‘İktibaslar’ Kategorisi için Arşiv

Bu makalemde sizlerin düşünmenize vesile olmak istediğim ayet, Saffat suresi 102–103. ayetlerde geçen ve Hz. İbrahim in oğlunu rüyasında kurban ederken gördüğü konu ile ilgili olacak. Bu ve benzeri rüya ayetlerini öne sürüp, bakın Allah biz kullarına da rüyada emirler verebiliyor şeklinde yorumlayıp karısını, çocuğunu öldürdüğünü duyarsınız. Bizler eğer bu ve benzeri ayetleri, Kur’an’ın diğer ayetleri ile birlikte anlamaya çalışmazsak, elbette yanılgıya düşeriz. Önce konumuzla ilgili ayeti yazalım.

Saffat 102–103–104–105: Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince, “YAVRUCUĞUM! RÜYAMDA SENİ BOĞAZLADIĞIMI GÖRÜYORUM; BİR DÜŞÜN, NE DERSİN?” dedi. O da “BABACIĞIM! EMROLUNDUĞUN ŞEYİ YAP! İnşallah beni sabredenlerden bulursun” diye cevap verdi. HER İKİSİ DE ALLAH’IN EMRİNE TESLİM OLUNCA, babası onu yan üstü yatırdı. Biz ona şöyle seslendik: “EY İBRAHİM! SEN KESİNLİKLE RÜYANI DOĞRULADIN. İşte biz, iyileri böyle ödüllendiririz.” (Bayraktar Bayraklı meali)

Bu ayetleri doğru anlayabilmek için, rüya konusunu Kur’an nasıl anlatıyor önce onu doğru anlamalıyız. Kur’an Zümer 42. ayetinde UYKUYU ÖLÜME BENZETİR. Yani her uyuduğumuzda, aslında bizler ölümü yaşarız. YANİ UYUDUĞUMUZDA, BİZLERİN BU DÜNYA İLE İLİŞKİSİ KESİLİR. Hac 47. ayette de uyuduğumuzda, bizim bu dünyadaki zaman dilimini terk edip, Allah’ın zaman dilimine geçtiğimiz örneğini şu sözlerle bildirir. “RABBİNİN ÖLÇÜSÜYLE BİR GÜN, SİZİN HESAP ETTİĞİNİZ BİN YIL GİBİDİR.” Buradan da anlıyoruz ki, uyuduğumuzda göreceğimiz rüya, bizlerin hesap edebileceğimiz ve gördüklerimizi değerlendirebileceğimiz sınırlarımızın dışında bir durumdur. Hatta bilim adamları yaptığı araştırmalarda, rüyada gördüğümüz çok uzun olayların, aslında bu dünyada birkaç saniye içinde gördüğümüzü tespit etmişler. Bunu lütfen göz ardı etmeden, konumuzu dikkatle düşünelim.

Konumuz olan ayete gelelim. Hz. İbrahim rüyasında oğlunu kurban ettiğini görüyor. Lütfen dikkat, Allah oğlunu Kurban et benim için demiyor. Allah için Kurban ettiğini görüyor ve oğluyla bu konuyu konuşuyor. Böyle bir rüyanın, Allah emri olabileceği düşüncesine kapıldığı içinde, yerine getirmek istiyor gördüğü rüyayı. Ama Allah bu rüyayla elçisini sınıyor ve ona karşı bağlılığını mükâfatlandırıyor, böyle bir şey yapma diyerek, kurban edilecek bir hayvan gönderiyor.

Peki, bu ayeti nasıl anlamalıyız? Böyle bir durumla bizlerde karşılaşabilir miyiz? Allah böyle bir durumla bizleri sınar mı? Elbette bu mümkün değil. Bu ayette anlatılmak istenen, Hz. İbrahim in Allah dan aldığı emri yerine getirmesi değildir konu edilen. ÇÜNKÜ ALLAH TÜM KULLARININ SORUMLU OLDUĞU EMİRLERİNİ, VAHYİNİ ASLA RÜYADA HİÇBİR ZAMAN ELÇİLERİNE GÖNDERMEMİŞTİR. Tam tersine bu ayet, rüyada gördüğümüz böyle bir olayın, gerçekleşmesini asla istemediğini gösteriyor bizlere. Bu ayette de Allah elçisinin, Allah’a ne derece bağlı olduğunu bizlere göstermek için veriyor bu örneği. Onun için Allah, Hz. İbrahim’den bahsederken övgüyle Nisa suresi 125. ayetinde, Allah’a sadık, samimi bir dost olduğundan bahseder. Ayette her ikisi de Allah’ın emrine teslim olunca diye çevrilmiş ayette anlatılan, HZ. İBRAHİM VE OĞLU BU RÜYAYI ALLAH’IN EMRİ OLARAK DEĞERLENDİRİP, YERİNE GETİRMEK İSTEDİĞİNDE DİYE ANLAMALIYIZ.

Kur’an rüyada gördüklerimizin, asıl gerçek anlamlarının yorumunu bizlerin bilemeyeceğini, ancak güven elçileri olan Resullerine özellikle verdiği bir ilim, yorumlama becerisi olduğundan bahseder. Bizler Saffat Suresinde geçen Hz. İbrahim in kıssasını eğer bu ayetler ışında düşünmeden anlamlar yüklersek, hata yaparız. Ayetlerden örnekler verelim.

Yusuf 101: “Rabbim, sen bana mülk ve saltanattan bir nasip verdin. OLAYLARIN VE DÜŞLERİN YORUMUNDAN BANA BİR İLİM ÖĞRETTİN/OLAYLARIN VE DÜŞLERİN YORUMU KONUSUNDA BENİ EĞİTTİN. Ey gökleri ve yeri yaratan! Benim dünyada da ahirette de Veli’m sensin! Beni Müslüman/sana teslim olmuş olarak öldür ve beni barışsever hayırlı kullar arasına kat!” (Yaşar Nuri meali)

Yusuf 5–6: Babası, şöyle dedi: “YAVRUCUĞUM! RÜYANI KARDEŞLERİNE ANLATMA. YOKSA SANA TUZAK KURARLAR. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” “İŞTE RABBİN SENİ BÖYLECE SEÇECEK, SANA (RÜYADA GÖRÜLEN) OLAYLARIN YORUMUNU ÖĞRETECEK ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nimetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakup soyuna da tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Diyanet meali)

