekkeli müşriklerin yetim ve yoksullara karşı olan tutumlarını bildirmektedir. Yolda çeşitli hayaller kurarak ürünlerini devşirmek için bahçelerine gelenler, beklemedikleri bir şey ile karşılaşırlar.

[068.026] Fakat bahçeyi görünce «Herhalde biz yolu şaşırdık» dediler.

[068.027] Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.

Bütün yıl uğraştıkları bahçelerinin ürünlerini devşirmek için geldiklerinde, bahçelerinin yerinde yeller estiğini gördüklerinde, önce gözlerine inanamayan bahçe sahipleri kendilerine geldiğinde gerçeği anlamışlardır.

[068.028] Ortancaları (en mu’tedilleri) demedim mi size: tesbîh etseydiniz.

Bahçe sahiplerinin hepsinin bir olmadığını yukarıdaki ayet göstermektedir. Yaptıklarının yanlış olduğunu, doğru olanın tesbih dairesinde bir hayat sürmek olduğunu söyleyen arkadaşlarını dinlememenin cezası, bahçe sahiplerine pahalıya patlamıştır. Fakat zararın neresinden dönülürse kar olduğunu bilmeleri onlara fayda sağlamış ve yaptıklarından pişman olup tövbe etmişlerdir.

[068.029] Dediler ki: Tesbih ederiz Seni Rabbımız, gerçekten biz, zalimlerden olmuşuz.

[068.030] Şimdi birbirlerine karşı kendilerini kınamağa başladılar:

[068.031] «Yazıklar bize, gerçekten bizler azgınmışız» dediler.

[068.032] «Belki Rabbimiz, onun yerine ondan daha hayırlısını verir; şüphesiz biz, yalnızca Rabbimize rağbet eden kimseleriz.»

[068.033] İşte azap böyledir; ama ahiret azabı daha büyüktür; keşke bilseler!

[068.034] Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, Rableri katında nimet cennetleri vardır.

[068.035] Öyle ya, teslimiyet gösterenleri suçlular gibi tutar mıyız hiç?

Kur’an kıssaları içermiş olduğu mesajlar ile sayfalar tutabilecek sözleri kısa bir biçimde anlatmak özelliğine sahiptir. Bahçe sahipleri kıssası, ilk muhataplar olan Mekkeli müşriklere övündükleri servetlerine fazla güvenmemelerini, onlar farkında bile olmadan mal ve servetlerinin bir anda yok olabileceği mesajını vermektedir.

Aynı kıssayı, insanın yaşadığı hayat ile bağını kurarak okumak ta mümkündür. Bahçe sahiplerinin bütün yıl çalışıp çabalayarak ürünlerini devşirecek hale gelmesini, insanın bütün yaşamı boyunca dünyada çalışmasını ve dünyada çalışarak kazandıklarını devşireceği yer olan ahiret ile ilişkilendirmek mümkündür.

Eğer insan, yaşamı boyunca vahiyden soyutlanmış, Allah’a iman etmeyen bir yaşam sürmüş ise, bütün yaşamı boyunca çalışarak elde ettiği kazancının gelirlerini devşireceği hesap gününde, bahçe sahiplerinde olduğu gibi yaşamı boyunca çalışıp çabalayarak elde ettikleri, karşısına yanmış kül olmuş bir bahçe misali gelecek ve çalışıp kazandıkları kendisine hiç bir fayda sağlamayacaktır.

Bahçe sahipleri kıssasında gözümüze çarpan önemli bir husus, o kıssadaki kahramanların yaptıkları yanlıştan geri dönerek tövbe etmiş olmalarıdır. Ancak hesap gününde hiç kimseye böyle bir imkân tanınmayacak, yaptıklarının yanlış olduğunu anlayanlar, ne kadar isteseler de geri dönerek, salih ameller işlemek imkânı bulamayacaklardır.

Bahçe sahipleri kıssası, insanların yaptıkları yanlışlardan ne zaman tövbe etmeleri gerektiğini de öğretmektedir. Yaptıklarının yanlış olduğunu anlayan bahçe sahipleri, uyanık bir davranış sergileyerek, bahçelerinin yok olmasına isyan etmemişler, bahçelerinin yok olmasına sebep olan yanlış davranışlarını fark ederek, tövbe etmek sureti ile yol yakın iken geri dönmüşlerdir.

Kıssanın anlatıldığı 30. ve 31. ayetlerde, bahçe sahiplerinin birbirleri ile olan tartışmalarını görmekteyiz. Bu tartışmaların bir benzeri ahiret gününde cehennem ehlinin arasında da görülmektedir. 32. ayete baktığımızda, bahçe sahiplerinin bu tartışmalarından faydalı bir sonuç çıkmakta, pişmanlık sergileyerek yaptıkları hatadan geri dönme imkânlarına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ancak cehennem ehlinin yaptıkları tartışmalarda pişmanlıklarını ortaya koymakla beraber, yaptıkları hatadan geri dönme imkânları artık mümkün değildir.

Kıssanın anlatıldığı 33. ayet ahiret azabının büyüklüğüne dikkat çekerek, sakınanlara, verilecek nimeti hatırlatarak, dünyadaki cenneti ahiretteki cennete değişmemeleri öğütlenmekte, teslim olanların teslim olmayanlara karşı ayrıcalık sahibi olacaklarını beyan etmektedir.

Surenin ilerleyen ayetleri, Mekkeli müşriklere dönerek onlarında ilerisi için hiç bir garantileri olmadığını bildirmekte, her an başlarına beklemedikleri bir son gelebileceğini hatırlatmaktadır.

Kıssanın hitap çevresi elbette sadece ilk muhataplar olan Mekkeli müşrikler ile sınırlı değildir. Kıssada isim ve mekân zikredilmemiş olması, kıssanın her an yaşanan bir kıssa olduğu fikrini vermesi açısından düşünülebilir.

Dünya hayatını yaşayan her insan bir çeşit bahçe sahibidir, kıssa bütün insanlar tarafından her an yaşanmaktadır.

Bahçe sahipleri kıssasındaki “Bahçe” objesini daha geniş bir anlamda, insana Allah (CC) tarafından verilen her türlü nimet olarak okumak, kıssayı evrensel bir mesaj olarak okunmasını da sağlayacaktır. Kıssada bahçe sahiplerinin bahçe ile imtihan edildiklerini öncelikle hatırlayarak, bahçe objesinin insanın imtihan edildiği dünya hayatının tüm nimetlerini sembolize ettiğini de görebiliriz.

Allah (CC) birçok ayetinde, insana verdiği nimetin dünya hayatının geçici menfaati olduğunu, bu nimetleri ona emanet olarak verdiğini, asıl mülk sahibinin kendisi olduğunu, bu nimetlere sarılarak ahireti unutmamasını öğütlemektedir. Fakat birçok insan bu öğütleri unutmakta, dünyayı ebedi bir mekân olarak görerek, ahireti öteleyen bir yaşam sergilemektedir.

Sonuç olarak; Bahçe sahipleri kıssası, dünya hayatında sahip olduğu mal ve servete güvenerek insanlar üzerinde hegemonya kurmak isteyenlere öğütler vermektedir. Ellerindeki servetin büyüklüğüne güvenerek, Allah’a kafa tutmaya kalkmamalarını hatırlatan bu kıssa, hiç farkında olmadan bir anda sahip olunan mal ve servetin insanın elinden gidebileceğini hatırlatmaktadır.

Bahçe sahipleri kıssası, dünya malına sarılarak ahireti unutan insan tiplerine örnek olan okunabilecek bir kıssadır. İnsan eğer sahip olduğu dünya nimetlerini, kendisine öğütlenen yol üzerinde kullanmayarak, Şeytanın öğütlediği yol üzerinde kullanmaya kalktığında, bütün hayatı boyunca çalışarak elde ettiği ve hesap gününde lazım olan kazancını yanmış kül olmuş bir biçimde görerek hiç bir faydasını göremeyecektir.

Bahçe sahipleri kıssası, dünya hayatının geçici menfaatine kapılarak ahireti unutan fakat yaptığının hata olduğunu yaşamında anlayarak yanlışından dönenlere de örnek bir kıssadır. Tövbe kapısının açık olduğunu da hatırlatan bu kıssa, başına gelen musibetten ders alarak hatasından dönmenin kişiye olan faydasını da hatırlatmaktadır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Anne, Baba ve çocuklardan oluşan, toplumu oluşturan en küçük yapı taşına verilen ad olan ailenin sağlıklı biçimde hayatiyetini devam ettirmesi, toplumun huzuru ve mutluluğu açısından önem arz etmektedir. Fakat çeşitli etkenler, aile içindeki bireylerin birbirleri ile aralarındaki bağlarının kopmasına neden olarak, onların yabancılaşmasını ve birbirleri ile çatışmasını beraberinde getirmiştir. “Kuşak Çatışması” olarak bildiğimiz bu durum, özellikle Müslüman Aile yapısı içinde büyük sıkıntılara yol açmaktadır.