Yusuf 21: Onu Mısır’da (kervancılardan) satın alan kişi karısına şöyle dedi: “Bunu değerli bir konumda tut; işimize yarayabilir ya da evlat ediniriz.” BÖYLECE YUSUF’U O ÜLKEDE İYİ BİR YERE YERLEŞTİRDİK Kİ ONA OLAYLARI NASIL YORUMLAYACAĞINI ÖĞRETELİM. Allah işinin üstesinden gelir ama insanların çoğu bunu bilmezler. (Süleymaniye vakfı)

Yusuf 22: YUSUF REŞİT OLUNCA ONA DOĞRU KARAR VERME YETENEĞİ VE BİR İLİM VERDİK. Biz, güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz. (Süleymaniye vakfı)

Kur’an’da bu konuda, Hz. Yusuf un rüyasında gördüğü kıssalar, aslında sorularımıza cevap veriyor. Detaylarını lütfen Kur’an’dan araştırınız. Hz. Yusuf hapisteyken, Kralın gördüğü rüyasını tabir etmesi ve ne anlama geldiğini söylemesiyle, hayatının değiştiğini ve önemli mevkilere geldiği örneği verilir. Hatta peygamberimizin de gördüğü bir rüyadan, Fetih 27. ayette bahsedilir ve derki; “ANDOLSUN Kİ ALLAH, ELÇİSİNİN RÜYASINI DOĞRU ÇIKARDI.” Allah’ın elçisi rüyasında, Mescidi Haram a rahatlıkla, düşmanlar zarar vermeden girdiğini görüyor. Allah da elçisinin gördüğü bu rüyayı gerçekleştiriyor. Bakın tüm rüya örneklerini Allah, görev verdiği çok özel elçileri üzerinden veriyor. Rüyasının gerçekleşeceğini aslında Peygamberimiz bilmiyor, Allah’ın indirdiği ayetle öğreniyor.

Allah elçilerine, gördüğü rüyaların ne anlama geleceğinin ilmini, eğitimini veriyor ve onlar böylece gördükleri rüyayı yorumlayabiliyorlar. Hz. İbrahim, rüyanın o kadar etkisinde kalıyor ki, sanki bunun Allah emri olduğunu zannediyor ve yerine getirmeye çalışıyor. Bu zor imtihanı da başarıyla veriyor. TEKRAR HATIRLATMAK İSTERİM, ALLAH HZ. İBRAHİM’E RÜYASINDA, OĞLUNU KURBAN ET DEMİYOR. Şöyle düşünebilirsiniz, Hz. İbrahim bu kanıya nasıl varıyor olabilir? Lütfen Hz. İbrahim’in dönemini araştırınız, o dönemde batıl ve hurafe inançların etkisiyle, Allah’a insan dahi kurban ediliyordu. Bunun etkili olabileceğini, göz ardı etmemek gerekir.

RÜYA BİZLER İÇİN BAŞKA BİR ALEMDİR VE BİZLER BU ALEMDE GERÇEKLİK DEĞERLERİMİZİ, DÜNYADAKİ GİBİ KULLANAMAYIZ. ÇÜNKÜ ZÜMER 42. VE HAC 47. AYETLERDE AÇIKLANDIĞI GİBİ, ZAMAN AKIŞI, ALGILARIMIZIN ÜSTÜNDEDİR. Rüyalarımızın bizler ne anlama geldiğini, kesin olarak anlayamayız ancak fikirler yürütürüz, belki bir kısmı tutabilir. Çünkü rüyalarımızda gördüklerimizin genel çoğunluğu, günlük yaşantımızın etkisiyle oluşur.

Dilerim cümlemiz başımızı yastığa koyduğumuzda, uyurken güzel ve huzurlu rüyalar gören ve o güzel rüyalarımızın da gerçek olduğuna şahit olan, Allah’ın mutlu, azınlık kullarından oluruz. Tekrar hatırlatmak isterim, her uyuduğumuzda aslında ölümü tadıyoruz, çünkü Allah uykunun da bir çeşit ölüm olduğunu, vakti dolanların uyandırılmadığını, vakti dolmayanların ise uyandırıldığını söyler ayetinde. Dilerim vakit dolduğunda, hesap verenlerin safında uyanabilmek dileklerimle. ALLAH CÜMLEMİZİN YARDIMCISI OLSUN İNŞALLAH.

Saygılarımla

YA ALLAH VARSA? \ Kenan ESEN

Yayınlandı: 12 Şubat 2020 / Kenan Esen, İktibaslar

İnsanoğlunun dünya serüveni başladığı andan beri merak ettiği sorulardan en önemlisi: “İnsanlar, hayvanlar ve çevremizdeki olan her şey sonsuz güç sahibi bir veya birden çok yaratıcı tarafından mı yaratıldı? Yoksa kendi kendine mi oluştu?” sorusudur.

Eski uygarlıklar daha çok birden fazla Tanrıya inanırken, insanlığın son 3000 yılı daha çok, tek Tanrıya inanma şeklinde olmuştur. Ancak son 200 yıl, hatta bunu daha da eski tarihe çekebiliriz, kendi kendine, doğa yoluyla oluşmuş fikrine inananların sayısının arttığını görmekteyiz. Bunlar kendilerini Ateist olarak adlandırmaktadırlar. A-Teist aslında Teist olmayan anlamına gelir. Teizm; Yunanca Theos kelimesinden gelir ve anlamı Tanrı demektir. Teizm ise Tanrılıcılık. A-Teizm Teizme karşı oluşturulan bir argüman olduğundan Teizm yoksa A-Teizm de otomatikman yok olacaktır. O nedenle Batıda daha çok Ateizm yerine Hümanizm (İnsancılık) adıyla bilinmektedirler.

Teizm inancına göre Allah birdir, sonsuz bir gücü vardır ve onu inkâr edeni ebedi olarak Cehennemine atacaktır. Bunu istisnalar hariç tüm Teistler dile getirmektedir. Yahudisi de Hristiyanı da, Müslümanı da. Hatta Yaratıcıyı inkâr etmeyi bırak, Yaratıcı bir değil iki demek bile ebedi ateşte yanma sebebidir. Buna şirk denir ve Kur’an’ın asla bağışlamayacağı bir günahtır.

Peki, bu noktada insana düşen görev nedir? Tabi ki Yaratıcı var demektir.

– Ya yoksa?

– Ya yoksa olur mu, sen var de. Yok dersen Cehennemde cayır cayır yanarsın.

Teistlerin argümanı genel olarak böyle. Hatta Hz. Ali’ye atfedilen şu hikâyeye bakalım olayın vahametini daha iyi anlarız:

Hz. Ali (r.a.)’nin inanmayan bir komşusu vardı. Ona ”Allah’a, ahirete inanıyorsunuz. Peki, ya yoksa?” demiş. Hz. Ali (r.a.) ise ”Yoksa benim kaybedecek bir şeyim olmaz; ya varsa sen ne yapacaksın?” der.

Bu alıntının kaynağının güvenirliliğini sorgulamayacağım. Bana göre bütün rivayetler zan içerdiği için bu rivayeti de gerçekten Ali mi söylemiştir hiç zannetmiyorum; ama toplum tarafından çok bilindik bir hikâye olduğu için bu örneği verdim. Ne zaman bir yorum yapsam Ya Allah varsa, yoksa bizim bir kaybımız olmaz diyorlar. Gerçekten öyle mi? Biraz irdeleyelim.

Bence çok yanlış bir argüman. Önünüzde iki seçenek var: Allah var veya yok.

* Yok diye inanan kişi; bu kişi yok diye inanıyor, ama ya varsa diyecekmiş. O zaman ben var diyeyim de en azından Ahirette “Huriler” verirler bana, bu dünyada da kaybedecek bir şeyim yok. Dünyada da en fazla ibadet ederim. Aç kalırım oruç olur, eğilip kalkarım namaz olur, döne döne giderim Hac olur… Yoksa biraz daha yorulmuş olurum; ama ya varsa… Yok dersek ya varsa Ateist olarak ölürüz. O zaman Ahirette cayır cayır yanarız. En iyisi var diyim ya… Var var… Ya aslında yok ama yine de var:)

(Tanrıya inanma nedeni: Çıkara dayalı, tam bir münafık tip. İşte Hz. Ali rivayeti insanı bu noktaya getiriyor.)

* Var diye inanan kişi de; Hiç araştırma yapmadan, ya zaten yoksa kaybedeceğim, araştırma yapmaya ne gerek var? Ne yani araştırdım sonuç olarak yok çıktı diyelim, ben yok mu diyeceğim? Var var, araştırmaya gerek yok. Hem Allah’ı nasıl araştıracağız, bu Kâinat kendiliğinden oluşur mu? Kendiliğinden oluştu diyen en aşağılık yaratıktır. Çünkü bir insan Kâinatın yaratıcısını nasıl inkâr edebilir? Sonuçta Cehennem var.

(Avrupa’nın dinsiz olduktan sonra Rönesans ve Reform Hareketlerinden sonra geliştiğini görürseniz mesele aşağı yukarı anlaşılır.)

*****

Bakın ne hale getirdiler? Herhangi bir düşüncede ceza varsa, orada özgür düşünceden söz edemeyiz. Bu hangi görüş olursa olsun. Düşünceye ceza veriliyorsa orada çok boyutlu düşünme yok demektir. Bakınız Yaratıcı dünyadan sonraki yaşamda zalimlere ceza verecek ya da vermeyecek gibi bir şey söylemiyorum. Zalim adı üzerinde zulmetmiş kimse demektir, adaletsizdir, hak yiyendir… vs. bu gibi kimselere ceza verir derseniz buna itiraz etmem; ama ben burada bir eylemden değil, düşünceden söz ediyorum. Herhangi bir düşünceye inanmak suçtur demek o konuda özgür düşünmemek demektir. Çünkü bulduğun argümanları bile inanmak istediğin düşünce için kullanacaksın. Peki, böyle bir ortamda nasıl olur da objektif bir ilmi çalışmadan bahsedebiliriz?

Buradan bana Allah’ı inkâr ediyor diye hakaret edenlere veya hakaret etmeyip öyle bilenlere kısaca cevap vereyim: Ben Allah’ı inkâr etmiyorum (Adına Allah, Tanrı, God, Hüda…vs. demek önemli değil.) Ben samimiyetle bir Yaratıcıya inanıyorum; ama bilmiyorum. Bilmediğim için yani şahit olamadığım için de şehadet edemiyorum ve o yüzden de Deist olamıyor, Agnostik olmuş oluyorum. Agnostizm benim istediğim bir şey değil, zorunlu olarak gittiğim yoldur. Ben Yaratıcıya inanıyorum, ama sonuçta inançtır, inancın her zaman yanılma payı vardır. İnancımı değiştirmekten hiçbir zaman korkmadım, doğduğumdan beri inanmış olduğum İslam’ı bırakmak kolay değildi. Yarın bir gün emin olayım geri döndüm demekten de çekinmem veya Allah’a yok demek Cehennemliktir diye öyle bir şey söylemekten de çekinmem. Benim şimdiki inandığım yer burasıdır, yarın ne olur bilemem.

Ayrıca yahu özgür düşünün koskoca Yaratıcı senin bu inancından ötürü seni Cehenneme atıyorsa zaten zalim bir Yaratıcıdır. Zalim bir Yaratıcıysa o zaman hepimize geçmiş olsun; ama siz merhametli olduğuna inandığınız Allah’ı ne kadar zalim bir hükümdar yaptığınızın farkında bile değilsiniz. Allah neden kendisini bulamayanları sonsuz ateşe atsın? Benim inandığım Yaratıcı zalim birisi değil. Böyle inanmamın da kendime göre gerekçeleri var tabi; ama hakikati O’ndan başka kimse bilemeyeceği için benimki inançtır bilgi değil.

Hayatımda büyük bir değişim yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Çünkü değişim olmazsa insanın hayvandan farksız olduğuna inanıyorum. Neden mi? Çünkü herhangi bir hayvana bakın. Eğer ki bir insan tarafından bir şeyler öğretilmemişse her hayvan kendi türünde birbirine benzerdir ve ölene kadar hayvanlar kendilerini geliştiremezler. Bundan 2000 sene önceki öküz de aynıdır, şimdiki öküz de aynı; ama insan öyle mi? İnsan düşünen bir hayvandır der Aristo. Evet aklımız olmasa hayvandan ne farkımız var? Yeme, içme, cinsel ilişki zaten bedenimizin fizyolojik ihtiyaçları… bu her hayvanda da vardır. Bizler aklımızı kullanmazsak hayvandan ne farkımız kalıyor?

İnsan vücudu sürekli bir gelişim göstermektedir; fakat bu evrimsel süreç içerisinde hissedemeyeceğimiz oranda olduğundan, bunu hesaba katmıyorum. 2000 sene önceki insan beyniyle şimdiki insan beyni aynıdır; fakat akıl olarak aynı değildir. Akıl sürekli gelişim göstermektedir. 2000 sene önceki insan aklı ile şimdiki insanın aklı aynı değildir. Neden? Esasen beyin yapısı eskiden ne ise şimdi de aynıdır; ama beyne gelen bilgiler aklı şekillendirdiği için eski nesille şimdiki neslin aklı aynı değildir. 2000 yıldır insanoğlu gelişim göstermiştir. Şimdi yeni doğan bir çocuk bu gelişim içinde kendini bulur ve bu bilgilerden yararlanarak aklını kullanır. 2000 sene önceki filozoflar akıllarını kullanarak o günün bilimine göre yorum yaparlar. Kendi çapında araştırır, sorgular ve kendisine gelen bu bilgiler ışığında yorum yapar.