Çocuklarının da kendileri gibi İslam’a uygun bir hayat yaşamasını arzu eden ebeveynler, çocukları belli bir yaşa geldikten sonra bu isteklerinin yerine gelmediğini gördüklerinde büyük bir hayal kırıklığına uğramakta, üzülmekte ve çocukları ile büyük sıkıntılar yaşamaktadırlar. Bu sıkıntılar sadece çocuklar ile ilgili olmayıp, karı veya koca arasında da yaşanmaktadır. Karı ve kocadan herhangi birisi, İslami bir hayat tarzını seçerken diğeri seçmemekte, bu durum ise karı koca arasında da sıkıntılara yol açmaktadır.

Karı ve kocanın birbirleri ile anlaşamamaları sonucunda, boşanma imkânları olmakla birlikte, çeşitli sebepler bu yola başvurulmasını engellemektedir. Yazımızda, anne baba ile çocuklar arasında veya karı ve koca arasında çatışma yaşandığında nasıl bir yol izlenebileceği yönünde, Kur’an içindeki mevcut önerileri okumaya çalışacağız.

[064.014] Ey iman edenler; eşlerinizin ve çocuklarınızın içinde size düşmanlık edenler vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz ve örterseniz; şüphesiz ki Allah; Gafur’dur, Rahim’dir.

[064.015] Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız bir fitne (imtihan)dir. Büyük mükâfat ise Allah katındadır.

[064.016] Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.

Teğabun Suresi 14. ayetindeki eşlerin ve çocukların düşman olmasını, eşlerin ve çocukların takva temelli bir aile yapısına uygun ameller işlememeleri olarak anlamak mümkündür. Eşlerden veya çocuklardan oluşan aile içindeki bireylerin birbirleri ile uyumlu bir hayat sürmemeleri, beraberinde aile içi çatışmayı getirecek ve huzursuzluklara yol açacaktır.

[030.021] Kendileriyle huzura kavuşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda düşünen bir kavim için ayetler vardır.

İnsan, fıtratından gelen özellikler nedeni ile karşı cinse karşı ilgi duymakta, onun karşı cinse duyduğu bu ilgi, aile kurumunun oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Ailenin oluşmasından sonraki aşama olan, sağlıklı mutlu ve huzurlu bir şekilde devamı, eşler arasında sevgi, muhabbet ve hoşgörü ile mümkün olacaktır. Bu unsurların bulunmadığı aileler, zaman içinde parçalanmaya ve yok olmaya mahkûm olacaktır.

Aile içindeki sevgi ve muhabbetin azalmasına sebep olabilecek birçok unsur zikredilebilir. Biz konuya aile bireyleri arasındaki İslami duyarlılık açısından bakmaya çalışarak, aile içindeki bireylerin herhangi bir tanesinde meydana gelen İslami hassasiyetsizliğin, diğer bireyler üzerinde yol açmış olduğu rahatsızlığın ne şekilde aşılabileceği üzerinde durmaya çalışacağız.

[031.014] Biz insana anasına, babasına (itaat etmeyi) de tavsiye ettik. Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. (Onun) sütten ayrılması da iki yıl içindedir. Bana ve anana-babana şükret diye de (tavsiye ettik). Dönüş ancak Bana’dır.

[031.015] Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.

Allah (CC) insana anne ve babasına itaat etmeyi emrettiği ayetler, Kur’an’ın birçok yerinde mevcuttur. Anne ve babaya itaatin körü körüne bir itaat değil, şartlı bir itaat olduğunu, Lokman Suresi içindeki ayetlerden ve İbrahim (as) ‘ın babasına karşı olan örnekliğinden anlamaktayız.

Konumuz olan Teğabun suresi ayetleri ile ilişkili olduğunu düşündüğümüz, Ahkaf Suresi 15-18. ayetler arasında anlatılan örnek bir çocuğu ve başka bir çocuk ve ebeveyn arasında geçen bir konuşmayı da hatırlayarak, bu günkü deyim ile kuşak çatışması yaşayan bir ailenin, çocuğu ile nasıl bir iletişim örneği sergilediğini görelim.

[046.015] Biz; insana, anne ve babasına ihsan etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet erginlik çağına ulaşınca ve kırk yaşına varınca der ki: Rabbim bana; ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amel işlememi ilham et. Bana verdiğin gibi soyuma da salah ver. Doğrusu ben, Sana döndüm. Ve gerçekten ben, Müslümanlardanım.

[046.016] Onlar öyle kişilerdir ki, yaptıklarının en iyisini onlardan kabul ederiz ve onların günahlarım bağışlarız, cennet halkı arasındadırlar. Bu dünyada kendilerine söylenen doğru sözün gerçekleşmesidir.

[046.017] O kimse ki, anne ve babasına: «Öf size, benden önce nice kuşaklar gelip geçmişken, beni (diriltilip) çıkarılacağımla mı tehdit ediyorsunuz?» dedi. O ikisi (anne ve babası) ise, Allah’a yakararak: «Yazıklar sana, iman et, hiç şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.» (derler; fakat) O: «Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir» der.

[046.018] İşte onlar; kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler içinde üzerlerine söz hak olmuş kimselerdir. Doğrusu onlar, hüsrana uğrayanlardandırlar.

Ahkaf suresindeki bu ayetler, anne ve babasına karşı olan vazifesini gereği yapan bir çocuk ile anne ve babasına karşı olan vazifesini gereği gibi yapmayan başka bir çocuğun örneğini vermektedir. Bir çocuk, yerine getirdiği vazifesinin karşılığında cenneti hak ederken, diğer bir çocuk ise, yerine getirmediği vazifesinin karşılığında cehennemi hak etmektedir.

[020.132] Ehline salatı emret, hem de kendin ona sabırla devam et! Biz, senden bir rızık istemiyoruz, seni Biz rızıklandırırız; güzel sonuç takvanındır.

Salat, kulun Allah (CC) ye karşı olan vazifelerinin tümünü içine alan bir kavramdır. Aile reisinin, aile içindeki bireylere karşı olan sorumluluğu, önce kendisinin Allah (CC) ‘nin rızasına uygun bir hayat yaşaması, sonra ise tüm aile bireylerine bu yönde bir yaşamı tavsiye etmesi olmalıdır.

Yukarıda meallerini verdiğimiz Ahkaf Suresi 17. ve 18. ayetlerinde, anne ve babası gibi hayatını İslami bir yaşam yönünde ikame etmeyerek, Allah’a isyan eden bir çocuk tasvirini görmüştük. Bu ayetlerde gördüğümüz çocuk tasvirini, konumuz olan Teğabun suresi 14. ayetindeki ” Ey iman edenler; eşlerinizin ve çocuklarınızın içinde size düşmanlık edenler vardır. Onlardan sakının” cümlesi ile birlikte okuduğumuz zaman, eşlerin ve çocukların düşmanlığını, onların iman edenlerden olmamak sureti ile küfrü tercih eden bir hayat yaşamaları olarak anlayabiliriz.

Çünkü aile reisinin sorumluluğunda olan eş ve çocuklar, yanlış bir yaşamı seçtiklerinde, eğer aile reisi onlara doğru bir yaşam örnekliği göstererek, bu doğru yaşamı onlara da tavsiye etmedi ise, aile reisi bu konuda sorumlu duruma düşecektir. Yapılan düşmanlığın, kişinin cehennem ehli olmasına sebep olacak bir duruma düşmesi olduğunu hesaba kattığımızda, sorumlu olduğumuz eşler ve çocuklarımıza gerekli olan bilgileri vermemek sureti ile hem onları hem de kendimizi ateşe biraz daha yaklaştırmış, bu sebeple kendimize büyük bir kötülük yapmış ta sayılacağız.

Yaşadığımız toplum içinde İslami bir yaşantıyı tercih eden anne ve babaların büyük çoğunluğunun çocuklarının, anne ve babaları gibi İslami bir yaşantıyı tercih etmediklerini, televizyon, gazeteler, internet vs. gibi iletişim organları ile süslü gösterilen popüler kültürün esareti altına girmek sureti ile İslami bir yaşantıdan uzaklaştıklarını görmekteyiz. Bu durum birçok anne babayı rahatsız etmekte ve çocuklarının bu gidişlerine engel olmak için çeşitli yollara başvurmaktadırlar.

Çocukları ile sert tartışmalara girmek sureti ile kendi istedikleri yola girmelerini isteyen anne babaların yine birçoğu, istediklerini başaramamanın verdiği huzursuzluk ve üzüntü ile ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyettedirler.

Yeri gelmişken, Muhammed (as) dan rivayet edilen, çocukları namaza alıştırma ile ilgili bir hadiste, bir çocuğun 10 yaşına geldiği halde hala namaz kılmaya başlamadığı takdirde dövülmesi gerektiğine dair olan rivayetin, Muhammed (as) a isnat edilmiş uydurma bir söz olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Çünkü dayak ve kötü sözlerle insanları iyi olan bir şeye yöneltmek asla mümkün değildir.

Bugün çocuklara dini eğitim vermek iddiasında olan bazı kurumlardaki çocuklara uygulanan baskı ve dayakların, dindar bir nesil yetiştirmek yerine, dine düşman bir nesil yetiştirmeye yaradığını herkes bilmektedir. Yaşı kemale ermiş ve dine karşı düşmanlık besleyen bazı kimselerin hikâyelerinde, çocuk iken dini kurumlarda gördüğü şiddet önemli bir yer tutmaktadır.

Ahkaf suresi 17. ayetinde iman etmeyen çocuklarına karşı anne ve babanın tepkisi ile Teğabun suresinin 14. ayetindeki “Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz ve örterseniz” cümlesi, bize onlara karşı nasıl yaklaşmamız ve onlarla nasıl bir iletişim kurmaya çalışmamız yönünde bilgiler içermektedir.

İslam’ı yaşamaya çalışan her anne ve baba kendi evladının da aynı şekilde İslami bir yaşam sürmesini arzu eder. Birçok ebeveynin bu istekleri maalesef istedikleri karşılığı bulmamaktadır. İslami bir yaşamı seçmiş olan ebeveynlerin, İslami bir yaşamı seçmemiş olan çocuklarına karşı hiç bir zaman sert ve kırıcı bir üslup kullanmamaları çok önemlidir. Onlara karşı sevecen ve yumuşak tavırlar ile yaklaşım göstermek, onların kalplerinin yumuşamasına vesile olabilir.

Onlara karşı sert ve baskıcı yöntemler kullanarak, istenilen sonucu almaya çalışmak asla doğru bir yöntem değildir. Sert ve baskıcı yöntemler, bu çocukların dinden daha fazla soğumasına sebep olacağı gibi, ebeveyn baskısı ile İslami bir yaşama yönelmek, münafık karakterli çocukların yetişmesine sebep olacaktır. Nuh (as) ‘ın, iman etmeyen oğluna karşı kullandığı yumuşak dil, bizler için bu konuda örnek teşkil etmelidir.

[050.045] Onların dediklerini Biz biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; söz verdiğim günden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.

[088.021-2] Artık sen hatırlat. Şüphe yok ki, sen ancak bir hatırlatıcısın. Onların üzerlerinde bir musallat (cebbâr) değilsin.

Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetlerde, Muhammed (as) ‘ın tebliğde kullanması gereken yöntem beyan edilmektedir. Kimsenin kimseyi evladı da olsa zorlamak gibi bir durumun asla söz konusu olamayacağını, elçiye beyan edilen tebliğ yöntemini dikkate alarak bizler de bilmeliyiz.

Yaratılışın gayesi imtihan olduğuna göre, herkes kendi imtihanını yaşayacaktır. Bir ebeveyn eğer çocuğuna kendi vazifesi gereği, yaşayacağı hayat içinde çocuğuna gerekli olan bilgileri öğretmiş ise, sorumluluğu kendi üzerinden atmış olacaktır. Çocuk, ebeveyninden öğrendiği bilgileri hayatına aktarmak veya aktarmamak noktasında hür iradesini kullanarak karar verecek ve bu kararından sadece kendisi sorumlu olacaktır.

Bu türden sıkıntılar eşler arasında da baş gösterebilmektedir. Eşlerden birisi İslami bir hayat tarzını tercih ederken, diğer eş farklı bir hayat tarzını tercih edebilmektedir. Bu durumda eğer ayrılmak yolu seçilmezse, eşler arasında saygı ve hoşgörü üzerine kurulmuş bir ilişkinin devamı şarttır. Hiç bir eşin diğerini kendi istediği hayat tarzını seçmesi yönünde baskıcı ve ısrarcı bir yöntem kullanmaya hakkı yoktur.

[066.010] Allah, kâfir olanlara Nuh’un zevcesi ile Lut’un zevcesini bir misal olarak irâd etmiştir. Sâlih kullarımızdan iki kulun (nikâhı) altında idiler. Sonra o ikisine hıyanette bulundular, artık (o iki sâlih kul da) onları Allah’ın azabından hiç bir şey ile kurtaramadılar ve denildi ki: «(İkiniz de) Ateşe girenler ile beraber giriveriniz.»

[066.011] Ve Allah, iman etmiş olanlara, Firavunun zevcesini bir misal olarak irâd buyurmuştur. O vakit ki (o kadın şöyle) demişti: «Yarabbi! Benim için nezd-i ulûhiyetinde cennette bir ev yap ve beni Firavundan ve onun amelinden kurtar ve beni zalimler olan kavimden halâs et.»

Yukarıda meallerini verdiğimiz Tahrim Suresi 10. ve 11. ayetleri karıları Kâfir olan, Nuh ve Lut (as) ‘ları, kocası Kâfir olan Firavunun karısını örnek vermek sureti ile eşler arasındaki inanç farkına rağmen eşler arasındaki yaşamın devam edebileceğini göstermektedir.

Bu noktada nikâhın düşmesi olarak ifade edilen, eşlerden birisinin Kâfir olduğu takdirde nikâhın düşerek, eşlerin zina etmiş sayılacağı iddialarının yanlış olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Eşlerden herhangi bir taraf Kâfir olsa dahi nikâha herhangi bir zarar gelmez, eşler zani durumuna da düşmez, evlilik akdi devam eder.

Lokman Suresi 15. ayeti içindeki Kâfir ebeveyne sahip olan bir çocuğa ” Onlarla dünyada iyi geçin” şeklinde verilen emir, sadece inanmayan ebeveyne sahip olan çocuk için değil, inanmayan çocuğa sahip olan ebeveyn, inanmayan karıya sahip olan koca, inanmayan kocaya sahip olan karı için de geçerlidir. İnanmak veya inanmamak kişilerin serbest iradelerinin sonucu olan seçimi ile gerçekleşen bir durum olup, yakınlarımız biz gibi inanmamış olsa dahi onlarla iyi ilişkilerimizi devam ettirmek zorundayız.

Sonuç olarak; Aile içindeki bireyler arasında uyumlu bir hayat sürülmesi, ailenin mutluluğu ve huzuru için önemlidir. Ancak bu uyum, İslami bir yaşam arzulayan birçok ailede popüler kültürün etkisi altında kalarak, gayri İslami bir yaşam tarzını seçen çocukları sebebi ile sarsıntı geçirmektedir.

Ebeveynlerin vazifeleri gereği çocuklarına yaşamlarında gerekli olan bilgileri öğretmek gereği bulunmaktadır. Çocuklar ebeveynlerinden öğrendikleri bu bilgileri hayatlarına aktarmak noktasında irade sahibi olup, istedikleri yönde tercih yapabilirler. Ebeveynlerin öğrettikleri yönde İslami bir yaşamı tercih etmeyen çocukların ailelerinde huzursuzluk baş göstermekte ve ebeveynler tarafından baskı ve şiddete başvurulmak sureti ile İslami bir hayat sürmeleri sağlanmak istenilmektedir.

Ancak bu yöntem faydadan çok zarar getirecek bir yöntem olduğu için asla kullanılmamalıdır. Herkes kendi imtihanını yaşadığı için, iradesini kullanmak sureti ile yaptığı seçimin karşılığını alacaktır. Ebeveynler İslami bir yaşantıyı tercih etmeyen çocuklarına hiç bir surette baskı yapmamalı, seçimlerine saygı göstermeli, yanlışlıkları uygun bir diller yeri geldikçe uyarmalıdır.

Aynı durum eşler arasında da baş gösterebilmektedir. Eşlerden herhangi bir taraf İslami bir yaşamı seçerken, diğer taraf böyle bir seçim yapmak yerine gayri İslami bir yaşamı seçmektedir. Ayrılmak yolu seçilmez ise, eşlerin yaşamlarını birbirlerinin seçimlerine saygı gösteren bir şekilde sürdürmeleri, aile bireyleri için en uygun yol olacaktır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

halukgta_148697008644İslam toplumu günümüzde, din ve inanç adına, büyük bir ikilem de ne yazık ki. Bazı kişiler Kur’an’ın öğretileri ile topluma seslenip, Kur’an bizlere yeter, çünkü Allah bizleri Kur’an’dan sorumlu tutacağına hükmetmiş diyerek, ayetleri anlatmaya çalışırken, bazı kişiler de Kur’an’ın yeterli olamayacağından, rivayet hadislerin İslam’ı tamamladığını, yaşanır ve uygulanır hale getirdiğini anlatıyorlar. Bir gurup daha var ki, adeta toplumun gönlünü, kalbini önce Kur’an ile fethedip, Kur’an bizlere yeter diyerek, daha sonra rivayetleri araya sıkıştırıyorlar. Toplumun tüm bunlardan kafasının karışması çok normal. Çünkü sorumlu olduğumuz Kur’an’a müracaatımız yok, onunla diyalog içinde değiliz. Sorularımızı Kur’an’a sormayıp, eğer nefsimizin hoşuna giden kişilere sorarsak, lütfen unutmayalım, HATA VE YANLIŞ YAPMA RİSKİMİZ, HER ZAMAN OLACAKTIR.

Bu yazımda sizlere, bu konuya örnek olması adına, Sayın Mustafa İslamoğlu’nun söylemlerinden, düşüncelerinden, İslam’ı anlayışından birkaç örnek vermek istiyorum. Çünkü Sayın İslamoğlu’nun bazı söylemlerine baktığınızda, ağzından tabiri caizse bal damlıyor, benimde çok hoşuma gidiyor. Kur’an’ın uyarılarının, öğretisinin çok güzel örneklerini görüyorsunuz bazı sözlerinde. Hatta yalnız Kur’an ile İslam yaşanmaz düşüncesin de olanlar, Sayın İslamoğlu’na öyle sözler söylüyor ve hakaretlerde bulunuyorlar ki, bir Müslüman a yakışmıyor.