Mesela o gün dünyanın şekliyle ilgili elinde bilimsel bir done yoktur. O nedenle o bilgiler ışığında yorum yapar ve koskoca filozoflar dünya düzdür der; ama şimdiki 4 yaşındaki çocuk bile dünya yuvarlaktır diyor. Şimdiki çocuğun beyni, o filozoftan daha mı gelişmiş? Hayır! Çünkü o günün dünyasında dünyanın şeklini bilmek imkânsızdı; fakat bugün hazır şekilde elimizde bu bilgiler mevcut. İşte 4 yaşındaki bir çocuk araştırma ruhuna sahipse eski nesilde yaşamış olan filozoftan kat be kat ilerlemiş olacaktır. O nedenle şimdiki insanlar eski insanlardan zeki değil; ama geçmişten gelen elindeki bilimsel bilgiler ışığında eski nesillerden çok daha doğru bilgiyi bilmektedirler. Yarın daha da ilerleyecektir.

***

Bu sadece bilimsel bilgilerde böyle değildir, inanç konusunda da bu böyledir. Son 30 yıldır teknolojinin akıl almaz ilerleyişi nedeniyle insanlar her türlü bilgiye bir tık kadar yakınlar. Eskiden herhangi bir görüşün duyulması, yayılması ayları, yılları, bazen de asırları bulurken; şimdi günleri, saatleri, belki de saniyeleri bulmaktadır. Ayrıca eski nesilde görüş değiştirince sana sosyolojik ve psikolojik, hatta fiziksel baskı çok fazla iken, günümüzde yine iletişimin artmasıyla birlikte azalmıştır. (Tabi sıfırlanmadı.)

Mesela 2000’li yıllardan özellikle de 2010’dan sonra Türkiye’de Kur’an’cılık akımı çok popüler olmuştur. 2000’den önce sadece cuma günleri sevap kazanmak için Kur’an okuyan nesil, tabi Türkçesini değil Arapçasını, şimdi ise anladığı dilden okuyor ve arkadaşlarıyla tartışıyor. İşte o nedenle Kur’an’ı bilmeden iman eden bir nesilden, bilerek iman eden bir nesle doğru gelmiş oldu. Tabi daha da araştırdıkça birçok insan da İslam dininden uzaklaştı. Eskiden bilmeden inananlar, şimdilerde bilerek inanan veya inanmayan insanlara dönüştü. Kendini değişime kapalı tutan insanlar da siz eski insanlardan daha mı iyi biliyorsunuz diyerek eskilerin görüşlerine inanmaya devam ettiler. Tabi eskiye oranla bu geleneksel çoğunluğun beli önemli ölçüde kırıldı ve zaman ilerledikçe bu gelenekçilerin sayısı daha da azalacaktır.

Buralara niye değindim? Kendilerini Kur’an’cı, Tarihselci, Bilimselci, 19’cu, Ateist, Agnostik, Deist…vs. olarak adlandırılanlar; çok değil bundan 30 yıl önce doğmuş olsalardı yüzde 99 gelenekçi Müslüman olacaklardı. Tabi bu konuştuğum Türkiye için. Çin’den bahsediyor olsaydık bu kez de Budizmin gelenekçileriyle modernistlerini konuşuyor olacaktık.

***

Ben bu çağın insanı olarak gelişime kendimi hiç kapatmadım. Doğduğum gün kulağıma ezan okunmuş ve sen Müslümansın denilmişti. Ergenlik çağına kadar zaten insan sorgulayamaz ve Mezhepçi bir Müslüman olarak devam ettim.

Sonra 20 yaşlarına doğru Şeriatçı kesimle tanıştım ve gerçek İslam bu dedim. Şeriat şeriat naraları dilimizden düşmezdi. Demokrasi bir küfürdü. Annemiz, babamız hep kâfirdi. Askere bile bu şekilde gittim ve berbat bir askerlik yaşadım; çünkü herkesi kâfir olarak görüyordum. Şeriat yaşanmadığı için Demokrasi küfründe boğuluyorduk hepimiz! (Tabi o günün algısıyla öyle düşünüyordum.)

Sonra yeni kişilerle, guruplarla tanıştım ve insanları tanıdıkça içimdeki o sertlik yavaş yavaş yumuşuyordu. İnsanlara kâfir demektense onların kalbini nasıl kazanabilirim duygusu yer almaya başlamıştı. Tabi o dönemlerde de gelenekçilik devam ediyordu. Kur’an’ı çok bilmezdim; ama bildiğim 3-5 ayet ile anlatıyordum. Bunun yanında hadis, sünnet, mezhep… hepsi vardı.

Zaman ilerledikçe daha çok insanı tanıdım ve âlimleri takip etmeye başladım ve araştırdıkça gördüm ki, bize gelen Kur’an dışı bilgilerin çoğunun uydurma olduğunu fark ettim. Tabi ya, Allah’ın sözü olan sadece Kur’an’dır, Kur’an dışında her gelen bilgi zandır. Ayrıca Allah’ın sözünün üstüne söz olur muydu? Ve bu saatten sonra Kur’an’cı oldum. Kur’an dışında hiçbir bilgiyi kabul etmiyordum. Namazlarımı Kur’an’a göre kılacaktım, ee rekât sayıları bile yazmıyordu ki, ne yapacaktım? O nedenle ilk işim Allah’ın kitabını çok iyi bilmekti. Başkaları ne demiş değil, Allah ne demiş o önemliydi. O halde başladım Kur’an’da namazı araştırmaya ve minimum ölçüyü dikkate alıp 2’şer rekât kıldım. Diğer ibadetlerim de bundan nasibini alacaktı. Tabi bunun için çok araştırdım. Kur’an’ı sadece okumakla yetinmedim, kavramlarına varıncaya kadar inceledim. Bir Arabın bilmediği bilgilere sahiptim. Ancak araştırdıkça aslında Kur’an’da namazın dahi olmadığını görmüştüm. Kur’an’da anlatılan salat, namaz değildi. Eğer ki Allah namazı emretmediyse namazı da kılmam dedim ve hemencecik bırakmıştım.