Gelelim Sayın M. İslamoğlu’nun genel olarak düşüncesine, söylemlerine. Acaba Sayın İslamoğlu, İslam’ı yaşarken her zaman yalnız KUR’AN’IN PENCERESİNDEN Mİ BAKIYOR, YOKSA ARA SIRA FARKLI PENCERELERDEN DE BAKTIĞI OLUYOR MU? Kendisinin saygılı bir üslubunun olduğunu söyleyebilirim. Sayın İslamoğlu’nun, bir konuşmasından önce alıntılar yapmak istiyorum.

“KUR’AN’IN YANINA, KUR’AN İLE EŞ DEĞER BİR BAŞKA KİTAP KOYUP DA, KUR’AN’A VERMENİZ GEREKEN ÖNEMİ ONA VERMEYE BAŞLADIĞINIZ ZAMAN, KUR’AN’DAN İSTİFADE EDEMEZSİNİZ. Paralel Kur’an’ı koyduğunuzda, ondan istifade edemezsiniz. Allah size Kur’an’ı konuşturmaz. Kur’an size konuşmaz. Kur’an size küser.”

“Bakıyorsunuz İslam’ın mucidi, sanki peygamberimiz. Yok öyle bir şey. Düne kadar, eeeee NAMAZIN REKÂTINI KİM ÖĞRETTİ, NAMAZ NASIL KILINIR, ONU KİM ÖĞRETTİ, HADİS OLMAZSA OLMAZ DEDİLER TOPLUMA. Namaz peygamberden peygambere, nesiller yoluyla fiili olarak intikal etti, aktarıldı. İbrahim aleyhi selamdan beride, tüm peygamberler üzerinden nesilden nesile geçirdiler.”

İlk paragrafta yazılanların tamamına katılıyorum. Çünkü Kur’an’ın yanına hiç bir beşeri kitap koyamayız ve onu eş değerde tutamayız, bu bilgiler Kur’an’ı tamamlıyor diyemeyiz. Hatta bu kitaplar, bilgiler olmasaydı bizler Kur’an’ı anlayamazdık, namazlarımızı kılamazdık hiç diyemeyiz. Bu Kur’an’a saygısızlıktır. Batıl bilgiler ışığında Kur’an’ı anlamaya kalkarsak, söylediği gibi Kur’an’ı doğru anlamamız mümkün olamaz. Böyle yaparsak, Kur’an bizlere gerçekleri anlatmaz, gönül gözümüzü açmaz.

İkinci paragrafta da konunun detayına giriyor ve öyle ortam yaratıyorlar ki diyor, dinin mucidi zannedersin peygamberimiz. Çok doğru, çünkü peygamberimizin yalnız Kur’an’a uyduğunu ve asla ilaveler yapamayacağını bizzat Kur’an söylüyor. Zaten Allah açıkça, ben hükmüme hiç kimseyi ortak etmem diyor. Hadisler olmasaydı, namazımızı kılamazdık diyenlere de, namazın peygamberler arasında nesiller yoluyla, fiili olarak intikal ettiğini, aktarıldığını söylüyor, Sayın İslamoğlu. Yani toplumların namazı, bizzat yaşayarak günümüze getirdiğinden bahsediyor. Sizce ilk bölümde söyledikleri ile namazın fiili olarak günümüze geldiği açıklaması bir birini destekliyor mu, yoksa tam tersi bir düşünceden mi bahsediliyor.

Dikkat ederseniz ilk bölümde, Kur’an’ın yanına tıpkı Kur’an gibi hadis kitapları koyarsan, Kur’an’ı anlayamazsın diyordu. Daha düne kadar Namazı kim öğretti, namaz nasıl kılınır, hadis olmazsa olmaz dediler topluma diyerek, hadis olmadan da namazın kılınabileceğini söylüyordu. Ama sözlerinin sonunda namazın kılınma şeklinin, peygamberler arasında toplumların, fiili olarak bizzat uygulayarak günümüze geldiğini çok rahatlıkla söyleyebiliyor. Allah namaz kılın emrini veriyor, ama fiiliyatı yani hayata geçirme konusun da açıklama yapmıyor Kur’an’da öylemi dostlar? Ehli kitap arasında ki namaz nerede? Peygamberler arasında, hangi yolla namaz öğretisi günümüze gelecek bu durumda. Bırakın peygamberler arasındaki ümmetin fiili olarak namaz kılmasını, biz Müslümanlar arasında bile farklılıklar var. Sayın İslamoğlu’nun söyledikleri de, rivayetler yoluyla namazın günümüze geldiğini anlatıyor. Yani, FIKIH inancının devreye girdiğini söylüyor. Bu durumda Sayın M. İslamoğlu’nun, diğerlerinden farkı nedir? ARAYA KUR’AN GERÇEKLERİNİ SERPİŞTİRMESİ Mİ?

Allah’ın namaz gibi, bu derece önemli bir konuda, Kur’an’da gereken açıklamayı yapmadan, fiiliyata nasıl geçireceğimizi açıklamadan, detayını vermeden, kullarına bir emir vereceğini ve daha sonra bu bilgilerden bizleri sorumlu tutacağını, nasıl düşünürüz. Namazın kılınmasını, hayata geçirilmesini, emin olamayacağımız rivayetler zinciri ile bizlerin öğreneceğimizi düşünmek ve buna inanmak Kur’an’ın öğretisi olamayacağı gibi, akıl ve mantıkta bunu kabul etmez. BÖYLE BİR YÖNTEMLE BİR BİLGİNİN, DOĞRU AKTARILMASI MÜMKÜN OLAMAYACAĞI GİBİ, DÜNYA ÜZERİNDE DE ÖRNEĞİNİ BULAMAZSINIZ. SÖZLER, BİLGİLER KAYDA GEÇİRİLMEDİYSE, KİŞİLERİN DÜŞÜNCELERİ, FİKİRLERİ ZAMANLA FARKLILAŞMASI KAÇINILMAZDIR. Beşeri bilgiler kayıt altına bile alınsa, zamanla bunların bile değişmesi engellenemez. Onun içindir ki Allah, KUR’AN’I BEN KORUYORUM DİYOR. Yaradan emin olmadığın bilginin ardına düşmeyin diyorsa bizlere, lütfen Kur’an’dan delilsiz bir bilginin ardına düşmeyelim. Yine Sayın İslamoğlu’nun, bir konuşmasından alıntı yapmak istiyorum sizlere. Bir izleyici soruyor ve diyor ki, peygamberimizin nasıl namaz kıldığını detaylı ve değiştirilmemiş bir biçimde izah ederek, aktaran bir kaynak var mıdır? Bakın Sayın İslamoğlu nasıl cevap veriyor.

“Namaz efendimizden bize kadar gelmiş, kapı gibi Resulullahın kıldığı gibi gelmiş bir RİVAYETTİR.”

Lütfen dikkat eder misiniz ne diyor. Peygamberimizin nasıl namaz kıldığı, günümüze kadar, kapı gibi sözcüğünü sanırım kesin ve emin bir bilgi anlamında kullanıyor ve sonunda bu bilgilerin, RİVAYETLER yoluyla bizlere ulaştığını söylüyor. Bunu söylediğiniz zaman, daha önce söylediklerinin tam tersini söylemiş oluyor ve diyorsunuz ki, RİVAYETLER OLMASAYDI NAMAZLARIMIZI KILAMAZDIK. Hani daha önce, hadisler olmasaydı namazlarımızı kılamazdık diye, yanlış bilgileri öğrettiler bu topluma diyordunuz. Bu soruya verdiği cevabın devamına bakalım şimdide. Bu cevabı verdikten sonra, Sayın İslamoğlu mezheplerin namazı farklı kılışlarına örnekler verip, hatta bazı mezheplerin namaz da okudukları, ya da okumadıkları duaları da tenkit ederek anlattıktan sonra, şöyle devam ediyor.

“BUNLAR ASLINDA NAMAZIN ASLINA İLİŞKİN DEĞİLDİR. Siz bana 3 secdeli namaz kılan var mı onu söyleyin. Siz bana öğle namazını beş rekât kılan var mı onu söyleyin. Siz bana sabah namazını 4 rekât kılan var mı onu söyleyin. Dünyanın her yerinde sabah namazı 2 rekâttır. Peki, namazda bu küçük farklılıklar nereden geliyor diye sorarsanız söyleyeyim. Efendimiz namaz kılarken, bazen hayatı içerisinde farklı dönemlerde farklı uygulamalar yaptı, bazen de farklı uygulamaları hayatının tüm dönemlerinde yaptı. Bazen de bir uygulamayı yaptı ondan sonra yasakladı. Ama efendimiz vitri ömrü boyunca hep farklı kıldı. Tek kıldı, üç kıldı, beş kıldı, yedi kıldı, dokuz kıldı on bir kıldı, on üç kıldı. Bu ne demek, hepsi de sünnet demek. Biz ne yapalım hala sorulur mu dostum, bunlardan birini yapın.”