Araştırmalarım tüm hızıyla devam ediyordu. Her gün yeni bir bilgi keşfediyordum ve hepsi de Kur’an’dan bilgilerdi. Ancak şunu fark ettim ki, esasen Kur’an Evrensel bir kitap değilmiş, Tarihsel bir hitapmış ve ayetlerin büyük çoğunluğun aslında beni ilgilendirmediğini fark ettim. Kur’an’da Peygamber, eşleri, kızları… gibi ayetler yer alıyordu. Bunları nasıl yorumlayacaktım? Tarihselciler adıyla yayılan Ankara Okulu guruplarını takip ettim ve Türkiye’de Tarihselcilik denilince akla gelen âlimlerin kitaplarını okudum ve bol bol videolarını izledim. Bunlara göre bu ayetler bugün için geçersizdi. Peki, ama Allah bugün bana geçersiz olan bilgileri neden kitabına almıştı ki? Öyle ya, kitapta beni ilgilendirmeyen hiçbir şeyin olmaması gerekiyordu. Düşündüm, sorguladım, araştırdım ve bu noktada yeni bir görüşe gelmiştim: Kur’an parmağı değil, parmağın gösterdiğini amaçlamış olmalıydı. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.” ve bu doğrultuda Kur’an’da Tefsir ve Te’vil adlı bir sistem geliştirmiştim. Bunu Tarihselcilerin de bir kısmı kullanıyordu; ama istisnasız tüm ayetlerde bunun kullanılması gerektiğini söyledim ve bu doğrultuda şöyle bir yazı yazmıştım:

https://mehmetselvi.wordpress.com/2018/04/16/tefsir-tevil-kavramlari-kenan-esen/

Bu yönteme de 2 yıl samimi şekilde bağlı kalmıştım. Ancak bu yöntem kendi içerisinde birçok sorun barındırıyordu. Her ayeti bugüne güncelliyordum. Mesela ayet domuz eti haram diyordu; ancak ben, bu o günün dünyası için haram, bugün haram değil diyordum. Zina cezası 100 sopaydı, bugün hapishane olmalıydı. Ve fark etmiştim ki, aslında ben yeni baştan bir Kur’an yazıyordum. Bu yepyeni bir dindi aslında. Kendimi sorguladım, düşündüm düşündüm. Çıkmazdaydım; ama bu Kur’an’da Allah’tandı. Başka bir alternatif yoktu. Ne yapacaktım?

Peki, ama neden başka alternatif yoktu ki? Değişmekten hiçbir zaman çekinmeyen ben, din değiştirmekten mi çekinecektim? Hayır! Cehenneme giderim korkusuyla yeni düşünceleri dahi sorgulayamıyorsak bu işte bir terslik olmalıydı.

Neyse çok uzatmadan geldiğim son noktada (tabi şimdilik son, değişim ve gelişim her daim devam edecektir.) Yaratıcının insanlara bir kitap gönderip de geceli gündüzlü o kitabı araştırmaları mantıksızdı. Aslolan iyi insan olup kötü işlerden kaçınmak değil miydi? Ee bunun için yazılı bir kitaba gerek var mıydı? Yolda geçen bir karıncayı ezmemem için Kur’an’a mı bakmam gerekiyordu? Akıl ve vicdanım bana yetmiyor muydu? Yaratıcı bir vahiy göndermişse bu akıl olmalıydı. Akıl kendi menfaatleri doğrultusunda da çalışır doğru; ama aslolan kimseye kötülük etmemek, tüm insanların hayrı için bir şeyler yapabilmek olmalı değil miydi? Bunun için akıl, vicdan denilen duyguyu kullanmalıydı.

Neyse sonuç olarak; böyle olunca toplumda din adına oluşturulan statü de otomatikman devreden kalkıyordu. Sen hocasın, sen imamsın, sen Peygamberin soyundansın, sen şeyhin oğlusun… gibi kurumlar otomatikman yıkılıyor. Fakat bunlara inananlar hala çoğunlukta olduğundan maalesef bunları yazdığım için bile düşmanım artmaya devam ediyor. Bunun için ya çoğunluğun yaptığı gibi sessiz sedasız bu bilgilerle bir köşeye çekilecektim veya saldıranlara karşı her ne pahasına olursa olsun yılmadan devam edecektim. Ben 2.sini tercih ettim, inşallah da sözümden geri adım atmam.

Tarihselciler tek bir düze değildir. O nedenle onları eleştirirken hepsi böyledir diyemeyiz; ama genel bir dil kullanmak mecburiyetinde olduğumdan genelleme yapmak durumundayım.

Tarihselciler genel manada Kur’an yeterli bir kitap değildir, Kur’an’ın yanında hadis, sünnet, icma, kıyas gibi Ehli Sünnetin kaynaklarının temel kaynak olduğu görüşündedir. Tabi ki hadisçiler gibi tüm hadisleri kabul etmezler, akla yatmayan hadislere ya uydurma derler veyahut biz şu an anlamıyoruz derler. Ama hadissiz, siyersiz Kur’an bir hiçtir, esas olan Peygamberdir demektedirler.

Kur’an sadece sevap kazanmak için okunan bir kitaptır diyeni de duydum, Kur’an Allah’ın değil Hz. Peygamberin sözleridir diyeni de duydum… Tamam tamam da Kur’an’ın Allah’tan indiğinin delili ne?

Yok.

Her görüşün Kur’an’ın Allah’tan indiğine dair bir görüşü var; ama Tarihselcilerin yok.

* Hadisçiler; Hz. Muhammed (s.a.s.)’in mucizeleri vardı. O yüzden Peygamber olduğunda şüphe yoktur diyorlar. Tabi ki Tarihselcilerin de büyük çoğunluğu Peygamberin mucizesi var derler; ama bunun Allah’tan geldiğinin delili olamayacağını da bilirler. Zira biz o mucizeleri görmedik.

* Kur’an’cılar; Kur’an kendi içerisinde çelişkisi olmayan bir kitaptır, böyle bir kitabı bütün ins ve cin toplansa bile yazamazlar. O halde bu Kur’an Allah’tandır diyorlar.

(Ben de bir zamanlar bu görüşteydim.)

* Bilimselciler; Kur’an 600’lü yıllarda indi; ama o dönemde bilinemeyen birçok bilimsel gelişmeyi o gün için haber verdi. Mesela Dünya yuvarlak dedi, Kâinat genişliyor dedi, iki deniz birbirine karışmaz dedi…vs. Bu bilgiler o dönem için bilinemezdi. O halde Kur’an Allah’tandır.

(Ee sahabeler neden iman etti?)