Lütfen verdiği cevaba bakar mısınız? Bunlar aslında namazın, aslına ilişkin değildir diyor. Peki, aslı nerede yazıyor diye sorsak ne cevap alırdık. Sanırım asılları, saf, arı, duru haliyle Kur’an’da geçiyor diyecektir. BİZLERE, ASLININ YETERSİZ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜREN NEDİR? ASLI YETERSİZ Mİ? BİZLER KUR’AN’DA GEÇEN ASLINDA, NE GİBİ EKSİKLİKLER GÖRDÜK DE, BUNLARLA YETİNMEDİK, LÜTFEN BU SORUYU KENDİMİZE SORALIM. Peygamberimiz hâşâ, Kur’an’da ki açıklamaları yeterli görmedi de, aslına ilaveler yaptığını nasıl söyleriz. Namazların rekât sayılarından bahsediyor ve öyle örnekler veriyor ki, bu bilgilerin tamamını günümüz FIKIH inancından alıyoruz. Yani hadisler olmasaydı namazımızı kılamazdık diyenlerin sözlerini açıkça doğruluyor. Lütfen şu soruyu kendinize sorar mısınız? NAMAZLARIN REKÂT SAYILARINI ALLAH KUR’AN’DA SABİTLEMEDİĞİ VE BİZLERE BİLDİRMEDİĞİ HALDE, NASIL OLURDA SABAH NAMAZINI 4 REKÂT KİMSE KILAMAZ DİYE BİLİYORUZ. BU HÜKMÜ KİM VERDİ? Sırası gelmişken söyleyeyim. Ben kılıyorum. Allah huzuruna dururken, ne kadar duracağımızı bizlere bırakmış, en kısa haline örnek vermiştir Kur’an’da. Lütfen bunu eksiklik gibi görmeyelim, Kur’an gerçeklerini anlamaya çalışalım. Buna inandığınız takdirde, namazı Kur’an’a göre kılamazsınız diyenleri, haklı çıkarmış olursunuz. Peki, bu durumda Sayın İslamoğlu, sizin diğerlerinizden farkınız nedir?

DÜNYANIN HER YERİNDE SABAH NAMAZININ 2 REKÂT KILINMASI, BİZLER İÇİN KANIT MI OLMALIDIR? BU MU SİZİN İSLAM DİNİNDE KANITINIZ. HANİ RABBİMİZ BİZLERİ KUR’AN’DAN SORUMLU TUTUYORDU. HÜKMEDİLECEK, BİZLERE REHBER OLAN, İPİNE SARILACAK KİTAP, HANİ YALNIZ KUR’AN’DI? Emin olamayacağımız bilgilerle, Peygamberimizin farklı namaz kıldığı örneklerini vererek, topluma doğru bilgi aktardığını düşünmek büyük hatadır. Bu sözler kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Bu bilgilerin, sözlerin doğru olduğunu düşünürsek, bu sözlerden ancak şunu çıkartabiliriz Kur’an ışığında. Peygamberimiz Allah’ın huzuruna dururken, o günkü duygularının, ruh halinin ve ortamın gerektirdiği ölçülerde, Allah’ın huzurun da durmuş ve ümmetine de bunun bir sınırının olmadığını, bizlerinde Rabbimizin huzurunda istediğimiz kadar kalabileceğimizi anlatmıştır diyebiliriz. Peygamberimizin ümmi olduğunu lütfen unutmayalım. Ümmi okuma yazma bilmeyen değil, Ehli kitaba tabi olmayan anlamındadır. Yani peygamberimiz o günkü toplumun inançlarının hiç birisine tabi değildi. Hatta din adına hiçbir bilgisi de yoktu, bunu Kur’an söylüyor. Ama doğrunun, gerçeklerin arayışı içindeydi. Onun içinde peygamberimiz din ve iman adına ne öğrendiyse, yalnız KUR’AN’DAN ÖĞRENMİŞTİR.

Emin olamayacağımız bilgilerle, toplumun kafasını karıştırmak yerine, Kur’an gerçeklerine bilerek, düşünerek odaklanmalıyız. Çünkü peygamberimiz ve en yakınlarının rehberi, İslam’ı yaşamak adına bilgilendikleri kitap yalnız Kur’an’dı. Düşünmenizi istediğim en önemli konu ise, Kur’an’ın vermediği onca bilgiler, rivayetler dine yapılan ilavelerin kayıt altına alındığı dönem, peygamberimizin vefatından yaklaşık 250 yıl sonrasına dayanıyor. İyide bu bilgiler toplanmadan, mezhepler toplum arasında oluşmadan önce, insanlar namazlarını doğru kılmıyorlar mıydı? Yanlış mı kılıyorlardı? Peygamberimizin en yakınlarını düşünün lütfen. Dört halife döneminde bile bu ve buna benzer bilgilerin, kayıt altına alınmadığını görüyoruz. Tam tersine, peygamberimiz gördüğü yanlışlar üzerine, hadis yazımını ve naklini yasaklamıştır. Hâşâ peygamberimizin akıl edemediğini, birileri 250 yıl sonra akıl edip, bu bilgileri kayda alıp, doğru namaz kılmamızı sağlayıp, hepimizin imanını mı kurtardı? Tüm bunlara inandığımız takdir de, böyle bir sonuç çıkıyor ne yazık ki, hatırlatırım.

Bu nasıl bir mantık ki, toplumun inancıyla adeta alay ediliyor. Herkes bir tarafa çekiyor, bazıları da Kur’an’ın gölgesinde, topluma şirin görünmeye çalışıyor. Değerli din kardeşlerim. Allah orta yolu izleyen bir ümmet olsun der bizlere. BU ORTA YOL, ASLA KUR’AN’IN DIŞINA SAPMADAN GİDECEĞİMİZ YOLDUR. Dinimizi lütfen artık birilerinden öğrenmeye çalışmayalım. Önce bizler çaba gösterelim, yani imtihanımızı Kur’an’dan kendimiz yaşayalım. Daha sonra elbette araştıralım ve soralım. Ama bizler imtihanımızı başkalarına havale ederde, şüphe duymadan bu sözlerin ardına düşersek, inanın huzuru mahşerde, büyük sürprizle karşılaşabiliriz.

Din bütündür oda Kur’an’dır, bunu unutmayalım. Bizlerin dikkat etmesi geren, Kur’an’ın onay vermediği bir sözün ya da kişilerin ardına düşmememiz gerektiği gibi, sözlerini Kur’an ile süsleyip, içine Kur’an’ın onay vermediği sözleri, bilgileri karıştıranları da lütfen dikkatle ayırt edelim. Bunu yapabilmek için de, önce bizler Kur’an’ı anlayarak ve düşünerek okumalıyız, hayatımıza geçirmeliyiz. Bunu yaparsak, ALLAH İLE ALDATICILAR, BİZLERİ ASLA KANDIRAMAZ.

Saygılarımla

Mümin suresinin içinde anlatılan Musa (as) kıssasında, Firavun ailesinden olan mümin bir kişi öne çıkmakta, Musa (as) ı öldürmek isteyen Firavuna karşı hakkı haykırmakta ve onu savunmaktadır. Bu mümin kişi ile ilgili ayetlere geçmeden önce, mümin kişi ile ilgili ayetlerle bağlantılı olan surenin ilk ayetleri üzerinde durarak, Kur’an’ın sure ve kitap bütünlüğü içindeki anlatım üslubuna da dikkat çekmek istiyoruz.

[040.001] Ha, Mim.

[040.002] Bu Kitabın indirilmesi, Aziz, Âlim olan Allah’tandır;

[040.003] O, günah bağışlayıcı, tövbe kabul edici, azabı şiddetli, kerem sahibi Allah’tandır ki O’ndan başka ilâh yoktur. Hem dönüş O’nadır.

[040.004] Allah’ın ayetleri üzerinde, Kâfirlerden başkası tartışmaya girişmez. İnkârcıların memlekette gezip dolaşması seni aldatmasın.

[040.005] Onlardan önce Nuh kavmi de yalanladı. Arkalarından muhtelif topluluklar da. Her ümmet kendi peygamberlerini yakalamaya yeltendi ve hakkı batılla yok etmek için mücadeleye girişti. En sonunda Ben de onları yakaladım. Azabım nasılmış?

[040.006] Senin Rabbinin kâfirler üzerindeki: «Gerçekten onlar ateşin halkıdır» sözü böylece hak oldu.

Hurufu mukattaa (kesik harfler) ile başlayan sure, kitabın kimin tarafından indirildiğini haber vererek devam etmekte, kitabı indiren Allah’ın tövbeleri kabul edici olduğu gibi, azabının da şiddetli olduğu beyan edilmektedir. 4-5-6. ayetlerde beyan edilenler, ilerleyen ayetlerde gelecek olan Musa (as) kıssası ile yakından alakalıdır. Allah’ın ayetleri hakkında Musa (as) ile tartışmaya giren Firavun, onun helak edilmesi ve ateşe atılması ile ilgili ayetler ile yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler yakından alakalıdır.

Bu ayetlerin birbiri içindeki anlam örgüsünün muhteşemliği, kıssa eğer Arapça orijinal metni ile birlikte okunacak olursa daha net olarak ortaya çıkacaktır. Dikkatli bir okuyucu, kelimelerin birbiri ile arasındaki bağını kurarak okuduğu zaman, verilmek istenilen mesajı daha kolay anlayacaktır.

[040.007] Arş’ı taşıyanlar ve çevresinde bulunanlar Rabblarını hamd ile tesbih ederler, O’na inanırlar ve müminlerin yarlığanmasını isterler: Rabbımız; ilim ve rahmetle her şeyi kuşattın. Tövbe edip Senin yoluna uyanları bağışla. Ve onları cehennem azabından koru.

[040.008] Rabbımız; onları ve babalarından, eşlerinden, soylarından salih olanları kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz ki Aziz, Hâkim olan Sensin Sen.

[040.009] Onları kötülüklerden koru. O gün kötülüklerden kimi korursan; şüphesiz ona rahmet etmiş olursun. En büyük kurtuluş işte budur.

Melekler ile ilgili anlatımlar, Kur’an’ın gaybe dair anlatımlarına dâhildir. Meleklerin işlevi ile ilgili ayetleri okuduğumuzda, onların iman edenlere yardım ettikleri, onlar için Allah’tan bağışlanma istediklerini görmekteyiz. Elbette onların yardımı ve bizler için istiğfar etmeleri, bizim onu hak etmemiz ile yakından ilişkilidir. Surenin Firavun ailesinden olan mümin kişi ile ilgili ayetleri, meleklerin duasının ve istiğfarının nasıl hak edileceğini de bizlere öğretmektedir.

Bu konuda başka surelerde de ayetler bulunmaktadır.

[041.030-32] Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler. «Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istemekte olduğunuz her şey de sizindir.» Gafur, Rahim olanın ikramı olarak.

Mümin Suresi 7-8-9. ayetlerde meleklerin lisanı üzerinden yapılan duayı hak etmek gerektiğini yukarıda söylemiştik. Mümin Suresi 23. ayetinden itibaren başlayan Musa (as) kıssasının 28. ayetinden itibaren, Firavun ailesinden olan ve imanın gizleyen bir mümin kişi sahneye çıkar ve konumuz olan ayetlerde meleklerin duasının ne şekilde hak edileceğini bize gösterir.

Mümin Suresi 26. ayetinde Firavun “bırakın beni, öldüreyim Musa’yı da o rabbına duâ etsin, zira ben onun dininizi değiştirmesinden ve yâhud Arzda bir fesad çıkarmasından korkuyorum” dedikten sonra Mümin kişi sahneye çıkar ve Firavun ve kavmine karşı şunları söyler;

[040.028] Firavun ailesinden olup da imanını gizleyen mümin bir adam da demiştir ki: Rabbim Allah’tır, dedi diye bir kişiyi mi öldüreceksiniz? Hâlbuki o, size Rabbınızdan ayetlerle gelmiştir. Eğer yalancıysa; yalanı kendisinedir. Eğer doğru sözlü ise; sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Muhakkak ki Allah; haddi aşan yalancı bir kimseyi hidayete erdirmez.

[040.029] «Ey kavmim! Bugün mülk sizin içindir. Yerde yükselmişler bulunuyorsunuz. Fakat eğer bize Allah’ın azabı gelirse bize kim yardım edebilir?» Firavun dedi ki: «Ben size muvafık gördüğüm reyim ne ise ancak onu gösteriyorum ve ben doğru yoldan başkası için size rehberlik etmekte değilim.»

[040.030] İman eden zât da dedi ki: «Ey kavmim! Şüphe yok ki ben sizin üzerinize Ahzab gününün mislinden korkuyorum.»

[040.031] «Nuh kavmi, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer (bir gün). Allah, kullar için zulüm istemez.»

[040.032] Ey kavmim; doğrusu ben, sizin için o feryad gününden endişe ediyorum.

[040.033] «O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah’tan koruyacak olan yoktur. Her kimi Allah şaşırtırsa, artık ona bir yol gösterici bulunmaz.»

[040.034] «Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o, vefat edince, demiştiniz ki: «Allah, ondan sonra kesin olarak bir peygamber göndermez.» İşte Allah, ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi böyle saptırır.»

[040.035] Onlar ki; kendilerine gelmiş bir hüccet bulunmaksızın Allah’ın ayetleri üzerinde tartışırlar. Bu, Allah katında da, iman edenlerin yanında da öfkeyi arttırır. Ve böylece Allah; büyüklük taslayan her zorbanın kalbini mühürler.

[040.036] «Firavun dedi: Ey Haman, bana yüksek bir kule yap ki o sebeplere (yollara) erişeyim.»

[040.037] Semaların esbabına da Musâ’nın tanrısına muttali’ olurum ve her halde ben onu yalancı sanıyorum» İşte bu suretle Fir’avne kötü ameli süslendirildi de yoldan çıkarıldı, Fir’avn düzeni hep hüsrandadır

[040.038] O inanan kimse dedi ki: «Ey milletim! Bana uyun, sizi doğru yola eriştireyim.»

[040.039] Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama ahiret, gerçekten kalınacak yurttur.

[040.040] Kim, bir kötülük işlerse; ancak onun benzerleriyle ceza görür. Kadın veya erkek her kim de inanarak salih amel işlerse; işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız şekilde rızıklanırlar.

[040.041] Ey kavmim; bana ne oluyor ki, sizi kurtuluşa çağırırken, siz beni; ateşe çağırıyorsunuz.

[040.042] «Siz beni Allah’a (karşı) küfre sapmaya ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O’na şirk koşmaya çağırmaktasınız. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah’) a çağırıyorum.»

[040.043] Sizin beni davet ettiğiniz şeyin ne dünyada, ne de ahirette hiçbir davet yetkisi yoktur: Gerçekte dönüşümüz Allah’adır. Aşırı gidenlere gelince, işte onlar ateş ehlidirler:

[040.044] «İşte size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız. Ben de işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kulları pek iyi görendir.»

[040.045] Sonunda Allah, onların kurdukları hileli-düzenlerinin kötülüklerinden onu korudu ve Firavunun çevresini de azabın en kötüsü kuşatıverdi.

Surenin 9. ayetinde meleklerin “Onları kötülüklerden koru” duası, 45. ayet içinde Firavun ailesinden olan mümin kişi için “Sonunda Allah, onların kurdukları hileli-düzenlerinin kötülüklerinden onu korudu” şeklinde karşılık bulmaktadır.

Mümin Suresi 28-45. ayetlerini okuduğumuz zaman, Firavun ailesinden olan mümin kişinin Firavun ve kavmine karşı olan sözlerinin, iman iddiasında olan bir kimsenin yapması gereken davranışlardan olduğunu görmekteyiz. Onun bu davranışları Allah (CC) katında övgüye değer bir davranış olarak görülerek cennet ile karşılık bulacaktır.

Firavun ailesinden olan mümin kişi, imanının şahitliğini yerine getirerek hayata veda etmiştir. Fakat onun yaptıklarının bizlere anlatılmasının sebebi, ne kadar kahraman bir yiğit mümin olduğundan ziyade, bizlerin yaşadığı hayatta eğer meleklerin yardımını ve istiğfarını hak etmek istiyor isek, böyle bir yaşam sürmemizin gerektiğini hatırlatmak amaçlıdır.

Firavun ailesinden olan mümin kişi surenin 25. ayetinde söze “Rabbim Allah’tır, dedi diye bir kişiyi mi öldüreceksiniz?” diye başlamaktadır. Bu ve devamında gelen sözleri söylemesine sebep, Firavunun “bırakın beni, öldüreyim Musâ’yı” diyerek Musa (as) ‘ın canına kast etmeye kalkmış olmasıdır.

Musa (as) bilindiği üzere kendisini rab ve ilah olarak ilan eden (Naziat Suresi 24 – Şuara Suresi 29) Firavuna karşı gerçek rab ve ilah’ın sadece Âlemlerin rabbi olan Allah (CC) olduğunu savunarak, Firavunun bir sahtekâr ve yalancı olduğunu söylemektedir. Ülkenin en mahir sihirbazlarını Musa (as) ‘ın karşısına çıkartması ve onların yenilerek iman etmesinin ve öldürülmelerinin ardından, artık iplerin elinden iyice elinden gitmeye başladığı anlayan Firavun, çareyi Musa’yı öldürmekte bulur ve karşısına kendi ailesinden bir mümin çıkarak yapmak istediği şeyin yanlışlığını, her türlü tehlikeyi göze alarak Firavunun karşısında haykırır.

Firavun ailesinden olan mümin kişinin Firavunun karşısındaki bu kıyamı, bize neler söyleyebilir?

Bilindiği üzere Kur’an kıssalarının anlatılış amacı, sadece geçmişlerin başından geçenlerin anlatılması değil, o anlatımlardan ibret alınmasına yöneliktir. Firavun ailesinden olan mümin kişi, o aileden olmanın verdiği imkânlara sahip bir kimsedir. Bunu Firavunun karşısında konuşabilmesinden anlamak mümkündür. Mümin kişi bu kıyamının ona neye mal olacağını da çok iyi bilmektedir. Buna rağmen hayatını, makam ve mevkisini hiçe sayarak, Musa (as) ‘ın arkasında durmakta ve onu Firavuna karşı savunmaktadır.

Çünkü Firavunun tarafında olmanın karşılığı ile Musa’nın tarafında olmanın karşılığının farklı olduğunu çok iyi bilmekte, Firavun tarafında olmanın geçici menfaatlerine karşılık, Musa’nın tarafında olmanın ona ebedi cennet menfaatlerini sağlayacağını biliyor ve hayatını bu inanç üzerine tesis ediyordu.