* Şifreciler; Kur’an’da deniz kelimesi kara kelimesinin oranı bugünkü yeryüzündeki kara deniz oranına eşittir, Melek ve Şeytan 88 kez geçer ve bunun gibi onlarca kelime daha böyle şifrelenmiştir. O halde bu kitap Allah’tandır.

(Bunun da cevabı yukarıdakiyle aynı.)

* 19’cular; Kur’an’daki ayetler 19 ve katlarına göre düzenlenmiştir. O halde bu kitap Allah’tandır.

(19 sistemini ilk defa Reşad Halife 1974’te buldu. O zaman 1974’ten önce kimsenin Müslüman olmaması gerekirdi.)

*****

Sahi Tarihselciler bu kitaba neden iman ediyor diye hiç sormadınız mı? Mutlaka sorun; ya cevap alamazsınız ya da bu bir iman meselesidir, siz anlamazsınız derler.

Bakınız ben yukarıdaki guruplardan hiçbirisinin iddiasına inanmıyorum zaten; ama en azından adamların bir iddiası var. Ben Müslümanım ve gerekçem de şudur diyorlar. Sizin gerekçeniz dahi yok ki!

Ben de Kur’an’ın bütün ayetlerinin Evrensel değil Tarihsel olduğunu biliyorum. Hatta bazı ayetleri değil, istisnasız tüm ayetleri Tarihsel diyorum; ama bu özellik onun Allah’tan geldiğini ispatlamaz. Ha bana ispat verme yükümlülüğünüz tabi ki yok, kimseye de verme yükümlülüğünüz yok; ama en azından kendi kendini kandırmayınız olur mu? Kimseyi dininden etme gibi bir isteğim de yok; ama bu bir iman meselesidir sen anlamazsın lafıyla ötekileştirdiklerini çok duyduğum için Tarihselcilere de bir eleştiri yapayım dedim. İnşallah bunu hakaret gibi algılamazlar. Zira eleştiri sayesinde kendilerini geliştirmeleri gerekir.

Son dönemlerde beni çok sayıda non-teist kişiler, facebookta arkadaş olarak eklemişlerdir. Önceden de çok sayıda böyle arkadaşlarım vardı; ama son dönemlerde sayı bir hayli arttı, tabi sayının artmasını normal karşılıyorum; ama bazı kişilerde özellikle özel mesaj veya yorumlarda art niyet sezdim. Bazıları bana özelden mesaj atarak beni bir yerlere çekmeye çalışmaktadırlar. Onlardan bir kısmı ise benim paylaşımlarıma yorum yazarak İslam’a küfretmektedirler. Tabi bu yorumları sildim. (Buradan bana özel mesaj atan her non-teist üzerine alınmasın.) Ben sonuna kadar eleştiririm; ama asla hakarete, küfre izin vermem. Hiç kimsenin inancına, kutsal saydığına hakaret etmeye hakkımız yok. Ha onlar da hakaret ediyor diyorsanız bir tıkla engelleme yetkimiz var, o nedenle hakarete bile hakaret ile karşılık verilmez. Benim tabi ki bir görüşüm var; ama hiçbir inanç, hiçbir görüş, hiçbir ideolojinin beni bir cemaat adı altına sokmasına izin vermem.

Gig TV diye bir YouTube kanalı var. (Gerçi reklamını yapmış oluyorum ama neyse…) İşi gücü Muhammed’e küfretmek, onun sapık, pedofili olduğunu söyleyerek Müslümanları kışkırtmak ve bu şekilde aslında popülizm kazanmak. Sonra dinleyenler de “hakikaten ya, Muhammed 6 yaşında Aişe’yi almış… kakara kikiri…” Bu ne iğrenç bir tavır? Muhammed ölmüş gitmiş, size nasıl cevap verecek de onun şahsı hakkında dalga geçersiniz? Rivayetlerin yüzde 90’ı uydurma iken niye işinize gelen rivayetleri kullanma gereği duyuyorsunuz? Niye insanlara nefret tohumu ekiyorsunuz? Dikkat edin herkes bölünmüş, kendine çağırıyor. Aslında her biri birer cemaat olmuş ve kendinden olmayanları da ötekileştiriyor.

İslamcılar, Sünniler, Aleviler, Ateistler, Agnostikler, Deistler… vs. diye cemaat kurmadan sırf İNSAN olduğu için bir kişiyi neden sevemiyoruz? Neden illaki benim inancımda olsun diyoruz? Koca Kainatta inanın o kadar aciz varlığız ki, kendimizi affedersiniz bir b.k zannediyoruz. Biz aslında gerçeğe dair hiçbir şey bilmiyoruz. Beynimiz nasıl donanmışsa, onun haricinde bir şey düşünemeyiz. Ne kadar sorgulasam da, ne kadar araştırma yapsam da hepsi beynimin algılayacağı kadardır. 3 boyutlu varlığız, 4 boyutlu bir varlığı bile algılayamayız. O nedenle en doğru benim, tek doğru benim, hepiniz saçma benim ideolojime gelin gibi kibirli cümlelerden vazgeçelim.

Ben kimseye çağırmıyorum, kendime hiç çağırmıyorum; dinler ise buna ön ayak oldular. Her din aslında kendine çağırdı. Kendi dininde olmayanları diğer dünyada ateşte yakmak ile korkuttu ve böylece insan özgürce düşünemedi. Farklı düşünemezdi ki, farklı düşünürse yanacaktı. Bu da özgür düşünceyi kapattı ve mukallid (taklitçi) insanlar yetiştirmeye başladı ve zaman ilerledikçe onlar da bölündü ve her bölünen cemaat diğerlerini sapık, kendisinin hak olduğunu iddia etti ve bölündükçe bölündü. Müslümansın; ama hangi Müslümansın? Teizm kısaca böyleydi. Teizmin kendisi bir cemaatti aslında.

Sonra A-teizm geldi. Ateizm aslında Teizme tepki olarak gelişti ve o da Teizmin saçma olduğunu Ateizmin doğru olduğunu ileri sürdü; fakat onlar da yeni bir cemaatleşme yoluna gitti. Oysaki Ateizm hiçbir zaman ispatlanamayacak bir görüştür. Teistlere karşı: “Bana Tanrının varlığını ispat et, ben ispatlanmayan bir şeye inanmam.” diyor. Ee sen de yokluğunu ispat et. Yokluğu da ispat edilemez ki, sen nasıl yok olduğuna emin oldun? Sen aciz bir insansın, Tanrı varsa senden kendini gizleyemeyeceğini mi sandın? Peki, kendini neden gizlesin diyorlar. Bilemiyoruz ki, biz kimiz ki bileceğiz? Niye kendini insan üstü görüyorsun, insanız ya insan; yani aciziz. Neyse bu şekilde inanabilirsin tabi; ama senin de cemaatleşme yönünden Teistlerden hiçbir farkın yok. Tabi ki her dindar için bu şekilde konuşmak doğru olmadığı gibi, her Ateist için de bu doğru olmaz.