Geçici dünya menfaatleri ile ebedi menfaatler arasında seçim yapmak zorunda kalmak sadece bir kereliğine yaşanmış bitmiş olay değil, her gün yaşanan ve yaşanabilecek bir olaydır. Firavun ailesinden olan mümin kişinin kıyamı, bizlere hangi tarafı seçmemiz gerektiğini öğretmektedir. Çünkü surenin ilerleyen ayetleri, geçici dünya menfaatlerini seçerek, ebedi cehennemi hak edenlerin ateş içindeki yaşantılarından kesitler sunulmakta, dünyadaki seçimlerinin karşılıklarının ne oldukları bizlere gösterilmektedir.

[040.046] Ateş; sabah akşam, ona sunulurlar. Kıyamet-saatinin kopacağı gün ise: «Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun».

[040.047] Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken güçsüzler, büyüklük taslayanlara derler ki: Doğrusu biz, size uymuştuk. Şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?

[040.048] Büyüklenen (müstekbir) ler derler ki: «Biz hepimiz (ateşin) içindeyiz; gerçek şu ki Allah, kullar arasında hüküm verdi.»

[040.049] Ateşin içinde olanlar, cehennem bekçilerine dediler ki: «Rabbinize dua edin; azabtan bir günü (olsun) bize hafifletsin.»

[040.050] (Bekçiler:) «Size kendi peygamberleriniz apaçık belgelerle gelmez miydi?» dediler. Onlar: «Evet» dediler. (Bekçiler:) «Şu halde siz dua edin» dediler. Oysa kâfirlerin duası, çıkmazda olmaktan başkası değildir.

[040.051] Şüphesiz ki Biz; peygamberlerimize ve iman etmiş olanlara hem dünya hayatında, hem de şahidlerin şehadet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz.

[040.052] Zalimlere kendi mazeretlerinin hiç bir yarar sağlamayacağı gün; lanet de onlarındır, yurdun en kötüsü de.

Bu ayetler, dünya hayatında yaşamlarını elçiler vasıtası ile gelen vahye göre uydurmayarak onları ret edenlerin, ahirette düşecekleri zelil durumu tasvir etmektedir. Herkesin malumu olduğu üzere, surenin 46. ayeti cımbızla seçilerek bağlamından koparılmak sureti ile rivayetler yolu ile bize gelen “Kabir Azabı” meselesini Kur’an’a onaylatmak amaçlı kullanılmaktadır. Hâlbuki 46. ayet bağlamı gözetilerek okunduğunda, çocukların bile anlayabileceği bir netlikte olup, rivayetler yolu ile gelen bir bilgiyi onaylaması mümkün değildir.

Surenin 51. ayetindeki Allah’ın yardımının nasıl gerçekleşeceği, daha önceki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, yaşanmış bir şekilde gösterilmektedir. Allah’ın yardımının kullar üzerinde gerçekleşmesinin, kulların bu yardımı hak etmesi ile yakından alakalı olduğu asla unutulmamalıdır. Allah (CC) hiç bir elçisine ve kuluna yardımını, onlar bu yardımı hak edecek fiillerde bulunmadan yapmamıştır, yapmaz ve yapmayacaktır.

Musa (as) kendisine yüklenen risalet görevini bıkmadan, yorulmadan, korkmadan yerine getirmek sureti ile Allah’ın dünya ve ahiret yardımını hak ederken, Firavun ailesinden olan mümin kişi ise, iman ettiği elçinin arkasında canını, malını, istikbalini hiçe sayarak durmak sureti ile Allah’ın dünya ve ahiret yardımını hak etmiştir.

Şimdiye kadar sıraladığımız ayetleri toparlayacak olursak şunları söyleyebiliriz;

Allah’ın ayetleri üzerinde tartışmak sureti ile inkâr edenlerin uğradıkları ve uğrayacakları akıbet haber verildikten sonra, meleklerin Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanlara karşı çıkarak, imanlarını ispat edenlere karşı olan mağfiret talepleri dile getirilerek, Allah’ın ve meleklerin kime destek çıktığı gösterilmektedir.

İlerleyen ayetlerde kıssa yollu anlatım üslubu ile Allah’ın ayetleri hakkında tartışma yapan Firavun ve ona karşı çıkan bir mümin üzerinden onların yaşamları içinde hak ve batıl için nasıl mücadele ettikleri anlatılmaktadır.

Yaşamlarını küfür ve şirk üzerine bina ederek ahirete kavuşanların düşecekleri durum canlı bir biçimde sunulmak sureti ile gösterilerek, “İleride düşeceğiniz durum bu dur” mesajı verilmektedir.

Bu ayetler üzerinden bizlere de elbette mesajlar verilmektedir.

Küfür ve iman arasında tercih yapmak zorunda kaldığımız zaman, seçmemiz gereken taraf iman tarafı olması gerektiği mesajı bizler tarafından alınması gereken önemli bir mesajdır. Bir tarafta dünya hayatının süslü güzellik ve zenginlikleri, diğer tarafta ise meşakkat ve çile olsa bile, bizler imanımız gereği geçici olanı değil, ebedi olanı seçmek sureti ile imanımızın şahitliğini yapmak zorundayız.

Aksi takdirde iman dediğimiz şey, sadece dil de kalan, yaşanmayan, sıkıya geldiğinde sırttan atılan bir yük olarak yaşamımızda yerini alacak ve bu iman hesap gününde bizlere herhangi bir fayda sağlamayacaktır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (CC) BİLİR.

Bugünkü yazımda, sizlerin dikkatinizi çekmeye çalışacağım konu, BİR MÜSLÜMAN İNANCINI, HANGİ SINIRLAR İÇİNDE YAŞAMALIDIR. PEYGAMBERİMİZİN DİN ADINA SINIRLARI NEYDİ? BİZLERİN SINIRLARININ NE OLMASINI ALLAH BİZLERDEN İSTİYOR. Gelin bu soruların cevabını, sorumlu olduğumuz ve bizlere yol gösterici olarak gönderilen, Kur’an’dan anlamaya çalışalım.

Allah bazı ayetlerinde dikkatimizi çekerek, şöyle bir uyarıda bulunur. “ALLAH SINIRI, HADDİ AŞANLARI SEVMEZ.” Bu uyarıda yapılan had, sınır nedir burası önemli. Bakın size öyle bir örnek vermek istiyorum ki, peygamberimiz daha yaşıyor. Bu durumdayken elçisinin bazı tebliğlerine uymak istemeyenleri uyarıp, hangi kitaba, kime sıkıca bağlanmalarını istiyor Allah.

Ali İmran 101: Size Allah’ın ayetleri okunup dururken ve Allah’ın Resulü de aranızda iken dönüp nasıl inkâr edersiniz? KİM ALLAH’A SIMSIKI BAĞLANIRSA, KESİNLİKLE O, DOĞRU YOLA İLETİLMİŞTİR.

Ayete lütfen dikkat edelim. Hitap edilen insanlar Allah’a, elçisine ve kitaba iman etmeyenler değil, ÇÜNKÜ AYETLERİ OKUYORLAR, TEBLİĞ ALIYORLAR. Yoksa Allah elçisine ve kitaba iman etmeyenlere neden söylesin bunları. Ama inananlar arasında, yapılan bir yanlışa dikkat çekiliyor. Bir problem var elçisi ile bir kısım iman etmekte zorlananlar arasında. Bazı ayetlere yüz çeviriyorlar, inanmak istemiyorlar. Çünkü ne diyor, Allah’ın resulü de aranızda. Lütfen bunu doğru anlamaya çalışalım. Hatırlarsınız cahiliye döneminden örnekleri verilir Kur’an’da. Bazı kişiler Kur’an’a inanalım ama atalarımızın inançlarını da yaşayalım dediklerini biliyoruz ama Allah bu istekleri asla kabul etmiyor. Demek ki iman edilecek, rehber alınacak, yalnız Allah’ın katından gelen kitap olduğu çok açık anlaşılıyor. Ona asla ilave edemeyiz, emin olmadığımız bilgileri din diye yaşayamayız. HÜKÜM VEREN YALNIZ ALLAH’TIR, HÜKMÜNE HİÇ KİMSEYİ ORTAK ETMEZ, lütfen bu ayetleri unutmayalım.

Bu ayetin iki ayet sonrasında, Allah bizlerin uymamız ve bağlanmamız gereken kitabın Kur’an olduğunu da bakın nasıl açıklıyor. ”HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE (KUR’AN’A) SIMSIKI SARILIN. PARÇALANIP BÖLÜNMEYİN.” Buradan da çok açık anlıyoruz ki, Allah’ın hududu sınırları Kur’an’mış. Allah’ın koyduğu sınırları aşan, haram demediği şeylere de haram diyenleri de uyarıyor ve bakın ne diyor.

Maide 87: Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. ALLAH SINIRI AŞANLARI SEVMEZ. (Diyanet vakfı meali)

Demek ki Allah’ın sınırları, Kur’an’da belirtilmiş. Hatta Kur’an bir ayetinde şöyle uyarır. “ALLAH’IN İNDİRDİĞİYLE HÜKMETMEYENLER. SAPIKLARIN TA KENDİLERİDİR.” Rabbimizin haram demediği bir şeye haramdır, yasaktır dersek, Allah’ın sınırlarını aşmış oluruz. Allah’ın da, bu sınırları aşanları sevmediğini açıkça belirtiyor. Ne dersiniz, bu ayetten alacağımız kıssadan hisseyi düşünürsek, bizler İslam toplumu olarak, Allah’ın sınırlarını aşmayan bir toplum olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Yüzünüzdeki tebessümü hissediyorum. Peki, peygamberimizin durumu nasıldı. Kur’an’ın dışından, dini yönlendirme ve ilaveler yapma gibi bir düşüncesi var mıydı?

Enbiya 45: De ki: BEN, SADECE, VAHİY İLE SİZİ İKAZ EDİYORUM. Fakat sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar. (Diyanet vakfı meali)

Enam 19: ….BU KUR’AN BANA, KENDİSİYLE SİZİ VE ULAŞTIĞI HERKESİ UYARMAM İÇİN VAHYOLUNDU….

Ahkaf 9: De ki: “Ben türedi bir peygamber değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. BEN SADECE BANA VAHYEDİLENE UYARIM. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Diyanet meali)

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Allah özellikle elçisinin, yalnız Kur’an’a uyacağını belirtiyor ayetlerde. Sizce neden olabilir? Allah bilmiyor mu elçisinin yalnız Kur’an’a uyacağını. Elbette biliyor. Bu uyarılar bizlere, uyarı niteliğinde din kardeşlerim. Lütfen düşünmeden okuyup geçmeyelim. Peygamberimiz, ben yalnız Kur’an’a uyarım dedikçe, bugün bizlerin genel çoğunluğu inatla, yalnız Kur’an ile olmaz, fıkıh olmasaydı ne namazımızı kılabilirdik ne orucumuzu tutabilirdik deme yanlışını yapıyoruz ve peygamberimize Allah, Kur’an’ın misli kadar hüküm koyma yetkisi vermiştir diyoruz. Böylece Kur’an’ın sınırlarını aşmış, kendimize yeni bir din yaratmış oluyoruz, ama bunun farkında bile değiliz. Ne kadar ilginç, ALLAH’IN RESULÜ BEN YALNIZ KUR’AN’A UYARIM DİYOR, BİZLER İSE KUR’AN YETERSİZDİR, ÖZETTİR, HER BİLGİ YOKTUR DİYEREK KÂFİRLERİN SAFINDA YER ALIYORUZ. Hâlbuki Kur’an peygamberimizin yetki ve sorumluluklarından bahsederken, bakın neler diyor.

PEYGAMBERE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR. (Ankebut 18) Diyanet meali.

BİZ RESULLERİ, SADECE MÜJDELEYİCİLER VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ. (Kehf 56) Diyanet vakfı meali

SENİN GÖREVİN SADECE TEBLİĞ ETMEKTİR. (Rad 40) Diyanet meali.

Cahiliye devrinde de yapılan yanlışı, bakın Allah nasıl uyarıyor.

Maide 77: De ki: “Ey Kitap ehli! HAKKIN DIŞINA ÇIKARAK DİNİNİZDE AŞIRI GİTMEYİN. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.” (Diyanet meali)

Hak olanın ne olduğunu Allah, birçok ayetinde söylüyor ve HAK YALNIZ ALLAH KATINDAN GELENDİR açıklamasını yapıyor. Allah sizleri Kur’an’dan sorumlu tutuyorum diyerek, HAK olanın en son gönderilen, yalnız Kur’an olduğu belirtiyor. Cahiliye dönemindeki insanlar, Allah’ın gönderdiği kitabın sınırlarını aşarak, atalarının rivayet inançları ile şekillendirdiği itikatlarından dolayı Rabbimiz uyarıyor ve ne diyor? “HAKKIN DIŞINA ÇIKARAK, DİNİNİZDE AŞIRIYA GİTMEYİN” NE YAZIK Kİ BİZLERİN İNANCINDA SINIR KALMADI, HAKKIN SINIRINI İSE BİLEN YOK. Cahiliye dönemindeki toplumlara hitaben Kur’an, çok düşündürücü bir uyarıda bulunuyor. Allah’ın gönderdiği kitapların sınırını aşanlara, Allah hüküm vermediği halde, bunlarda Allah katındandır diyenleri, bakın nasıl uyarıyor. Kıssadan hisse alana ne mutlu.

Kalem 36–37: Size ne oluyor, NASIL HÜKÜM VERİYORSUNUZ? YOKSA SİZE AİT BİR KİTABINIZ VAR DA (BU BATIL HÜKÜMLERİ) ONDAN MI OKUYORSUNUZ? (Diyanet meali)

Bu ayetten ders alarak, Allah’ın rehberi Kur’an’ı yeterli görmeyip, Rahmanın sınırlarını aşanlara, Allah hüküm vermediği halde, bunlarda Allah’ın katındandır diyenlere sormak istiyorum.

SİZLER NASIL HÜKÜM VERİYORSUNUZ. BU SÖYLEDİKLERİNİZ KONUSUNDA, ALLAH KUR’AN’DA HÜKÜM VERMEMİŞTİR. YOKSA ALLAH’IN KİTABININ EŞ DEĞERİNDE, SİZE AİT BİR KİTABINIZ MI VAR. ONDAN MI OKUYORSUNUZ.

İnanın çok büyük yanılgılar içindeyiz. Bu sapkınlık derecesine varmış, yanılgılarımızı fark edebilmek adına, hep birlikte batıldan uzak, Kur’an’ın sınırlarını aşmadan, FURKAN ın ipine sarılalım. Allah Kurtuluşa ereceklerin bakın kimler olduğunu söylüyor. Lütfen bu uyarıları dikkate alalım, hesap günü çokkkkkk ama çok pişman oluruz.

Bakara 5: İşte onlar, RABLERİNDEN GELEN BİR HİDAYET ÜZEREDİRLER ve KURTULUŞA ERENLER DE ANCAK ONLARDIR. (Diyanet vakfı meali)

Muhammed 2–3: İman edip yararlı işler yapanların, RABLERİ TARAFINDAN HAK OLARAK MUHAMMED’E İNDİRİLENE İNANANLARIN GÜNAHLARINI ALLAH ÖRTMÜŞ ve hallerini düzeltmiştir. BUNUN SEBEBİ, İNKÂR EDENLERİN BATILA UYMALARI, İNANANLARIN DA RABLERİNDEN GELEN HAKKA UYMUŞ OLMALARIDIR. İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini anlatır. (Diyanet vakfı)

Ayette açıkça Rabbimiz, Allah katından gelen Kur’an’a uyan, onun sınırlarını aşmayan, yalnız onun ipine sarılan, emin olmadığı bilginin ardına düşmeyen kullarım, KURTULUŞA ERECEKTİR, ONLARIN GÜNAHLARI BAĞIŞLANACAKTIR dediği halde, bizler korkmadan, utanmadan yalnız Kur’an ile olmaz, Kur’an iman adına bizlere yetmez demekten çekinmiyoruz. Allah daha önce gönderdiği kitapların dışına çıkan, kitabı yeterli görmeyip, atalarından intikal eden rivayetleri dinleştirip, Allah’ın sınırlarını aşanlara bakın ne diyor.

Hucurat 16: De ki: “DİNİNİZİ ALLAH’A MI ÖĞRETİYORSUNUZ? Oysa Allah göklerde olanları da yerde olanları da bilir, Allah her şeyi bilendir.” (Diyanet meali)

Lütfen bu ayet üzerinde dikkatle düşünelim. Ehli kitap, bugün bizlerin yaptığı gibi, Allah’ın gönderdiği kitabı yeterli görmeyip, her bilginin olmadığı, herkesin anlayamayacağı bir kitap ilan ederek, Rahmanın sınırlarını aşarak bir din yaratanlara, çok dikkat çekici uyarıda bulunuyor. DİNİNİZİ ALLAH’A MI ÖĞRETİYORSUNUZ? Evet, ne yazık ki bizlerde aynı yanlışı yapıyoruz ve Allah’ın indirdiği dini, detaysız, açıklanmamış bularak, HÂŞÂ ALLAH’IN DİNİNİ, ALLAH’A ÖĞRETMEYE KALKIYORUZ. Sonucunu da tüm İslam âleminde görüyoruz.

Değerli din kardeşlerim. Peygamberimizin kayıtsız şartsız uyduğu kitabın, yalnız Kur’an olduğunu bizzat Kur’an söylüyorsa, bizlerin de yalnız ve yalnız din ve iman adına uyacağımız kitabın, yalnız Kur’an olduğunu unutmamalıyız. BİR BAŞKA DEYİŞLE, ALLAH’IN SINIRLARI KUR’AN’DIR. KUR’AN’IN SINIRLARININ DIŞINA ÇIKAN, ALLAH’IN SINIRLARINI AŞMIŞ DEMEKTİR. Kur’an’dan son bir uyarı ile yazıma son vermek istiyorum. Rabbim cümlemizi, Kur’an’ın sınırlarını aşmayan, Rabbin halis kulları arasına alsın inşallah.

Casiye 6: İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. ARTIK ALLAH’TAN VE O’NUN AYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR? (Diyanet meali)

Saygılarımla