Sonuç olarak kimseyi inancı için sevmedim. Beni de 2 ay önce yerlere göklere sığdıramayıp şimdi küfredenler sayfamdan defolsun gitsin. Ben kendim gibi düşünen insan aramıyorum. Ben sorgulayan, araştıran; ama hepsinden öte hiçbir şeye bakmaksızın ÖTEKİLEŞTİRMEYEN insanlar arıyorum. Farklılığımız zenginliğimizdir.

İBRAHİM 5

ve lekad: ve andolsun ki

erselnâ: Biz gönderdik/ilettik

Musâ: Musa

bi âyâtinâ: ayetlerimizle

én éhric: çıkarmak

kavmeke: senin kavmin

min ez-zulumâti: karanlıklardan

ílâ en-nûri: aydınlığa

ve zekkirhum: onlara hatırlat…

Şimdi bu ayeti Türkçeye çevirdiğimizde bütün mealler aşağı yukarı şöyle yazıyor:

İBRAHİM 5: Andolsun Musa’yı: “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve hatırlat” diye ayetlerimizle göndermiştik…

NUH 1

ínnâ: Şüphesiz Biz

erselnâ: Biz gönderdik/ilettik

Nuhân: Nuh

ílâ kavmihi: onun kavmine

én énzîr: uyar diye

kavmeke: senin kavmini

min kabli: önceden

én ye’tiyehum: onlara gelmesi

azâbun: sıkıntı

élîmun: acı

Nuh 1 ayetini de şu şekilde çeviriyorlar:

NUH 1: Biz Nûh’u kavmine gönderdik: “Onlara acı bir azâb gelmezden önce kavmini uyar,” diye.

***************

Oysaki 2 ayette de kavmeke geçer. Arapçada ke eki, senin anlamındadır; yani senin kavmine diye meal verilmesi lazımken hiçbir mealci böyle meal vermemiş. Bu Kur’an Muhammed’e inmiş; yani Musa da Nuh da senin kavmine (Muhammed’in kavmine) gitmiş gibi bir izlenim oluyor. Bu da haliyle yanlış olacağından dolayı mealciler senin kavmin yerine kavmine (onun kavmine) demişler. Dikkatli bakarsanız Nuh 1. ayette iki adet kavim kelimesi kullanılmıştır. Birinci kavim kelimesi kavmihi şeklinde yani onun kavmi demektir. Sondaki hi eki onun kavmidir. İkinci kavim kelimesi ise kavmeke senin kavmin demektir. Sondaki ke eki senin anlamındadır; fakat ikisini de aynı şekilde meallemişler. O zaman bu doğru ise Musa da Nuh da Muhammed’in kavmine mi gitmişler?

Öte yandan Yeni Modernist Kur’an’cılar da (Bunlara Hissiyatçı da deniliyor) işte bakın aslında Musa da yok, Nuh da yok, tabi ki Muhammed de yok hepsi birer hissiyattır. Bu ayetler bizi doğruluyor demektedirler.

Oysaki durum çok daha farklı.

Peki, bu durumun sebebi nedir?

Bu ayetlerde esasen dilbilgisi yönünden bir hata vardır. Kur’an’da zerre hata yoktur mantığıyla yaklaşıldığı için sürekli mucize üretmek yerine bu hatayı ve nedenini bulmak zorundayız. Buradaki hatanın nedenini ben şuna bağlıyorum: Arapça İbranice ve Aramicenin devamı niteliğinde olan bir dil. Zaman içerisinde yaygınlaştı ve kendine göre kuralları olan yepyeni bir dil haline dönüştü. (Aslında tüm diller birbirinden etkilendiği için bu son derece normaldir.) Asırlar süren bu zamanda Arapça gelişti gelişti ve kendine has kurallar üretti. Konuyu da çok uzatmadan; Kur’an’ın indiği dönemde hala Arapça gelişmeye devam ediyordu ve gelişimini de tam sağlayamamıştı. Biliyorsunuz, Arapçada ilk yazılı kitap Kur’an’dır. Kur’an’dan önce yazılı eserler olsa da 10-15 sayfayı aşmayan genellikle de şiirsel yapıtlar yazılıyordu. İlk defa Kur’an 600 sayfalık bir kitap ile gelmiştir. Gerçi Kur’an’da farklı sûrelerin oluşumu ile kitap halini almış; ama neyse konumuz o değil.

Kur’an yazılmaya başladığında kurallar bu kadar kesin çizgilerle ayrılmadığı için Kur’an yazıcıları da dil bilgisi yönünden çok kat’i davranmadılar. Çünkü bu durum o dönem için sorun değildi.

Oysaki bu bahsettiğim ayetler dil bilgisi kurallarına göre hatalıdır ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermektedir.

Kur’an’dan sonraki dönemlerde Araplar dil bilgisi kurallarını tam yerleştirmişlerdir. Ama biz Kur’an’da hata yoktur demek için kırk takla attığımız için hata yerine mucize üretiyoruz.

Bakınız buna benzer dil bilgisi kuralı Meryem’in cinsiyeti ile de ihlal edilmiştir. O nedenle modernistler Meryem’e çift cinsiyetli de demişlerdir. Bunu da daha sonra yazarım.

Basından duyarız, ülkemizin ileri gelenleri, ALLAH KORKUSU OLAN DİNDAR NESİL YETİŞTİRMELİYİZ, diye beyanat verirler. İlk baktığınızda ne var bu sözde, gayet doğru söylemiş deriz ama biraz düşünmeye, konuşmaya, dini konularda sohbet etmeye başladığımızda, bu konuda bile anlaşamadığımız ortaya çıkar. Düşünebiliyor musunuz bizler, yetiştireceğimiz evlatlarımızın Allah korkusu ve dindar anlayışı konusunda bile çok farklı düşünüyoruz. Hâlbuki inandığımız kitap ve Resul aynı. Peki, sorun nerede diye sorduğumuzda, ortaya çıkan anlaşmazlığın, Allah’ın uyarısında, emin olmadığınız sözlerin ardına düşmeyin, yalnız Kur’an’ın ipine sarılın emirlerini, hayatımıza geçirmediğimizden kaynaklandığı anlaşılıyor. ONUN İÇİN ALLAH, SAKIN DİNDE BÖLÜNENLER GİBİ OLMAYIN DİYE BİZLERİ UYARMIŞTIR. Bu uyarıyı kulak arkası eden bizler, DİNDE BÖLÜNMEKTE BEREKET, ZENGİNLİK VARDIR diyorsak, sizce Allah korkusu olan, dindar nesil yetiştirebilir miyiz? Yetiştirebilmemiz için, önce bizler evlatlarımıza örnek olmalıyız. SİZCE ÖRNEK VELİLER MİYİZ?

Daha açıkçası bizler, Allah korkusu sözde, dilinde olan kalbine yerleşmemiş adaletsiz, kendinden başkasını düşünmeyen insanlar yaratıyoruz farkında olmadan. O sözde oluşumuzun da maskesi olarak DİNDAR yaftasını yapıştırıyoruz kendimize. Toplumda dindar görünebilmek içinde, içimizdeki fitneyi gizleyebilmek adına, bizlerin yarattığı İslam’ın simgeleri adını koyduğumuz şekilsel giysi ve kıyafetleri giyiyoruz. Tüm bunlara inandırıldığımızdan dolayıdır ki, dindar görünümünde sahtekârlar, toplumu Allah ile aldatanları Allah dostu, veli, ulema kişiler ilan ediyoruz. Böyle olunca da basında, televizyonlarda yaşanan edepsizlikleri, sahtekarlıkları gördüğümüzde çok şaşırıyoruz.

Tüm bu yanlışları yapanlar, aslında yalnız kendilerine değil, İslam’a zarar veriyorlar. İslam toplumlarında yaşanan adaletsizlikler, kadını küçük görme, sapkın davranışlar İslam’ı diğer toplumlara anlatmamızı ve Allah’ın dinini yaymamızı engelliyor. Tüm gerçeklere gözlerimizi kapatmış, yaptığımız yanlışların farkında olmadan, kendimizi cennetlik, kitap ehlini cehennemlik ilan ediyoruz.

EVET, BİZLER ALLAH KORKUSU OLAN, DİNDAR NESİL YETİŞTİRMELİYİZ, BUNDA KUŞKU YOK AMA NASIL? Yetiştirilen topluma baktığımızda, bunun ne yazık ki tam tersini görüyoruz. Bunun nedenlerini ancak, batıldan ve sanıdan uzak Kur’an’ı düşünerek okuyan anlayabiliyor. Ne yazık ki toplumumuzun genel çoğunluğuna, sen Kur’an’ı anladığın dilden okusan da anlayamazsın, hatta yanlış anlar günaha girersin, onun için Arapçasından oku, anlamasan da Allah sevap yazar, mantığını topluma inandırmışlardır.

Bu sözlere inandırıldığımız içinde, Allah’ın bizlerden ne istediğini asla anlamadan, bizlere ne öğretiliyorsa onu din zannediyoruz. Allah büyük günahlardan sakınırsanız, diğer günahlarınızı bağışlarım der ayetinde. Allah korkusu olan, dindar nesil yetiştirmeliyiz diyen zihniyet ise Allah’ın bu sözlerine karşı, PEYGAMBERİMİZİN ŞEFAATİ ÜMMETİNİN BÜYÜK GÜNAHLARINA OLACAKTIR, MÜSLÜMAN OLAN CEHENNEM AZABI GÖRMEYECEKTİR diyerek yetiştirdiği neslin, sizce Allah korkusu olur mu? Böyle bir nesilden nasıl dindarlık bekleriz. Olsa olsa DİNİDAR bir nesil yetişir.

ALLAH’IN AFFETMEYECEĞİ GÜNAHLARI, ALLAH DAN BAŞKA KİŞİLERE AFFETTİREBİLECEĞİ NE İNANAN BİR İNANÇ, NASIL ALLAH KORKUSU OLAN DİNDAR BİR TOPLUM OLUR? Lütfen söyler misiniz? Birileri bizimle dalga geçiyor ama bizler hala bunun farkında bile değiliz. Camilerde her Cuma para toplanıyor. Elbette toplansın bunda sakınca yok, hatta gerekli de. Ama toplanan paralar önce yaşadığımız şehirde yaşayan fakir, ihtiyacı olan kardeşlerimize dağıtılmalıdır. Daha sonra her ihtiyaç sahibine elbette verilebilir. Ama ben bu hassasiyeti ne yazık ki Diyanetten göremiyorum. Toplum bu konuda tedirgin ve birazda güven sorunu olduğunu düşünüyorum. Cuma salâtının bir amacı da haftada bir gün toplanarak, çevremizdeki Müslüman ya da Müslüman olmayan herkesin, ihtiyacını karşılamak adına sorunlarımızı konuşmaktır.

Bizler Kur’an gerçekleri ile yüzleşmekten kaçmaya devam edersek, asla Allah korkusu olan dindar bir nesil yetiştiremeyiz. DİNDARLIĞIN ÖLÇÜSÜNÜ VE SINIRLARINI EĞER ALLAH BELİRLEMEMİŞSE, O TOPLUMDAN ALLAH KORKUSU OLAN İNSANLAR ASLA YETİŞTİREMEZSİNİZ. Ancak sözde Müslüman yetiştirebilir siniz.

Din Allah’ın dinidir, onun ölçüsünü ve sınırlarını belirleyecek de yalnız Allah’tır, onun kitabı Kur’an’dır. Allah’ın sınırlarını aşarak, dine ilaveler yapıyor ve bunlarda Allah katındandır diyorsan, Allah’ın dinine nifak sokuyorsun, Allah’a şirk koşuyorsun demektir. Lütfen kendimizi kandırmayalım, inandığımız inanç eğer Kur’an ayetinin bir tanesine bile ters düşüyorsa, bizler yanlış yoldayız demektir. Yaradan sizleri Kur’an’dan hesaba çekeceğim diyorsa, batıl İnancımızı aklayabilmek için, Kur’an özet bilgi verir ve her bilgi yoktur, yalnız Kur’an ile İslam yaşanmaz demeyelim, inanın hesap günü pişman oluruz. BÖYLE BİR NESİL, ALLAH KORKUSU OLAN BİR TOPLUM ASLA YARATAMAZ. Pişman olmak istemiyorsak, Allah’ın şu uyarısına kulak verelim.

Enbiya 10: Andolsun, SİZE ÖYLE BİR KİTAP İNDİRDİK Kİ SİZİN BÜTÜN ŞEREF VE ŞANINIZ ONDADIR. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Diyanet meali)

Saygılarımla